26 Temmuz 2017 Çarşamba

"DEMOKRAT PARTİ CUMHURİYET HALK PARTİSİ İLE AYNI KÖKTEN GELMEZ…", Hasan Emre OKTAY

DEMOKRAT PARTİ CUMHURİYET HALK PARTİSİ İLE AYNI KÖKTEN GELMEZ…
Hasan Emre OKTAY
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Adalet Yürüyüşü’ adını verdiği Ankara-İstanbul arası bir propaganda yürüyüşü yaptı. Karavanlar, ambulanslar, doktorlar eşliğinde yapılan bu yürüyüş doğrusu benim hiç ilgimi çekmedi. Hatta bu yürüyüşü çok yersiz buldum, kınadım. Öyle ya FETO olayı gibi cumhuriyet tarihimizin en kritik milli mücadelemizi yapmışız, silahsız insanlarımız tanklara, darbeci askerlerin tüfeklerine, ağır silahlarına göğüslerini siper etmiş ve darbeyi canları pahasına önlemişler, 250 şehit ve 2150 gazi  vermişiz. Devletimizi ordu, yargı, üniversite, siyaset her yönden bir virüs gibi saran CIA destekli FETO Terör Örgütü ile amansız bir mücadeleye başlamışız ve pek tabi olarak OHAL ilan edilmiş, gözaltılar, yargılamalar yaşanırken, adalet adı verilen bu yürüyüş kime hizmet etmiştir? Dedim ya bu yürüyüşü çok yersiz buldum ve hiç ilgimi çekmedi. Ancak yürüyenler arasında bugünkü DP Genel Başkanını görünce doğrusu üzüldüm. Demokrasi ile yönetilen bir ülkedeyiz, muhalefet genel başkanları izin almak suretiyle istedikleri propaganda yürüyüşlerini yapabilirler. Zaten bu yürüyüş de ülkemizdeki demokratik yönetimin belgelerinden biri olmuştur. Çok şükür bir provokasyon olmadan, kazasız belasız yürüyüş tamamlandı.
***
Yukardaki girişten anlaşılacağı üzere, makalemizin ana teması DP ve CHP ilişkileridir. Bu gün 27 Mayıs ve Yassıada’nın acısını tam anlamıyla çekmemiş ama Demokrat Partiliyim diyen bazı kişilerin DP ile CHP’nin aynı kökten geldiklerini ve temelde aynı felsefeye sahip olduklarını iddia ettiklerini hayret ile görüyorum. Atatürk dönemi ve tek parti döneminde, DP’yi kuracak siyasetçilerin CHP içinde görev yaptıkları doğrudur, zira o dönemde başka parti yoktur. Bu bağlamda şunu da kesinlikle ifade etmeliyiz ki, DP’nin kurucuları olan Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in, Refik Koraltan’ın ve Fuat Köprülü’nün siyasal görüşleri ve felsefelerinin CHP ile en ufak bir benzerliği yoktur. Nitekim 7 Ocak 1946 tarihinde DP adında, CHP’den başka bir parti bu yüzden kurulmuştur. Ne demek istediğimi daha iyi ifade edebilmek için izninizle Atatürk döneminden itibaren kısaca, siyasal yaşamımızdaki olayları hatırlayalım ve bu günkü siyasal eğilimlerin geçmişteki orijinlerini görelim.    
***
TBMM’de görev yapmakta olan, milli mücadele kahramanlarımızdan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Hüseyin Rauf Orbay ve 28 arkadaşı 1924 yılında ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ adını verdikleri bir parti kurdular. Bu partinin o zamanki adıyla nizamnamesinin 6. Maddesi şöyle idi.
Madde 6: Fırka, efkâr ve itikadı diniyeye hürmetkârdır.”  
Halk Partisi bu maddeye şiddetle tepki gösterdi. Bu madde laiklik prensibine uymaz, dendi. Halk Partisine göre, bu madde ile doğrudan doğruya irticaya taviz veriliyordu. Kısa bir süre sonra yeni partinin nizamnamesinin 40.
Maddesi de eleştiri oklarından nasibini aldı.
Madde 40: Serapa muhtacı imar olan bir memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına kaniiz. Bunun için yabancı sermayeye muhtacız. Temini asayişle, teessüsü süku ve istikrar ile harici sermayelere gösterilecek hüsnü kabul ile, herkes telkini itimat ederek, bu sayede harap memleketimizi sert adımlarla inkişaf ettireceğiz.”
Halk Partisine göre, 6. Madde irticayı davet ediyor, 40. Madde de memleketi yabancılara satıyordu. Halk Partisi yeni partinin isminden de rahatsız oldu ve Kütahya milletvekili Recep Peker’in önerisiyle isimlerinin başına cumhuriyet kelimesini getirdiler.
Bazı anlatımların aksine Atatürk yeni partinin kuruluşundan büyük memnuniyet duymuştur. Bir muhalefet partisinin olması ve eleştiri çığırının açılması zaten Atatürk’ün çok arzuladığı bir uygulama idi. Ama CHP safındaki özellikle İsmet Paşa, Recep Peker yeni partiden dolayı adeta isyan halinde idiler. Nitekim kısa bir süre sonra İsmet Paşa başbakanlıktan istifa eder ve Ali Fethi Okyar yeni başbakan olur. Yeni parti, bir taraftan CHP tarafından sürekli ağır bir şekilde tenkit edilirken, diğer taraftan Atatürk tarafından desteklenmektedir. Atatürk kendisini ziyaret eden yeni parti mensuplarından Dr. Adnan Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’a şu sözleri sarf eder,

“Türkiye’mizde partiler ve parlamento hayatının başlamasından memnuniyet duyuyorum. Birbirlerini kontrol edecek fırkaların mevcudiyetini hâkimiyeti milliye ve bilhassa cumhuriyeti idareye malik bir memleket için tabii görmekteyim. Cumhuriyet Halk Fırkası ile manevi rabıtamı muhafaza etmekle beraber, bir Reisicumhur olarak muhafaza etmeyi esas kabul ediyorum.”    

Bu arada Meclis’te bütçe müzakerelerinde CHP’ye akıl dolu tenkitlerde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Ardahan mebusu Halit Paşanın, etrafı Afyon mebusu Ali Çetinkaya, Kozan mebusu Ali Saip, Cebelibereket mebusu Avni, Gaziantep mebusu Ali Kılıç, Elaziz mebusu Hüseyin, Rize mebusu Hüseyin ve Rize mebusu Rauf tarafından çevrilir ve çıkan kavgada Halit Paşa öldürülür. Fakat olay sıradan bir adliye olayı kabul edilir ve ört bas edilir.

13 Şubat 1925 tarihinde Doğuda Şeyh Sait isyanı çıkar. 2 Mart’ta toplanan CHP grubu, Fethi Okyar hükümetinin isyanla ilgili aldığı tedbirlerin yetersiz olduğunu, sadece doğuda değil bütün yurtta tedbir alınması gerektiğini, isyanın Terakkiperver Cumhuriyet fırkasının ‘efkâr ve dini itikatlara hürmetkarız’ cümlesinin tahriki üzerine başladığını ve bundan dolayı da yeni partinin derhal kapatılması gerektiğini, ileri sürerler. Fethi Okyar yaptığı cevabi konuşmasında, ‘olaylar nerede çıkmışsa orada önlem almak gerektiğini vurgular ve ekler,

“Bende Müslümanım ve dinime hürmetkârım. Hanginiz efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkâr değilsiniz. Doğudaki isyanın hakiki mesulü Recep Peker’dir. Dâhiliye Vekâletinde bulunduğu devre içindeki idaresizliği dolayısıyla memlekette bir Kürdistan meselesi çıkarmıştır. Recep Peker şarkta (doğuda) takip ettiği siyaset dolayısıyla burada yaşayan insanları isyan edecek hale getirmiştir. Şimdi kalkmış burada beni tenkit ediyor. Erkânı Harbiye Umumi Reisi (Genel Kurmay Başkanı) ile görüştüm. Aldığımız tedbirler kâfidir. Fazlasına lüzum yoktur. Lüzumsuz şiddet hareketleriyle ben ellerimi kana boyayamam…”

Bu konuşmadan sonra Fethi Okyar 60 oy’a karşılık 92 oy’la başbakanlığı İsmet Paşaya devreder ve Recep Peker de Milli Müdafaa Vekili olur. İsmet Paşa ve Recep Peker önderliğindeki CHP’nin ilk işi ünlü ‘Takriri Sükûn Kanunu’nu Meclis’e getirmek olur. Takriri Sükûn kanununun metni şudur,

“Madde 1: İrtica ve isyana ve memleketin içtimai nizamıyla huzur ve sükûneti ve emniyet ve asayişini ihlale bahis bilumum teşkilat ve tahrikât ile teşebbüsat ve neşriyatı hükümet resen ve idareten men’e mezundur. İş bu ef’al erbabını hükümet, İstiklal Mahkemelerine sevk edebilir.
 Madde 2: İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki sene müddetle mer’idir.”

Kanun Meclis’te tartışılır. Kanunun dönemin Anayasası Teşkilatı Esasiye Kanununa aykırı olduğu izah edilmeye çalışılır. Rauf Bey (Rauf Orbay), ‘doğuda küçük bir kasaba şeyhi tarafından çıkarılan bir isyan var, ama siz cumhuriyetin tehlikede olduğunu ileri sürerek ülke çapında, temyizi dahi olmayan, kararları üç kişinin iki dudağı arasında olan divanı harpler kurup tüm ülke çapında baskı rejimine gidiyorsunuz’ der. İstiklal Mahkemeleri, İstiklal Harbinde kurulmuş, çalışmış divanı harplerdir. Rauf Orbay,

“Biz Şeyh Sait’e karşı İstiklal Harbi mi yapıyoruz? İsmet Paşa İstiklal Mahkemelerini istediklerini yapmak için bir alet olarak kullanmak istiyorsa pek ziyade yanılıyorlar.”  

Der. Söz alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarından Halis Turgut Bey,

“Bu isyanın 2 ay bile devam etmesi mümkün değildir. Bu derece ağır bir kanunun 2 sene devam ettirilmesi başka gayeler taşımaktadır. Bu gibi yanlış hareketler cumhuriyet tarihimizin geleneklerinde kötü izler bırakacaktır.”

Söz alan Recep Peker matbuata (basın) ağır hakaretlerde bulunur,

“Bu matbuat, o hale gelmiştir ki, her sabah sütunlarında milletin yüzüne fışkıran saralı ifrazat, masum halka mütemadiyen devlet kuvvetinin itibara layık olmadığı fikrini aşılamıştır.

Meclis kayıtlarında bulunan bu cümleler Halk Partililer tarafından alkışlarla karşılanır. En son İnönü kürsüye gelir ve tartışmalara noktayı koyar,

“Emniyet ve asayişi temelinden muhafaza etmek, kuvvetlendirmek için bütün kanunlar gibi İstiklal Mahkemeleri de bir vasıtadır. Vaziyetin icaplarına göre daima tedbir alınacaktır.”

(27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, İstiklal Mahkemeleri uygulaması yumuşatılarak, bir varyasyon olarak Yassıada’da tekrar sahnelenecektir.)
Meclisteki tartışmalar devam ederken Kazım Karabekir Paşa bir konuşma yapar ve sözlerini şu cümleler ile bitirir,

“Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Bu tartışmalar cereyan ederken Meclis’e, CHP tarafından bir kanun taslağı daha verilir. Bu kanun taslağına göre, İstiklal Mahkemelerinin vereceği idam kararları TBMM tasdikinden geçirilmeyecek, sadece hükümetin tasdiki ile infazlar yapılacaktır. Tüm bu teklifler Meclis’te tek parti hâkimiyetine sahip olan CHP oyları ile alkışlar arasında kabul edilir. İlginçtir isyan o günkü tabiri ile şarkta ama bu kanun teklifi ve kabulünün ertesi günü İstanbul’da Tevhidiefkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat ve Aydınlık Gazeteleri süresiz olarak kapatılırlar. Basın tarihine meraklı olanlar bu olayı ayrıntılı inceleyebilirler. Bu olayın ardından da anında kurulan İstiklal Mahkemeleri bir beyanname yayımlar,

“Cumhuriyet halkı, takriri sükûn arzusu taşımaktadır. Fevkalade emirlere riayet etmeyenler, cumhuriyet halkının takriri sükûn arzusunu temsil eden mahkemelerimizi derhal karşılarında bulacaklardır.”

Matbuat susturulmuş ve ülkede bir korku havası yaratılmış ve sıra esas işe gelmiştir. Henüz üç aylık bulunan ve daha memleketin 3-4 vilayetinde şubesi bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına ani bir gece baskını yapılır. Ne kadar evrak varsa çuvallara doldurulup emniyet merkezlerine getirilir. Diyeceksiniz ki, doğuda isyan var, ama hala yeni kurulmuş, örgütlenmesini bile tamamlamamış bir parti ile CHP niye bu kadar uğraşıyor? Bunun sebebi açıktır, Atatürk partiler üstü kalacağını muhtelif konuşmalarında ifade etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının ağır toplarından Kazım Karabekir, Hüseyin Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün İsmet Paşadan daha yakın arkadaşlarıdırlar ve tıpkı Celal Bayar gibi bir şekilde kendisinin yerine başbakan olabilirler. Ayrıca yeni parti dikkati çekecek şekilde halktan ilgi görmektedir. Dolayısıyla bu isimlerin bertaraf edilmesi şarttır. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel merkezine yapılan baskında, suç teşkil edecek hiçbir evrak bulunamamasına rağmen İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) 3 Haziran 1925 tarihli toplantısında şu kararı alır.

