27 Nisan 2017 Perşembe

"TSK' NIN ŞENGAL OPERASYONU" Yazan: Ahmet Kılıçaslan AYTAR

TSK' NIN ŞENGAL OPERASYONU
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Türkiye, 29 Mart'ta Fırat Operasyonu'nun tamamladığını ilan ettiğinde;
Askeri kaynaklar,Türk ordusunun üç temel hedefini atladığını bildirdi.
1-Operasyon 5 bin km.karelik bir alanda güvenli bölge oluşturmayı hedeflerken sadece 2 bin 200 km.karelik bir alan kontrol altına alınmıştı.
2-Suriye'nin Menbiç kenti, Kürtlerin kontrolündeki Suriye Demokratik Güçlerinin elindeydi.
3-Türkiye sınırları boyunca uzanan YPG güçleri de atılamamıştı...
*
Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bizi Suriye'de sıkıştıracaklardı. Fırat Kalkanı'yla oyunu bozduk. Irak'ta Sincar,Telafer ve Kerkük'üyle yeni tezgâhlar kuruyorlar. Onları da başlarına geçireceğiz" diyordu.
Nitekim 25 Nisan'da TSK, Irak'ın kuzeyinde Şengal ile Suriye'nin kuzeydoğusunda Karaçok Dağı bölgelerinde PKK'ya ait hedeflere hava harekâtı düzenledi.
*
Türkiye, Rojava'ya hava harekâtının bilgisini 2 saat önceden Genelkurmay'a çağrılan ABD'li ve Rus askeri ataşelere bildirdi.
ABD tepkilidir "Hava saldırılarının gerçekleşmesinden bir saatten daha kısa süre önce bilgi verildi.  IŞİD'e karşı savaşta bir ortaktan ve müteffikten bekleyebileceğiniz türden bir koordinasyon değildi " dedi.
Rusya, "Türkiye'nin IŞİD'e karada karşı koyan Kürt güçlerine saldırdığı, yürütülen bu operasyonun kabul edilemez olduğunu" açıkladı.
İran ise "Hangi hedef ve gerekçeyle olursa olsun ülkelerin ulusal egemenliği ihlali, uluslararası kurallar ve hukuk normlarına aykırıdır. 
Bölgede istikrarsızlığın sürmesi ve güçlenmesine zemin sağlar" dedi...
*
TSK'nın harekâtı, 16 Nisan Referandumu'nun şaibeleri çerçevesinde,
1980 darbesinden bu yana ilk kez Türk demokrasisinin uluslararası boyutta meşruiyetinin ciddi şekilde tartışıldığı sırada gerçekleşti.
Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, muhtemelen ABD veya AB ile ilişkilerde iyi sonuç vermeyen dış politikayı araçsallaştırmaya devam ettiği,
Dikkatleri referandum sonuçlarından uzaklaştırmak için Şengal ile Karaçok Dağı bölgelerine saldırmak gibi tavsiye edilmemiş sınır ötesi maceralara atıldığı biçiminde algılandı...
*
Halbuki PKK ve uzantısı örgütler, Suriye operasyonlarını Afrin- Rojava bölgesi-Irak arasında mal dolaşımını kolaylaştırma öngörüsüyle yapmaktaydı.
Çünkü Rojava bölgesi Kürtleri, Cezire kantonunda ürettikleri tahılı, pamuk, buğday, yağı ve yakıtı Batı Suriye'ye ve Afrin kantonuna göndermek,
Irak'ın Peshkhabur kentine yapılan kuzeydoğu geçidiyle de uluslararası piyasalara ulaşmak zorundadır.
Bu yüzden Şengal, Rojavalı PKK ve uzantısı örgütler için Kuzey Irak Kürt Yönetimi'nden bağımsız hareket etmek ve Irak- İran'a ticaret koridorunda olması nedeniyle stratejik önemdedir.
*
Bu noktada, Suriye Kürtleri daha fazla bağımsızlık isteğine rağmen yakın vadede ekonomik çıkarlarını güvence altına almak için Esad rejimiyle anlaşmalar yapmak konusunda isteklidir.
Nitekim Kürtlerin bu operasyonları yapabilmesi de hâlâ Esad rejiminin iyi niyeti gerekiyor.
Ama Kürtlerin aynı istekliliği;
Bir yanı devletçiliğe, diğer yanı dini mitolojilere ve dini ideolojiye dayanan karmaşık bir yapı olan,
Üstelik bir devlet ya da bir ideoloji olarak nasıl davranacağı bilinmeyen İran'a da gösterme hali;
İsrail ve ABD emperyalizminin tüylerini diken diken ediyor...
*
Çünkü İsrail ve ABD; İran'la karşı karşıya kalırlarsa Orta Doğu'yu herkese kaybedeceklerini,
Tahran'a Irak, Suriye ve Lübnan'da yerleşim vermek zorunda kalacaklarını,
Halbuki ideolojik rejimlere yerleşme imkanı verilirse, onların daha fazla şey kazanmak için iddialarını savunmaya devam edeceklerini,
Sonuçta bölgede onlarca yıldır devam eden çatışmalar ve savaşlara yeni bir yol daha açılacağını düşünüyor. 
*
O yüzden İsrail ve ABD emperyalizmi, Orta Doğu'da sürdürülebilir istikrarlı bir statükonun oluşturulmasında;
İran ve Suudi Arabistan'ın siyasi alanda yaşadıklarından,
Sünni Araplar ile Şiiler arasında bölgesel bir anlaşmaya varmanın çok uzağında olunduğu gerçeğinden hareket ediyor.
*
Bu bakımdan,
1-İsrail'in kumandasında ve Arap Ligi himayesinde NATO uzantısı ortak bir Arap Savunma Ordusu,
2-Terörle mücadeleye yönelik Suudi Arabistan merkezli ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman ülkeler arasında savunma paktı benzeri bir koalisyon oluşturulmuştur.
Bu suretle;
1-İsrail'in çıkarlarına hizmet eden Sünni Arap ülkelerinin tutum ve politikalarında ortaklık sağlanmıştır.
2-Suudi Arabistan'ın, İran'ın Şii hilâliyle yayılma stratejisine karşı Şiiliğin bulunduğu her yerde etki alanını arttırması ve Şiiliğin yayılmasına karşı kalkan oluşturmasının önü açılmıştır.
3-Ortadoğu'daki güç merkezi Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtılırken, bölgede Sünni Arap ülkeleri ordusunun gerektiğinde doğrudan doğruya Şii İran ordusuyla karşı karşıya kalması öngörülmüştür.
*
Şimdi ABD Başkanı D.Trump, Rojava ile ilişkileri yeniden şekillendiriyor.
ABD, mevcut Rakka operasyonu ve devamında Kürtlerle birlikte İŞİD'e karşı savaşmayı taktik açıdan mantıklı bulsa da,
Bir süre sonra Kürtlerin sırtından İran'ın bölgede yerleşmesi olasılığının dahi stratejik açıdan zararlı olacağını düşünüyor.
İŞİD'e karşı tek etkili güç olan PKK uzantısı YPG/PYD'ye alternatif olarak, ABD askerleriyle güçlendirilecek Sünni Arap güçlerinin öne sürülmesi öngörülüyor.
*
Nitekim Türkiye ki; NATO uzantısı kurulan ortak Arap Savunma Ordusu'nun bir üyesidir.
Tahran'ın "Şii Hilali"yle Rojava'da olası yayılma stratejine karşı,
Irak'ta Şengal ve Suriye'de Karaçok Dağı bölgelerinde PKK'ya ait hedeflere hava harekâtı düzenlemiştir.
Bu suretle Washington, İŞİD'le mücadelede öncelik verdiği  YPG/PYD  ile birliktelik sürecinde Ankara ile ilişkilerin gergin kalması taktiğine son vermiştir.
Türkiye ise  PKK ve YPG/PYD ile mücadelede ABD'ye yük getirmeyeceğinin mesajını vermiş bulunuyor. 
*
Sonsöz;
1-İsrail'in askeri stratejisi gereği, İsrail'in çevresinde güvenli bir bölgenin oluşturulmasında; Türkiye vasıtasıyla İran'a bir güç gösterisi yapılmıştır.
2-İsrail'e en uzak mesafedeki füzelerin bertaraf edilmesi için düşman devletler sınırları ötesinde koruma daireleri oluşturulması esasına yönelik olarak da;
İşte Kuzey Irak'ta Bağımsız bir Kürt Devleti'nin yolu açıktır.
3-Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, İslamcı Cihadizm'in önderi değil bir demokrat olmasını düşünmek boştur.
4-PKK ve uzantısı terör örgütlerinin sonu görünüyor.
5-Rusya, şu dakikada İslamcı Cihadizm ideolojisi ve bu ideolojiden neşet eden terör örgütlerinin yok edilmesinde ABD ile stratejik ortaktır. 
6-ABD Temsilciler Meclisi ve Senato'da  kabul edilen "İran Yaptırımlar Yasası"nın 10 yıl daha uzatılması kararı doğrultusunda İran'ın tecridi güçlenerek sürüyor. // 28.4.2017

