Ulusal Haber - Ulusal Ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ulusal Haber - Ulusal Ajans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2018 Cumartesi

Muzaffer TUNA, Makina Yüksek Mühendisi & HABER-YORUM VE SEÇMELER (3) Enerji Enstitüsü "TORYUM REAKTÖRLERİYLE İLGİLİ DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE DEKİ DURUM"

MUZAFFER TUNA
Makina Yüksek Mühendisi






Muzaffer TUNA, Makina Yüksek Mühendisi & HABER-YORUM VE SEÇMELER (1) HEDEF TARIMDA KALKINMA

MUZAFFER TUNA
Mak. Yük. Müh. 






Muzaffer TUNA, Makina Yüksek Mühendisi & HABER-YORUM VE SEÇMELER (1) Karabük Demir Çelik, Türkiye'nin en büyük vincini Pendik'te yapıyor. (Nostalji)

MUZAFFER TUNA
Makina Yüksek Mühendisi

16 Aralık 2017 Cumartesi

MENEMEN OLAYLARININ PERDE ARKASI - Yazar Nail KIZILKAN // YÜKSEK TÜRKİYE İDAELİ

MENEMEN OLAYLARININ PERDE ARKASI
Yazar: Nail KIZILKAN
"YÜKSEK TÜRKİYE İDEALİ" 
Yakın geçmişte ajanların kışkırtması ve ahmakların kullanılmasıyla Sivas’ta yaşanan vahşi otel yakma olayları ve yargılama oyunları bize Menemen’i hatırlatmıştı. Yıl 1930 “Meşruti Cumhuriyetten” Meşru Cumhuriyete geçiş için bir hazırlık denemesi yapılıyor. Atatürk’ün arkadaşlarından Fethi (Okyar) Bey serbest Cumhuriyet fırkasını (Partisini) kuruyor (daha doğrusu kurduruluyor). Atatürk’ün bu girişimle: a)Hem milletin maneviyat seviyesini, b)Hem de iç ve dış hıyanet merkezlerinin tepkisini ölçmek istediği seziliyor. Halk partisi’nin “Despotik” yönetimine karşı duyulan umumi nefret, serbest fırkanın “Demokratik” cesaretine aşırı muhabbet şeklinde tezahür ediyor ve kısa zamanda çok büyük bir ilgi görüyor ve oy topluyor. Başına gelecekleri iyi bilen Fethi Bey, daha kurulalı bir yılı doldurmadan ve bu milli teveccühe rağmen partisini kapatıyor (Belki de kapattırılıyor). İşte Menemen ve çevresi de yediden yetmişine herkesin Serbest Fırkaya taraf olduğu yerlerden birisi… Serbest fırkanın kapatılmasından sonra Menemen’de şöyle bir olay cereyan ediyor;
Manisa ve civarında, Şam’dan gelip bölgeye yerleşen ve Yunan işgal güçlerince Menemen belediye başkanlığına getirilen aslen Dürzi ve Yahudi dönmesi Şeyh Sukuti’nin sözde halifelerinden olan ve mehdilik taslayıp saf köylüleri çevresine toplayan, Giritli Mehmet isimli bir derviş bozuntusu, anlaşılan birileri tarafından dolduruluyor. Manisa mutasarrıfı iken İngilizlerle işbirliği yapıp ülkemize hıyanet ederek sonunda Yunanistan’a sığınan Giritli Hüsnü’nün yeğeni sayılan Giritli Mehmet ismindeki fırsatçı hain, kendisinin beklenen Mehdi ve kurtarıcı olduğunu söyleyip dolaşıyor. Her nedense kolluk kuvvetleri tarafından ciddiye alınmayan, ilim ve irfan ehli katında nefret toplayan bu esrarkeş, çeşitli vaatlerle kandırıp çevresine topladığı üç beş saf ve serseriyi de alarak Menemen’e doğru yola çıkıyor. Bu sütü bozuk adam, daha önce “işgal güçlerine kurşun sıkılmaz” diye fetva veriyor.
Yunan Arşivlerindeki bir Resimde: 
Provokatör ve kiralık Katil Derviş Mehmet ve hain adamları Yunan askerleriyle piyes izlerken…
Harp divanı savcısı Hidayet Beyin resmi iddianamesinde de belirttiği gibi “bir köyün bağ evinde günlerce esrar çeken” bu sokak serserileri, bir sabah namazında Menemen’e varıp şimdiki belediye binasının arkasındaki camiye giriyorlar.
Yanlarında bir dolma tüfek ve birkaç bağ bıçağı bulunmaktadır. Sabah namazına gelen cemaat bu serseri kılıklı adamlardan şüpheleniyor. Bunun farkına varan serseri başı Mehdi Mehmet;
—“Bizden korkmayın, Biz de sizdeniz. Zaten sizi kurtarmaya geldik. Namazdan sonra bize katılın ve kurtulun” diyor.
Namazdan sonra camideki yeşil sancağı kapan serseriler, hem cami cemaatine hem de sabahleyin işinin başına gelen yerli halka “Durmayın, Mehdi Mehmet’in sancağı altında toplanın küfrü tepeleyeceğiz Menemen yetmiş bin askerle çevrilmiştir” diye bağırarak meydana doğru yürüyor.
Tam bu sırada oradan geçmekte olan şube reisinin yakasına yapışan Mehdi Mehmet: “Yetmiş bin askerle Menemen çevrilmiştir. Hemen askerlerini al bize katıl. Yoksa kötü olur” diye haykırıyor.
Bu yeşil sancaklı bir kaç serserinin taşkınlığı karşısında şaşırıp kalan şube reisi “olur şimdi askerlerimi gönderirim” deyip sıvışıyor. 
Bu deli zırvaları ve esrarkeş naraları devam ederken, arkasından sekiz jandarma eriyle yüzbaşı Fahri Bey çıkageliyor. Derviş Mehmet’in “Bize kurşun işlemez, durmayın safımıza katılın. Yoksa canınızı kurtaramazsınız” sözleri karşısında, bunları sekiz silahlı askerle yakalaması ve dağıtması mümkünken, yüzbaşı da hiç bir tepki göstermeden alaydan yardım istemek üzere oradan uzaklaşıyor… Olaylar bu şekilde gelişip beş on meraklının meydana toplanmasıyla kalabalık biraz daha artarken, o civardaki kışlada nöbetçi bulunan ve olup bitenleri uzaktan seyreden, yedek Subay olarak askerliğini yapmakta olan ilkokul öğretmeni Kubilay, yanına bir manga asker alarak meydana koşuyor.
Askerlerine süngü taktıran -zira silahların mermisi yoktur- Kubilay, tek başına bağırıp duran Mehdi Mehmed’in üzerine yürüyor ve suratına bir kaç tokat patlatıyor. Bunun üzerine serserilerden birisi elindeki dolma tüfeği Kubilay’ın topuğuna boşaltıyor.
Hayret! Kubilay’ın ayağından yaralandığını ve yere yıkıldığını gören askerler dehşete kapılıp dağılıyor. Bundan daha garibi, bütün bu olaylar ceryan ederken, saatler geçtiği halde hala ortada ciddi bir devlet müdahalesi ve otoritesi görülmüyor. Bu planlı ve kasıtlı provakasyonun gizli bir güç tarafından tezgahlandığı ve Yunan işgalini alkışlayan sahte tarikatçı Derviş Mehmed’in bunlara güvenip yaslandığı açıkça belli oluyor.
Kubilay yerde kıvranmakta ve devamlı kan kaybetmektedir. Derviş Mehmet adındaki sapık geceden kalan esrar sarhoşluğu ve cinnet cesaretiyle, cebindeki ağzı testereli bağ bıçağını çıkarıp zavallı Kubilay’ın boğazını kesmeye başlıyor… Halk korku ve dehşet içinde kaçışıyor. Meydanda Derviş Mehmet’le beş serseriden başka kimse kalmamıştır.
Ve işte bunca dehşetten sonra nihayet bu altı sarhoşun üzerine civardaki alaydan mitralyözlü koca bir bölük çıka geliyor. Bölük hemen meydanı sarıyor ve ateşe başlıyor. İlk kurbanlar, ne olup bittiğini anlamak için meydana koşuşan iki bekçidir. (Görgü tanıkları bu iki bekçinin mitralyöz ateşiyle vurulduğunu söylemişlerdir.)
Giritli Hasan ile Nalıncı Hasan adındaki serseriler, nasıl oluyorsa sıvışıp kaçtıkları halde Mehdi Mehmet ve diğer arkadaşları vurularak öldürülüyor. İçlerinden Zeki Mehmet adlı birisi de ölü numarası yaparken yaralı olarak ele geçirilince “Hani bize para verip bırakacaktınız? Bu ne işlerdi başımıza getirdiniz?” diye ağlamaya ve yalvarmaya başlıyor!!..
O günleri yaşayanların ifadelerine göre çarşaflı bir kişi, ta başından sonuna kadar olayları uzaktan seyredip sonunda kayboluyor!?
Menemen olayının hemen arkasından bütün bölgede sıkıyönetim ilan ediliyor. Örfi idare ve harp divanı mahkemesi kuruluyor ve kıyım başlıyor.
22 Aralık 1990 Cumartesi günü saat 19.20 sıralarında TRT’nin konuyla ilgili programında söylendiği üzere Atatürk’ün “bu vahşi olaya sadece katılanlar değil, hatta seyirci kalanlar bile cezalandırılmalıdır” şeklindeki direktifi de herhalde “bu olayları duyanlar dahi cezalandırılmalıdır” şeklinde anlaşılmış olacak ki, sağ olarak ele geçen üç serserinin güya ifadeleri ve itirafları sonucu, başta İstanbul’da oturan 90 yaşlarında âlim ve fazıl Erbilli şeyh Esat Efendi ve oğlu müderris Ali Efendi olmak üzere, tam otuz yedi kişi idam ediliyor, yüzlerce insan da ağır mahkûmiyet ve mağduriyete uğratılıyor.