“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının programında mevcut ‘efkar ve itikadatı diniyeye hürmetkar olmak’ esasını irticakarhane tahrikata vesile ittihaz eden bazı eşhasın tahrikat yaptıkları sabit olmuş ve fıkranın kanuni vaziyeti hakkında hükümetin dikkatinin çekilmesine müttefikan karar verildiğine dair mahkeme kararı müddeiumumilikten hükümete tebliğ olunmuştur. Vatandaşın aldatılmaktan ve tahrikten korunması için Terakkiperver fırkanın faaliyetten men’i
Hükümetin artık müsamaha edemeyeceği vazifeler arasına girmiştir. Binaenaleyh bu kararnamenin tebliği tarihinden itibaren Takriri Sükûn Kanunu ahkamına tevfikan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının bilcümle merkez ve şubeleri, alakalı hükümet memurları tarafından kapatılacaktır.”

Böylece yakın gelecekte DP olarak temayüz edecek olan anlayışı, zihniyeti içeren cumhuriyetimizin ilk muhalefet partisi tarihe karışmış oluyordu. Suçu dini inançlara saygılı olması ve yabancı sermayeye açık olmasıdır.

Takriri Sükûn Kanunu 2 yıl süre ile çıkmasına rağmen, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait isyanı, 2 ayda 15 Nisan 1925’de tamamen bastırılır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde 389 kişi mahkeme edilmiş, bunlardan 49’u idama mahkûm olmuştur. İsyanla hiç ilgisi olmayan Ankara İstiklal Mahkemesi gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ı müebbet sürgün cezasına çarptırmıştır. Suçu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası genel merkezinde yapılan ani aramaları, gazetesi Tanin’de baskın diye yazmasıdır. Ayrıca İstanbul’da bulunan 14 gazeteden 8’i de kapatılır. Açık kalan 6 gazete de varlıklarını Başbakan İnönü ve hükümete sürekli dalkavukluk yaparak sürdürürler. Örneğin 18 Temmuz 1925 günü çıkan Hür Fikir gazetesinin yazı işleri müdürü Kılıçzade Hakkı Beyin yazısı,

“İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordular. Kendisine dedim ki, ‘Eseriniz olan Takriri Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih İbni Meryem’in maruf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanunun sayesindedir ki, Türk Vatanı bu güne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim.”

Hâlbuki Takriri Sükûn Kanunu da, İstiklal Mahkemeleri de 2 ay içerisinde tamamen bastırılan yöresel Şeyh Sait isyanı için çıkarılmıştır. İsyan bastırılmış ama kanun hala yürürlüktedir, mahkemeler de işlemektedir. Başbakan İsmet İnönü 9 Kasım 1925 günü TBMM’de yaptığı konuşmada şu sözleri sarf eder,

“İstiklal Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.”

Tek muhalefet Partisinin kapatılmasını da hayırlı telakki eden İsmet Paşa, gelişmelerden çok memnun görünmektedir. İstiklal Savaşımızın liderlerinden Ali Fuat Cebesoy anılarında şunları yazmıştır,

“Birinci Büyük Millet Meclisinde ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane bulunarak İstiklal Mahkemelerine getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı muhalefeti ve basını susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”

İşte bütün bu işleri yapanlar, 2017 yılında devleti ele geçirmesine ramak kalan FETO işgal hareketini canları pahasına bastıranları ve müsebbiplerini tespit etmek ve yakalamak için çıkarılan OHAL kanununu sürekli eleştiren Cumhuriyet Halk Partililerdir. Bazı kişiler 250 şehidimizi görmeden, uydurma bir havadis olan kesik başın esrarı ile uğraşmaktadırlar. Vatan uğruna ölen bu insanlarımıza şehit bile diyemeyen ama darbeye danışıklı dövüş muamelesi yapan, vatan sevgisinden nasibini almamış bu kişiler birer utanç abidesidirler.

7 Mayıs 1926’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e karşı düzenlenmiş bir suikast girişimi ortaya çıkarılır. Bir ihbar üzerine, suikastçılar Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf derhal yakalanırlar, İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar ve 15 kişi ile birlikte asılırlar. Mustafa Kemal Atatürk ünlü sözlerinden birini İzmir suikastı olayından sonra sarf etmiştir,

“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Ancak menfur suikast olayı ile başlayan yargılamalar, infazlar kolay kolay durmaz. Daha 1919 da elinde, Mustafa Kemal’in askerlikten çıkartılması ve tutuklanması ile ilgili padişah fetvası ve koskoca bir kolordusu bulunduğu halde, Mustafa Kemal’i tutuklamayan, Erzurum Kongresinde de emrinde çalışacağını ifade eden, İstiklal Mücadelemizin kilit liderlerinden Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı ve çok defa mektep tatillerini birlikte geçirdikleri Ali Fuat Cebesoy, İstanbul’a ilk giren kumandan Refet Bele, Cafer Tayyar Paşa, Rüştü Paşa, Garp cephesi kumandanı Ali Fuat Paşa, İsmail Canbulat, Sabit, Necati, Halis Turgut, Hilmi Bey, yine Mustafa Kemal’in arkadaşı Türkiye’nin ilk başvekili Rauf Orbay dâhil birçok Türkiye’nin medarı iftihar şahsiyeti, sanki suikast ile ilgileri varmış gibi İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar. Tüm bu şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubudur ve bu yargılamalarla itibarları yerle bir edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakkicilerden Maliyeci Cavit Bey, Dr. Nazım gibi şahsiyetlerde yargılanıp idam edilirler. Karabekir Paşa beraat ederken, Rauf Orbay gıyabında 10 yıl kürek cezasına mahkûm edilmiştir. Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay gibi bir çok İstiklal Savaşımızın önemli şahsiyeti yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır.  

İstiklal Mahkemelerinin kararları ünlü 3 Alinin, Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali ve Ali Saip Ursavaş’ın iki dudağı arasındadır. Bazen tipini beğenip, genç, yakışıklı deyip idamından vaz geçtikleri, bazen de görür görmez suçlu olduklarına kani olup idam hükmü verdikleri birçok insan olduğunu, tarih kitaplarından öğreniyoruz. Bu mahkemelerin temyizi de yoktur. Zaten bunlar mahkeme değil bir çeşit divanı harptir. 

İsyan, suikast derken, tüm muhalefet ekarte edilmek suretiyle 1930 yılına gelinmiştir. Ancak Gazi Mustafa Kemal muhalefetsiz bir tek parti hükümetinden rahatsızdır, nitekim 1930 yılında yeni bir, muhalefet partisi denemesini organize eder. Paris Büyükelçisi eski başvekillerden Ali Fethi Okyar’ı parti kurmakla görevlendirir ve böylece Serbest Fırka kurulur. Fethi bey Atatürk ile uzun uzun konuştuktan sonra 8 Ağustos 1930 günü gazetecilere şu beyanatı verir. Beyanatın özünden Gazi Hazretlerinin İsmet Paşadan hayli şikâyetçi olduğu anlaşılıyor. Zira böyle olmasa Fethi Bey asla böyle bir beyanat veremezdi,

Anlaşılıyor ki, Gazi Paşa Hazretleri, İsmet Paşa Hükümetindeki murakabesizlikten ve idaresizlikten bıkmıştır. Benden yeni bir fırkanın (parti) kurulmasını istiyor. Bana yapılan bu teklifi bende kabul ettim. Kuracağım fırkanın yüksek nezareti ve idaresi yine Gazi Paşanın elinde olacaktır. Gazi, Halk Partisinden ayrılmamakla beraber benim fırkamın da mürevvici olacak ve adayların tasvibi de onun yüksek tasdikinden geçecektir. Ayrıca fırka için lüzumlu parayı da vermekte ve Meclis’ten 70-80 mebusun da bizim fırkamıza geçmesine müsaade etmektedir.”      

CHP cephesinde büyük bir telaş başlar. Yalova’ya İsmet Paşa dâhil birçok bakan gider ve Gazi Hazretlerini bu işten vaz geçirmek isterler ama nafile, Gazi Paşa kararlıdır. Hatta Gazi Paşa yeni partiyi güçlendirmek için kardeşi Makbule Atadan’ı ve en yakınlarından Kütahya mebusu Nuri Conker’i de yeni partiye sokar. Parti ilk şubelerini İstanbul, İzmir ve Aydın’da açar. AYDIN ŞUBESİ İL BAŞKANI 30 YAŞINDAKİ ADNAN MENDERES’DİR. İşte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile vücut bulan ve Serbest Fırka ile devam eden DP çizgisi budur, bu çizginin CHP ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Hatta bu hareket, CHP’ye karşı liberal, demokrat, halkçı, laik siyasetçiler tarafından oluşturulmuştur. Serbest fırkanın esas adı Serbest Laik Cumhuriyet Fırkasıdır.

4 Eylül 1930 günü Fethi Bey ilk mitingini yapmak üzere vapurla İzmir’e gider. Fethi bey İzmir’de gördüğü muazzam ilgiye kendisi bile inanamaz. İzmir valisi Kazım Dirik, Fethi beyi konuşturmamak ister. Emir Ankara CHP Genel Merkezinden gelmiştir. Ayrıca 200 kişiden müteşekkil, Fethi Bey aleyhine tezahürat yapacak bir grup oluşturulmuştur. Kürsüye Fethi beyin yerine Adliye Vekili Mahmut Esat Bey çıkartılır. Halk bu provokatif oyunlar üzerine galayane gelir, Halk Partisi binası önünde toplanırlar. Çıkan olaylarda çocuk yaşlarda bir genç ölür. Ölen genci kucağına alan babası Fethi beyin önüne gelir ve şu sözleri sarf eder,

“İşte sana bir kurban! En aziz varlığımı cansız olarak önünüze seriyorum. İcabında kendi canımı da vermeye hazırım! Başka kurbanlar da vermeye hazırız! Yalnız sen bu memleketi kurtar! Zalimlerden bizi koru.”

Babanın sözleri çok acıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası İzmir mitingi olayları hakkında çok yazılıp çizilmiştir.  Köylünün yanına sadece askere almak veya vergi toplamak için gönderilen jandarma, karasaban ve kağnılarla yapılan tarım, ülkede şeker ihtiyacının bile karşılanmadığı yokluklar, trohom, tifüs, verem gibi salgın hastalıklar ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği bu sahneleri doğurmuştur. Fethi bey İzmir’den sonra Aydın, Manisa ve Balıkesir’ de gider. Her gittiği yerde bir kurtarıcı gibi karşılanır. Tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası girişiminde olduğu gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimine de halk dört elle sarılmak istemektedir. Ama heyhat, Halk Partililer Serbest Cumhuriyet Fırkasının gördüğü büyük ilgiden son derece rahatsız olurlar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı kullandıkları aynı taktiklere başvururlar. Fırka gericidir ve bu fırka varlığı ile irtica tehlikesini hortlatmaktadır.

15 Kasım 1930 günü yeni belediye seçimleri Meclis’te görüşülürken Fethi Bey kürsüden şu sözleri sarf etmek ihtiyacını duymuştur,

“Arkadaşlar! Ahalinin reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasına vermesini irtica diye tefsir edenler, halkın en tabii hakkı bulunan reylerini inhisar altına almak isteyenlerdir. Unutmayınız ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası Gazi Hazretlerinin tasvip ve teşvikiyle meydana çıkmıştır.”   

Ne kadar ilginç değil mi, günümüzde de aynı zihniyet hala irtica tehlikesini işlemekte ve rakiplerini mürtecilikle suçlamaktadır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir irtica kuruntusu ve bir türlü gelmeyen şeriat yönetimi. Hiç düşünmezler bu devirde kim Diyanet İşleri Başkanlığını kapatıp Şeyhülislam’ı getirecek veya hakimleri kaldırıp kadılara görev verecek?

Meclis’te Fethi beye karşı saldırılar dozunu gitgide artırırken, Fethi beyin ve partisinin gördüğü ilgi tedirginlik yaratır. Konuyu Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e nasıl naklettilerse, Cumhurbaşkanının da olaylardan rahatsız olduğu haberi Fethi beye ulaşınca, Fethi bey Dâhiliye Vekâletine bir mektup yazarak partisini kapatmak zorunda kalır,

“Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını teşkil etmiştim. Şimdi Serbest Cumhuriyet Fırkasının feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arz ederim efendim.”    

Böylece ilerde Demokrat Parti olarak belirecek liberal, halkçı, demokrat, laik zihniyet; İtalya’daki Mussolini, Almanya’daki Hitler anlayışını esas almış görünen tek parti, Milli şef devletçi zihniyeti tarafından bir kere daha durdurulmuştur. İlerde DP ve CHP olarak amansız bir mücadeleye girecek bu iki zihniyet birbirine asla karıştırılmamalıdır. Zira Atatürkçü olan DP’dir, Atatürk’ü unutturmaya çalışan da CHP’dir. Eğer CHP, söz ettiğimiz bu iki fırka girişimini önlememiş olsaydı, daha o tarihlerde mutlaka seçimleri kaybedip iktidarı teslim edecekti. Türk demokrasisi de 25 yıl önceden çok partili sistemle tanışacak ve olgunlaşma sürecine daha erken girecekti.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ü kaybettik. 11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu. Akabinde Halk Partililer tarafından, CHP’nin değişmez genel başkanı ve Ebedi Şef Atatürk’e nazire gibi Milli Şef yapıldı. Rahmetli Atilla İlhan Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini mantıken bir türlü benimseyememiş ki, şu cümleleri sarf etmiştir (Hikmet Özdemir, Devlet Krizi TC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri),

“Babıali Baskını neyse İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü cumhurbaşkanı seçilmiştir.”

1939 da başlayan 2. Dünya Harbi’nin de etkisiyle Türkiye’de tam bir sefalet dönemi yaşanır. Orta Anadolu’da açlık vardır. Ekmek, hatta kefen bezi bile karneye başlanmıştır. Türkiye harbe girmemiş ama harbe giren ülkelerden daha fazla sıkıntıya düşmüştür. Tek Parti Milli Şef CHP yönetimi devam etmektedir. Bu yönetimin kararları, uygulamaları akıl alacak gibi değildir. Örneğin ülkede şeker ihtiyacı karşılanmıyor ve şeker 26 kuruş, çare olarak 15 Kasım 1942’de çıkartılan kararname ile şekerin fiyatı 500 kuruşa çıkarılıyor. Bu tuhaf karardan 1 ay sonra Varlık Vergisi uygulamasına geçiliyor. Ardından gayrimüslimlere zorunlu ve süresi belli olmayan askerlik uygulaması geliyor. Gelirlerinden çok varlık vergisi talep edilen ve bu vergiyi ödeyemeyen gayrimüslimler Aşkale çalışma kamplarına sevk ediliyorlar. Nazivari bir uygulama. O dönemde basın özgürlüğünden bahsetmek söz konusu değildir. Gazeteler bir bakanın telefonu ile süresiz kapatılmaktadır.