22 Nisan 2017 Cumartesi

ESAS FETÖ’CU KİM? _ Rıfat Serdaroğlu

ESAS FETÖ’CU KİM?
Rıfat Serdaroğlu
​HSYK Başkanvekili Hamsici, mahkemedeki savunmasında şunları söylemişti;
“2011 yılındaki Yargıtay ve Danıştay seçimlerinde kimlerin seçileceğini belirlemek için, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Karaman’ın EMRİYLE, Genel Sekreter Mehmet Kaya’nın evinde toplandık. Evde FETÖ’cu diye bilinen Yüksek Yargıçlar da vardı.
Seçilecek kişilerin listesi FETÖ’cu Yargıçlar tarafından bize verildi.
Ertesi gün yapılan seçimlerde 108 Yargıtay üyesinin 107’si, Danıştay üyelerinin ise tamamı listedeki FETÖ’cular olarak seçildiler…”
Soru şu; Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yüksek Yargıyı FETÖ’ne teslim edecek böyle korkunç bir ihaneti, Başbakan’ına sormadan, talimat almadan yapabilir mi?
Bakan Ergin, kendi kararıyla bu ihaneti yaptıysa neden hala serbest gezer?
Türkiye’de Savcıların köküne kıran mı girdi, yoksa onun da TOKİ Bakanı gibi “Ben ne yaptıysam Başbakan istediği için yaptım” demesinden ve belge açıklamasından mı korkulur?
Gelelim YSK’daki gizli FETÖ’cu iddialarına;
-Başkan Sadi Güven;
Sadi Güven, 19 Nisan 2005- 2013 yılları arasında Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak çalıştı. Daha sonra, Gazeteci Müyesser Yıldız’ın dediği gibi “2010’dan sonra FETÖ’nün Yargıdaki örgütlenme karargâhı” denilen Türkiye Adalet Akademisinde 10 Nisan 2009-27 Şubat 2014 arası görev yaptı! YSK teamüllerine göre en kıdemli Yargıtay üyesi Başkan seçilirdi. Cemaat, kıdemsiz olan Sadi Güven’i seçtirdi!
-Zeki Yiğit;
Önce Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcısı, sonra da 2008-2011 yıllarında Bakanlık Müsteşar Yardımcısı olarak çalıştı!
-Zeynep Nilgün Hacımahmutoğlu;
2010-2014 yıları arasında HSYK asil üyesi oldu. HSYK 1. Dairesinde görev yaptı!
Eylül 2016’da YSK üyesi seçildi!
-Yunus Aykın;
15 Aralık 2014’te Danıştay üyeliğine seçildi. Öncesi Başbakanlık Müşavirliği görevinde bulundu. Eylül 2016’da YSK üyesi seçildi!
-Kürşat Hamurcu;
Adalet Bakanlığı İşyurtları Kurumu Başkanlığı yaptı. Eylül 2016’da YSK üyeliğine seçildi. Eski Adalet Bakanı M. Ali Şahin’in hemşerisidir!
YSK’nın 3 üyesi Ocak 2013’te, diğer 4 üyesi ise Eylül 2016’da atandı.
Yani YSK’nın 9 (DOKUZ) üyesi Eylül 2016 da bizzat Erdoğan tarafından seçilerek, elenerek, konuşularak, sakın haa denilerek görevlendirilmişlerdir!
Soru şu;
Fethullah Gülen Terör Örgütü, AKP Hükümetlerinin Adalet Bakanlarının desteğiyle Yüksek Yargıyı ele geçirirken, siyasi makam sayılan (Müsteşar-Müsteşar Yardımcısı-Başbakan Müşaviri) görevlerinde bulunan bu kişiler ne yaptılar? Bakan emrine uyup FETÖ’ne mi çalıştılar, yoksa Anayasa ve Yasa dışı bu kadrolaşmaya karşı çıkıp itiraz mı ettiler?
Değerli Okurlar;
AKP 15 yıldır iktidarda, üstelik tek parti olarak!
Bu 15 yılda sizler, herhangi bir bürokratın, herhangi bir Yargı mensubunun, herhangi bir üst düzey Emniyet yetkilisinin;
Türk Ordusunun çökertilmesine-Kozmik Odaya girilmesine- Yargının FETÖ’ne peşkeş çekilmesine karşı çıkıp (Eyy Türk Milleti, ben bu ihanete ortak olamam) diyerek kamuoyunu bilgilendirdiğini ve İSTİFA ettiğini duydunuz mu?
Ben duymadım! Sizler duyduysanız lütfen bize iletin, yazalım!
Gerçek şudur;
Her türlü kötülük ve ihanet, AKP Hükümetlerinin ve (FETÖ-Barzani-Din Simsarları) olarak tanımlayabileceğimiz koalisyon ortaklarının ve özellikle CIA desteğiyle yapılmıştır.
Gerçek FETÖ’cular işte bunlardır. Vesselam…
Son soru şu;
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geleceğini, Türk Milletinin varlığını, terör örgütleri eliyle yıkmaya çalışanlar, 16 Nisan’daki referandumda “Oy Hırsızlığı” yaparlar mı, yapmazlar mı?
Not;
Arzu eden AKP’li Başkan-Başbakan-Bakan ile Türk Milletinin önünde tartışmaya hazırım. Sıkıyorsa tabii…
Sürekli tekrar edilen yalanlardan, ihanetlerden, hainlerden, ilkellikten, pislikten bıktık artık! 
Yetti gari…
-----------2,5 milyon mühürsüz zarfı geçerli sayan YSK, 2014'te AKP'nin talebiyle 1 sandık için seçimi iptal etmişti!… Seçim kanunu 98.madde: Mühürsüz zarflar geçersizdir.

14 Nisan 2017 Cuma

ÇOK ÖNEMLİ: "ABD KONGRESİNİN DENETİM GÜCÜ: ‘HEARİNG’ NEDİR?"