Bizim kanaatimiz, Atatürk gibi bir liderin bu talimatı verebileceği pek mantıklı görülmüyor. Bütün bu sinsi tezgâh ve tuzakları; Türkiye’mizi Siyon cumhuriyeti yapmak isteyen, malum ve mel’un çevrelerin kurduğu… Ve İslam’ı barbar, Müslüman’ı gaddar göstermek ve sindirmek için sahneye konulduğu, her yönüyle sırıtıyordu. Hatırlayınız, İzmir Suikastında da yine Giritli tetikçiler kullanılıyordu. Ve herhalde: Atatürk de tabi ki bunları fark ediyordu, yani yutmuyordu… Ancak, yukarıda saydığımız mazeret ve mecburiyetlerle yutkunuyordu ve göz yumuyordu… Çünkü ülkenin geleceğini ve güvenliğini korumak, bunu gerektiriyordu…
Şimdi yetkililere ve tarihçilere şu soruların doğru ve doyurucu cevaplarını vermelerini arz ediyoruz:
1- Tarihi vesikalarda ve TRT’nin ilgili yayınında bile esrarkeş bir Derviş bozuntusu olduğu bildirilen 6 serserinin yaptığı vahşet ve cinayeti, hiçbir alakası olmadığı halde Müslüman milletimizin kalbini yaralayacak şekilde ısrarla “irticacılar, gerici ve yobazlar” şeklinde takdim etmenin manası ve maksadı nedir? Niçin bunların arkasındaki gizli ve kirli merkezler deşifre edilmemiştir?
2- Yüzbaşı Fahri Bey ve askerleri ta işin başında alaydan yardım istedikleri halde olayların başı boş gelişmesine fırsat verilmesinin ve saatlerce sonra askeri birliklerin gönderilmesinin sebebi ve izahı ne olabilir?
3- Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapanmasının hemen ardından ve de serbest fırkaya büyük teveccüh gösteren bir bölgede böyle bir olayın yaşanması ve 37 idam, yüzlerce hapis cezası ile sonuçlanması, acaba halk partisine karşı oluşacak bir muhalefetin nasıl bastırılacağını göstermek ve Müslüman halkı sindirmek için mi tertiplenmiştir? Mustafa Kemal’i Müslüman halkımıza karşı kışkırtmak için midir?
4- Yaralı olarak yakalanan Zeki Mehmet’in “hani bize para verip bırakacaktınız?”şeklindeki sözleri ve olay boyunca çevrede “esrarengiz bir çarşaflının görülmesi” ne ile ve nasıl izah edilecektir?
5- Şayet iddia edildiği gibi bu fitneyi “tarikatçı Nakşîler ve şeriat özlemcileri”tertiplemiş olsaydı, böylesine halktan alakasız ve hazırlıksız mı yürütürlerdi? Bu işin liderliğini böyle üç beş aslı bozuk sahte tarikatçıya ve sarhoşa terk ederler miydi?
6- Son Sivas olaylarıyla menemen olayları arasındaki hayret verici benzerlik, acaba her ikisinin de aynı maksatlarla ve aynı mihraklarca tertiplendiğini mi göstermektedir?
Lütfen dikkat!.. Genel Kurmay ATASE Başkanlığının incelemesinde: “Mehdi geçinen Derviş Mehmet’in kendisine Peygamberlik geldiğini” söylediği belirtilmektedir.
Ve yine; TBMM Zabıt Ceridesi kayıtlarına göre; Serseri bir sarhoş olan Derviş Mehmet’in “Esrar çekerek Miraca yükselip Allah’la görüştüğü, bu nedenle sürekli esrar içmeleri gerektiğini” iddia ettiği tespit ve tescil edilmiştir. (Bak: D:3, C: XXIV, Sıra No: 58 Sh. 10)
Şimdi insafla karar verin; en sade ve safi Müslümanların bile, kendisini Peygamber ilan eden ve Miraca çıkıp Allah’la görüştüğünü söyleyen böylesi sapkın sarhoşlara inanıp peşine düşmesi beklenebilir mi?
Birkaç hain tiyniyetli ve organizeli münafık ve kiralık figüran kişiye yaptırılan bu vahşet ve cinayeti, elbette nefretle kınıyor, başta Kubilay ve bu olay yüzünden hayatını kaybeden bütün masum insanları rahmetle anıyor ve her halinden ikinci bir menemen senaryosu olduğu anlaşılan Sivas olaylarını bahane ederek, halkımıza ve inançlarımıza saldıran ağzı salyalılara da şunu hatırlatıyoruz: Biz her zaman ve her türlü anarşinin ve gericiliğin dışında kaldık. İnananları anarşist ve irticacı gibi gösterenlerin yalanları ortaya çıkacaktır.
Umuyoruz, çok yakın bir gelecekte tarih gerçekleri yazacak ve bu oyunlar televizyon ekranlarına yansıyacaktır. Şimdiki fırsat fareleri de kaçacak delik bulamayacaklardır. Bu konuda A. Nedim Çakmak’ın “Hüsnüyadis Hortladı” kitabında önemli tespit ve tahliller vardır. Bu arada, Menemen vahşetini tezgahlayan hainlerin niyeti, tiyniyeti ve Yahudi mensubiyeti bilindiği halde, bu menfur olayı bahane ederek, her sene irtica edebiyatıyla Müslüman halkımızı rencide edenler, aslında inançlı insanları ürkütüp, Derviş Mehmetlerin bugünkü takipçilerinin kucağına atmaktadır.
Haim oğlu Josef, Fethi Okyar ve İrtica Senaryosu
Menemen olaylarında irticai başkaldırıdan dolayı asılan 29 kişiden biri Haim oğlu Josef’tir! Biraz tarihle biraz da Menemen olayıyla ilgilenenler bu gerçeği bilir. Adından da anlaşılacağı gibi Josef, Yahudi asıllıdır, ve aynı zamanda farmason olduğu söylenir.
Haim oğlu Josef’in idamı değil ama idam nedeni tartışmalıdır. Bir iddiaya göre “yaşasın şeriat!” diye bağırdığı için… Bir iddiaya göre ise, “Derviş Mehmedi’ye ip sattığı” için idam edilmiştir.
Ama en makul ve mantıklı gerekçe sanırız, Josef’in, Serbest Fırka’nın Menemen’deki en ateşli taraftarı ve en önde gelen ismi olmasıdır. Daha doğrusu, yeni Devletimiz ve cumhuriyetimiz aleyhinde ve İslamcılık görüntüsüyle fitne tezgâhlayan Sabataist-Yahudi şebekesine katılmasıdır. Sonuçta Yahudi esnaf Haim oğlu Josef Menemen’de irtica taraftarlığından asılmıştır!? İrtica taraftarlığının en önemli delillerinden biri Serbest Fırka’dan olmasıdır. Serbest Fırka irticai eylemler nedeniyle kapatılan (feshedilen) ilk siyasi partilerden sayılır. Oysa Serbest Fırka, Fethi Okyar tarafından ve Atatürk’ün emriyle siyasete başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş çalışmaları sırasında, “Yeni Cumhuriyet’in resmi dini ne olsun?” tartışması yapılmaktadır. Komisyon üyelerinde beş tanesi ‘Hıristiyanlık olsun’ diye teklifte bulunmaktadır. Bu beş kişiden birisi Ankara’da büyük bir caddeye adı verilen Mahmut Esat Bozkurt’tur. Bir diğeri ise Fethi Okyar’dır. Yani İrtica nedeniyle kapatılan Serbest Fırka’nın kurucusu, Müslümanlıktan çok Hıristiyanlığa yatkındır. Ve bunlar irticayı hortlatmak için kullanılmıştır.
Yeri gelmişken Can Dündar’ın 25.12.2005 tarihli Milliyet’teki yazısını konumuzla ilgili olduğu için dikkatinize sunuyorum:
Menemen’in Son Tanıkları
10 yıl önce, “Gölgedekiler” belgesel serisinin çekimi için gittim Menemen’e… Tarihin gölgede kalmış şahsiyetlerini inceliyorduk. O bölümde konumuz, Fethi Okyar’dı…
Fethi Bey, 1930 yazında Paris büyükelçisiyken tatil için Türkiye’ye gelmiş, Atatürk’ü görmeye Yalova’ya gitmişti. Gazi, o günlerde henüz 7 yaşındaki Cumhuriyet’in içine düştüğü ekonomik bunalımın derdindeydi. Geçen 7 yıla Cumhuriyet, laiklik, şapka kanunu, harf değişikliği, medeni kanun, Şark isyanı sığmış, zihinler allak bullak olmuştu.
Atatürk, Yalova’da çocukluk arkadaşı Okyar’a bir muhalif parti kurmasını teklif etti. Türkiye’nin Batı’daki “Tek adam diktatörlüğü” görüntüsünü silmek istiyordu. “Serbest Fırka”, fikren o gece kuruldu.
99 günlük macera böylece başlamış bulunuyordu.