Savaş 1945 yılında demokratik devletlerin galibiyeti, diktatörlükle yönetilen devletlerin ise mağlubiyeti ile sona erer. Galip devletler (müttefikler) dünyaya yeni bir düzen vermek üzere ABD San Francisco kentinde toplanırlar. Bu devletler Meclis’lerinde muhalefet partileri bulunan ülkeleri demokratik addetmektedirler. Böylece CHP ve İnönü için artık parti kapatma yolu tıkanmıştır.

7 Haziran 1945 günü, CHP içindeki liberal kanat milletvekillerinden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan bütçe müzakereleri sırasında, hükümete yönetimi eleştiren bir takrir verirler. Takrir son derece akılcı ve masumdur. Takrir, hükümetin Meclis tarafından denetlenmesi, vatandaşların hak ve hürriyetleri Anayasa çerçevesinde daha iyi kullanabilmesi, çok partili hayata geçilmesi gibi demokratik talepler içermektedir. Ancak eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Hükümeti bu takrire şiddetle tepki verir. Menderes, Koraltan, Köprülü partiden ihraç edilirler. Celal Bayar’da önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa eder.     

8 Temmuz 1945 günü, müteahhit Nuri Demirağ ‘Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. 7 Ocak 1946 günü de Takrir yüzünden CHP’den ayrılan bu dört isim Demokrat Partiyi kurarlar. Başta Menderes olmak üzere Demokrat Parti kurucuları, tek parti dönemi olduğu için CHP içinde siyaset yapmaktaydılar. Yoksa toprak reformundan, karma ekonomiye, din hürriyetinden, sosyal, siyasal hürriyetlere kadar DP’nin felsefesi, buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi CHP’ye hiç benzemez.

DP kurulur kurulmaz tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları gibi büyük ilgi görmeye başlar ve CHP’de bu ilgiden son derece rahatsız olur ve DP’nin bir şekilde önünü tıkamaya çalışmaya başlar. İlk girişimleri Belediye Seçimlerini öne almak olur. Teşkilatlanmasına yeni başlamış olan DP bu seçimlere giremez. Daha sonra 1947’de yapılması gereken genel seçimler de erkene alınır. Çünkü DP gördüğü büyük ilgiye rağmen yeni bir partidir ve teşkilatlanmasını tamamlamamıştır. DP, tarihimize yüz kızartıcı derecede hileli seçimler olarak geçen 1946 seçimlerine katılır. CHP’nin uygulattığı yöntem acayiptir. Açık oy, gizli sayım, oyunuzu açık olarak kullanıyorsunuz ve sayımı devletin mülki amirleri gizli olarak yapıyorlar. Seçimlerde birçok bölgede sandıklar kaçırılıp saklanmıştır. Seçim sonuçları açıklandığında DP tarafında haklı bir öfke hâkim olur. ‘SİNE-İ MİLLET’ ifadesi ilk defa o gün söylenmiştir. DP, CHP iktidarını tanımama kararı alır. Ancak Celal Bayar bu fikre sıcak bakmaz.    

Kurulduktan 7 ay sonra yapılan bu hileli Seçimlere rağmen DP 62 milletvekilini Meclis’e sokmayı başarmıştır. CHP’nin 397 milletvekili vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu sonuca göre CHP’nin adayı İsmet İnönü kazanır. DP’nin adayı Mareşal Fevzi Çakmaktır.

Sonuçta CHP, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını, ardından Serbest Cumhuriyet Fırkasını ve nihayet 1946 hileli seçimleri ile de Demokrat Partiyi durdurmuş oluyordu. Ancak 1950’de bu bel altı vuruşlar sökmeyecektir ve söz milletin olacaktır. Böylece asker, bürokrat saltanatı, iktidarı milli iradeye, yani DP’ye teslim edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihinde, Türkiye’ye en büyük zararı veren olay 27 Mayıs 1960 darbesi felaketidir. 27 Mayıs bir depremdir, bir afettir. Eğer 27 Mayıs bu güne kadar masaya yatırılıp yargılansaydı, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi de olmayabilirdi. 27 Mayıs’ın yargılanmasından en büyük zararı görecek unsur CHP’dir. Çünkü alenen 27 Mayıs’ın arkasındadır.

27 Mayıs temelde CIA desteklidir. Bu darbeyi çekirdek kadrosu teğmen, yüzbaşı seviyesinde 33 subay ve 5 generalden oluşan bir cunta (çete) yapmıştır. Darbeden sonra bu genç subaylar üstlerine yani albaylara, generallere emirler dağıtmışlardır ve komutanlar bunların önünde esas duruşta emir dinlemişlerdir. Tıpkı 15 Temmuz 2016 girişimindeki askeri yapıda olduğu gibi. Emir veren imam ast subay, emir alan tuğgeneral. 27 Mayıs’ın arkasındaki entelektüel sermaye CHP çevresi, bazı yazar ve gazeteciler ile dönemin üniversite hocalarıdır. Bu bakımdan CHP’nin adalet yürüyüşü adını verdiği girişimini şahsen şiddetle eleştiriyorum. Ne yani FETO yapılanmasının üstüne devlet gitmesin mi?

27 Mayıs darbesinin yapıldığı günler dikkatle incelenecek olursa, 27 Mayıs’ın ciddi bir entelektüel boşluğu olduğu hemen görülür. Darbenin ertesi günü ne yapacaklarını bilmeyen darbeci askerlerle karşılaşırsınız. Ama bu entelektüel boşluğu ne yazık ki CHP doldurmuştur. Bu arada dikkatli bir göz suflörlük yapan ABD ve NATO önerilerini fark eder. Hazırlıksız, programsız ülkeyi ele geçiren maceracı subaylar, CHP’lilerin coşkun tezahüratları karşısında kasım kasım kasılırlarken, her biri kendini bir Atatürk telakki ederken, meşruiyet (yasallaşma) sorununu akıllarına bile getirmiyorlardı. Zira İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryus Profesör Sıddık Sami Onar, Profesör Hüseyin Nail Kubalı meşruiyet konusunda şu ifade de bulunuyorlardı (Abdi İpekçi, Ömer Sami Çoşar İhtilalin İçyüzü)

“Meşruiyet ihtilalinizdir. Hukukun hiçbir önemi yok, ne isterseniz yapın, güç sizde…” 

Yassıada zulmüne de, Yassıada Mahkemelerine de, Türk halkını derinden yaralaya o menfur infazlara da bahsettiğimiz, darbenin akıl hocalığına soyunan CHP’li kesim sebep olmuştur. DP ile CHP aynı kökten geliyor demek tamamen bu gerçekleri görmemekten, yani bir nevi bilgisizlikten kaynaklanır. Menderes ve 2 bakanını astıran bu zihniyetin DP zihniyeti ile uzak yakın alakası yoktur. DP 1950 yılında iktidara geldiği zaman ilk kullandıkları cümle, ‘Devri sabık yaratmayacağız’dır.

Darbeciler ve destekçileri halkın sevgilisi Menderes’i her ne olursa olsun ortadan kaldırmayı baştan beri kafalarına koymuşlardı. Zira onlara göre, Menderes serbest bırakılırsa tekrar seçim kazanır ve memleketin başına geçer ve öç alabilirdi. Menderes’in idamına Yassıada Mahkemeleri 2 gerekçe gösterdi. Anayasayı ihlal ve İnönü’yü Topkapı’da öldürmeye teşebbüs. Hâlbuki İnönü Topkapı davasında şahitlik yapsa infazlar önlenebilirdi. Ama yapmadı. Mahkemede Menderes’in avukatı haklı olarak, İnönü’nün mahkemeye şahit olarak gelmesini talep etti. Ama Başol ve Egesel şiddetle karşı çıkarak, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti bu ortama çağırmak haddinize mi’ diye cevap vererek talebi ret ettiler. Hâlbuki bunu duyduğuna şüphe olmayan İnönü, ‘hayır, geleceğim’ dese ve gelse, ‘aramızda sert mücadeleler oldu, ama beni öldürmeye teşebbüs ettiler diyemem’ dese ve idam kararlarına karşı olduğunu söylemek değil, ima bile etse Menderes ve 2 bakanı asılmazlardı. Zira aynı davada Kasım Gülek de şahitlik yaptı ve Salim Başol’un ısrarlı sorularına, ‘Elimi vicdanıma koyarak, niyetleri İnönü’yü öldürmekti’ diyemem demişti. Bu ifadeden sonra Kasım Gülek’in de CHP’deki işi kısa sürede bitirildi.

İnönü’nün eline idamları önlemek bakımından bir büyük fırsat daha geçmişti ama onu da elinin tersi ile itti. Şöyle ki, darbe destekçilerinden Docent Muammer Aksoy, 5 Kasım 1969 tarihinde ‘Siyasi Haklar Oyunu ve Sonuçları’ başlıklı yazısında tüyler ürperten şu açıklamayı yapıyor,

“Milli Birlik Üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisinin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu ret etmiş ve ’başladığınız işi tamamlayın’ diyerek infazların, CHP’nin çoğunlukta hatta tamamını teşkil ettiği Temsilciler Meclisinden geçmesi imkânını, YANİ İDAMLARIN KENDİSİ EVET DEMEDİKÇE İNFAZ EDİLMEMESİ İMKÂNINI KENDİ ARZUSU İLE ORTADAN KALDIRMIŞTIR…”   

8 Şubat 2009 tarihli Vatan Gazetesinde, CHP’nin 27 Mayıs öncesi günlerde Gençlik Kolları başkanı olan Orhan Birgit Sanem Altan ile bir söyleşi yapıyor,

28 Nisan 1960 Öğrenci Olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yapmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı? ‘Katil Menderes, diktatör Menderes’ diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı.”

28-29 Nisan Öğrenci olayları, yüzlerce öğrenci öldürüldü, kıyma yapıldı, Konya yolunu inşaat inde asfaltın altına saklandı, yalanını fısıltı gazetesiyle dolaştığı ve darbenin bahanesinin oluşturulduğu olaylardır. Bakın CHP Genel Sekreter yardımcısı, CHP milletvekili Kamil Kırıkoğlu, Tanju Cılızoğlu ile birlikte anılarını yayımlamıştı. Sayfa 103’den aktarıyorum,

“Darbe öncesi günlerde, öldürülen öğrenciler kıyma makinelerinden geçirildi, söylentilerini araştırmak için CHP 3 kişilik bir parlamento heyeti kuruyor. Heyet araştırmalar yapıyor ve böyle bir olayın olmadığını, söylentiden ibaret olduğunu bir rapor ile CHP grubuna götürüyor. Grupta rapor okununca İsmet Paşa raporu sert bir şekilde eleştiriyor, kızıyor ve Paşa, ‘OLMAZ YOKTUR DEMEYECEKSİNİZ, VARDIR İMAJI VERECEKSİNİZ’ DİYOR” 

Kamil Kırıkoğlu demek ki, vicdanlı bir insanmış ki, bu gerçekleri anılarında anlatmış.

Darbe yapılmış, CHP’liler sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapmaktalar. Bu durumu gören İnönü CHP’lilere sesleniyor ve kayıtlara geçen şu ifade de bulunuyor, ’27 Mayıs’ın ne içindeyiz, ne de dışında’ Yani henüz bize görev verilmedi demek istiyor.

Gazeteci yazar Bedii Faik, ‘İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci’ adlı kitabının 25. Sayfasında idamlar ve İnönü, CHP ilişkisine değinmiş,

“İnönü, siyasi hasımlarının idam edilmelerine samimi olarak karşı idiyse, teşebbüsünü daha o günlerde yapmalı değil miydi? Siyasi mahkûmlara ölüm cezasının verilmesini doğru bulmayan ve buna karşı olan bir lider, yabancı devlet başkanlarının teşebbüsleriyle hazır belirmiş olan böyle bir fikrin hemen üstüne atılıp, o teşebbüs katarına kudretli bir lokomotif olmak varken ne yapmıştır? Tam aksine bütün dost devlet ricalinin temennilerini çeşitli kompleksler içinde önemli sayıp saymamak arasında bocalayıp kah çalımlı kah karasız tavırlar takınan, devlet yönetiminde tecrübesiz askerlerin bu haline seyirci kalmıştır! Böylece idam fikrinin daha fazla perçinlenmeden, daha çok macunlaştırılmadan hafifletilmesinin belki de mümkün olduğu günleri, hiçbir teşebbüs ve telkinde bulunmadan geçirmiştir. Samimi olan hareket, şüphesiz yabancı devlet erkanınınki idi. İdam kararları bir emrivaki olduktan sonra, infazı durdurmanın güçlüğünü, ölüm cezalarını verildikten sonra geri çevirmenin zorluklarını onların bilip de İnönü yaşındaki bir tecrübenin bilmemesi herhalde düşünülemez. AMA EĞER MAKSAT HEM KURTARMAYI İSTEMİŞ, HEM DE BUNU BÜTÜN GAYRETİNE RAĞMEN KABUL ETTİREMEMİŞ OLMAK İSE, TABİ O ZAMAN YAPILACAK ŞEY ELBETTE TAM SON DAKİKADA ORTAYA ATILMAKTIR.”