ABD KONGRESİNİN (KAMU VİCDANI VE HALKIN) DENETİM GÜCÜ: ‘HEARİNG’ NEDİR?
ABD Kongresindeki ‘hearing’leri TV’ler canlı yayınlıyor ve dileyen vatandaşlar da toplantıya katılıp izleyebiliyor.
CEMAL TUNÇDEMİR
22 Ekim günü Amerikan Kongresinden dünyaya yayılan görüntüler büyük ilgi uyandırdı. Manzara adeta bir duruşma salonunu andırıyordu. 12 milletvekilinden oluşan bir komite, biraz yüksekçe bir platformda dizili olarak oturuyordu. Karşılarındaki ‘sorgu’ sandalyesinde birinci Obama kabinesinin dışişleri bakanı Hillary Clinton vardı.
Soruşturma komitesi, 2012’de Bingazi’de aralarında ABD’nin Libya Büyükelçisinin de olduğu 4 Amerikalının öldürülmesinde ihmal olup olmadığı ve benzeri bir olay yaşanmaması konusunda önlemler alınıp alınmadığını araştırmak üzere 2014’te kurulmuştu. Sabah 10:00’da başlayan sorgu oturumu akşam saat 21:00’de sona erdi. Peki Kongre, çok üst düzey bir politikacıyı 11 saat boyunca hem de canlı yayınla herkesin gözü önünde böylesine sorgulama gücünü nereden alıyordu?
1787 yılında Amerikan Anayasasının yazımına katılan 55 temsilcinin en ortak özelliği kendilerini ‘cumhuriyetçi’ olarak tanımlamalarıydı. Bir kraldan yeni kurtulmuşlardı ve bu nedenle Anayasayı yazarken öncelikli kaygıları bir kişi, zümre veya çoğunluk lehinde güç tekeli oluşmamasıydı. Yeni kuracakları devlette demokrasinin yerini uzun uzun tartıştılar. Cumhuriyetçiliğin geleneksel tarifi ile demokratik konsept arasındaki dengeyi bulmak için büyük çaba harcadılar. Nihayetinde ortaya, başkanlığı değil, Kongreyi devletin merkezine yerleştiren Amerikan Anayasası çıktı.
Amerikan Kongresinin gazeteciliğin geleceğinden, benzin zamlarına, istihbarat kurumlarının yasadışı faaliyetlerinden, beyzbolda doping kullanımına kadar geniş yelpazede sorunları sorgulaması işte bu anayasal konumundan kaynaklanıyor.
Kongre, mevcut komitelerinden biri veya özel bir komiteye, ilgili herkesi davet edip ifadesine başvurabiliyor. Amerikan siyasi literatüründe kısaca ‘hearing (ifadesini alma)’ deniyor bu oturumlara. Komitenin muhatabını çağırma amacına göre, ‘hearing’, bir tür yargısal duruşma, dert dinleme, görüşüne başvurma, kurumun görevini yapıp yapmadığını sorgulama veya bakanlığa federal yargıçlığa, federal kurumların yöneticiliklerine, komutanlıklara atanmak istenenlerin mülakat sınavı hüviyeti kazanıyor. Hangisi olursa olsun hiçbiri tiyatral değil ciddi sonuçlar doğuran oturumlar. Bu nedenle de Kongre’ye ifadeye çağrılan kişiler için gerçekdışı veya yanlış yönlendirici bir beyanın cezai yaptırımı var. Kongreye yalan beyandan dolayı yargılanıp mahkum olan çok sayıda yetkili var.
Örneğin, Bush yönetiminin İçişleri Bakan Yardımcısı, Abramoff Skandalını araştıran komiteye gerçeği yansıtmayan bilgi verdiği gerekçesiyle hapse mahkum oldu. Yine bir başka komite, İstihbarat Başkanı James Clapper’ın, NSA’ın dinleme faaliyetleri hakkında Kongreyi yanlış yönlendiren bir yanıt verdiği ortaya çıkınca suç duyurusunda bulundu. Clapper, Kongreden özür dileyerek soruyu yanlış anladığını belirtince savcılık soruşturmasından kıl payı kurtuldu.
Çok sayıda devlet yetkilisinin mahkum olmasıyla sonuçlanan ‘hearing’ler de oldu. Ronald Reagan yönetiminin bazı üst düzey yetkililerinin ABD’nin silah ambargosu uyguladığı İran’a gizlice silah sattığı ve bundan elde ettiği geliri de Nikaragua’da rejim karşıtı Kontra gerillalarına destekte kullandığı ortaya çıkmıştı. Kongre soruşturma komitesinin canlı yayında ifadesini aldığı kişilerden biri de bütün bu ilişki ağının merkezindeki isim olan Yarbay Oliver North’tu. Komite üyesi John Nields’ın, ‘bu komite soruşturmasının temel amacı, gerçeğin ve şeffaflığın, gizlilik ve yanıltmanın yerini almasıdır’ sözü ile Yarbay North’un ‘Buraya gerçekleri konuşmaya geldim. İyi, kötü ve çirkin gerçekleri’ yanıtı, Kongre tarihinin en ünlü ‘hearing’ cümleleri arasına girdi. Komite Reagan’ın bu yasadışı işten haberdar olduğuna dair bir delil bulamadı ama aralarında Savunma Bakanı Caspar Weinberger’ın da olduğu 14 yetkili hakkında dava açıldı 11’i mahkum oldu. İfadelerinde bazı bilgileri yanlış verdikleri tespit edilen Ulusal Güvenlik Danışmanı John Poindexter ile Yarbay North hakkında ayrıca Kongreye yalan beyandan da mahkemeye sevk edildiler ve mahkum oldular.
Bir ABD Başkanını istifaya sürükleyen komite oturumları bile oldu. Watergate Skandalı koptuğunda kurulan Watergate Araştırma Komitesinin sorguları, Richard Nixon yönetiminden aralarında bakanların da olduğu 40’tan fazla üst düzey ismin mahkum olup hapse girmesine, Temsilciler Meclisinin de Nixon için azil sürecini başlatmasına yol açtı. İstifa etmek zorunda kalan Nixon, hapse girmekten selefi Gerald Ford’un affıyla kurtuldu. Bu tarihi komitenin 319 saati bulan toplantılarını Amerikalılar televizyondan soluksuz izledi. Öyle ki komite hukukçusu Jim Hamilton, ‘gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisiydi’ nitelendirmesinde bulunacaktı. Senatör Howard Baker’ın sorguladığı yetkililere yönelttiği, ‘Başkan bu konuda ne biliyordu ve bunu ne zaman öğrendi?’sorusu sonraki yıllarda Kongre soruşturma literatürünün en ünlü sorgu klişesine dönüştü.
Cadı avına dönüştüğü de oldu
‘Gerçeğin yalanın yerini alması’ amacı taşıyan komiteler gibi, ‘paranoyanın gerçeğin yerini almasına‘ uğraşan komiteler de kuruldu. Örneğin 1938 yılında ABD’deki Nazi faaliyetlerini araştırma gerekçesiyle kurulup, 1940’lı yıllarda Hollywood’ta bile komünist avına çıkan Amerika Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC). Yine bir döneme adını veren Joseph McCharty’nın başkanı olduğu senato alt komitesi.
Demokrasinin en önemli özelliği sorunlarına kendi içinde çözüm üretebilen bir işleyiş olması. ABD’yi McCharty komitesinin utancından kurtaran da bir başka Kongre komitesi oldu. McCharty’nin ordu içinde de komünist avı başlatma çabası onu orduyla karşı karşıya getirmişti. Krizi araştırmak için Senatoda bir alt komite daha kuruldu. McCharty’den çok rahatsız olan ama halktaki yüksek popülaritesi nedeniyle sesini çıkaramayan dönemin Senato lideri Lyndon Johnson ve ABD Başkanı Eisenhower bunu bir fırsat gördüler. McCharty’nin sığ kabadayı karakterini Amerikan halkının görmesi için komitenin ifade oturumlarının televizyondan canlı yayınlanmasını sağladılar. Söz konusu ‘hearing’ televizyondan canlı yayınlanan ilk ‘hearing’ oldu. McCharty’nin askeri hukukçu Joseph Welch’i sorguladığı 9 Haziran 1954 günü aralarında yaşanan bir diyalog, düşüşünün de başlangıcı oldu. McCharty, Welch’in genç avukat asistanlarından birini de komünist ilişki ağına dahil etmeye uğraşınca, Welch dayanamadı ve ‘ahlak duygusundan bu kadar mı yoksunsunuz efendim? Hiç mi insafınız kalmadı?’ diye çıkıştı. Bu çıkış ülkede büyük yankı uyandırdı. McCharty popülaritesini hızla kaybetti. Anti komünist söylemini sürdürdü ancak artık Senato’da boş koltuklara konuşuyordu, saygı görmüyordu ve kimse de ondan korkmuyordu. Alkolik oldu. 1957’de 48 yaşında hepatit hastalığından öldü.
Elbette ki Kongre komitelerinin ifade oturumları sadece soruşturma amaçlı değil. Her yıl farklı komitelerde binlerce ‘hearing’ yapılıyor. ABD Başkanının, bakanlık, yargıçlık, büyükelçilik, genelkurmay başkanlığı, CIA başkanlığı ve diğer federal kurumların tamamının başına yaptığı atamalarda, atanan kişi, görevine başlayabilmek için ilgili Senato komitesinde ‘ifade’ vermek zorunda. Senatörler, kamuoyuna açık şekilde, atanan kişiye, liyakatını, bilgisini ve amaçlarını sorgulayan sorular sorar. Sonra da bu atamayı onaylama veya onaylamama yönünde Senato’da oylama yapılır. Yine her hangi bir yasa tasarısından önce de ilgili konuda uzmanlar, yetkililer ve etkilenecek vatandaş gruplarını temsilcileri ilgili komitede ifade vermeye davet edilir. Bununla, yasanın herkesin ortak çıkarına en üst uyumu hedefleniyor. Bu ABD Kongresine de özgü değil. Bütün eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde de benzeri uygulama var.
Peki rutin bir uygulamaysa Hillary Clinton’ın katıldığı ‘hearing’ neden bu kadar yankı yaptı?
Çünkü, Clinton aynı zamanda ABD başkan adayı. Önseçimlerin başlamasına yaklaşık 100 gün ve başkanlık seçimine yaklaşık 1 yıl var. Onu sorgulamalarında asıl amaçlarının siyasi olduğunu açıktan söyleyen Cumhuriyetçi liderler bile oldu. Aslında bu tür Kongre ifade oturumlarının çoğu doğası gereği partizan. Bunların partizan olmasında yanlış birşey de yok. Çünkü yürütme gücü üzerinde en güçlü denetim, onun işlerinde hata arayan muhaliflerince yapılır. Bu, yürütme gücünü kullananları da işlerini yaparken daha özenli olmaya zorlar. Herkes için bir kazançtır.
İşte bu nedenle Hillary Clinton, seçim gezilerinde komiteye ‘siyasi art niyet’ ithamında bulunsa bile, ‘hearing’ sırasında buna hiç girmedi. 11 saat boyunca komitenin tüm sorularına sabırla yanıt verdi.
Cumhuriyetçilerin amaçları ne olursa olsun çabaları, gazeteci Kevin Drum’ın ifadesiyle ‘oyunun kuralına uygundu’. Haklı olanın çekinmeyeceği bir mücadele bu. Nitekim Clinton 11 saatlik sorguya rağmen kazanan taraf oldu. Asıl kazanan ise Amerikan demokrasisiydi.
***
Cemal Tunçdemir‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz
Bu yazı ilk olarak, Aljazeera.com.tr‘de yayınlandı.