Parti kurulur kurulmaz huzursuz kitleler Fethi Bey’e yöneldi. Hiç istemeden girdiği siyaset oyunu, onu başrole sürüklenmişti. Kuruluştan 3 hafta sonraki İzmir mitingi görkemli geçti. Parti, çok partili ilk yerel seçimde büyük başarı elde etti. Bu, muhtemelen Gazi’nin dahi beklemediği bir ihtimaldi. Ata, devrimlerin tehlikeye gireceğini (ve masonik-sabataist şebekenin bu partiyi hem de İslamcılık adına ele geçireceğini) sezince tarafsız Cumhurbaşkanı statüsünü terk edip CHP’ye sahip çıkma ihtiyacı hissetti.
Fethi Bey, kuruluşundan 99 gün sonra, 17 Kasım 1930’da Serbest Fırka’yı feshetmek zorunda kaldı.
Gazi ise halkın tepkisini yoklamak üzere bir yurt gezisine çıktı.
Nakşi Mehdi Mehmet’in Kubilay’ı katli, işte tam o gergin döneme rastlamaktadır. Kubilay’ın törenlerle anıldığı Menemen’i anlamak için dönemin psikolojisini bilmekte yarar vardır.
Çekim için Menemen’e gittiğimizde olayın son tanıkları henüz hayattaydı. Onları bulup konuşturduk. Olayın Menemen’le hiç ilgisi olmadığını anlatmakla geçmişti hayatları… Kubilay’a kıyanlar Menemen’le hiçbir alakaları bulunmamaktaydı. Bir Nakşi şeyhinin müridi olduğu söylenen 6 esrarkeşti bunlar… (Bazı Bektaşi tekkelerinde o da gizli olmak şartıyla içki alemleri duyulmuş olsa da Nakşiler içerisinde böyle ayyaş ve esrarkeş kimselerin varlığına hiç rastlanmamıştı, bunlar, Haçlı ve siyonist dönmelerin her tarafa sızdığının ve Nakşiliğe karşı devleti kışkırttığının bir kanıtıydı. N.K.)
Bağ budama mevsimi Manisa’dan Menemen’e gelip sabah namazına dek esrar çekip, bıçak bileyen bu serseriler Sabah ezanı okununca Giritli Mehmet’in “Mehdi”liğini ilan etmiş, yeşil sancağı mihraptan kaptığı gibi meydana çıkıp şöyle bağırmışlardı: “Müslüman’ım diyen sancağımızın altında toplansın!”
General Mustafa Muğlalı’nın yönettiği Divan-ı Harp mahkemesinde 144 Menemenli yargılandı.
1 numaralı sanık, İstanbul’dan sedyeyle getirilen 90 yaşındaki Nakşi Şeyhi Esat Efendi’ydi. Duruşmalar sırasında hastanede öldü. Mahkeme 2 haftada bitti. 37 idam çıktı. İsyancılara sigara satan, ip sağlayan ve alkış tutanlar idama mahkûm edilmişti.
9 hükümlü yaşları küçük olduğu için affedildi. 28’i Menemen meydanında idam edildi. Ve Meclis’te fatura, Fethi Bey’e kesildi. Çünkü Menemen’de yerel seçimi Serbest Fırka kazanmıştı.[1]
Menemen’de Kubilay’ın katledilişine tanıklık edenlerle 10 yıl önce bir belgesel için görüşmüştüm. Belgeselde kısaca yer verebildiğimiz bu tanıklıkları bugün, Kubilay’ın katledilişinin 75’inci yılında ilk kez yayımlıyoruz.
Sami Özyılmaz’ın Hatırladıkları:
“Kubilay ‘Hücum’ dese hepsi süngünün ucunda kalırdı!?”
Eniştem bakkaldı. Sabah dükkânı açmış. ‘Menemen’in etrafını 70 bin Arap’ın çevirdiğini’ duymuş. Haydi ‘Gel şu dükkânı kapatalım’ diye beni kaldırdı. Dükkânı kapattık. O eve gitti. Ben Hükümet’in (Vilayet’in) önüne gittim.
6–7 kişi vardı orada… Normal adamlardı, kafaları kasketli, omuzlarında çanta vardı. Birinin eli silahlı… Ellerinde bir bayrak… Musabey köyünün Çarşı Camii’nden almışlar sabah namazında… ‘Öğlene kadar o bayrağın altından geçen geçecek, geçmeyen kılıçtan geçecek’ diyorlarmış.
Millet etraflarını çevirmiş. Ben köşeden onlara bakıyorum. Epey durdular. Hükümet tarafından ya da büyüklerden kaymakam, hoca falan gelse, hatta sivillere bile ‘Yakalayın bu adamları’ dese, yakalarlardı.
Ondan sonra telefon ettiler Alay’a… Bir manga asker geldi karşı sokaktan… Asker süngüyü taktı. Siviller açıldı. Orada Kubilay askere süngüyü taktıktan sonra ‘Hücum’ dese, hepsi süngünün ucunda kalacaktı. Bir silah patladı. Bir tek el ateş edildi. Kubilay ayağından vuruldu. Asker geri kaçtı. Millet kaçıştı. Kubilay önce Hükümet’e giriyor, kapılar kapalı. Oradan geri, camiye dönüyor, cami avlusundaki taşın dibinde düşüyor. Bunlar da gidip başını kesiyorlar. Sonra askere telefon ediyorlar Hükümet’ten… Asker geliyor. Kahveden onlara makineleri tüfeklerle ateş ediyor. Hepsi esrarkeşmiş zaten. Asker hepsini vurdu, yalnız bir tanesi kaçtı, onu gördüm.
Sonra bütün cesetleri topladılar oraya… Halk toplandı, jandarmalar, subaylar geldi, ölülerin torbalarından esrar çıktı, parça parça… Ben de esrarı ilk orada gördüm. Cesetleri kamyonlarla götürdüler.
Sonra sıkıyönetim oldu. Kaçan adamı bulmak için haftalarca nöbet tuttuk. Evleri aradılar tek tek… Derken Manisa’da bulundu. Bir oduncunun ekmek torbasını almış. Oduncu da ihbar etmiş, yakalanmış orada… 28–29 gün sonra… Mahkemeye getirdiler. Adama bizi gösterip ‘Bunlardan kimse var mıydı?’ diye sordular. O da bakıp ‘Bu vardı’, ‘Bu yoktu’ diyordu. ‘Var’ dese yandın.
Ben şofördüm. Mahkemenin emrinde akşam iki araba nöbet bekliyorduk. Adam kimin ismini söylediyse ‘Getirin’ diye telefon ediyorlardı. Getiriyorduk, içeride mahkeme ediyorlardı. Onların asılacağı gün, nöbet yine bendeydi. Korkudan otomobilin dışına çıkmıyordum. Hep seyrettik, üzüldük.
Hükümet’in altında Birincieller’in evi var, önce onu astılar: Manisalı Hocazade Ahmet Efendi… Astıktan sonra önüne ismini asıyorlar. Ondan sonra geldik akasyaların altında birini astılar. Sonra Ali Efendi’yi tütün satılan barakanın yanında astılar. Adamlara mecburen sigara satan Molla Osman’ı astılar. O çok bağırdı asılırken ‘Kurtarın’ diye, askerler vaziyet aldı. Ondan sonra sırayla asıldı, asıldı, ta çarşının içine kadar hepsini gördüm. Kamyonlarla atıp mezara götürdüler öğlene kadar…
Bence asılanlar içinde suçlu olan yoktu. 6–7 tane sarhoşun çılgınlığıydı. Bunlar içinde Menemen’den bir Gazozcu Abbas vardı, bir de Kubilay’ın kafasını bayrağa asmakta kullandıkları urganı elinden aldıkları çocuk…
Olaydan sonra bizi caminin önünde topladılar. Sivil birkaç kişi vardı, bir de alay komutanı paşa… Orada gözlüklü bir sivil “Menemen’i toprak halinde (yerle bir) görseydim, iftihar ederdim” dedi.
Bunlar gelmeden Menemen’de gericilik yoktu. Ama parti meselesi vardı. Serbest Fırka kazanmıştı. Onun intikamı mı, bilmem. Bildiğim şu ki Menemen’in bu işte hiçbir suçu yok. Zaten içlerinde Menemenli de yok.”
Sorular ve Kuşkular!?
• Kubilay Girit adasının Osmanlı devlet idaresi altında olduğu 1906 tarihinde Hanya şehrinde doğup ailesi Türkiye’ye ve Yahudi/Dönme olduğu iddiaları vardı. Mustafa Fehmi ismini bırakıp niçin Kubilay ismini almıştı. Menemen esnafı ile arası açık mıydı? Esnaf ona bazı namus meseleleri dolayısıyla kızgın mıydı? Bunların yanıtlanması lazımdı.
• Profesör Yalçın Küçük “Türkiye Üzerine Tezler” adlı kitabının 1’inci cildinde Menemen vak’ası hakkında resmî ve ideolojik tarihe uymayan bir yorum yapmaktadır. Ona göre Menemen hâdisesi, Kemalist rejimi rayına oturtmak için önceden hazırlanmış bir senaryodur. Zaptu rabt altına alınmak istenen halkın ekonomik sıkıntılarını örtbas etmek, toplumdaki muhalefeti ezmek için rejim karşıtı bir ayaklanma senaryosu gerekli görülmüştür. (Yalçın Küçük dikkatleri başka yöne çekerek, Atatürk’ü suçlama peşindedir. Halbuki bu maksatla Menemen ilçesi ve Kubilay bilinçli bir şekilde arbedeye sürüklenmiş, onun “şehit” edilmesiyle masonlar kendi muhaliflerini denetim altına alarak baskıcı politikalarını meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir. (İnternetteki turkforum net’in Menemen olayı ile ilgili dosyasının 11’inci sayfasından).
• Menemen hadisesi ve Kubilay’ın öldürülmesiyle ilgili Cevat Rıfat Atilhan’ın “Menemen Hadisesinin İçyüzü” başlıklı eseri ile Mustafa Müftüoğlu’nun “Menemen Vak’ası” adlı kitabı (Risale Yayınları). önemli ve tarihi kaynaklardır.