Ve İnönü de tam son dakikada ortaya atılmıştır. Rahmetli Nusret Kirişcioğlu, ‘Kayseri Cezaevinde Bir Yıldönümü, sayfa 111’

“İnönü güya idamlara aleyhtar imiş ve mani olmak için teşebbüse geçmiş de muvaffak olmamış hissini verecek bir mektup düzenledi. Bu mektup alakalılara zamanında verilmemişti. Ama yine de kandırılmış bir iki gazetede böyle bir mektuptan bahsedildi. Böylece İnönü’nün idamlara taraftar olmadığı hissi yayılmak istendi. Bu tertip İnönü’nün seçimlerdeki sukutunun (düşüş) mahiyetini ortaya vurmaktan öteye bir fayda sağlayamadı. Hatta bir bakıma da geri tepti. Çünkü İnönü’nün idamları istediği biliniyordu.”

27 Mayıs darbesine takaddüm eden günlerde Kore’de bir askeri darbe olmuş ve Syngman Rehee devrilmiş, İnönü’nün Meclis’te sarf ettiği şu sözlere bakın,

“Türk milleti Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”

İdamların ikinci sebebi olarak gösterilen 146/1 Anayasayı ihlal, DP tarafından Meclis Tahkikat Komisyonu kurulmasına dayandırılır. Halbuki Tahkikat Komisyonu o tarihte yürürlükte olan Teşkilat-ı Esasiye kanununun 22 maddesine ve Meclis içtüzük 177 maddeye göre tamamen yasal bir uygulamadır.

Darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel, darbeden hemen sonra İnönü’ye telefon ediyor, konuşuyorlar ve sözlerini şöyle bitiriyor, ‘…emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur sayın paşam’ Demokrasi ile idare edilen bir ülkede, darbe olmuş, silah zoruyla seçim ile gelmiş bir iktidar devrilmiş ve Parlamentoda ana muhalefet partisinin genel başkanının darbecilerin başına söylediği şu sözlere bakın (İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz, İnönü’lü yıllar),

“Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız, büyük iş yaptınız, mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Asıl başarınız için ben sizin emrinizdeyim, paşa hazretleri. Sizleri anlıyorum. NE ZAMAN BİR ARZUNUZ OLURSA EMRİNİZE AMADEYİM.”  

Laf mı bunlar, iş birliği teklifi yok mu bu sözlerde.  15 Temmuz 2016 darbe girişimi cereyan ederken, bu günkü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da Bakırköy Belediye Başkanının evine gidiyor, lüks bir odada, lüks bir koltukta darbe girişiminin nasıl sonuçlanacağını televizyondan seyrediyor. Çıkıp bir kelime etmiyor, herhalde darbeciler kazansa İnönü gibi davranacaktı. Ama eski cumhurbaşkanımız, Ak Partili Sayın Abdullah Gül, o gece olayların nereye varacağının belli olmadığı saatlerde tam bir demokrat ruhuyla, cesaretle şu sözleri sarf ediyor, 

''Her şeyden önce Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir. Türkiye bir Afrika ülkesi değildir. Türkiye'de bu şekilde bir grubun gece baskınıyla yönetim değiştirmesi, rejim değiştirmesi mümkün değildir. Asla mümkün değildir. Dolayısıyla bugün vatandaşlarımın fikri, zikri, inancı, partisi ne olursa olsun bütün bunları bir yana bırakıp demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkma günüdür, bu bir sınav günüdür. Ayrıca bugün sokağa çıkan bir kısım askere de şunu söylemek isterim; 'Onların 7 sene Cumhurbaşkanı olarak, başkomutanlığını yapmış bir kişi olarak emir komuta zinciri altında bir talimat yoktur. Genelkurmay Başkanı'nın bir talimatı yoktur. Ordu komutanlarının yoktur, böyle bir durumda kim talimat veriyorsa bunları kesinlikle dinlemeyin ve bir an önce bu hatadan, bu yanlıştan dönün. TSK'nın başına karşı yapılan bu rencide edici ve bu kabul edilmez olay asla unutulmaz. Onun için tekrar söylüyorum; yanlış içerisinde olanlar yanlışlarından dönsünler, kışlalarına dönsünler, halkla karşı karşıya gelmesinler. Acılar yaşanmasın. Türkiye bir kaos içerisine girmesin. Halkımıza da hatırlatıyorum ki bugün demokrasiye sahip çıkma günüdür''

Buraya kadar kısaca özetlediklerimizden, DP çizgisini de CHP çizgisini de ve aralarında asla bir fikir birliği olmadığını da ifade edebilmiş olmalıyız. Güneş balçıkla sıvanmaz, olayları tarafsız bir gözle inceleyenler kimin kim ve ne olduğunu hemen göreceklerdir. 

DP ile CHP arasındaki en önemli fark halkçılıktır. CHP kendi kudretine, kendi azametine, kendi bünyesine dayanan bir parti iken, DP halka dayanan, her türlü kudreti ve kuvveti halkta gören, halk desteğinde, halkoylarında bulan bir partidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile başlayan, Serbest Cumhuriyet Fırkası ile devam etmeye çalışan ama önü kesilen milli zihniyet DP ile iktidara gelmiştir. Açık seçik CHP’nin desteklediği, kışkırttığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile DP’nin de önü kesilecektir. Bu milliyetçi, halkçı zihniyet 1980’den sonra rahmetli Turgut Özal ile tekrar hizmete başlayacak ancak Özal’ın da şaibeli ölümü ile yine Türkiye’ye hizmet süreci durdurulacaktır. Çok şükür 2003’den sonra başbakanımız, cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti ile DP ruhu, Menderes anlayışı 14 senedir iktidardadır ve büyük hizmetler yapmaktadır. Konuyu birazcık olsun inceleyenler gerçekleri hemen göreceklerdir. Zira ‘güneş balçıkla sıvanmaz’    

HASAN EMRE OKTAY

Temmuz 2017, Fenerbahçe 

18 Temmuz 2017 Salı

"15 TEMMUZ KALKIŞMASINDA TSK VE HALK" Prof. Dr. ATA ATUN

15 TEMMUZ KALKIŞMASINDA TSK VE HALK
Prof. Dr. ATA ATUN

15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan kalkışmanın yıldönümü olan evvelki gün İstanbul’daydım. Hem törenleri izledim, hem de sokaktaki vatandaşla, ülkesi için, vatanı için, eski tabirle “kellesini koltuğunun altına alıp kalkışmacılarla mücadele için sokağa fırlamaktan çekinmeyenlerle” görüşmeye çalıştım.

Bana anlatılanları, fikirleri, görüşleri, yaşanan olayları ve gazetelerden okuduğum, duymadığım, bilmediğim olayları, kahramanlıkları, vatan sevdasını ve gözü peklikleri, eve gelince eşimle birlikte değerlendirdik. Sonra da bir köşeye çekilip, toparlayabildiğim bilgilere eşimin görüşlerini de ekleyerek yeni bir değerlendirme yapmaya çalıştım. Gerçekte de geçen seneki değerlendirmelerimle bu seneki değerlendirmem arasında büyük bir fark çıktı ortaya. Bu farkın en temel gerekçesi de Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden bir tanesinin Mütevelli Heyeti Başkanı bir meslektaşımın söylediği, “Kalkışmayı önleyen halkın cesaret ve imanıyla birlikte TSK’nın kendisidir” yorumuydu.

Kalkışma gecesi ve sonrasında bütün TV’ler, medya ve sosyal medya yollarda, tankların üstüne çıkmayı başararak tankları durduran, köprüyü tutmaya çalışan askerlere mani olan, bomba atan jetlere eliyle tehdit işareti yaparak uyarmaya çalışan sokaktaki cesur vatandaşları gösterirken, TBMM’yi ve diğer önemli Devlet binalarını bombalayan savaş uçaklarını, kışlalara, binalara, tesislere saldıran kalkışmacıları yayınlarken, Özel Kuvvetler ve Polis ile çarpışan askerleri an be an halka iletirken, benim aklımda oluşan yargı ve karar, bunun bir darbe olduğu ve geçmişte 2 kez yaşandığı gibi TSK’nın tümünün bu kalkışmanın içinde yer aldığıydı.                  

Ama bu çok sevdiğim meslektaşımın söylediği ““Kalkışmayı önleyen TSK’nın kendisidir” sözleri beni adeta beynimden vurdu. Kafama bir çivi çakılmış gibi hissettim o an kendimi. Oturdum, hiç üşenmedim, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 14 Temmuz 2016 günkü, yani kalkışmadan bir gün evvelki envanterini bulmaya çalıştım. Sonunda buldum da.

Tank envanteri: 1361 adet M60, 170 adet Sabre3, 171 adet Leopar, 339 adet Leopar 2, 1000 adet Altay (alınan ve yapılmakta olan), 350 adet Fırtına T155, 362 adet M S2, 219 adet M110A ve 400 adet Panter. Toplam tank sayısı: 4372

Zırhlı Araç envanteri: 336 adet Atak, 1000 adet FNSS, 900 adet MSS, 650 adet FNS, 500 adet Atak2, 156 adet M13, 70 adet Allta, 48 adet ZTA, 900 adet Kobra, 3161 adet M113A ve 400 adet BMC. Toplam Zırhlı araç sayısı: 8121

Helikopter envanteri: 109 adet Skorsky, 28 adet Cougar, 114 adet Iroquoil, 18 adet M17, 10 adet Chonook, 7 adet Süper, 3 adet Viper, 32 adet Cobra ve 100 adet Atak (mevcut ve sipariş). Toplam Helikopter sayısı: 421

Savaş uçağı envanteri: 240 adet F16, 54 adet Terminator, 30 adet Blok50 F16, 116 adet F35. Toplam savaş uçağı sayısı: 440

14 Temmuz 2016 günküm Askeri personel sayısı: Toplam 561 bin 496 (Er, Erbaş, Astsubay, Subay ve General)

Kalkışmayı planlayan ve uygulamada fiilen yer alan araç ve personel sayısı: 74 adet Tank, 246 adet Zırhlı Araç, 37 adet Helikopter, 35 adet Savaş Uçağı, 3 bin 992 adet hafif silah ve 8 bin 651 askeri personel (Er, Erbaş, Astsubay, Subay ve General)
  
Kalkışmaya fiilen katılanları, TSK’nın bütünü ile kıyasladığımızda, bu grubun, mazisi şan ve şerefle dolu, gücünü her zaman ve her koşulda yüce Türk milletinden alan TSK içerisinde çok küçük bir sayıda olduğu görülmekte.
Kalkışmacıların, TSK’nın tümüne oranı: Personel % 1,5, Savaş Uçağı % 7 (35 uçak bunun 24'ü muharip uçak), Helikopterlerde % 8 (37 Helikopter bunun 8'i taarruz helikopteri), Tank ve zırhlı araçlarda % 2,7 (246 Zırhlı Araç, bunun 74'ü tank), Gemilerde % 1, (3 gemi) Hafif silahlarda % 0,7 (3992 adet hafif silah)

Kalkışmaya katılan personel, araç, gereç ve silahın TSK’nın bütününe oranı: yüzde 1,5

Şimdi daha iyi anlıyorum ki, TSK’nın yüzde 98 buçuğu kalkışmaya katılmamış ve katılmadığı gibi de bozulması mümkün olmayan emir-komuta disiplininin dışına çıkmış ve önlemeye çalışmış.

Gerçek şu; Dönemin siyasileri, halk ve TSK’nın yüzde 98 buçuğu el ele vermiş ve kalkışmayı daha palazlanamadan boğmuş. Yoksa bunca silahın ve askeri personelin karşısında, tepeden tırnağa silahlı düşman ordusu bile duramazdı, aynen 20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatına katılmış bir Mücahit olarak benim gözlerimle gördüğüm ve fiilen yaşadığım gibi… 

12 Temmuz 2017 Çarşamba

“ZORAKİ EVLİLİK'TEN VAZGEÇİLMELİ" Sadi SOMUNCUOĞLU (Ada'da veya Anadolu'da ısrarla BARIŞ ve müzakere teraneleri atanlar; Belli ki Türk ve insanlık düşmanı kripto, kalleş, hain ve azgın feto güruhundan başka bir şey değildirler)