8 Nisan 2017 Cumartesi

"KERKÜK'ÜN "TARTIŞMALI" STATÜSÜ" Babür Hüseyin ÖZBEK

KERKÜK'ÜN "TARTIŞMALI" STATÜSÜ
Babür Hüseyin ÖZBEK, 07 Nisan 2017
Bizi, Türkiye’yi yönetenler bilinçli olursa, sahip oldukları siyasi, askeri ve ekonomik gücün eğer idrakında iseler Türkiye’yi kuşatan bölgede hiçbir güç bize rağmen operasyon yapamaz, bizi tehdit edemez. Ancak yaşanan gerçek durum hiç de böyle değil; bilhassa güney ve güney – batı Anadolu ile Ege’deki adalar meselesinde sıkıntı had safhada.
01 Nisan 2017’de Hatay’da hududa 3-4 km. mesafedeki Esad Muhalifleri’nin Karargahı vuruldu. Sınırdaki Cisr es-Sugar ilçesinin En Naciye ve El Gasaniye köyleri Katil Esad’ın Rusya güdümlü uçaklarının saldırısına uğradı. Bunları yeryüzünde durduracak güç yok mu? Takip eden günlerde zehirli – sarin sinir gazı ile İdlib bölgesine saldırı devam etti. Sonuç mu, Rusya Birleşmiş Milletler’de hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti ve ediyor. Büyüklük iddiasında olan milletler katliam yapmazlar, savaş suçu işlemezler, Sayın Dimitry Peskov bunu patronu V. Putin’e uygun bir lisanla ve onu sinirlendirmeden anlatabilmeli.
Bakış açısını biraz daha genişletelim; Akdeniz’de Yayladağı Türkiye – Suriye hududundan Şemdinli’nin güney doğusundaki Türkiye – İran hududuna kadar olan 1289 km.’lik ( 911 km.’si Suriye, 378 km.’si Irak) mesafe uzun mu uzun, belalı mı belalı, krizlerle dolu bir sınırımız var. Ne bu sınırları, ne bu sınırların güneyinde kalmış, gözlerini Ankara’ya çevirmiş tarihin bize sorumluluk yükleyerek bıraktığı ecdat yadigârı Türkmen = Türklere yeterince sahip çıkılamıyor.  Onlara parlak nutukların arasına serpiştirilmiş cilalı, damardan aldatıcı sözlerin dışında bir şey veremiyoruz.
99 yıl önce 25 Ekim 1918’de Kerkük İngilizler tarafından işgal edildi. İşte o gün o bölgede gönderlerdeki Türk bayrakları indirildi. Ülke İstiklal Harbi’nin sancıları ve yokluklar içinde idi. Çok yönlü sıkıntı vardı. Ve 5 Haziran 1926’da Ankara Antlaşması ile hem Kerkük’ü hem de Musul’ü İngiliz emperyalizmine terk ettik.
Yıllar birbirini kovalarken devlet (T.C.) bir asırdır (ne dün ne bugün) olmayan bölge politikası ile hiçbir çıkış yapamadı. 14 Temmuz 1959’da Moskova’dan dönen şimdiki Barzani’nin dedeleri Molla Mustafa Barzani komünist militanları ile Kerkük’te kanlı bir katliam yaptı, zamanın hükümeti donuk, sönük, etkisiz birkaç demeçle o cinayetleri geçiştirdi. Neden? Çünkü Türkiye’nin bir Irak politikası yoktu Musul ve Kerkük’ün statüsü nasıl olmalı, T.C. neyi, nasıl savunmalıydı, kimsenin bu konuda hiç hazırlığı yoktu.
Eğer o günlerde Türkiye destekli bir Irak Türkmen silahlı gücü kurulsa ve bedeli ne olursa olsun desteklense idi bugün aynı mekânlarda yaşayan Türkmen, Arap ve Kürt halkın yanında diğer iki millet gibi Türkmen bayrağı da dalgalanacaktı.
36’INCI PARELELİN 45 KM. GÜNEYİ
Türkiye 1991 Körfez Krizi’nde gerekeni yapmadı, sessiz ve pısırık kaldı. 
Uzun uzun 36’ıncı Parelel’in kuzeyinin “Kırmızı Çizgimiz” olduğu söylendi. Kerkük 36’ıncı Parelel’in 45 km. güneyinde anlı şanlı bir Türkmen şehri idi. Sanki Musul kuzeyinde kaldı da T.C. burada etkili olabildi mi?
Irak’ta ülkenin tek geliri petrol ve petrol ürünleri. Kerkük Basra’dan sonra en büyük petrol rezervlerine sahip kent, tüm üretimin % 40’ı bu bölgedeki kuyulardan çıkıyor. İl sınırları içinde yüksek kalitede, dünya normlarının da üstünde “ iyi “denen bir graviteye sahip 5 petrol kuyusu var. Ancakbu kuyular ve bölge 2014’ten sonra Amerikan uydusu Erbil kontrollü KYP ve KDP’li Peşmerge’nin emrine girdi.
Irak hep kaosla, dış baskılarla, ihtilâllerle iç içe yaşadı. 1968’de askeri darbe ile Baas Partisi yönetime geldi. Hem Türkmenlere hem Kürtlere çok sert ve acımasız davranıldı. Felaket bir Araplaştırma politikası aldı başını gitti. 1972’de şehrin adı “Temim” olarak değiştirildi. Saddam Hüseyin (1937 – 2006 ) herkesi her şeyi tehdit ederken Türkiye’de kendine düşeni aldı.
2003’de Irak’ın ABD tarafından işgalinin ardından 15 Ekim 2005’de yeni bir anayasa yapıldı. Buanayasanın 140’ıncı maddesi ile Türkmenler’i de kapsayan (yetersiz ve eksik olmasına rağmen basit bir statü ile ) aşağıdaki 2 maddeden oluşan bir düzenleme yapıldı:
a - ) Saddam Hüseyin zamanında ülkelerinden sürülüp çıkarılan muhacirler yerlerine geri dönecekler.
b - ) Ve sonra nüfus sayımı yapılacak.
Bu şartlar işlemedi, eğer işleyen kısmı varsa o da gayri resmi olarak gereğinden fazla zorlama ileKürt göçmenleri Kerkük’e yığdı. Türkmenlerin nüfus kâğıtları ve tapu kayıtları sistematik olarak imha edildi, kasten tahrip edildi. O tarihlerde yönetimde Amerikan güdümlü Bağdat hükümetleri ile Ankara’da Mesud Barzani ve Kürt Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin kol kola olduğu bir T.C. hükümeti mevcuttu.
Pardon, ne dediniz, “Türkiye’nin tartışmalı Kerkük meselesi ile ilgili tutumu nedir?” diye mi soruyorsunuz, “Önceden tespit edilmiş öyle tutarlı bir politikamız henüz mevcut değil beyler.”
21’İNCİ ASIR KÜRT ASRI OLACAK
Sizin kulağınıza da geliyor mu bilmiyorum; “21’inci Asır Kürt asrıdır.” diyor bazı sözde Kürt aydınları, yazarları. Onu bilmiyorum, yorum yapamam ama bu “ Kürt Asrı” sözü T.C.’ye zarar verirse veya verecekse bilin ki bedeli ağır olur. Ben derim ki Irak’ta elde ettiğiniz mekânlarla bölgede nasıl, nereye kadar tutunursunuz bu sizin, sizi yöneten Pentagon mühürlü, Moskova bürolarından akıl, silah, personel ve her türlü güç almayı şimdilik beceren adamlarınızın yarın işler ters giderse Kürt halkına ne diyeceklerine bağlı.
Mesut Barzanı palazlandı, artık işi büyütüyor. 28 Mart 2017’de Kerkük’te resmi binalara Arap bayrağının yanında Kürt bayrağının asılmasını uygun görüyor,  savunuyor ve hatta 2017’de Kürdistan’ın bağımsızlığı için referandum çalışmalarına başlıyor. Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) iç çekişmeleri bir tarafa bırakıp omuz omuza işbirliği yaptılar. KDP politbüro üyesi (Onlar eski komünist terimleri kullanıyorlar) Mahmut Muhammet yaptığı toplantılar sonunda herhalde Barzani’den direktif almış olmalı ki: “Bağımsızlık referandumu bu yıl yapılacak “ dedi.
Irak Türkmen Cephesi ( I.T.C.) lideri Erşad Salihi Kerkük’te ne kadar güçlü? Erdoğan – Yıldırım hükümeti “ Kerkük Kürtlerin Küdüs’üdür.”  diyen zihniyetle anlaşır mı, ipler bir yerden sonra kopar mı belli değil. Belli olan T.C.’nin bir asır boyunca tartışmalı kadim Türk yurdu Kerkük meselesinde kalıcı, koparıcı bir politikasının olmadığı.
Yürekleri yakan, söylerken Mehmet Özbek’in kendine has coşkulu bir ruh kattığı ünlü Kerkük hoyratından bir dörtlük:
            Ah Kerkük, yüz ak Kerkük
            Her zaman yüz ak Kerkük
            Ölseydim düşmeseydim,
            Men senden uzak Kerkük….
Babür Hüseyin Özbek <bhozbek44@gmail.com>