[1] 25.12.2005 / Milliyet / Can Dündar

MUSTAFA KEMAL'İN ÇOCUKLARININ MESAJIDIR:
Bugün, Atamızla aynı iman ve katiyetle söylüyoruz ki,
Milli ülküye, herşeye rağmen tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milleti 'nin (ne mutlu Türküm diyenin) büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.
Asla süphemiz yoktur ki, hızla inkişaf etmekte olan Türklüğün unutulmus büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, yarının yüksek medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi doğacaktır!
Ne mutlu Türküm diyene!.

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?
* 1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün... Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”

* 2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,

* 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ."olduğunu,

* 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

*5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,

* 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,

* 7- 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...

29 Kasım 2017 Çarşamba

DÖRT PARMAK YANİ “RABİA” İŞARETİNİN HAKİKİ VE TARİHİ (GERÇEK) ANLAMI NEDİR VE NE DEĞİLDİR?!.. - ERDAL AKALIN

4 PARMAK YANİ “RABİA” İŞARETİNİN ANLAMI!
ERDAL AKALIN
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, katıldığı her toplantıda kendisini ayakta alkışlayanlara selam verirken, sağ elinin başparmağını avucuna doğru kıvırarak ve elinin dört parmağını gererek artık simge haline gelen bir jestle karşılık veriyor.  Bu selamın ve el hareketinin adına “Rabia” simgesi dendiğini de kendisinden öğrenmiştik. Erdoğan, bu selamlama jesti ile tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet vurgusunu yaptığını ifade buyurmaktadır.
RABİA İŞARETİNİN ACABA GERÇEK VE TARİHSEL ANLAMI BU MUDUR?
Sayın Tayyip Erdoğan’ın kalfalık dönemi ile başlayan diğer Arap ülkeleri ile yakın ilgisi, bölgenin güçlü devleti Mısır üzerinde yoğunlaşmıştı.  Çünkü Mısır uygarlığı, tüm diğer Arap kökenli devletler üzerinde özel bir konuma sahiptir. 
Uzun yıllar Mısır Devleti’nin başında olan Mübarek makamından alaşağı edilince, iktidarı İhvan (Müslüman Kardeşler) Partisinin güçlü ismi Mursi ele geçirmişti.  Mursi’nin iktidarı ise sorunlarla dolu geçmiş ve karşı darbe ile başkanlıktan indirilerek yargılanmaya başlamıştı.  Hem Mursi taraftarları ki, bu grup İhvan adı verilen Siyasi İslam ve Selefi grubunu temsil ediyordu, hem de Mursi karşıtları sayılan ve ülkelerinde gerçek demokrasi için birleşenler karşı karşıya gelmişlerdi.
Bir tür iç savaş konumuna dönüşen çatışmalar için seçilen ana mekân Rabiatul Adeviye Meydanı olmuştu.   Bu alan içerisinde yer alan Mursi taraftarları ise Rabia işareti (yani dört parmak) yaparak birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.   Kendilerine simge yaptıkları Rabia işareti bağımlısı oldukları İhvan harekâtının simgesini ve bir tür Siyasal İslam’ın zaferini işaretliyordu.
Bu simge, Sayın Erdoğan tarafından ülkemizde tanıtıldı.  Bizim sözüm ona Liberal Demokratlar (!) olarak geçinenlerimiz, yani AKP safında yer alan ve Siyasal İslam’a kendilerini yakın sayanlar da Mursi yandaşlarının ‘Dört Parmak’ yani “Rabia” işaretini artık ülkemiz içerisinde simge yapmaya başlamışlardı.  Bırakın bizim AKP’ye yakınlık duyan siyasileri, kendilerini sanatçı olarak tanıtan bazı şarkıcılar ve bazı futbolcular bile bu işareti yapıp secdeye varmaya başladı.  
Rabia, sözcük anlamı olarak Arapça da 4’üncü anlamını taşıyor iken, bazı çok bilenlerce (!)  Siyasal İslam’ın zaferinin simgesi olarak tanıtılmıştı. Acaba böyle mi idi?
Bu sorgulamaya vardığımızda ise bize Rabia işaretinin ilk kullanıcısını ve gerçekten hangi anlamda kullanıldığını internet dostumuz Sayın Gürbüz Evren anlatıyor.  Kendisine şükranlarımızı sunuyorum bu bilgiyi paylaştığı için.  Sayın Gürbüz Evren şu bilgileri veriyor bizlere, birlikte izleyelim;
MUAVİYE BİN EBU SÜFYAN KİMDİR BİLİR MİSİNİZ?
Emevî hanedanının kurucusu Muaviye, 657 yılındaki Sıffın Savaşı’nda, Hazreti Ali’yi yenememiş, ancak hakemleri ikna ederek, alavere dalavere ile kendini Halife ilan etmişti.
Bu dönemde Müslümanlar; Muaviye taraftarları (Sünniler), Ali taraftarları (Şiiler), Tarafsızlar (Hariciler) olarak bölünmüştü.  Muaviye’den yana tavır alan Hariciler ise bir süre sonra Hazreti Ali’yi öldürmüştü.  Muaviye ise, bir süre sonra da Hazreti Ali’nin çocukları, Peygamberin de torunları olan Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin’i öldürtmüştü.
Özellikle Hazreti Ali’nin öldürülmesinden sonra Halifeliğini sağlama alan Muaviye, her fırsatta Ali’yi ve Şiileri yok saymak ve de dışlamak için taraftarlarına, Dördüncü Halife’nin kendisi olduğunu DÖRT PARMAK işaretini yaparak ilan etmişti, taraftarları da aynı işareti kullanmıştı.  Bundan sonra gidilen savaşlarda da Muaviye’nin ordusundaki askerler bu işareti yapar olmuşlardı.
Zaten “Rabia” ismi, Muaviye ailesinde bir takıntı idi.  Zira Muaviye bin Ebu Süfyan’ın dedesinin adı da Rabia’dır.  Kureyş aşiretinin liderlerinden olan dede Rabia, torununa, “adıma uygun davran, önemini unutma” tavsiyesinde bulunmuştur.
Sünni kesimin temsilcisi olduğu iddia edilen, ama İslamiyet’te ilk ağır sorunları yaratan Muaviye’nin DÖRT PARMAK işareti, bugün Mısır’da, Sünni İslam’ın yılmaz savunucuları olarak gösterilen bağnaz Siyasi İslamcıların yani Mursi yandaşlarının ve İhvan (Müslüman Kardeşler) örgütünün işaretine dönüştü. Acaba yandaşları şimdi de gerçek dördüncü halifeliğin Mursi ile devam ettiğine mi inandırılmışlardı?!.
Dedim ya, dünyadan bihaber bazı futbolcular ile sanatçı denilen bir takım şarkıcı takımı da bu işareti yapıyor.   Konuyu derinlemesine araştırmak için çaba göstermeyen ve mütedeyyin olmanın ötesinde, bazı simgelerle İslam adına ayak oyunu yapılabileceğini asla düşünemeyen müminlere de bağnaz Siyasal Dinci olan İhvan ve Müslüman Kardeşler Örgütü’nün simgesine safça inanmak düşmüştü anlaşılan.
Sayın Tayyip Erdoğan ise ülkemizde ‘Rabia’ sembolünü bizzat kullanarak hemen her fırsatta işaret buyuran bir liderdir.  Kendi yorumu ile bu işaretle; “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” kavramını vurguladığını ifade buyurmaktadır.  Bu yaklaşımına saygı duyuyor olmakla birlikte, Sayın Erdoğan acaba bu simgenin “Dördüncü Halife Benim!” anlamı ile kullanıldığını kendisine söylemeyen bazı danışmanlarının ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendisine bu simgenin yanlış anlaşılabileceğini ve maksadı aşan bir jest olabileceğini ne zaman anlatacaklarını itiraf edeyim ki merak ediyordum.
Belli ki, iş başa düştü!.. Erdal Akalın (28.11.2017)

22 Kasım 2017 Çarşamba

Erdoğan’ın Asenası: (iyi parti kurucusu ve genel başkanı) Meral AKşener - CEM KANIBİR, Atasen Genel Başkanı, Türkbilimci (Türkolog)