“ZORAKİ EVLİLİK'TEN VAZGEÇİLMELİ"
Sadi SOMUNCUOĞLU
İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında 10 gündür devam eden Kıbrıs müzakereleri başarısızlıkla sonuçlandı. BM Genel Sekreteri “Taraflar yoğun bir çaba sarf etmelerine rağmen, Kıbrıs Konferansı’nda süreç başarısızlıkla kapandı.” dedi. Rum Lider Anastasiadis, “Bu şartlarda devam edemeyeceğim” diyerek masadan ayrıldı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu; “Türk askerinin Ada’dan tamamen çekilmesi ve Türkiye’nin garantörlüğünün sona erdirilmesi, ne Kıbrıs Türk tarafı için, ne de bizim için kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.” açıklamasıyla başarısızlığın gerekçelerini ortaya koydu.
Rum Lider Anastasiadis, Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras ile 2. defa yaptığı telefon görüşmesiyle sonucu paylaştı. Çipras da İngiltere Başbakanı Theresa May ile telefonda görüşerek İsviçre’ye gitmemesi için ricada bulundu.
Aslında bu sonuç 50 yıldır yapılan müzakerelerin yeni bir özetidir. Zira, Türk tarafı “adanın yüzde 90’ını verdik” dese, Rumlar yine itiraz ederler. Çünkü onlar, Kıbrıs’ın tamamını istiyorlar. Rumlar, asırlarca Türk yurdu olan Kıbrıs’ta ilk defa 1960’ta kurulan devletin ancak ortağı olabildiler. Girit örneğinde de bunu yaşadık. Girit, 1669’da Venedik’ten alındı; 1820’de isyan çıktı. Çözüm için Haçlıların arabuluculuğu ile sayısız konferans yapıldı. Ada, 93 yıl sonra, 1913’te Londra Konferansı ile Yunanistan’a verildi. Bütün konferanslarda Osmanlı hep taviz veren, Yunan hep taviz alan oldu; ama yine de Girit bütünüyle verilmedi diye sonuca itiraz etti.
Rum-Yunan ikilisini iyi tanımak lazım. Önce hedefi belirleyip, sonra uzun soluklu ve tavizsiz mücadeleyi başlatıyorlar. Buna birinci  örnek olarak Yunan Parlamentosunun 1947 yılında aldığı ”Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini öngören kutsal ve ulusal davamızın halledilme zamanı gelmiştir.” kararını gösterebiliriz. Kıbrıs Rum Ulusal Konseyi de geçenlerde İsviçre’de konferans devam ederken “Enosis politikasına dönülmeli” kararını almıştı da, tartışmalara yol açmıştı. Kıbrıs müzakerelerinde de 50 yıldır taviz veren hep biz olduk. İsviçre Konferansı sonrasında da buna şahit olduk. İkinci örnek olarak, Rumların müzakereler için değişmeyen, “anlaşma maddelerinin tamamında mutabakat sağlanmamışsa, anlaşılan hususlar geçersiz sayılır” şeklinde tuzak bir şartları var. Bu da, “Rumlar adanın bütününü istediklerinden nasıl olsa anlaşmayı bozacaklardır”  psikolojisiyle tavizkâr hareket etmemize sebep olmaktadır. Sonra her yeni sürece de, bu tavizler kazanılmış hakmış gibi, başlamaktadırlar.
Nitekim İsviçre’de; toprak, nüfus, iki bölgelilik, Türk tarafına 60 bin Rum’un yerleşmesi, AB’nin 4 özgürlük (emeğin, sermayenin, hizmetlerin ve dolaşımın serbestliği) ilkesi, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının daha da sulandırılması, eşit egemen iki halk gibi hayati önemdeki kriterlerde taviz verildiğini düşünmekteyiz. Annan Planı’nda da böyle olmuştu.
HEM SUÇLU, HEM GÜÇLÜ
Londra-Zürih Antlaşmasıyla 1960’da kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti” Rumların darbesiyle 1963’de yıkıldı. Türklere karşı başlatılan katliamlar “1974 Barış Harekatı”na kadar sürdü. Bu arada 1968’de Beyrut’ta başlayan toplumlararası görüşmeler  devam etti.  Başbakan Bülent Ecevit’in ”Kıbrıs için en iyi çözüm yolu federasyondur” açıklamasını bahane eden Rumlar, 2 Nisan 1974’de masadan çekildi. Çeşitli adlar altında günümüze kadar devam eden konferansların tamamında uzlaşmayı bozan Rum tarafı oldu. Garanti ve İttifak antlaşmaları olmasaydı Türkiye Yunan cuntasının 15 Temmuz 1974 darbesiyle Türklere uygulayacakları katliamını önlemek için adaya çıkamazdı.   1974’den bu yana Kıbrıs’ta barış, istikrar, güvenlik ve gelişmiş bir demokrasi yaşamaktadır. Rumların bu durumdan şikayetçi olmaları, ancak Türklere uygulayacakları insanlık dışı saldırılarla izah edilebilir. Açıktır ki, adanın gerçek sahibi olan Türkleri önce azınlık yapmak, sonra da adada yaşayamaz hale getirmektir. Bu hedefe ulaşmanın engeli olarak gördükleri için Türk askerinin adadan çıkmasını ve Garanti antlaşmasının iptalini istemektedirler. 
Bu gerçeği Rum-Yunan ikilisinin yüzüne vurmak şarttır.
KKTC Başbakanı Hüseyin Özgürgün  de bu gerçeği dile getirip feryat etmektedir.  Özgürgün; “Biz azınlık değiliz. Kıbrıs’ta garantiler bugün en gerekli şeydir. (En insani tedbirdir.)  Rum tarafının dediği gibi garantiler çağ dışı değil, en çağdaş ilkelerdir. Karşı taraf hiçbir zaman için ne garantileri kabul ediyor ne eşitliği kabul ediyor, azınlık hakları vermeye çalışıyor; biz de onu kabul etmeyeceğiz. O zaman zaten burada yaşamanın bir manası kalmaz.”
Özgürgün, Türkiye’den adaya suyun gelmesinin “bin yılın projesi” olduğunu kaydederek, su için Rum tarafına da teklifte bulunduklarını, ama “Rumlar, ‘Zehir içerim, Türk’ün suyunu içmem'” diyor.
Bu son cümle, Rum kin ve nefretinin boyutlarını görmeye yeter. 
Bu bakımdan “zoraki evlilik”ten vazgeçip,  hayatın gerçeği olan bağımsız iki devletli yapı yaşatılmalıdır.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

"RUM BASININDA GERÇEKÇİ YAZILAR", Prof. Dr. Ata ATUN // Eğitimci, Araştırmacı-Yazar

RUM BASININDA GERÇEKÇİ YAZILAR
Prof. Dr. ATA ATUN
Eğitimci, Araştırmacı-Yazar
Orijinal adı “Cyprus Mail” (Kıbrıs Postası) olan ve Kıbrıs Rum tarafından yayınlanan günlük gazetede George Koumoullis adlı bir yazar var. Rumlara göre biraz da aykırı bir yazar. Durup dururken Kıbrıslı Rumların Ve Yunanistan’daki Helenlerin “Tabu” olarak tanımladıkları konularda bir şeyler yazar ve büyük çoğunluğun şimşeklerini, az sayıda bazılarının da takdirini alır. 18 Haziran’da yayınladığı yazısının başlığı “Hayran kalınan kişilerin hayat öyküsünü yazanların söylemedikleri gerçekler” (The truths the hagiographies don’t tell) idi ve EOKA’nın kurucusu General Yorgos Grivas’tan bahsetmekteydi. Grivas’ı gerek fiziksel görünümü gerekse de yaşamında yaptıkları ile Fransızların Birinci Dünya Savaşı “Kahramanı” ve İkinci Dünya Savaşı “Haini” Mareşal Henri Philippe Petain’e benzetmekteydi.
Birinci Dünya Savaşında Verdun’da Almanlara karşı kahramanca karşı koymuş ve Fransız halkının gönlünde “Savaş Kahramanı” payesini almış olan Petain’in, İkinci Dünya Savaşında Hitler’e hayran olması ve Hitlerin kuklası Vichy Hükümetinde Savunma Bakanlığı görevini yapması nedeni ile de Fransız halkının gönlünde “Hain” düzeyine düşmesini ve yargılanıp önce idama sonra da hayat boyu hapis cezasına çarptırılmasını, Grivas’ın 1950 yılında EOKA’yı kurup İngilizlerle savaşarak Rum halkının gönlünde “Savaş Kahramanı” olması ve 1971 yılında da EOKA B’yi kurup, EOKA B’nin 1974 yılında yaptığı darbeden sonra da adanın bölünmesine yol açtığı nedeni ile Kıbrıslı Rumların gönlünde “Hain” yerini almasına benzetmiş. “Keşke altı ay daha yaşasaydı Grivas ve bu adaya yaptığı kötülüğü görüp öyle ölseydi” cümlesi ile bezemiş yazısını Koumollis. Bu yazısından bir evvelki yazısında da İngiltere Kraliçesinin paye verdiği Hakim Alper Ali Rıza’nın kaleme aldığı “Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı makamda olacak ama yetkisi bulunmayacak” makalesine yer vermişti.
28 Haziran tarihli yazısının başlığı ise “Asla sormadığımız soruların bedelini ödemek” (Paying the price for the questions we never asked). Gerçekten de ibretlik ve her Kıbrıslı Rum ile Kıbrıslı Türkün okuması gerektiği bir yazı. Özellikle de bizim aramızda yaşayan ve her koşulda ve olayda Rumları haklı çıkaracak bir taraf bulan, nesepleri belli olmayan Rum hayranlarının okuması lazım, tane tane ve anlayarak.
George Koumoullis söz konusu yazısında özetle diyor ki;
“….Kıbrıslı Türkleri endişelendiren Kıbrıs’ın toprak bütünlüğü değil, fiziksel güvenlikleridir ve bu nedenle de güvenlik konusunda ısrarlıdırlar. Büyük bir olasılıkla da bizim Kıbrıslı Türklerin psikolojisini göz ardı etmemiz, Kıbrıs sorununun kökenini oluşturmaktadır…. “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganı Kıbrıslı Türklerin tüm mitinglerine yankılandı. Biz Kıbrıslı Türklerin niçin bu sevdaya düştüklerini hiç araştırdık mı? Biz hiç derinlemesine Kıbrıslı Türklerin neden enosis’ten korktuklarını araştırdık mı? Biz hiç Kıbrıslı Türk hemşerilerimize, Girit Yunanistan’a bağlanırken gerçekleştirilen etnik temizliğin (ki bu onların korkularının esas temelini teşkil etmektedir) Kıbrıs’ta enosis gerçekleştirilirken tekrarlanmayacağının garantisini vermeyi denedik mi?  Bu sorulan tümünün yanıtları, etrafı çınlatacak denli yüksek bir “Hayır”dır. (Kıbrıslı Türklere karşı) Bu küstah tavrımız ve (Kıbrıslı Türkleri) küçümsememiz Kıbrıslı Türkleri Türkiye’nin kollarına itmiştir. 1955 yılındaki silahlı mücadele kararımız, adanın yüzde yirmisini oluşturan Kıbrıslı Türklerden gizli olarak alınmıştır…. Belki de bizi, Türkiye’nin asla enosis gibi maksimalist bir düşünceye izin vermeyeceği konusunda ikna edebilirlerdi ve böylesi bir hedefle uğraşmanın da, 15 Temmuz 1974 uygulamasında olduğu gibi bir trajediye ile sonuçlanacağı konusunda uyarabilirlerdi ….”
Doğru söze ne denir. Belli ki Rum siyasiler hala daha akıllanmamışlar ve “Çözüm “aldatmacası ile içinde Kıbrıslı Türklerin azınlık haklarına sahip olacağı bir devleti kurmanın hala daha peşindeler, geçmişten ders almayarak. Bu kafayla duvara birkaç kez daha toslayacakları kesin…
Yazının tümünü okumak isteyenler için kaynak adres: http://cyprus-mail.com/2015/06/28/paying-the-price-for-the-questions-we-never-asked/      
Prof. Dr. Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org // Facebook: AtaAtun1 // http://www.twitter.com/ataatun

29 Haziran 2017 Perşembe

"RUMLARIN İZOLASYON BASKISINA TIK YOK!", "RUMLARIN GENETİK ARAŞTIRMA TEZGÂHI", "Rumlar asker sayısını arttırıyor", Prof. Dr. ATA ATUN