29 Mart 2017 Çarşamba

KUR'AN-I KERİM'İN "İNSANLIK ÂLEMİ'NE" İNDİRİLME AMACINI DOĞRU ANLAMALI VE BİZ TÜRKLER O'NU MUTLAKA TÜRKÇE OKUMALIYIZ

TAKDİM: KUR'AN IN BİZLERE İNDİRİLME AMACINI DOĞRU ANLAMALIYIZ
Sayın Haluk Gümüştabak çok önemli bir konuya parmak basmıştır. Kuran Türkçe olarak ve düşünülerek okunmalıdır. Niçin. Çünkü yüce Yaratanın emirlerini, insan ancak kendi dili ile anlayabilir. Yazıda verilen örnekler de çok güzel olmuş.  Yüce Yaratan Kur'an'i kerimi Arap kavmine gönderdiği için Arapça olarak göndermiştir. Allah indirdiği hükümleri, kanun ve kuralları anlayabilmemiz ve üzerinde düşünebilmemiz için, gönderdiği tüm kitapları, o toplumun dilinden indirmiştir.
Yazar diyor ki: ÖRNEĞİN İNCİL ARAMİCE DİLİNDE, TEVRAT İBRANİCE İNDİRİLMİŞTİR.  Bugün bu kitaplara inanan toplumların hepsi, kitapları kendi dillerinden okumaktadırlar. Hiç kimse bilmediği dilden okumaya çalışmamakta ve inandıkları kitapta Allah'ın ne anlattığına, ne istediğine toplumlar önem vermektedir. Yani hiçbir ülke kendi dillerine çevrilmiş kutsal kitapları hakkında, bu orijinal dilinde değil, bu asıl İncil sayılmaz gibi düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlar. Peki, bizler nasıl düşünebiliyoruz, işte onu anlamak mümkün değil.
Din araştırmacısı ve din konularında otorite olan Sayın Güner Akça da Altaylı Yayınları arasından çıkardığı "Sıratı Müstakim" adlı kitabında da aynı düşünceleri paylaşmıştır. Kitabın ön kapağına ise  " Türkler dinini kendi diliyle yaşamayan tek milletir" diye yazmıştır.
Kur'an'ı Kerimi kendi diliyle okumayan, okurken düşünmeyen Müslümanların Müslümanlık dinini tam olarak anladıkları ve yaşadıkları söylenemez. SEVR   dinimizi kendi dilimizle öğrenmemenin ve yaşamamanın acı bir sonucu olduğu asla unutulmamalıdır. Çünkü " Bilim Çin'de olsa bile gidip alan" ve " Beşikten mezara bilim okuyan" bir milleti SEVR masasına götürecek kuvvet yeryüzünde yoktur.
Gönderen: M.Kemal Adal <adalkemal1@gmail.com> 
KUR'AN IN BİZLERE İNDİRİLME AMACINI DOĞRU ANLAMALIYIZ.
Haluk Gümüştabak
Biz Müslümanlar olarak acaba, Kur’an ı gereği gibi tanıyor muyuz? Kur’an ın indirilme amacını biliyor muyuz, burası çok önemli. Eğer bunun farkında değilsek, ondan gereği gibi faydalanmamızda mümkün olmayacaktır. Bir okurum bana şöyle bir soru sormuş, aslında bu soru, bizlerin Kur’an gerçeklerini anlamadığımızı ve bizlerin Kur’an dan gereği gibi faydalanamadığımızı gösteriyor.
“Allah Kur'an ı düşüne düşüne okuyun diyor ama meali düşüne düşüne okuyun demiyor, yanlış mı anlıyorum acaba.”
Bunu söyleyebiliyor ya da düşünebiliyorsak, bizler Kur’an ın ne olduğunu bilmiyoruz ve indiriliş sebebini de anlamamışız demektir. Allah Kur’an ı neden Arapça indirdiğini anlatırken, siz Arap bir toplumsunuz, onun için Arap bir peygamber ve sizin dilinizden bir rehber Kur’an gönderdim diyor. Açıklamasını da yaparken, böyle indirmemizin nedeni anlayasınız ve üzerinde düşünmeniz içindir diyor. Konuyu Allah kullarının daha iyi anlayabilmesi içinde, daha da net bir açıklama yaparak, eğer anladığınız dilden Kur’an ı göndermemiş olsaydım, Arap bir topluma, başka dilde bir Kur’an mı gönderdin diye itiraz ederdiniz diye de açıklama yapıyor. Bu bilgileri Kur’an dan öğrenen bir Müslüman, sizce bana sorulan bu soruyu sorması normal mi? Yorum sizlerin.
Kur’an dendiğinde, aklımıza ne gelmelidir. Sanırım aklımıza gelmesi gereken, bizlerin sorumlu olduğu Allah ın hükümleri, yerine getirmemiz gereken kuralların açıklandığı, bir rehber kitap olduğu aklımıza gelir. Örneğin şunu söyleyebilir miyiz; Bu emirleri Türkçe tebliğ alamayız, özellikle Arapların tebliğ aldığı gibi Arapça tebliğ almalıyız, diyen var mı aramızda? Eğer evet Arapça okumalı ve Arapça tebliğ almalıyız, yoksa Kur’an okumuş sayılmayız, diyorsa bir Müslüman,  bu kişi Kur’an ın evrenselliğine inanmıyor, Kur’an ı Allah ın neden Arapça indirildiğini de bilmiyor demektir. Buna inanan bir Müslüman ın, Kur’an gerçekleri ile buluşması da mümkün olmayacaktır. 
DEĞERLİ DİN KARDEŞLERİM, BİZLER KUR’AN I SEVAP KAZANMAK İÇİN OKUMAMALIYIZ, YOLUMUZU ŞEYTANIN YOLUNDAN UZAKLAŞTIRIP, ALLAH IN DOĞRU YOLUNA YÖNELMEK İÇİN OKUMALIYIZ. OKUYARAK DEĞİL, KUR’AN HÜKÜMLERİNİ YAŞAYARAK, HAYATIMIZA GEÇİREREK SEVAP KAZANABİLİRİZ. KUR’AN BİZLER İÇİN REHBERDİR. BUNU YAPABİLMEK İÇİNDE, ANLADIĞIMIZ DİLDEN OKUYUP, KUR’AN I HAYATIMIZA GEÇİRDİĞİMİZDE, ALLAH IN İSTEDİĞİ BİR KUL OLACAĞIMIZI ARTIK FARK EDELİM.
Söyle düşünün lütfen, okulda öğretmen öğrencilerine, bu dili bilmedikleri halde, Çince bir kitap dağıtıp, bu kitaba çalışın, sizleri bu kitaptaki bilgilerden imtihan yapacağım 3 ay sonra demiş olsa, öğrencilerin tavrı ne olurdu öğretmenlerine karşı? Elbette öğrenciler ciddiye almaz, öğretmenlerinin şaka yaptıklarına inanır, güler geçerlerdi. Böyle bir durumda öğrencilerin, hocalarına takınacağı kesin olan bu tavrı, lütfen bizlerde Kur’an için söylenen aklın ve mantığın kabul etmediği bu düşüncelere karşı, aynı mantıkla cevap verelim. Yoksa yanlış da ısrar eder, kendimizi kandırırız.
Bizlere öyle yanlış bilgiler öğretiyorlar ki, ARAPÇANIN CENNET LİSANI OLDUĞU SÖYLENİYOR. Böyle yanlış bilgilere inandığımız sürece, yanlış inançların peşi sıra gitmemiz kaçınılmaz olacaktır. Allah indirdiği hükümleri, kanun ve kuralları anlayabilmemiz ve üzerinde düşünebilmemiz için, gönderdiği tüm kitapları, o toplumun dilinden indirmiştir. ÖRNEĞİN İNCİL ARAMİCE DİLİNDE, TEVRAT İBRANİCE İNDİRİLMİŞTİR.  Bugün bu kitaplara inanan toplumların hepsi, kitapları kendi dillerinden okumaktadırlar. Hiç kimse bilmediği dilden okumaya çalışmamakta ve inandıkları kitapta Allah ın ne anlattığına, ne istediğine toplumlar önem vermektedir. Yani hiçbir ülke kendi dillerine çevrilmiş kutsal kitapları hakkında, bu orijinal dilinde değil, bu asıl İncil sayılmaz gibi düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlar. Peki, bizler nasıl düşünebiliyoruz, işte onu anlamak mümkün değil.
İlginçtir bizlerin tartıştığı bu konuyu, yüzlerce yıl önce Müslüman toplumlar, yaşadığı devirde sormuşlar, tartışmışlar ve açıkça peygamberimizden bile cevap almışlar. Yani kendi dili Arapça olmayan ülkeler, bizler Arapça bilmiyoruz, doğru telaffuz edemiyoruz ayetleri, onun için kendi dilimize çevirebilir miyiz, diye Allah ın Resulüne sorduklarında, elbette kendi dilinizden okuyabilirsiniz cevabını almışlardır. BU DURUMDA BİZLER NASIL OLURDA KUR’AN I ARAPÇA OLDUĞUNDA KUR’AN, TÜRKÇE YAZILDIĞINDA KUR’AN DEĞİL DERİZ.
Kur’an Allah ın emirleri, hükümleri, yol gösteren rehberidir. KUR’AN YAZILAN DİLİ DEĞİLDİR. KUR’AN   MANADIR, ANLAMIDIR. Önce bu gerçeğin bilincinde olalım ve o yaman aldatıcıların esiri olmayalım. Bakın İmamı Azam Kur’an ın ne olduğunu nasıl anlatıyor. Ders alabilenlere nemutlu.
“İmamı Azam görüşünün Hanefi FUKAHASINCA ayrıntılanan gerekçesi söyle özetlenir.
KURAN KÂĞITLARDA YAZILMIŞ VE BİZİM OKUDUĞUMUZ LAFIZLAR DEĞİLDİR. ESAS KURAN O LAFIZLARIN TAŞIDIĞI MANADIR Kİ, bir kelam-i nefsi ( ALLAH ın zati ile var olmaya devam eden söz ) olarak kalıptan kalıba dökülür. O kalıplar sonradan yaratılmış ( Muhdes ) Varlıklardır. OYSAKİ ESAS KURAN, MAHLÛK OLMAYAN BİR MANADIR. Hiç kuskusuz O,öncekilerin Zübürlerinde de vardı buyrulması da bu gerçeği gösterir.
O HALDE ESASİ İTİBARİ İLE MANA OLAN KURAN I ARAPÇA LAFIZ YERİNE, BAŞKA LAFIZLARDAKİ ÇEVİRİSİNDEN OKUMAK MÜMKÜNDÜR.”
Allah bizlere Kur’an ı düşüne düşüne okuyun diyorsa, emrettiği hükümleri anlayarak, içimize sindirip ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için düşünmemizi ister. Bu emri Araplar Arapça okuyacak ki anlasın ve yerine getirsin, Türkler Türkçe okusun ki gereğini yapsın, İngilizler İngilizce okuyacak ki, hayatlarına geçirsin. Bunu eğer hala anlayamıyor da, KUR’AN YALNIZ ARAPÇA OKUNDUĞUNDA KUR’AN DIR DİYORSAK, KENDİMİZİ ALDATMIŞ OLURUZ. AYRICA KUR’AN İLE ARAMIZA YÜKSEK BİR DUVAR ÖREREK, KUR’AN GERÇEKLERİNDEN DE UZAKLAŞIRIZ, ALLAH IN EMİRLERİNDEN HABERSİZ YAŞARIZ. Tabi o zaman rivayetleri, hurafe ve batılı FIKIH inancını din zannederiz. ŞUNU NASIL DÜŞÜNEMİYORUZ, EĞER BİZLER KUR’AN I ANLAMADAN ARAPÇA OKURSAK, ALLAH IN EMRİ OLAN DÜŞÜNE DÜŞÜNE OKUYUN EMRİNİ, NASIL YERİNE GETİRECEĞİZ? YORUM SİZLERİN.
Bugün dilimize çevrilen hadisleri düşünün lütfen, hepsi orijinali Arapçadır. Bu bilgilerin, sözlerin Türkçeye çevrilmesinden hiç birimiz şikâyetçi değiliz. HİÇ BİRİMİZ HADİSLER HAKKINDA, KUR’AN A TAKINDIĞIMIZ TAVIRDA OLDUĞU GİBİ, BUNLAR ORİJİNAL DEĞİL, GERÇEK HADİS SAYILMAZ, ÇÜNKÜ HADİSLERİN ORİJİNALİ ARAPÇADIR, TÜRKÇEYE TAM OLARAK ÇEVRİLEMEZ demiyorsak, lütfen çok değil biraz aklımızı başımıza toplayalım ve bizleri Allah ile aldatanların artık tuzağına düşmeyelim. Haşa Allah tüm aleme, rehber olsun diye gönderdiği Kur’an ı, başka dillere tam olarak çevrilemeyecek şekilde gönderip, daha sonrada tüm kullarını asla Kur’an dan sorumlu tutmaz. Beşerin kitaplarına, sözlerine dahi göstermediğimiz bu saygısızlığı, haksızlığı lütfen Allah ın NURUNA, FURKANINA göstermeyelim.
Ne yazık ki toplum olarak, bu hatayı yapıyoruz. Bu yanlışa inandığımız içindir ki, Kur’an ı anlamadan okuyor ve Allah ın uyarılarını ilk elden alamıyoruz. ALLAH İLE ARAMIZA BİR BAŞKASINI SOKUP, KUR’AN I ONLARIN DÜŞÜNCE VE ANLAYIŞLARINA GÖRE ANLADIĞIMIZ İÇİNDE, TOPLUM OLARAK NE YAZIK Kİ ADATILIYORUZ VE KİŞİLERİN YANLIŞLARINI BİZLERDE YAPIYORUZ. Allah elçisine bile, tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer der Kur’an da. Çok daha ilginci elçisine hitaben, yarattığım kulumla aramdan çekil diyerek, Allah ile kulunun arasında hiç kimsenin olamayacağını bizlere anlatmıştır. Ders alabile ne mutlu.Saygılarımla,
Haluk Gümüştabak