Cem Kanıbir
22 KASIM 2017 - ÇARŞAMBA
Erdoğan’ın Asenası: Meral AKşener
“...Meral AKşener, dün partisinden istifa ederek Recep Tayyip Erdoğan'ın yeni oluşumuna katıldı. Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener'le basın toplantısı düzenleyen AKşener, ‘Erdoğan ailece görüştüğüm dostum. Herkesi kucaklayacağız.’ dedi.
AKşener, yeni harekete katılma gerekçesini, tarihi milletle, milleti devlet ve kurumlarıyla barıştıracak; sözü ile eylemi, yüreği ile dili bir, herkesi kucaklayacak büyük bir oluşum içinde bulunma isteğine dayandırdı.
AKşener, katıldığı bu oluşumun mimarlarının, daha önce üç partide de laikliğe aykırılık iddiasıyla kapatılmış kişilerden oluşmasının gelecek için kendisi açısından bir endişe oluşturup oluşturmadığı sorusuna da, şu yanıtı verdi:
‘Öyle bir endişe taşımıyorum. Bu yeni oluşum bütün Türkiye'yi kucaklayacak bir yapı olacaktır. Bizler ülkedeki gerginliğin ortadan kaldırılmasında rol oynayıp katkıda bulunacağız. Dini, manevi değerler milletin ortak değerleridir. Bu değerler gibi demokrasi ve liberallik de tek partinin uhdesinde yer alabilecek kavramlar değildir. Bütün partiler bu değerleri savunmaktadır. Milletin omurgasını oluşturan bu kavramlar elbette bu yeni oluşumda da olacaktır...’
Abdullah Gül de ‘Dürüstlük, açıklık ve mertliğiyle ismi öne çıkan ve doğru bildiğini söyleyen bir politikacı’ diyerek AKşener'i övdü.
AKşener de bir soru üzerine Erdoğan'la görüştüğünü belirtti ve ‘Erdoğan eski dostumdur, ailece de görüşürüz. Şimdi de görüştüm. Ancak siyasi anlamda görüşmelerimiz yeni değildir.’ dedi.
AKşener, DYP Genel Başkan Yardımcılığı döneminde medyaya tehdit savurduğu için yargı önüne çıktı. Çiller Ailesi'ne toz kondurmadı, bu yüzden DYP'de adı ‘Ailenin tetikçisi’ne çıktı. Susurluk skandalının ardından Mehmet Ağar'ın istifası üzerine Çiller, Akşener'i Türkiye'nin ‘İlk kadın İçişleri Bakanı’ yaptı. Refahyol'un gerilimli günlerinde askerlerle doğrudan çatışmaya girdi ve basın toplantılarında generalleri ağır bir üslupla eleştirdi. ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tahkir ve tezyif' nedeniyle soruşturma açıldı.
Köstebek olarak hatırlanan ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na ajan yerleştirerek bilgi sızdırdığı gerekçesiyle yargılanan Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanvekili Bülent Orakoğlu'nu göreve getirdi.
Hürriyet Gazetesi yöneticilerinin telefon konuşmalarının kayıtlı olduğu bazı kasetleri kamuoyuna açıkladığı için milyarlarca liralık tazminat ödemeye mahkûm edildi. 18 Nisan 1999 seçimlerinde DYP'nin oy oranının yüzde 12'ye düşmesi üzerine Çiller'in çekilmesini isteyen çevrelere diklendi ve gazetecilere, ‘Oligarşi istiyor diye kelle vermeyiz.’ dedi.
Bir süre sonra Çiller'le yollarını ayırdı. Parti içi muhalefet cephesine geçerek Çiller'i devirmeye çalıştı. Hürriyet Gazetesi'ndeki bir röportajında, ‘Çiller burjuva kızı’ diyerek eski lideriyle köprüleri attı.
***
Türkiye’yi bu hâle getiren mevcut kadrodan kurtulalım derken başka bir yanlışa da düşmemek gerekmektedir.
Tek çıkış yolumuz millî ideolojimiz Atatürkçülüğe (Kemalizm'e) sarılmaktır.
Millî Stk Atasen olarak "Ne sağdan ne de soldan, Atatürk'ün çizdiği yoldan..!" anlayışıyla hem sendika hem de dernek kolumuzla -4688 ve 5253 sayılı kanunlar çerçevesinde- Atatürk Türkiyesi yolundaki çalışmalarımıza destek verip katkı sunmak amacıyla bize başvurun. Harekete geçin; teşkilatlı ve kurumsal mücadeleye katılın.
Dernek kolu üyelik başvurusu: http://www.atasen.org.tr/iletisim/iletisim.htm
(Dernek koluna herkes başvurabilir.)
Sendika kolu üyelik başvurusu: http://www.atasen.org.tr/uyelik/uyelik.htm
(Sendika koluna ise ilgili kanun gereği kamuda görevli öğretmenler, akademisyenler ve diğer eğitim çalışanları başvurabilir.)
(Yetkilimiz, başvuruda bulanan herkesle tek tek bağlantı kurmaktadır. Temsilcilik görevi almak isteyenler başvuruda bunu belirtebilirler.)
Ne sağdan ne de soldan, Atatürk'ün çizdiği yoldan..!
H. Cem KANIBİR
Atasen Genel Başkanı
Türkbilimci (Türkolog)
Görüntünün olası içeriği: 3 kişi, gülümseyen insanlar

9 Eylül 2017 Cumartesi

"DOĞMAMIŞ ÇOCUĞA DON BİÇİLMEZ!., Siyaset Bilimci, Araştırmacı, Gazeteci - Yazar: NACİ AKIN (Meral Akşener, Koray Aydın, Ümit Özdağ ve Demirel)

DOĞMAMIŞ ÇOCUĞA DON BİÇİLMEZ!
NACİ AKIN (09 Eylül 2017 Çarşamba)
Bu köşede, yıllardır ülke siyasetinde merkez sağ siyaset anlayışının eksikliğinden söz ediyor, idaredeki hata ve zafiyetlerin, toplumdaki ayrışma ve kutuplaşmanın merkez sağ olmadan da çözülemeyeceğine vurgu yapıyorum. Yazılarımda halkın beklentilerinden söz ediyor, geçmişte DYP ve ANAP'a oy vermiş milyonlarca insanın diri bir şekilde yerli yerinde durduğunu, çaresizlikten ve alternatifsizlikten dönüp dolaşıp AKP'ne oy vermek zorunda kaldıklarını söylüyorum. Zira ne CHP ne de MHP, AKP'ne alternatif olabilecek politikalar ortaya koyamadılar. Toplumu kucaklayacak, halkın beklentilerine cevap verebilecek mesajlar veremediler. CHP'nin nispeten bunu yapmasına, merkez sağa kucak açmasına rağmen, geçmişi büyümesine engel teşkil etmektedir. 
MERKEZ SAĞIN BUGÜNKÜ SÖZCÜSÜ