RUMLARIN GENETİK ARAŞTIRMA TEZGÂHI
Prof. Dr. ATA ATUN
22 Haziran günü Politis gazetesinde çıkan bir yazıya aramızdaki nesebi belli olmayan bir grup balıklama atladı ve akla zarar her tür iddiayı da ortaya koydu. Bence bu kesim kısa yoldan Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu Türk soyundan gelme ama “bizler Türk değiliz” deselerdi daha mertçe olurdu.
Bu mantıksız ve adanın tarihi geçmişine aykırı habere göre “Kıbrıs Nöroloji ve Genetik Enstitüsü” bünyesinde gerçekleştirilen ve geçen haftalarda “PlosOne” isimli Bilim Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmada, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların aynı “genetik havuzdan” geldikleri ve Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin, Lübnan ve İtalya’nın Calabria bölgesi halkıyla çok yakın bir genetik ilişkiye sahip oldukları tespit edilmiş(miş).
Özellikle, yapılan araştırmanın bir bölümü alınarak ve kimsenin İngilizce bilmediği farzedilerek yayınlanan haber, gerçeklerden ve bilimsellikten fersah fersah uzak olduğu gibi, araştırmanın içindeki esas detaylar haberleştirilmemiş nedense!
Gelelim araştırmaya; Kıbrıslı Rum olan 344 Kıbrıslı Rum erkek ile Kıbrıslı Türk olan 380 Kıbrıslı Türk erkeğine yapılan DNA testlerinin toplam maliyeti tanesi €260’dan €188,240 ediyor. Bu parayı da dolaylı bir şekilde Kıbrıs’taki “The Cyprus Institute of Neurology & Genetics” adlı bir kuruluş vermiş araştırmacılara. Aslında bu haber tamamen Kıbrıs Rum kaynaklı ve Araştırmayı yapan 6 araştırmacının 3’ü Rum/Yunan soyadı taşıyor. Bu araştırma projesini de “Cyprus National Bioethics Committee” adlı Rumlara ait resmi bir kuruluş onaylamış. Tezgah belli ve güzel, aynı zamanda da dahiyane.
Araştırmada denek Rumların hangi bölgelerden kaçar tane oldukları belirtilmiş (Nicosia (central) n = 78; Limassol (South) n = 75; Famagusta (East) n = 42; Larnaca (South East) n = 42; Paphos (South West) n = 27; Kyrenia (North) n = 42; and Morfou (North West) n = 38). Herhalde bunların hepsi asgari 45 yaş ve üzeriydi ki, Mağusa, Girne ve Güzelyurt bölgelerini temsil etmişler. Denek Kıbrıslı Türklerin sayısı verilmiş ama nereden ve hangi şehirlerden oldukları belirtilmemiş. Benim tanıdıklarımın arasında böyle bir test için örnek vermiş olan yok.
Araştırmanın “Giriş” bölümünün 3. paragrafında şu ifadeler yer alıyor;
“…. Tarihsel geçmişe rağmen her iki toplumun genetik ataları sistematik bir şekilde karşılaştırılmış değildir. Genel olarak iki farklı fakat karşılıklı münhasır bir senaryo düşünülebilir. Senaryo 1: Kıbrıslı Türkler ve Rumlar aynı babaya ait gen havuzundan gelme ve Osmanlı dönemindeki İslamlaştırmadan dolayı da aşamalı bir şekilde Kıbrıs Türk toplumu oluşmuştur. Senaryo 2: Kıbrıslı Türkler, Osmanlı döneminde Anavatan’dan Kıbrıs’a göç eden Türk baba genetik havuzundan türemişlerdir.”
1’inci senaryo doğru ise Rumların, Türkler daha önceleri adada yoktu ve adaya 1570 yılında geldi iddialarını çürütmekte ve aynı zamanda da Padişahın 1572 tarihli fermanı ile adaya Konya, Karaman bölgesinden gönderdiği Oğuz boylarının gelişini ve varlığını yalanlamakta.
2’inci senaryo doğru ise atalarımızın Türk oldukları ortaya çıkmakta…. 
Hiçbir bilimsel gerçeği olmayan bu araştırma hikayesine, Türlüklerinden imtina edenler inanabilir ancak bu konuda bilimsel çalışmalar yapmış bir babanın oğlu olarak benim inanmam mümkün değil. Babam, tam da bu konuda 1961 yılında akademik araştırma yapmış ve yayınlamıştı.
Kıbrıs’ta 1961 yılında Lefkoşa Genel Hastanesi Kan Bankası müdiresi Melihat Hacıburgul ile birlikte -ilk kez- Kıbrıs’taki Rumların ve Türklerin kan dağılımı araştırmasını yapan babam, Kıbrıslı Rumların büyük çoğunluğunun kan grubunun Yunanistan’da yaşayan Helenlerin kan grubu ile değil, Anadolu’da yaşayan Türklerin kan grubu ile uyuştuğunu ortaya koymuştu. Örnekler de kan bankasının kendi içindeki laboratuvarda analiz edilmişti.
Bu akademik tıbbi araştırma yayınladığı vakit çok dikkat çekmiş ve Rumlar tarafından örtbas edilmeye çalışılmıştı. Belli ki bu araştırmayı ortaya koymamız ve bununla ilgili bir köşe yazısı yazmamız gerekecek…
RUMLARIN İZOLASYON BASKISINA TIK YOK!
PROF. DR. ATA ATUN
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgi Raporunun taslağı içinde yer alan “Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması” tavsiyesi, Avrupa parlamentosundaki Rum Milletvekilleri ve AKEL de dahil olmak üzere bütün Rum siyasilerin ve bürokratların müştereken gösterdikleri yoğun çaba ve girişimler sonucunda bu hafta başında rapordan çıkarıldı.
Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın seçildikten sonra canla başla sürdürdüğü ve ne pahasına olursa olsun, -halen daha sürüncemede olan ve de hiçbir yaptırım ve icra yetkisi olmayan- “Dönüşümlü Başkanlık” uğruna vermediği tavizin kalmadığı “Ortak Devlet Kurmak” görüşmelerindeki müstakbel ortağımız Kıbrıslı Rumlar, işte böyle birileri. Onlara göre Kıbrıslı Türklere hiçbir yaşam hakkı verilmemeli. Boğazları öyle bir sıkılmalı ki, kurtuluş çaresini Rumların tüm isteklerini kabul etmekte ve Rumların kölesi veya da bir başka tanımla tebaası olmakta bulmalılar. Sadece oy verebilen kullar olsunlar, başka bir yetkileri de olmasın Kıbrıslı Türklerin.
Cumhurbaşkanı Akıncı’nın çanak tuttuğu, Rumların istedikleri ve akıllarındaki “Ortak Devlet” kavramına göre;
Görüşmelerde her şey Rumların istedikleri gibi gitmeli.  Görüşmeler sonrasında hayata geçirilecek yeni ortak devlet, mevcut Kıbrıs Cumhuriyetini ortadan kaldırmayan mevcutun yeni bir versiyonu olmalı. Bu yeni devletin anayasasında, Makarios’un 1964 yılında Temsilciler Meclisinde sadece Rum Milletvekillerinin oyları ile kabul ettirdiği uyduruk “Gereklilik Yasası” içeriğince tek taraflı ve Anayasaya aykırı olarak iptal ettiği Türklere ortaklık hakkı veren 13 madde asla yer almamalı. Yeni devlet Rum çoğunluğun mutlak idaresi altında olmalı. Türkler sadece vatandaşlık haklarına, yani sadece oy verme haklarına sahip olan köleler olmalı. Türkiye’nin garantörlüğü ile adaya askeri müdahale hakkı tartışılmayacak şekilde ortadan kaldırılmalı ve Türk askeri bir daha gelmemek üzere adadan gitmeli. 
Bu nedenle de Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgi Raporunun taslağı içinde yer alan “Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması” tavsiyesinin Rumlar tarafından iptal edilmesi halen daha KKTC gündemine gelmedi nedense. Dolayısıyla bırakın protesto için yollara dökülmeyi kınanmadı bile.
Aramızda Rumlara ayılıp bayılanlardan, uğurlarına her tür dini ve ulusal değerlerimizi çiğnemekten çekinmeyenlerden, Paskalya’da pilavuna ve paskalya çöreği yiyen ama Ramazanda oruç tutmayan ve  tutanlara da düşman gözüyle bakanlardan, camiye gidip ibadetlerini yapanlara yobaz yaftasını takanlardan, liselerimizden daha zengin bir müfredata sahip olan İlahiyat kolejlerinin kapatılması için canla başla çalışanlardan, anavatan Türkiye’ye laf etmeyi marifet sayanlardan, her fırsatta anavatandan gelerek adamızı kendilerine vatan yapan kardeşlerimizi kötülemekten çekinmeyenlerden ve de Rumları bir kurtarıcı gibi gören bu kesimden hiçbir “protesto” veya da kınama duymadım. AP’nin Türkiye Raporu taslağından bizlere uygulanan acımasız ve insanlık dışı izolasyonların kaldırılması tavsiyesinin çıkarılmasını eleştiren hiçbir karşı eylem görmedim. Türkiye’yi ve adamıza gelip yerleşenleri acımasızca eleştiren medya silahşörlerinden de tık bile çıkmadı. İşte Rum hayranı olmak ve kendi ırkını, milletini inkar etmek böyle bir şey.
Uğruna toprak tavizi verilmesi tarafımızca önerilen, mevcuttan daha da küçültülmüş bir KKTC haritası sunulan, Kıbrıslı Türklerin varoluş garantisi olan “Garantiler ve Güvenlik” konularını tartışmaya açmak ,Türk Ordusunun tamamen çekilmesini gündeme almak gibi tavizlerin verildiği, içi tamamen boş, yaptırım gücü olmayan, icra yetkisi bulunmayan, bir kukladan öteye hiçbir değeri bulunmayan “Dönüşümlü Başkanlık” uğruna böylesi tavizlerin verilmesini Kıbrıs Türk halkının büyük bir çoğunluğu elbet onaylamayacaktır, hele de müstakbel ortağımız Rumlar bizi her konuda boğmak için elinden gelenleri yaparken. 
Rumlar (Grekler) asker sayısını arttırıyor!..
Prof. Dr. ATA ATUN 
Bir taraftan görüşmeler devam ederken, Rumlar diğer taraftan Milli Muhafız Ordusunun sayısını arttırmak için paralı asker kiralamayı sürdürüyor.
Rum Savunma Nakanı Fotiou, bu yıl içinde 4 bin aparalı asker daha alınacağını açıkladı geçen gün. Yeni alınacak 4 bin paralı askerler ile Rum Milli Muhafız Ordusu (Ethniki Fruro) içindeki paralı asker sayısı 27 bine çıkacak. Bu bilgileri toplamak için de son 6 yılın Rumca gazetelerini okumak yeterli, başka bir araştırma gerekmez.
Paralı askerlerin tümü Yunanistan’dan geliyor. Ekonomik iflas nedeni ile işsiz olan Yunanlı gençler, kendi ülkelerinde zorunlu askerlik görevlerini yaptıktan sonra doğru Güney Kıbrıs’a gelip paralı asker oluyorlar. Hem paralı askerlikten iyi maaş alıyorlar, hem de Kıbrıs (Rum) vatandaşı oluyorlar.
Yunanistan’da Kıbrıs (Rum) vatandaşı olmanın büyük ayrıcalıkları var. İş kurmak, gayrı menkul almak, devlete vergi ödemek ve benzeri konularda Kıbrıs (Rum) vatandaşlarına ayrıcalık uygulanıyor. Daha az vergi, sıfır emlak vergisi, sıfır tapu harcı ve benzerleri gibi.
Makarios hükümeti, 21 Aralık 1963 sabahı adada mutlak Rum hakimiyetini kurmak için Akritas Planı gereğince Kıbrıslı Türklere karşı silahlı saldırı başlatmıştı. Dönemin Akritas Planı dâhileri Policarpos Yorgadjis ve Tassos Papadopulos’un yaptığı stratejik hesaplara göre de 45 dakika içinde tüm Kıbrıslı Türkleri esir alınacaktı. Ama Kıbrıslı Türklerden hiç beklemedikleri ve hesaplayamadıkları bir direnişle karşılaşınca Akritas Planını “uygulanamaz” kararı ile rafa kaldırdılar ve başka bir strateji belirlediler.
Bu yeni stratejiye göre sadece Kıbrıslı Rumlardan oluşacak düzenli bir ordu kurulacak ve Makarios’un da başkanlığının söz konusu olduğu “Bağlantısızlar Grubu” üyesi devletlerden de yasal yollardan bu ordu için silah ve askeri araç temin edilerek Kıbrıslı Türklere karşı daha bilinçli ve profesyonelce saldırılar yapılacaktı. Rum Temsilciler Meclisi Nisan 1964 tarihinde yaptığı toplantıda kabul ettiği “Milli Muhafız Ordusu Kuruluş yasası” ile bu karar hayata geçirildi ve (Rum) Milli Muhafız (Ethniki Fruro, National Guards) resmen kuruldu. Arkasından da resmi yollardan Mısır’dan, Arjantin’den ve Çekoslovakya’dan silahlar ile zırhlı araçlar alınarak Türklere karşı kullanıldı. (Bu silah ve araçlar, Girne, Yavuz Çıkarma Plajı bitişiğindeki Karaoğlanoğlu Şehitliği Açık Hava Müzesi’nde görüp incelenebilir. Gerçekte günümüzde Rumların borusunu çalan, Rum tarafını öven, Kıbrıslılığı yaymaya çalışan, Anavatan Türkiye ile Türkiye’den gelen kardeşlerimize karşı nefret duyguları besleyen ve bu duygularını yaymaya çalışan “nesepleri karışık” kişilerin gidip görmeleri gerekir bu “Açık Hava Müzesi”ni. Hayranı oldukları Rumların ne için ve hangi maksat için bu silah ve askeri araçları aldıklarını belki biraz olsun anlarlar.)
Rum Temsilciler Meclisinde kabul edilen “Milli Muhafız Ordusu Kuruluş Yasası” içinde, Yunanistan’dan gelip (Rum) Milli Muhafız Ordusunda görev yapan Yunanistan vatandaşlarının otomatikman Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlığını kazanacaklarına dair bir de madde yer almaktadır.
Bu ülkeye gelip yerleşen, iş kuran, evlenen, çoluk çocuğa karışan kardeşlerimize vatandaşlık verilmesine şiddetle karşı çıkan bu “nesebi karışık”dan herhangi birinden ben daha bugüne değin, Rum tarafında askerlik yaptı diye vatandaşlık verilen Yunanlılara karşı ağzını açıp tek bir eleştiri yapanını veya da protesto edenini de görmedim ve duymadım.
Özetleyecek olursak; Rum tarafında yayınlanan gazeteler, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetinin resmi nüfusunun 850 bin olduğunu, bunların 550 bininin Kıbrıslı Rum, geri kalanın da sonradan vatandaş yapılan Rum olmayan kişilerden oluştuğunu yazmakta. Bu 300 bin sonradan yapılma vatandaşların sayısı, bu yıl alınmış ve alınacak paralı askerlerle birlikte 357 bin olacak. Bir taraftan Anastasiadis “Sıfır Güvenlik, sıfır garanti, sıfır asker” derken diğer taraftan da “paralı asker” alıyor. Herhalde bu talepleri asırlardır olduğu gibi Avrupa sayesinde gerçekleşirse, ilk fırsatta Kıbrıslı Türkleri adadan temizlemek düşüncesinde….      
Rumların bu pis oyunlarına kanacak yok artık Anastasiadis, boşuna çabalıyorsun…

22 Haziran 2017 Perşembe

KATAR KRİZİ (Başta Katar olmak üzere Körfez Ülkeleri, güvenlik satın almak zorundalar.) - ÖMER ÖZKAYA