22 Mart 2017 Çarşamba

HOLLANDA’NIN GEÇMİŞİ SÖMÜRÜ (GASP, İRTİKAP, HIRSIZLIK, YOLSUZLUK, KALLEŞLİK VE NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK) KAN VE KATLİAM

HOLLANDA’NIN GEÇMİŞİ SÖMÜRÜ VE KATLİAM
Türklere yönelik ırkçı ve faşist uygulamalarıyla insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek olan Hollanda’nın geçmişi de katliamlarla dolu... Sadece Endonezya ve Srebrenitsa’da en az 160 bin kişinin ölümünde parmak izi var. 
(REF: ŞERİFE GÜZEL)
Türk bakanlara ve gurbetçi Türklere yönelik ırkçı ve faşist uygulamalarıyla insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek olan Hollanda’nın geçmişi de katliamlarla dolu... Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’yı Rotterdam’daki Türk Konsolosluğu’na girişine izin vermeyen ve sınır dışı eden Hollanda’nın tarihi de soykırım ve katliamlarla dolu. Bakan Kaya’ya destek için konsolusluğun önüne gelen Türk vatandaşlarına atlarla, itlerle saldıran Hollanda polisi kanlı geçmişlerine benzer özellikler taşıyor.
İşte Hollanda’nın katliamlarından bazıları.
İŞTE UYGARLIKLARI(!)
Hollanda tarafından yapılan insanlık suçları:
- SREBRENİTSA:1995’de Srebrenitsa’da 8 binden fazla Bosnalı Müslüman, Sırp Ordusu tarafından öldürüldü. BM, Srebrenistsa’yı ‘güvenli bölge’ ilan edip bölgeyi Hollandalı askerlerin denetimine bırakmıştı. Ancak Hollanda, 5 gün boyunca devam eden katliamı önlemeye yönelik hiçbir girişimde bulunmadı. Askerlerin gözü önünde gerçekleşen katliama seyirci kaldı. Hague bölge mahkemesi Hollanda’nın katliamdan sorumluluğu olduğuna hükmetti. 
- HOLOKOST:
2.Dünya Savaşı boyunca yaklaşık 102 bin Hollandalı Yahudi öldürüldü. Bu Yahudilerin birçoğu, yerel  Nazi taraftarlarınca Nazi Subaylarına teslim edildi. Hollanda polisi, Yahudilerin Nazilere teslim edilmesi ve kamplara taşınmasında aktif görev yaptı. Kamplara taşınan bu Yahudilerin yüzde 90’ı yaşamlarını yitirdi. Hollanda bu sebeple Yahudilere 180 milyon dolar tazminat ödedi. Ancak konuyla ilgili özür dilemedi. 
- RAWAGEDE KATLİAMI:
1945’te Hollanda, sömürü altındaki Endonezya’nın bağımsızlık talebini katliamla karşılık verdi. Hollanda sömürge güçleri 1945- 1949 yılları arasında kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere, yaklaşık 150 bin Endonezyalı’yı katletti. Rawagede Katliamı, bu dönemin kıyımlarından sadece bir tanesi. 1947’de Hollanda askerleri Endonezya’nın Jawa adasında bir günde 430 kişi katledildi. BM bu durumu 1948’de “kasti ve acımasız” diye niteledi. 
- HOLLANDA BATI HİNDİSTAN ŞİRKETİ: 
Sömürge dönemleri boyunca 550 bin kişiyi köleşeştirdi ve köle ticareti yaptı. Bu kölelerin bir çoğu Hollanda sömürgelerinde bulunan çiftliklerde ve aristokratların evlerinde çalıştırıldı. 2001’de Hollanda Başbakanı Roger van Boxtel, kölelikten dolayı derin pişmanlık duyduğunu ifade etti. 
- ÇİNLİ KATLİAMI: 
1740’da Hollandalı koloni askerleri, bugün Jakarta’da bulunan Batavia sahil kentinde 10-12 gün içinde 10 binden fazla yerli Çinliyi katletti.
- KIZILDERİLİ KATLİAMI: 
Kuzey Amerika’daki ilk Hollanda kolonisi 1615’te Fort Nassau’da kuruldu. Hollandalılar ilk başta daha karlı olan kürk ticareti ile uğraştı. 1640’dan itibaren bölgede Hollandalı yerleşimcilerin sayısı arttıkça yerli katliamı da artmaya başladı. Hollandalı yerleşimciler kendilerine sığınmak isteyen yerleşimcileri katletti. 5-6 yaşındaki çocuklar anneleçrinin kucaklarından alınarak parçalandı. Bazıları alevlere bazıları ise nehirlere atıldı.
- KÖLE TİCARETİ: 
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, Madagaskar, Endonezya, Hindistan ve Sri Lankalı köleler çalıştırıldı. Bazı dönemlerde sömürgelerdeki bir Hollandalı’ya yaklaşık 200 köle düştüğü görüldü. 
İYİCE ZIVANADAN ÇIKTILAR
16 Nisan’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile ilgili referandumda, Avrupa Birliği’nin önemli ülkelerinden Almanya açık açık evet cephesini tehdit ediyor. Türkiye’ye karşı faşist uygulamaları devreye sokan, ancak terör örgütü PKK’ya her türlü alanı açan Merkel, “Türk liderlerin Nazi kıyaslaması son bulmalı” şeklinde konuştu. Merkel ayrıca, Almanya’da yapılacak etkinliklerin yasaklanabileceği tehdidinde bulundu.
Alman SPD Genel Başkanı Martin Schulz da, Türk hükümet üyelerinin Almanya’da referandum kampanyası düzenlemesine getirilen yasakları desteklediğini ifade ederek “Diplomatik dokunulmazlığını parti politikası yapmakta kullananlara Almanya’da yer yoktur” dedi. Alman Federal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen ise, ARD’de katıldığı bir televizyon programında Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesi durumunda AB ile üyelik müzakerelerinin sona ereceği şantajında bulundu. Röttgen, Türklerin referandum öncesi planlanan Anayasa reformunun şimdiki Cumhurbaşkanı’nın çıkarına olduğunu ve aynı zamanda Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin de oylandığını bilmesi gerektiğini söyledi. 
‘SİLAH SATMAYALIM’
Avrupa Halk Partisi Başkanı Manfred Weber ile Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Başkanı Ska Keller de ‘Türkiye’deki muhalefetin desteklenmesi gerektiğini’ belirtti. Keller, Erdoğan’a karşı en etkili cevabın Türkiye’ye silah satışının durdurulması olacağını sözlerine ekledi.
SOYKIRIMCI ANLAYIŞINI TERKETMEDİ
Dış politika ve siyaset uzmanı Vahit Özdemir, Hollanda’da yükselen İslamofobi’nin Rotterdam Belediye Başkanı üzerinden gizlenmeye çalışıldığını söyledi. Özdemir, FETÖ ile işbirliği de ortaya çıkan devşirme Belediye Başkanı’nın, yaranmacı tavırları da Hollanda’nın “İslamofobi”sini gizleyemeyecektir” dedi. Vahit Özdemir, “Geçmişte; Güney Asya, Güney Afrika ve Güney Amerika’da sömürgeleri bulunan ve bu zihniyeti hala devam ettirmek isteyen Hollanda, baltayı taşa vurdu” dedi. Özdemir özetle şu değerlendirmede bulundu: 
GEÇMİŞİ KARANLIK
“Türkiye’ye demokrasi, insan hakları dersi vermeye kalkan Hollanda’nın geçmişinde, kan ve göz yaşı vardır. Hollanda, eski sömürgesi Endonezya’daki Müslümanların katlinde ve asimilasyonunda birinci derecede sorumludur. Afrika ve Güney Amerika’daki sömürgelerinde acımacısızca soykırım yapmıştır. Güney Afrika’da Kap’da ve Surinam’daki katliamlar hala hafızalardadır. Aynı şekilde, 1979 yılında Lahey Büyükelçimiz Özdemir Benler’in oğlu 25 yaşındaki Ahmet Benler’in Ermeni asıllı katilini serbest bırakmıştır. 
YAPTIRIM ŞART
“Hollanda’nın şımarıklığının temelinde sömürgelerinden elde ettiği gelir yatmaktadır. Bu şımarıklıkla Türkiye’deki anayasa değişikliği seçimlerine müdahale etmeye kalkmıştır. Almanya, Avusturya ile bir bütün olarak oluşturdukları şer cephesi, yine de “hayır” çıkmasını sağlayamayacaktır. Hollanda’nın Türk tarihinden habersiz olduğu anlaşılıyor. Eğer Türk tarihine yeterince hakim olsalardı, hiçbir dönemde boyunduruk kabul etmeyen Türk halkının bu tür yaklaşımlara pirim vermeyeceğini de bilirlerdi.  Eğer bu hasmane tutum devam ederse, Türkiye’deki Hollanda şirketlerinin faaliyetleri gözden geçirilmelidir. Gerekli yaptırımlar vakit geçirilmeden uygulanmalıdır.” 