Merkez sağın bugünkü sözcüsü Demokrat Parti ise tabanı dimdik ayakta olmasına rağmen, halkı peşinden sürükleyebilecek lider kadrolarını bir türlü bulup çıkaramadı. Burada defalarca yazdım, toplumda karşılığı olan, kitleleri peşine takabilecek lider adayları vardır dedim. Sayın İlhan Kesici ve Sayın Meral Akşener'i de defalarca yazdım. Nihayet bizim yıllardır söylediklerimiz anayasa halk oylaması sonrasında televizyonlarda, entelektüel çevrelerde, köşe yazılarında, siyasi kulislerde konuşulur, yazılır hale geldi. Sayın Kesici Cumhurbaşkanlığı adaylığına münasip görülürken, Sayın Akşener'in partileşme süreci gündemin başköşesine oturdu.
MERAL AKŞENER UMUT OLARAK GÖRÜLÜYOR
Kamuoyunda, tabanda bir hareketlilik var. Sayın Akşener umut olarak görülüyor ve gösteriliyor. Ben de yurdun dört bir yanından ve özellikle de Manisa ve ilçelerinden sürekli aranıyorum, bilgileniyorum. Herkes kanaatlerini, düşüncelerini anlatıyor, tabi bu arada itirazlarını, endişelerini söyleyenler de var. İçlerinde DYP, ANAP tabanından olanlar olduğu kadar sade vatandaşlar da var, hatta AKP, CHP ve ulusalcı kanattan olanlar da var. Meral hanım gerçekten tabanda tutmuş, ama mülahaza hanesini boş tutanların sayısı hiç de az değil. Bu arada MHP'den toplu istifalar, masa başında teşkilat kuranlar, şimdiden il başkanlığını, ilçe başkanlığını ilan edenler de var. Bugün bunları anlatmaya çalışacağım.
"DOĞMAMIŞ ÇOCUĞA DON BİÇİLMEZ"
Rahmetli Demirel'in güzel bir sözü vardı. "Doğmamış çocuğa don biçilmez" derdi. Ortada fol yok yumurta yok kimileri şimdiden sandalye peşine düşmüşler. Amaç nedir? Türkiye'mizi bu günkü tıkanmış siyasi ortamdan çıkarıp, toplumsal barışı, refahı, huzuru, güvenliği, eşitliği sağlamak, terörü sonlandırmak, ülkeyi adaletle yönetilebilir hale getirmek midir? Yoksa birlerine sandalye sağlamak mıdır? Daha önce de yazdım. Sayın Akşener'in ağzından duymadığınız hiçbir şeye inanmayın. Kurulacak partinin adını bile telaffuz edenler var, oysa ortada verilmiş bir karar bile yok. Sosyal Medyada Meral Hanım adına açılmış bir sürü hesaplar, guruplar, sayfalar var, yalan yanlış haberler üretiyorlar. Hiçbirine itibar etmeyin. Twitter kullananlar bilirler, eğer kullanıcı adında küçücük bir mavi nokta varsa, o hesap kişinin resmi tescilli hesabıdır. Ondan gayrısı sahtedir. Sayın Akşener'in de kendisine ait mavi noktalı hesabı vardır ve mesajlarını oradan verir. Şimdiye kadar ne partinin adı, ne kurucuları, ne yöneticileri ne de programına ilişkin tek bir cümle bile sarf etmemiştir.
HAREKET ZARAR GÖREBİLİR
Hal böyleyken birilerinin çıkıp, kendisini teşkilat başkanı ilan etmesi, Sayın Akşener'i iki yıl sonra yapılacak seçimlerde Cumhurbaşkanı adayı olarak lanse etmesi, partinin adı ve kurucularını ifşa etmesi doğmamış çocuğa don biçmekten başka bir şey değildir ve harekete de zarar verir. Kaldı ki kurulacak olan partinin merkez sağ çizgide olacağı ilan edilmiş ve bu da tabanda büyük bir ilgi uyandırmıştır. Öyleyse MHP'den toplu istifalarla teşkilat kuruyoruz görüntüsü vermek niyedir? MHP zaten vardır. Yara da alsa, iktidarın stepnesi olarak görülse de, güç kaybetmiş de olsa vardır. Kurulacak olan partiyi MHP'ye benzetmeye çalışmak onu dar alana hapsetmek demektir. Oysa köyden, kentten her yaştan ve her kesimden, soldan, sağdan beni arayarak görüşlerini bildirenlerin özlemi bu değildir. Yani MHP'ye benzemek değildir.
Halkımız Doğu'da, Batıda, zengin, fakir, köylü, kentli, kadın, erkek, genç, yaşlı, her kesimden insanları top yekün kucaklayacak, hoşgörü, adalet ve eşitliği sağlayacak, hem halkın değerlerini hem de Cumhuriyetin değerlerini bir arada koruyacak, etnik ve mezhepsel ayırımcılığa karşı, özgürlüklere, milli ve manevi değerlere sahip bir yapılanmanın özlemini çekiyor. Meral Hanımı da öncelikle bir ana olduğu için bunu sağlayabilecek kişi olarak görüyorlar ve bağırlarına basıyorlar. Kimsenin kendilerine paye çıkarmak adına, koltuk uğruna, Meral Akşener'in halkıyla arasında kurduğu bu gönül köprüsünü bozmaya hakkı yoktur.
KİŞİSEL GÖRÜŞLER HAREKETİ BAĞLAMAZ
Sayın Ümit Özdağ bir televizyon kanalında bu yazdıklarımı doğrular mahiyette konuştu. Olur, olmaz beyan verenlere de "kendi görüşleridir" demekle yetindi. Sayın Özdağ'ın da ifade ettiği gibi, bu hareket herkesi kucaklayacaktır, asla bir MHP olmayacaktır. Merkez sağdan AKP ve diğer partilere giden oyları geri almanın yolu da budur. Bunun yaratacağı sinerji ile diğer kesimlerden de oy alabilecektir. Bunun için de kadrolar içinde halkla gönül köprüsü kuran, Menderes, Demirel ve Özal çizgisinin izini taşıyacak, çağrıştıracak isimler de olmalıdır. Elbette MHP'den ayrılanlar da olacaktır ama rahmetli Özal'ın dört eğilimi bir arada tutmasını becerebilen terazisi gibi olmalıdır. AKP de başlangıçta bunu yapmış ve iktidara gelmişti. Aksi taktirde, Ardahan'dan Edirne'ye, Diyarbakır'dan, Samsun'a, Manisa'dan, Şanlıurfa'ya kadar umut arayan vatandaşa birleştirici bir mesaj veremezsiniz.
Ellerinde kağıt, kalem listeler hazırlayanların, il, ilçe başkanlığı sevdasında olanların, kurucular listesi yapanların hatta şimdiden milletvekili hesapları yapanların da kötü niyetli olduklarını düşünmüyorum. Ancak tedbirli olmak lazımdır. Siyasette erken öten horozun başının kesileceği unutulmamalıdır. Doğmamış çocuğa don biçilmez. Benden söylemesi.
Kalın sağlıcakla…