KATAR KRİZİ (VE KÖRFEZ ÜLKELERİNİN GÜVENLİK SORUNU)
ÖMER ÖZKAYA
Gazeteci, Araştırmacı - Yazar
Başta Katar olmak üzere Körfez Ülkeleri, güvenlik satın almak zorundalar. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’nin bu bölgede yaptığı güvenlik hamleleri önemli. Burada temel soru şu: Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez Ülkeleri, Türkiye’den aldıkları güvenliği yeterli görürler mi? Bu üzerinde durulması gereken önemli bir durum. İkinci temel soru ise şu: Biz, onların güvenlik ihtiyaçlarına cevap verebilecek düzeyde olabilir miyiz? 
ABD ve diğer önde gelen devletler, Katar’ı hedef aldıysa, bölgede işimiz zor olabilir. Direnilebilir, Katar’la birlikte bir cephe de kurulabilir ama neticede Katar-Türkiye arasında lojistik bir bağlantı kurulması noktasında ciddi problemler çıkabilir. Çünkü başka ülkelerin hava sahalarını ve başka ülkelerin topraklarını geçmek zorundayız. Bunun gibi birçok coğrafi ve lojistik engelden dolayı katkımız sınırlı kalabilir. 
Katar’ın hedef haline getirilmesi önemli. Batılılar, bir taşla 20, 30 kuş vurma stratejisini gayet iyi uyguluyorlar. Körfez Ülkeleri’nin kendi hallerine bırakılmaması, birçok devlet için önemli bir strateji. Körfez’de, petrol, doğalgaz ve para var. Mücadelenin görünür yüzünde, bölgedeki enerjinin dünya pazarlarına güvenli bir şekilde arzı ve elde edilen büyük paraların denetim dışına kaymaması çabası var. Ancak bölgenin bir de coğrafi özellikleri ve Kadim Bilgi boyutu var, bundan zaten bahsedilemez. 
Hâkim olmadığınız bir coğrafya üzerinde dilediğiniz gibi tasarrufta bulunamazsınız! 
Asimetrik savaş hali içinde kimse düşmanını hafife almıyor, herkesin, her devletin kontrol edilmesi fikri giderek ağırlık kazanıyor. Katar’ın kendi haline bırakılmaması stratejisi, önemli ölçüde gelecekteki asimetrik gelişmeleri önlemek için. Küçük yapılar, küçücük paralarla büyük zararlar verebilir. Bu konsept çerçevesinde Katar’ı zorluyorlar, diğer Körfez Devletleri’ni de zorlayacaklar ve bu, bir süre daha devam edecek. 
Katar’ın elinde çok büyük paralar var, dünyadaki görünür yatırımlarının da 500 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Bu oldukça büyük bir rakam. Bu yatırımlar denetlenmek, oluşan kaymak birileri tarafından toplanmak isteniyor. Bizim kültürümüzde bu yaklaşım yadırganmakta, ancak Batı penceresinden bakılınca burada yadırganacak bir şey yok. Kimse, “her devlet kendi doğal haliyle gelişsin, biz buna müsaade edelim ya da müdahale etmeyelim” demiyor. 
Denetime itiraz eden, kontrole itiraz eden devletler var. Bunlardan biri de Katar. Bir grup devlet ve gün yüzüne çıkmak istemeyen bazı güç odakları, “ayrı bir cephe oluşturabilir miyiz” diye soruyorlar ve bunu gerçekleştirme arayışındalar. 
Küresel asimetrik ekonomik durum oluşturulmuş durumda. Önümüzde Yahudi Sermayesi örneği var. Nüfus çok az, ama tüm dünyaya hakim olmuş bir sermaye grubu, dünyayı istediği gibi yönlendirebiliyor. “Yahudi Sermayesi” gibi başka yeni bir yapının ortaya çıkması istenmiyor. 
Katar Krizi (2) 
Uluslararası bazı kurum ve kuruluşların misyonunu yitirmesi ve bunlara yeni bir misyon tanımı yapılamaması, devletler arasında ayrışmaya sebep oldu. Bu ayrışma giderek derinleşiyor, birileri de bu ayrışmayı durdurma peşinde. Büyük para merkezlerinin kontrolüyle, ayrışma ve yeni bir küresel yapının ortaya çıkması durdurulmak isteniyor. Katar üzerinden büyük para sahiplerine, “Paralarınıza çok da güvenmeyin, en mümkün olmayan isnatlarla sizi suçlar ve ablukaya dahi alırız” deniyor. 
Gelişmeler, asimetrik savaşın cephesinin genişleyeceğini, birçok asimetrik savaş silahının ortaya çıkacağını gösteriyor. Şuan “klasik” olan silahlar kullanılıyor. 
Siber saldırılar, süper güçleri bir anda kilitleyebiliyor. Bunu da kullananlar yine süper güçler. Afrika çöllerinden, Sudan’dan ya da Afganistan’dan birilerinin büyük güçlere siber saldırı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Büyük güçleri kilitleyebilecek bir siber saldırıyı, ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin gerçekleştirebileceğine inanmak, saflık olur. 
Büyük güçler arasındaki ayrışma giderek derinleşince bunu durdurma yolunda adımlar atılmaya başlandı. Devletler liginin üzerinde bir yapı, bu ayrışmayı durdurmaya çalışıyor.  Peki neden? Ayrışma olunca rekabet başlar. Rekabeti yönetmek her zaman kolay değildir. Bir unsur kontrolden çıkınca, onu başka unsurlar da izleyecektir. Bir nevi domino etkisi yaratır ve zincirleme reaksiyona sebep olur. Bu, gücün ve küresel denetimin yitimi demektir ve yeniden tesisi imkânsız hale gelebilir. Ama hemen hemen tüm güçlerin doğasında bu vardır, eninde sonunda bir ayrışma kaçınılmazdır. İnsanın ve yapıların zaafları vardır. Kıskançlık, haset gibi insani birçok faktör devreye girer ve birçok yapı, ilerleyen süreçte zayıflar. Bugün de olan, bundan farklı bir şey değil. Bu beklenen bir şeydi, burada yapılamayan şu: 
Teknolojik gelişmelere rağmen dünyada hemen hemen her alanda bir düzey düşüşü var. Ahlak ve karakterde bir düşüş var. Bu düşüş beraberinde, sosyal ve etik çözülmeyi getiriyor. Etik ve sosyal çözülme fazlalaştıkça, hırsların, ahlaksızlığın tavan yaptığı bir durumda artık aileleri, şirketleri, devletleri bir arada tutamazsınız.Gidişat küresel bir savaşla, küresel bir tsunamiyle sonuçlanabilir. Katar üzerinden yapılmaya çalışılanın, bütün bunları ötelemeye yönelik olduğu iddia ediliyor. 
Peki neden Katar? Büyük bir kütleyi, yine büyük bir kütleyle hareket ettiremezsiniz. Katar, bir manivela olarak değerlendiriliyor, tüm İslam dünyasını ve müştemilatını ayağa kaldırmaya yetti. Ya Türkiye olacaktı, ya da Katar! Katar’ı seçtiler. Katar’dan sonra hedef Türkiye olabilir. 
Katar, bir misyon yüklendi ve birçok riski de aldı. Misyon yüklenmek, risk yüklenmektir. Tıpkı öğrenilen bazı bilgilerin çok tehlikeli olması ve sonun ölümle bitmesi gibi… Yaptırılan işlerin sonunda öğrendiğiniz bilgiler, yaşamanıza engel olabilir, feda edilebilirsiniz. 
Katar, sosis imalatındaki süreçleri görmüş oldu, yani “sosisin nasıl imal edildiğini görseniz, yemezsiniz” denir ya… Katar bazı süreçlere şahit oldu, bu bir bilgi aktarımıdır, karşı taraf bu bilginin kullanılmasına ve başkaları tarafından bir takım kazanımlara dönüştürülmesine göz yummaz, yummuyor. 
Fatih’in bir fedaisinin olmasında sorun yok ama Fatih, fedaisi Kara Murat’tan duyulan korkunun kendisini geçmesini kabullenemez. Kara Murat’tan değil, Fatih’ten korkmak esastır her zaman!