6 Mart 2017 Pazartesi

"TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ", Yazan: Ömer ÖZKAYA

TÜRK-RUS İLİŞKİSİ
Ömer ÖZKAYA
1917 Devrimi ile Çarlık Rusyası’ndan krallık, İngiltere’den de küresel liderlik gitti. Çar’ı tahtta tutamayan İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı bölgelerini işgal etmek mecburiyetinde kaldı. Osmanlı’yı Almanya’ya kaptıran, Çarlık Rusyası’nı kaybeden İngiltere, ABD’nin küresel oyunun liderliğine soyunması ile yeni bir tabloyla İngiltere’nin baskın olmadığı bir dünya ile karşılaştı.  
Komünist Rusya ile Yeni Türkiye Cumhuriyeti arasında var olma ittifakı kurulurken, Almanya 1. Dünya Savaşı’nın kayıplarını telafi etmek için etno-ideolojik bir kulvara doğru kayma yolunda ilerliyor, İngiltere, Fransa, Almanya birbirini kolluyor, SSCB genişleme stratejisini oluşturma incelemeleri yapıyordu. İngilizlerin büyük yatırımlar yaptığı Kafkaslar ve Ortadoğu’da SSCB ve ABD’nin gölgesi giderek koyulaşıyordu.  
Almanya, Fransa, İngiltere, SSCB, ABD ve Küresel Network, Türkiye’ye odaklanmış, Türkiye’nin siyasal, kültürel, ekonomik, dinsel, tarihsel koordinatlarını yeniden belirleyişinin olası sonuçlarını öngörmeye çabalıyorlardı. 1. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın müttefiki, 2. Dünya Savaşı’nda kendisinin (İngiltere’nin) müttefiki olan Türkiye’nin tutumu, planlanan dünya sistemlerinin kuruluşuna daima engel oluyordu. 
Türkiye’nin İstiklal Savaşı’na, SSCB’deki soydaş ve dindaşlarının desteklerine engel olmayarak ve organize ederek cumhuriyete destek veren SSCB ve başka hiçbir devletin müttefiki olmayan Türkiye Cumhuriyeti, duruşu ile tüm egemenlerin şimşeklerini üzerine çekerken bölgesindeki diğer milletler için de tehlikeli bir örnek olmak gibi bir vasıf kazanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni koordinatları, Orta Doğu ve Afrika’daki ülkelerin de bağımsız olabilecekleri fikrini mayalıyordu ve bu hali ile de tehlike teşkil ediyordu. 
2. Dünya Savaşı ve sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ni tarafına çekmek isteyen ülkeler arası mücadeleyi tüm renkleri ile o dönemin Türk medyasından izlemek ve günümüzde yeniden okumak, küresel ve bölgesel bekâmız açısından bir zarurettir. 
Avrupa’nın Osmanlı’ya hâkim olma çabaları 1699’dan sonraki Türk tarihinin en önemli safhasını oluşturmaktadır. Doğunun Hasta Adamı, Avrupa’nın tüm ülkeleri ile tehlikeli tahteravalli oynuyor, hem Avrupa’ya esir olan hem de Avrupa’yı esir alan ülke gibi karmaşık bir jeopolitik tablo oluşturarak beka kanallarını inşa etmek istiyordu. 
Kafkaslar, Orta Asya ve Orta Doğu’da SSCB (Rusya) kadar istihbarat sahibi olan bir diğer devlet İngiltere’dir. Rusya etnik ve kültürel mühendislik, İngiltere dinsel ve ekonomik mühendislik ile Orta Doğu’da tüm rakiplerinden ilerideydiler. Oysa Almanya, Fransa, ABD ve Küresel Sistem de Orta Doğu, Orta Asya ve tabii ki Türkiye’de  jeo-stratejik ve jeo-istihbâri bir etki alanı oluşturup Rusya ve İngiltere’yi dengelemek istiyordu.  
TÜRK-RUS İLİŞKİSİ (2) 
Ömer ÖZKAYA
2. Dünya Savaşı sonrası ABD, tam küresel bir güç olma vasfı kazanmadan hemen önce İngiltere, Almanya ve Rusya’ya, ayrıca kaybettiği Türkiye’ye yönelik yeni bir hâkimiyet atağı başlattı. Londra’nın talebi üzerine, ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, ABD Dışişleri Bakanlığı Yakındoğu Şubesi Direktörü Loy Henderson, İngiltere’nin ABD Büyükelçisi Lord Inverchapel ve İngiliz Büyükelçiliği Birinci Kâtibi Herbert M. Sichel, 1947 yılının 24 Şubat günü Washington’da bir araya geldi. İngiliz büyükelçisi, Marshall’a, “Hükümetimin talimatları üzerine, biri Yunanistan diğeri Türkiye’ye ilişkin, iki memorandumu size elden teslim etmek üzere geldim” dedi. 
Ekonomik ve mali açıdan zor durumda olan İngiliz Hükümeti, Yunanistan ve Türkiye’ye yaptıkları ekonomik ve askeri desteğin yükünü taşımaya devam edemeyeceklerini bildiriyordu. Tahminlere göre 1947 yılının geri kalanı için Yunanistan ve Türkiye’nin her birine yıllık yaklaşık 250 milyon dolar lazımdı. Bu yardım olmadan Yunanistan ve Türkiye, Batı’nın kontrolünde olamaz, bu ülkeler ve Orta Doğu’nun geri kalanı, Rusya’nın kontrolüne girebilirdi. 
Büyükelçi, ne Türk ne de Yunan hükümetinin, artık bu iki ülkeye Büyük Britanya’nın mali destek sağlayamayacağına dair kararından henüz haberdar olmadığını vurguladı. Ayrıca, ABD hükümetinin onlara yardım etmeye dair net planlarından henüz haberdar olmadan kendilerine böyle bir bilginin ulaştırılmaması gerektiğini, yoksa bunun felaket sonuçlar doğurabileceğini de sözlerine ekledi. 
İngiltere’nin bu teklifini ABD şöyle analiz etti: 
1- Yunanistan ve Türkiye, ABD veya Büyük Britanya'dan mali ve askeri yardım alamazlarsa yakın gelecekte Sovyet kuklası haline gelebilir. Onların Batı dünyası tarafından kaybedilmesi, Avrupa'da, Yakın Asya ve Orta Doğu'da Sovyet ilerlemesiyle sonuçlanabilir. Ortaya çıkan kaos, özellikle İngiltere'nin ve tüm Batı dünyasının stratejik ve ekonomik konumunu hızla zayıflatacak ve Birleşik Devletler’in güvenliğini tehdit edecektir. 
2-İngiliz Hükümeti, Sovyetlerin Yunanistan'ı işgal etmesini önlemek için askeri bir ittifak ve etki alanlarının belirlenmesi dahil olmak üzere Sovyetler Birliği ile bir anlaşmaya varması gerektiğine karar verebilir. Böyle bir düzenleme Sovyetler Birliği'ni güçlendirecek, Britanya'yı zayıflatacak ve ABD'yi tecrit edecektir. Etki alanlarının restorasyonu Birleşmiş Milletler’in temellerini zayıflatacaktır. Bu iki şıktan herhangi biri, ABD’yi, şu anda bulunduğundan daha dezavantajlı bir konumda bulacağı üçüncü bir dünya savaşına daha yakın hale getirecektir. İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında yukarıda sözü edilen karakterde bir düzenleme yapılması durumunda ABD, muhtemelen Büyük Britanya'nın etkili askeri desteği olmaksızın bir dünya çatışmasına karışabilir. Dolayısıyla, ABD’nin menfaatleri doğrultusunda, bu hükümet, Yunanistan ve Türkiye adına yükümlü olduğu mali yükün büyük bir kısmını İngiliz Hükümeti’nden alacaktır.” 
İngiliz büyükelçisinin getirdiği mesaj, dünyanın büyük bölümünü uzun zamandır baskısı altında tutan ve nizam veren İngiliz egemenliğinin sona erdiğinin resmi dille bir ifadesiydi.  