12 Temmuz 2017 Çarşamba

“ZORAKİ EVLİLİK'TEN VAZGEÇİLMELİ" Sadi SOMUNCUOĞLU (Ada'da veya Anadolu'da ısrarla BARIŞ ve müzakere teraneleri atanlar; Belli ki Türk ve insanlık düşmanı kripto, kalleş, hain ve azgın feto güruhundan başka bir şey değildirler)

“ZORAKİ EVLİLİK'TEN VAZGEÇİLMELİ"
Sadi SOMUNCUOĞLU
İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında 10 gündür devam eden Kıbrıs müzakereleri başarısızlıkla sonuçlandı. BM Genel Sekreteri “Taraflar yoğun bir çaba sarf etmelerine rağmen, Kıbrıs Konferansı’nda süreç başarısızlıkla kapandı.” dedi. Rum Lider Anastasiadis, “Bu şartlarda devam edemeyeceğim” diyerek masadan ayrıldı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu; “Türk askerinin Ada’dan tamamen çekilmesi ve Türkiye’nin garantörlüğünün sona erdirilmesi, ne Kıbrıs Türk tarafı için, ne de bizim için kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.” açıklamasıyla başarısızlığın gerekçelerini ortaya koydu.
Rum Lider Anastasiadis, Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras ile 2. defa yaptığı telefon görüşmesiyle sonucu paylaştı. Çipras da İngiltere Başbakanı Theresa May ile telefonda görüşerek İsviçre’ye gitmemesi için ricada bulundu.
Aslında bu sonuç 50 yıldır yapılan müzakerelerin yeni bir özetidir. Zira, Türk tarafı “adanın yüzde 90’ını verdik” dese, Rumlar yine itiraz ederler. Çünkü onlar, Kıbrıs’ın tamamını istiyorlar. Rumlar, asırlarca Türk yurdu olan Kıbrıs’ta ilk defa 1960’ta kurulan devletin ancak ortağı olabildiler. Girit örneğinde de bunu yaşadık. Girit, 1669’da Venedik’ten alındı; 1820’de isyan çıktı. Çözüm için Haçlıların arabuluculuğu ile sayısız konferans yapıldı. Ada, 93 yıl sonra, 1913’te Londra Konferansı ile Yunanistan’a verildi. Bütün konferanslarda Osmanlı hep taviz veren, Yunan hep taviz alan oldu; ama yine de Girit bütünüyle verilmedi diye sonuca itiraz etti.
Rum-Yunan ikilisini iyi tanımak lazım. Önce hedefi belirleyip, sonra uzun soluklu ve tavizsiz mücadeleyi başlatıyorlar. Buna birinci  örnek olarak Yunan Parlamentosunun 1947 yılında aldığı ”Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini öngören kutsal ve ulusal davamızın halledilme zamanı gelmiştir.” kararını gösterebiliriz. Kıbrıs Rum Ulusal Konseyi de geçenlerde İsviçre’de konferans devam ederken “Enosis politikasına dönülmeli” kararını almıştı da, tartışmalara yol açmıştı. Kıbrıs müzakerelerinde de 50 yıldır taviz veren hep biz olduk. İsviçre Konferansı sonrasında da buna şahit olduk. İkinci örnek olarak, Rumların müzakereler için değişmeyen, “anlaşma maddelerinin tamamında mutabakat sağlanmamışsa, anlaşılan hususlar geçersiz sayılır” şeklinde tuzak bir şartları var. Bu da, “Rumlar adanın bütününü istediklerinden nasıl olsa anlaşmayı bozacaklardır”  psikolojisiyle tavizkâr hareket etmemize sebep olmaktadır. Sonra her yeni sürece de, bu tavizler kazanılmış hakmış gibi, başlamaktadırlar.
Nitekim İsviçre’de; toprak, nüfus, iki bölgelilik, Türk tarafına 60 bin Rum’un yerleşmesi, AB’nin 4 özgürlük (emeğin, sermayenin, hizmetlerin ve dolaşımın serbestliği) ilkesi, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının daha da sulandırılması, eşit egemen iki halk gibi hayati önemdeki kriterlerde taviz verildiğini düşünmekteyiz. Annan Planı’nda da böyle olmuştu.
HEM SUÇLU, HEM GÜÇLÜ
Londra-Zürih Antlaşmasıyla 1960’da kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti” Rumların darbesiyle 1963’de yıkıldı. Türklere karşı başlatılan katliamlar “1974 Barış Harekatı”na kadar sürdü. Bu arada 1968’de Beyrut’ta başlayan toplumlararası görüşmeler  devam etti.  Başbakan Bülent Ecevit’in ”Kıbrıs için en iyi çözüm yolu federasyondur” açıklamasını bahane eden Rumlar, 2 Nisan 1974’de masadan çekildi. Çeşitli adlar altında günümüze kadar devam eden konferansların tamamında uzlaşmayı bozan Rum tarafı oldu. Garanti ve İttifak antlaşmaları olmasaydı Türkiye Yunan cuntasının 15 Temmuz 1974 darbesiyle Türklere uygulayacakları katliamını önlemek için adaya çıkamazdı.   1974’den bu yana Kıbrıs’ta barış, istikrar, güvenlik ve gelişmiş bir demokrasi yaşamaktadır. Rumların bu durumdan şikayetçi olmaları, ancak Türklere uygulayacakları insanlık dışı saldırılarla izah edilebilir. Açıktır ki, adanın gerçek sahibi olan Türkleri önce azınlık yapmak, sonra da adada yaşayamaz hale getirmektir. Bu hedefe ulaşmanın engeli olarak gördükleri için Türk askerinin adadan çıkmasını ve Garanti antlaşmasının iptalini istemektedirler. 
Bu gerçeği Rum-Yunan ikilisinin yüzüne vurmak şarttır.
KKTC Başbakanı Hüseyin Özgürgün  de bu gerçeği dile getirip feryat etmektedir.  Özgürgün; “Biz azınlık değiliz. Kıbrıs’ta garantiler bugün en gerekli şeydir. (En insani tedbirdir.)  Rum tarafının dediği gibi garantiler çağ dışı değil, en çağdaş ilkelerdir. Karşı taraf hiçbir zaman için ne garantileri kabul ediyor ne eşitliği kabul ediyor, azınlık hakları vermeye çalışıyor; biz de onu kabul etmeyeceğiz. O zaman zaten burada yaşamanın bir manası kalmaz.”
Özgürgün, Türkiye’den adaya suyun gelmesinin “bin yılın projesi” olduğunu kaydederek, su için Rum tarafına da teklifte bulunduklarını, ama “Rumlar, ‘Zehir içerim, Türk’ün suyunu içmem'” diyor.
Bu son cümle, Rum kin ve nefretinin boyutlarını görmeye yeter. 
Bu bakımdan “zoraki evlilik”ten vazgeçip,  hayatın gerçeği olan bağımsız iki devletli yapı yaşatılmalıdır.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