12 Haziran 2017 Pazartesi

ANKARA KALESİ "KATAR TÜRKİYE’YE NE KATAR?" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ANKARA KALESİ
KATAR TÜRKİYE’YE NE KATAR?
Prof. Dr. ANIL  ÇEÇEN
S-1- Katar  nasıl  bir ülkedir ?
C-1- Katar  Orta Doğu’nun tam ortasında ,ayrıca  Basra Körfezi’nin de  tam merkezinde yer alan bir   yarımada ülkesidir . Körfezin güney kıyısında  Arabistan sınırından İran’a doğru uzanan bir jeopolitik konuma sahiptir . 22.000  kilometre kare yüzölçümüne sahip bulunan bu Arap ülkesinde  dünyanın çeşitli ülkelerinden çalışmak için gelen büyük işçi  topluluklarıyla birlikte beş milyona yakın insan yaşamaktadır . Doğal yapısı itibarıyla bir taş çölü yüzeyine sahip bulunan Katar ülkesi ,ikinci dünya savaşı sonrasında petrol şirketlerinin bu bölgeye gelmesiyle birlikte  çöl ülkesinden petrol ülkesine doğru bir değişim geçirmiştir . Katar’ın petrol ile başlayan macerası daha sonraki aşamada doğal gaz rezervleri ile birlikte devam ederken , dünyanın  en küçük ülkelerinden birisi olan Katar , yirmi birinci yüzyıla girerken aynı zamanda yer kürenin en zengin ülkelerinden birisi konumuna gelmiştir . Batılı petrol şirketleriyle birlikte doğal gaz tekelleri de Katar’ın bu zenginliklerinden yararlanabilmek üzere bu ülkeye gelmişler  ve Katar’ı dünyanın en zengin ülkelerinden birisi haline getirmişlerdir .  İran ve Pakistan’dan gelen binlerce işçi petrol ve doğal gaz şirketlerinin kampuslarında çalışarak  enerji üretimi yapmışlar ve bu sürecin sonunda bugünkü Katar  devleti meydana çıkmıştır . Dünyanın en küçük devletlerinden birisi olan Katar’ın , gene dünyanın en zengin ülkelerinden birisi konumuna gelmesiyle birlikte  ortaya bir çok sorun çıkmış ve bu yarım adanın başı dertten bugüne kadar  kurtulamamıştır . Bugün zenginler Katar’ kıskanmakta ve önünü kesmeye çalışmaktadır . 
S-2- Katar’ın nasıl bir tarihi  vardır  ?
C-2- Katar eski bir Osmanlı ülkesi olmasına rağmen, merkezi coğrafyanın tarih öncesi dönemlerden gelen bölgesel tarihi içinde yer alan bir geçmişe sahip bulunmaktadır . Merkezi coğrafyada meydana gelen siyasal gelişmeler bütün bölge ülkeleriyle birlikte Katar’ı da  yakından etkilemiştir . Özellikle Arap yarımadası üzerinden meydana gelen yeni siyasal yapılanmalar bu yarımadanın bir parçası konumunda olan Katar’ı da doğrudan etkilemiştir . Katar bir küçük coğrafya olarak hiçbir zaman  ayrı devlet olma şansına sahip olamamıştır . Merkezi alanı kontrol altına alan bütün büyük güçler ya da emperyal  devletler bölgenin diğer yerleri ile birlikte Katar’ı da bu coğrafyanın bir parçası olarak ele geçirmişlerdir . Asya ve Avrupa kökenli emperyal saldırılar bölge ile birlikte Katar’ı da içine almıştır . Orta Doğu’da  Osmanlı öncesinde kurulan   Roma,Bizans, Emevi, Abbasi,Selçuklu gibi  devletlerin sınırları içinde  yer alan Katar’a zaman zaman çeşitli topluluklar gelerek yerleşmiştir . Özellikle  İslamiyet’in ortaya çıktığı  sekizinci yüzyılda  Hazar İmparatorluğundan  gelen göçlerin bazı uzantıları Katar yarımadasında yerleşmişlerdir . Bu nedenle , Katar isminin Hazar kavramından ileri geldiği öne sürülmüştür . Hazar-Tatar-Macar ve Katar  sözcükleri arasında  tarihsel bir süreç bağlantısı olduğu , Hazar’dan yapılan göçler arasında  bu yarımadaya gelen Hazar boyunun bu ülkeye Katar adını verdiği bazı  kaynaklarda öne sürülmüştür . Orta Doğu’nun  Arap dünyasında Filistinliler gibi Hindistan kökenli bir halk topluluğu nasıl  bugünlerde  de yaşıyorsa  ,Hazar kökenli Katar’lıların da bu çizgide bölgede var oldukları öne sürülmüştür . Hatta daha da ileri gidilerek Batı dünyasının  Hazar lobileri tarafından  yönetilen büyük şirketlerinin gene  merkezi coğrafyaya gelirken Katar’ı  üs olarak seçtikleri de dile getirilmektedir . Bir anlamda tarihten gelen bir Hazar-Katar çizgisi günümüze uzanmaktadır . Katar’ın  bölgedeki devletlerden ayrılan yanı  emperyal  güçler tarafından bölge devletlerine karşı kullanılmıştır . İngiliz icadı olan Vahhabillik Osmanlı devletine karşı harekete geçerken  Katar’ı merkez olarak seçmiştir.Osmanlılar I913 yılında Katar üzerindeki haklarından vazgeçmiş  ve bu ülke 1916 yılında İngiltere’ye doğrudan bağlanmıştır . İngiltere bölgenin haritasını çizerken , 7 kız kardeş adı verilen 7 büyük petrol şirketine Basra körfezinde  ayrı ayrı şeyhlikler ve krallıklar üzerinden  alanlar tahsis ederken , Katar’da  diğer körfez ülkeleriyle birlikte  bağımsız devlet konumuna gelmiştir . 1970 yılının Mayıs ayında Katar diğer Birleşmiş Milletler üyesi devletler gibi bağımsızlığını kazanmıştır ama  eski İngiliz sömürgeleri gibi  “COMMON WEALTH “ ülkesi konumunu da  muhafaza etmiştir .
S-3-  Katar 20 .yüzyılda ne gibi gelişmeler ile karşı karşıya kaldı ?
C-3-Katar devleti 1971 yılından sonra bağımsız emirlik olarak  çalışmalarını sürdürdü ama  Körfez de kurulan  Birleşik Arap Emirlikleri federasyonunda yer almayarak  Arap Birliği ve Birleşmiş Milletlere doğrudan üye olarak daha sağlam bir devlet statüsünü kazanmıştır . Katar Emiri ülkesini güçlendirirken , başbakanın kendisine karşı darbesi ile karşılaşmış batılı emperyalistlerin  desteğini alan  Katar başbakanı Emir’i tahttan indirerek, yerine geçerek ülkeyi modernleştirme doğrultusunda önemli adımlar atmıştır . Yeni Katar şeyhi kendisini aynı zamanda Halife ilan ederek  krallık ile birlikte bir din devleti yapılanmasını da  aynı zamanda  tamamlamaya çalışmıştır . Petrol şirketleri bu küçük ülkenin iç işlerine karışırken  önce başbakan darbesini şeyhe karşı desteklemişler,  daha sonra da yeni şeyhin oğlunu babasına karşı kışkırtarak ikinci bir darbenin gerçekleşmesini de sağlamışlardır . Bu gibi dış müdahalelerden kurtulmak isteyen Katar, hem Körfez işbirliği paktına hem de Arap Birliğine üye olarak kendisini güvence altına almaya çalışmıştır . Katar  daha sonraki aşamada Suudi Arabistan devleti ile de bir güvenlik antlaşması imzalayarak  sınır komşusu ile çatışmaları önlemeye çaba göstermiştir . Ne varki , bu küçük ülke topraklarından çıkartılan petrol ve doğal gaz miktarı kısa zamanda fazlasıyla artınca ortaya çıkan güvenlik sorunlarını Katar devleti  Amerika Birleşik Devletleri ile bir güvenlik antlaşması imzalamakta görmüş ve ABD’ye  ülke içinde büyük bir askeri üs kurma hakkı tanınarak güvenlik açığı kapatılmaya çalışılmıştır . Bahreyn ve diğer Arap  şeyhlikleri ile  sınır anlaşmazlıkları bulunan Katar’ın  sürekli olarak güvenlik problemi olduğu için ,bu küçük ülke kendi güvenliği için  bir çok ülke ile  işbirliği antlaşmaları imzalamıştır . Bu çizgide ,en son olarak Türkiye ile de bir güvenlik antlaşması imzalanarak, ABD’ye olduğu gibi Türkiye’ye de bu yarım ada üzerinde bir askeri üs bulundurma hakkı tanınmıştır .
S-4-Bu kadar fazla güvenliğe önem veren Katar , neden günümüzde büyük bir  güvenlik sorunu ile karşılaşmıştır ?
C-4-Soğuk savaş döneminde İngiltere ve Fransa ikilisinin çizmiş olduğu sınırlar içerisinde Orta Doğu devletleri  belirli bir durgunluk dönemi içinde idi .Bölge devletleri  batılı petrol şirketlerinin baskıları altında yollarına devam etmeye çalışırken  Arap ve İslam Birliği örgütlerinin çatısı altında birbirleriyle iyi geçinmeye çalışıyorlardı . Ne var ki , küreselleşme dönemi ile birlikte var olan devletlerin parçalanmaları olgusu gündeme gelince , sırasıyla Irak,Libya ve Suriye  gibi orta boy merkezi devletler daha küçük devletçikler oluşturularak  parçalanmaya çalışılmıştır . Bir yandan etnik ve mezhepsel çatışmalar körüklenerek toplumlar ve devletlerin parçalanması için uğraşılırken  diğer yandan  da  şirketler aracılığı ile devletlerin ve ulusların ekonomik kaynaklarına el konulmaya devam edilmiştir . Bu gün Katar var olan devlet yapısının çok fazla ilerisinde bir ekonomik güce ulaşmış ve bu doğrultuda eline geçen  parayı  ülke dışında etkin bir biçimde kullanmıştır . Afrika’nın ortasındaki büyük ülke olan Kongo’da Katar bugünkü ülkesinin üç misli toprak alarak bir anlamda yeni bir Afrika ülkesi olmuştur . Ayrıca gelecekte gıda sorunu ile karşılaşmamak için , Sudan ve Somali gibi Afrika ülkelerinde de tarım arazileri  satın almıştır .Uluslararası alanda on trilyon doların üzerindeki bir ekonomik gücü  çeşitli yatırımlar ile  siyasal güce dönüştürmüştür . Bankacılık sistemlerinde  Katar  büyük ülkelerin fonlarından  daha büyük bir yapılanmayı Asya,Avrupa,Afrika ve Latin  Amerika kıtalarında gerçekleştirdiği için  batılı emperyal güçlerin ciddi bir rakibi olarak hedef haline gelmiştir . Batı sistemi petrol için verdiği paraları bu ülkelere silah satarak geri aldığından dolayı ekonomik alanda büyüyen İran,Libya,Kuveyt gibi Müslüman ülkelerin önü kesilmiştir .Şimdi sıranın Katar’a geldiği görülmektedir . Petrol ve Doğal gaz zengini Katar’a bu zenginlik bırakılmak istenmemekte  ,kapitalist sistemin çıkmazlarının aşılmasında  petro-dolarlara el konularak  eski dengeler korunmak istenmektedir . Suudi Arabistan’ın ABD bankalarında bulunan iki yüz milyar dolarlık hesaplarına el konulduğu gibi , Katar’ın bankacılık sistemi içindeki fonlarına el konularak bu ülkenin daha fazla  batı karşıtı çizgide dış yatırımları yönelmesinin önü kesilmeye çalışılmaktadır . Ayrıca , Arap dünyasına  batı tipi demokratik rejimleri  getirmek isteyen  İngiltere destekli Müslüman kardeşler örgütüne  Katar’ın ekonomik yardımlarda bulunması , bölgedeki İsrail ve ABD planlarını bozduğu için  bu ülke bugün hiç hak etmediği biçimde teröristlik ile suçlanmaktadır . Orta Doğu bölgesinde savaşı yaygınlaştırmak için silah  dağıtan ve satan ABD-İsrail ikilisi  açıktan terör örgütlerine destek olurken , Müslüman kardeşler gibi demokrasiyi savunan bir örgütü  terör örgütü gibi göstererek , bu örgüt üzerinden Katar’ı  terör suçlusu ilan etmeleri  tamamen gerçeklere ters düşen bir durumdur . Bölge devletlerine savaş açanların bu çelişkisine bütün dünya  bugün  karşı çıkmak durumundadır .
S-5-  Katar ve Türkiye ilişkileri ne düzeyde sürdürülmektedir ?
C-5-Türkiye Cumhuriyeti bir Orta Doğu devleti olarak  , bölgedeki bütün devletler ile ilişkilerini en üst düzeyde geliştirmeye çalışmıştır . Osmanlı  döneminden kalma ortaklıklar  güncellenerek bölgesel bir dayanışma ortamı yaratılmaya çalışılmış ama  İsrail ve ABD ikilisinin bölgeye egemen olma çabaları  yüzünden ilişkiler bir türlü geliştirilememiştir . Türkiye bölgede İran,Irak,Suriye ve Mısır gibi büyük devletler ile yakınlıklar oluşturmaya öncelik vermiş ve bu yüzden   Körfezin küçük devletleri ile ilişkiler fazla geliştirilememiştir . Son dönemde Irak,Suriye ve Libya gibi bölge devletlerinin parçalanması ile  petrol ve doğal gaz trafiği önem kazanınca , Türkiye körfez ülkelerine daha yakın durmaya çalışmıştır . Körfezin küçük devletlerinin hemen hepsi ile ekonomik ilişkiler geliştirilirken , Sünni ya da Şii kimlikli siyasetten uzak durmaya çalışan  Katar, laik Türkiye cumhuriyetine    diğerlerinden daha yakın gelmiştir . Katar kendi nüfusu içinde  Sünni çoğunluğun yanı sıra   toplumun dörtte biri oranında  Şii nüfusa da sahip olduğu için olabildiğince Şii-Sünni çekişmelerinden uzak durmaya çaba göstermiştir .ABD-İsrail ikilisinin Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleri etnik ve mezhepsel çatışmalar çıkarmaya dayandığı için , Katar sahip olduğu nüfus yapısını dikkate alarak  Sünni ve Şii kamplaşmalarına karşı mesafeli durarak  siyasal ve ekonomik yapısını  korumaya çalışmıştır . ABD başkanı ise bölgeye gelerek Şii İran’a karşı Sünni Arabistan’a  yüz milyarlarca dolarlık silah satarak  bölgede İsrail’in istediği   mezhep savaşının kışkırtıcılığını yapmıştır . Türkiye bir bölge ülkesi olarak bu gibi tehditlerle karşı karşıya kalınca ,kendisini de kurtarmak üzere  bölge devletleri ile yakınlaşmaya başlamıştır . ABD-İsrail  ve İngiltere üçlüsü Türkiye’yi  komşusu olan bölge devletleri ile  savaştırmaya çalışırken , Türkiye Katar gibi ülkelerin güvenilir desteği ile bu gibi emperyal oyunları bozmaya çalışmıştır . Türkiye’de işbaşında  uzun süre kalan ılımlı İslamcı kadro  Arap ve İslam dünyası ile ters düşünce,  Katar’a daha yakın durmuş ve batılı emperyalistlerin hazırladığı ekonomik tuzakları aşarken , Katar’ın maddi desteklerinden yararlanmıştır .Katar son yıllarda Türkiye’ye büyük yatırımlar yaparak  bankalar,şirketler ve topraklar alarak Türkiye ekonomisinin içine girmiştir .Katar Türkiye’ye ekonomik yatırımların ve yardımlarını artırırken , Türkiye’de büyük bir devlet olarak Katar’da  kurduğu askeri üs ile Katar’ın güvenliğinin sağlanmasında önde gelen bir rol üstlenmeye çaba göstermiştir . İki ülke arasında ticaret artarken geleceğe dönük bir biçimde sağlam  ilişki düzeni kurulmuştur .
S-6- Katar ile ilgili olarak son  kriz olayı nasıl gelişti ?
C-6-Katar’ın son yıllarda artan zenginliği ve uluslararası alanda yaptığı büyük yatırımlar hem batılı devletleri hem de Suudi Arabistan gibi bölge devletlerini rahatsız ediyordu . Bölgede mezhep savaşı çıkartmak isteyen  ABD-İsrail ikilisi  Suudi Arabistan’a çok miktarda silah satarak bu büyük ülkeyi bir Sünni kamplaşmasının öncüsü yapmağa çalışmıştır .  Silahları alan ve ABD desteğini yanına çeken Suudiler de  İran’a yönelik bir savaş hazırlığı içine girdikleri aşamada, İran ile Arabistan arasında yer alan Katar devletine  yönelik bir komplo içine girmişlerdir . Arabistan Katar ile ilişkilerini keserek  diplomatlarını geri çekmesiyle birlikte bölgedeki 8 Müslüman devlet  de ,  Suudiler ile birlikte hareket ederek Katar ile ilişkilerini kestiklerini  ileri sürmüşlerdir . ABD ve İsrail ikilisi yıkmak istedikleri devleti önce teröristlikle suçlayarak harekete geçtiği için,  benzeri strateji  Irak,Suriye ve Libya sonrasında  Katar için de gündeme getirilmiştir . Arabistan İran’a karşı bir mezhep savaşı doğrultusunda  provoke edilirken  ,öncelik  İran ile arasında yer alan Katar’a verilerek savaşa giden yolda bu ülke hedef alınarak kışkırtılmıştır .ABD terör örgütlerine dağıttığı silahların parasını Suudiler’den almış ve  böylece bölgede savaşın tırmanmasının önünü açmaya çalışmıştır . Arabistan diğer İslam ülkelerini Sünni dayanışması doğrultusunda  yanına çekerek , Şiiliğin merkezi görünümündeki  İran’a  ABD ve İsrail desteği ile meydan okumuştur .ABD başkanı Arabistan’ı ziyaret ederken , Mısır devlet başkanı da oraya gelerek üç devletin başkanı  dünyayı yansıtan bir küreyi birlikte avuçlayarak  ortaklıklarını tüm kamuoyuna göstermeye çalışmışlardır . Daha önceleri de İsrail’li diplomat ile  Arabistan’lı bir komutan  ABD başkentinde ortaklıklarını İran ve Türkiye’ye karşı açıklarken  ,Müslüman kardeşlere karşı Mısır’da darbe yapan bugünkü başkan Sisi’yi birlikte desteklediklerini  ilan ediyorlardı .
Çin’in öncülüğünü yaptığı  yeni İpek Yolu projesinin , dünyanın ortasında yer alan  bölgeden geçmesi , ABD ve İsrail’in  merkezi alanı ele geçirme projelerini tehdit ettiği için  merkezi  alanda  batılı ülkeler acilen savaş çıkartarak yeni ipek yolunun önünü kesmeye yönelmektedirler . Tam bu aşamada  Amerika ve İngiltere gibi iki büyük  Atlantik gücünün bir çok alanda karşı karşıya gelmesi de  Orta Doğu’daki gelişmeleri fazlasıyla etkilemiştir . İngiltere önceden kurmuş olduğu düzeni savunurken  bir Sünni-Şii savaşına karşı çıkmaktadır çünkü hem İran’ın hem Arabistan’ın hem de Katar’ın  devlet olmasını sağlayan İngiltere’dir . Şimdi Büyük İsrail’in  orta dünyada kurulabilmesi için İran ve Arabistan arasında mezhep çatışmaları üzerinden bir büyük savaş çıkartılmaya çalışılmakta ve bu doğrultuda da ilk raund arada kalan ülke olarak Katar üzerinden oynanmaya çalışılmaktadır . Petrol ve gaz kaynaklarının en çok bulunduğu Basra  Körfezi  bölgesinde  mezhepler üzerinden bir dünya savaşı çıkartmak ABD ve İsrail planlarına uygundur  ama bu duruma  Çin,Rusya,İngiltere  , Fransa,Almanya  ve Hindistan  gibi büyük  devletler  açıkça  karşı çıkmaktadırlar .Kurban olarak seçilen Katar’a, savaş istemeyen ve dünya barışından yana bütün devletler destek olmaktadır .
Türkiye ,bu aşamada  ilk günden itibaren Katar’ın yanında olmuş ve bu ülkenin güvenliği için yardımcı olmaya çalışmıştır . Ne var ki , Katar olayının ana amacının bir İran-Arabistan savaşı ya da bir mezhepler çatışması çıkartmak olduğu artık açıkça kesinleşmiştir . Türkiye doğu komşusu  İran’a yönelik bir mezhep savaşına girmemek durumundadır . Katar son yıllarda Türk ekonomisine önemli miktarda para aktararak ve yardım yaparak  Türk devletinin yanında olmuştur ama bu durum Katar üzerinden bir mezhep savaşına Türkiye’nin sürüklenmesini gerektirmez . Katar Türkiye’ye  bir çok maddi desteklerle  katkılar sağlamıştır ama Türkiye’de bunun karşılığında Katar’a her türlü yardımı yapmaya çalışmıştır . Bundan sonrası  bütün dünyayı tehdit eden ve kıyamet senaryosuna dönüşebilecek bir Orta Doğu savaşı senaryosu olduğuna göre ,Türkiye böyle bir oyuna alet olmamalıdır . Katar  sorunu Türkiye’yi  büyük komşusu İran ile savaşa sürüklememelidir .
(14.6.2017-ANAYURT  GAZETESİ)