"RUM BASININDA GERÇEKÇİ YAZILAR", Prof. Dr. Ata ATUN // Eğitimci, Araştırmacı-Yazar

RUM BASININDA GERÇEKÇİ YAZILAR
Prof. Dr. ATA ATUN
Eğitimci, Araştırmacı-Yazar
Orijinal adı “Cyprus Mail” (Kıbrıs Postası) olan ve Kıbrıs Rum tarafından yayınlanan günlük gazetede George Koumoullis adlı bir yazar var. Rumlara göre biraz da aykırı bir yazar. Durup dururken Kıbrıslı Rumların Ve Yunanistan’daki Helenlerin “Tabu” olarak tanımladıkları konularda bir şeyler yazar ve büyük çoğunluğun şimşeklerini, az sayıda bazılarının da takdirini alır. 18 Haziran’da yayınladığı yazısının başlığı “Hayran kalınan kişilerin hayat öyküsünü yazanların söylemedikleri gerçekler” (The truths the hagiographies don’t tell) idi ve EOKA’nın kurucusu General Yorgos Grivas’tan bahsetmekteydi. Grivas’ı gerek fiziksel görünümü gerekse de yaşamında yaptıkları ile Fransızların Birinci Dünya Savaşı “Kahramanı” ve İkinci Dünya Savaşı “Haini” Mareşal Henri Philippe Petain’e benzetmekteydi.
Birinci Dünya Savaşında Verdun’da Almanlara karşı kahramanca karşı koymuş ve Fransız halkının gönlünde “Savaş Kahramanı” payesini almış olan Petain’in, İkinci Dünya Savaşında Hitler’e hayran olması ve Hitlerin kuklası Vichy Hükümetinde Savunma Bakanlığı görevini yapması nedeni ile de Fransız halkının gönlünde “Hain” düzeyine düşmesini ve yargılanıp önce idama sonra da hayat boyu hapis cezasına çarptırılmasını, Grivas’ın 1950 yılında EOKA’yı kurup İngilizlerle savaşarak Rum halkının gönlünde “Savaş Kahramanı” olması ve 1971 yılında da EOKA B’yi kurup, EOKA B’nin 1974 yılında yaptığı darbeden sonra da adanın bölünmesine yol açtığı nedeni ile Kıbrıslı Rumların gönlünde “Hain” yerini almasına benzetmiş. “Keşke altı ay daha yaşasaydı Grivas ve bu adaya yaptığı kötülüğü görüp öyle ölseydi” cümlesi ile bezemiş yazısını Koumollis. Bu yazısından bir evvelki yazısında da İngiltere Kraliçesinin paye verdiği Hakim Alper Ali Rıza’nın kaleme aldığı “Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı makamda olacak ama yetkisi bulunmayacak” makalesine yer vermişti.
28 Haziran tarihli yazısının başlığı ise “Asla sormadığımız soruların bedelini ödemek” (Paying the price for the questions we never asked). Gerçekten de ibretlik ve her Kıbrıslı Rum ile Kıbrıslı Türkün okuması gerektiği bir yazı. Özellikle de bizim aramızda yaşayan ve her koşulda ve olayda Rumları haklı çıkaracak bir taraf bulan, nesepleri belli olmayan Rum hayranlarının okuması lazım, tane tane ve anlayarak.
George Koumoullis söz konusu yazısında özetle diyor ki;
“….Kıbrıslı Türkleri endişelendiren Kıbrıs’ın toprak bütünlüğü değil, fiziksel güvenlikleridir ve bu nedenle de güvenlik konusunda ısrarlıdırlar. Büyük bir olasılıkla da bizim Kıbrıslı Türklerin psikolojisini göz ardı etmemiz, Kıbrıs sorununun kökenini oluşturmaktadır…. “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganı Kıbrıslı Türklerin tüm mitinglerine yankılandı. Biz Kıbrıslı Türklerin niçin bu sevdaya düştüklerini hiç araştırdık mı? Biz hiç derinlemesine Kıbrıslı Türklerin neden enosis’ten korktuklarını araştırdık mı? Biz hiç Kıbrıslı Türk hemşerilerimize, Girit Yunanistan’a bağlanırken gerçekleştirilen etnik temizliğin (ki bu onların korkularının esas temelini teşkil etmektedir) Kıbrıs’ta enosis gerçekleştirilirken tekrarlanmayacağının garantisini vermeyi denedik mi?  Bu sorulan tümünün yanıtları, etrafı çınlatacak denli yüksek bir “Hayır”dır. (Kıbrıslı Türklere karşı) Bu küstah tavrımız ve (Kıbrıslı Türkleri) küçümsememiz Kıbrıslı Türkleri Türkiye’nin kollarına itmiştir. 1955 yılındaki silahlı mücadele kararımız, adanın yüzde yirmisini oluşturan Kıbrıslı Türklerden gizli olarak alınmıştır…. Belki de bizi, Türkiye’nin asla enosis gibi maksimalist bir düşünceye izin vermeyeceği konusunda ikna edebilirlerdi ve böylesi bir hedefle uğraşmanın da, 15 Temmuz 1974 uygulamasında olduğu gibi bir trajediye ile sonuçlanacağı konusunda uyarabilirlerdi ….”
Doğru söze ne denir. Belli ki Rum siyasiler hala daha akıllanmamışlar ve “Çözüm “aldatmacası ile içinde Kıbrıslı Türklerin azınlık haklarına sahip olacağı bir devleti kurmanın hala daha peşindeler, geçmişten ders almayarak. Bu kafayla duvara birkaç kez daha toslayacakları kesin…
Yazının tümünü okumak isteyenler için kaynak adres: http://cyprus-mail.com/2015/06/28/paying-the-price-for-the-questions-we-never-asked/      
Prof. Dr. Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org // Facebook: AtaAtun1 // http://www.twitter.com/ataatun