Bir süre sonra Türkiye’nin bilmediği çok partili sisteme geçişi ve Demokrat Parti iktidarıyla İngiltere’nin elindeki Türkiye kartları bir anda olağanüstü stratejik değer kazandı. İngiltere, Türkiye’yi yeniden kendi iktidar alanında tutmak için ordu içindeki ekalliyet (azınlık) unsurlarına el attı. Dinsel ve ekonomik mühendislikteki üstün istihbari nitelikleri ile Türkiye’de laik-dindar gerilimine ekonomik içerik de katarak derinleştirmek için tüm imkânlarını kullandı. Buna bazı Avrupa devletleri 6-7 Eylül olayları ile karşılık verdi. Güçlü devletlerin hâkimiyet mücadelesi verdiği bir ülkeye dönüşen Türkiye bir yandan da tırmandırılan Rusya-Komünizm /NATO rekabetinde taraf olmak zorunda bırakıldı. 
Hemen herkes, Türkiye’nin dünya politikasındaki yerini, kendince “olması gereken yer”e getirmenin peşindeydi. Menderes, Atatürk’ün kaderini paylaşmaya doğru itiliyor, ordu içindeki ekalliyet (azınlık) unsurlarının rekabeti, 27 Mayıs Darbesi’nin gelmekte olduğunu haber veriyordu.  
TÜRK-RUS İLİŞKİSİ (3)   
Ömer ÖZKAYA
Ellerinde geleceğe ilişkin ciddi hedefler, projeler, bilimsel-teknolojik icatlar bulunan Almanlar ve arka plandaki müttefikleri, 2. Dünya Savaşı’nda cephe değiştirip yenildi. Yani yeni bir strateji izlemeye başladılar. Almanları yenen güçlerden biri olan enternasyonal Sosyalist SSCB, Kapitalizm (Batı) karşıtı Sosyalist-Komünist bloğu oluşturdu. ABD ve SSCB birlikte yeni bir oyun kurdu, eski büyük güçler İngiltere ve Fransa bu oyunun NATO kapsamında figüran oyuncusu rolüyle yetinmek zorunda bırakıldı. Yalta Konferansı ile dünya, NATO ve Varşova Paktı arasında zaten bölüşülmüştü. İngiltere’nin buna cevabı, üçüncü yol olarak Bağlantısızlar Hareketi’ni oluşturmak oldu. Ancak bu girişim zayıf kaldı. İngiltere, dünyanın; ideolojik bağlamda bir rekabete girmesi ve ikili bir yapının (Kapitalist-Komünist) oluşmasıyla küresel planda birçok üstünlüğünü kaybetti.  
İngiltere’nin, Soğuk Savaş yıllarında
ABD’nin karşısında SSCB’nin bulunduğu yerde olmak istediği zaman zaman gündeme gelmektedir. Ancak burada reel siyasete aykırı bir durum söz konusudur. İki kapitalist ülke (ABD ve İngiltere) nasıl zıt kutup oluşturacaklardı ki? İngiltere, SSCB’nin oynadığı fonksiyonu icra edebilir miydi? Zor, çünkü birden çok amaca hizmet edecek ideolojik arka plan SSCB’de vardı. Dolayısıyla İngiltere, ABD’nin cüssesinin gölgesinde kalmaya mecbur oldu. 
Elindeki küresel bilgi birikimi, ideolojik bir rekabete uyarlanamayınca, sömürge ülkeleri ağı, İngiltere’yi Bağlantısızlar Hareketi’ni organize etmeye sevketti. İşte 1960’da Türkiye’de gerçekleştirilen 27 Mayıs Darbesi, bürokrasi ve orduda yerleşik İngilizsever kripto Hıristiyan unsurlar vasıtasıyla Türkiye’yi NATO’dan koparıp Bağlantısızlar Hareketi’ne bağlama operasyonuydu. 
27 Mayıs’tan sonra İngiltere’ye güven sıfıra indi, Washington, Londra’ya itimat etmenin zararını ikinci kez kaldıramayacağını bariz bir şekilde anladı. İngiltere, ABD’nin; ABD’ye rağmen yapacaklarının farkına varamayacağını zannetmişti ama suçüstü yakalandı. Londra’nın sinsi olduğu biliniyor ama bu kadarı beklenmiyordu. 27 Mayıs Darbesi’yle Türkiye’nin yönetiminde bulunan Sabetay Türkler tasfiye edilmek istenmişti, fakat mücadele NATO tarafından kazanıldı, İngiltere istediği sonucu alamadı. 
Atatürk, Menderes, Demirel, Özal ve bugün Erdoğan, aynı zincirin halkaları olarak Batı’nın hışmına, İngilizlerin öfkesine maruz kaldılar. Fakat bu liderler aynı zamanda Türkiye’nin, Batı’nın tüm ülkeleriyle denk güçte olduğunun bilincinde olarak müzakereler yaptılar. Bu, Sosyalist Enternasyonal SSCB için de ciddi bir avantaj oldu. Bölgenin çok denklemli dengesini Türkiye kurdukça hedef oldu. Bu dengenin kurulmasında SSCB hep etkili oldu, Rusya bugün de etkili olmaya devam ediyor. 
Türkiye; bölgenin ve dünyanın çok denklemli, çok bilinmeyenli koordinatlarında özellikle İngiliz’leri rahatsız eden, bazen de memnun eden, ama önemli oranda kendi rotasını belirleyen ve bunu takip eden bir politika geliştirme yolunda hep başarılı oldu. Türkiye’nin Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Rusya ile Katolik nikâhı kıyamayacağı tarihi bir gerçeklik olarak artık kabul edilmelidir. 
Bu durumda Türkiye’nin bölgesel, küresel stratejilerinin bu devletlerin stratejileri ile yer yer örtüşüyor olması bir takım paktlar kurulduğu anlamına gelmemelidir. Tarihten de anlaşılacağı gibi “Dünyanın sigortası Türkiye, kendi özgün duruşunu koruduğu sürece dünyanın da dengesi korunur ve küresel barış devam eder” demek abartılı bir hüküm değildir. (Pazar günü devam edelim)
TÜRK-RUS İLİŞKİSİ (4) 
Ömer ÖZKAYA
Bugün İngiltere AB’den kopunca, Bağlantısızlar Hareketini, Commonwealth ülkelerini ve Türkiye gibi bölgesel güçleri yeni bir pakt içinde değerlendirme arayışındadır. Bu tüm dünyanın dengesini bozacak bir girişim olarak nitelendirilecek, girişim sahipleri ve buna eğilimi olan ülkeler, diğer devletlerin hedefi olabilecektir. Nitekim bu yönde uyarılar özellikle AB merkezli olarak tüm taraflara yapılmaktadır. 
 İngiltere şimdi Kapitalist-Liberalist dünyada bir pakt kurmak girişiminde ve arayışında olarak etiketleniyorsa, bu, yakın tarihin yeniden farklı içerikle tekrarı anlamını taşıyacaktır. 
İşte bu noktada dünün Sosyalist Enternasyonal (Varşova Paktı/SSCB) ve Kapitalist Enternasyonal  (NATO/ABD) paktları gücünde İngiltere liderliğinde yeni bir güç ortaya çıkabilecek mi? Bu sorunun cevabı, NATO’nun, Batı ittifakının ve ABD liderliğinin dağılmasını içerecek yelpazede olacaktır. Ve yine Rusya’nın ve Türkiye’nin duruşu burada projelerin kaderini belirleyici nitelikte olacaktır. 
İngiltere’nin böyle bir pakt inşası girişimi, Batı ve Avrupa tanımlarını da değiştirecek bir potansiyel taşıması sebebiyle kabul edilir bulunamayabilir. Bu girişim Nasyonal Sosyalistler’in girişimi gibi algılanırsa sonuçlar radikal olacaktır. 
İngiltere’nin hâkimiyet alanında olduğunu düşündüğü ülkelerle bir birliktelik projesi varsa ve bunu inşa etmeye düşünüyorsa, 1930‘lar dünyasının tablosuna bir daha bakmalıyız. 
Bunun için “Nasyonal Sosyalistler’in, Enternasyonal Sosyalistler’in, Kapitalist Enternasyonal’in ve Küresel Elitler’in elindeki derinlikli projeler demetine ve hedefine İngiltere de sahip mi, İngiltere  böyle bir misyonu alacak güçte mi?” soruları sorulacak ve cevap aranırken de öncelikle Rusya ve Türkiye’nin stratejilerini bilmek çok kıymetli olacaktır. 
Dolayısıyla 1950-1960 arası dünya bilgisi Türkiye için vazgeçilmez önemde olacaktır. Tabii ki “1950-1960 arasında Türkiye’de kim kimdir?” sorusunun cevabı çok daha hayatidir. SSCB, Nasyonal Sosyalistler ve Kapitalist Enternasyonaller kesin inançlılardı. Acaba bugünün Rusya’sı ve adı geçenler kesin inançlılar mı? 
1917’den beri küresel oyunun as oyuncusu Rus Derin Aklı’dır. Rus Derin Aklı’nı ya da devlet aklını, aynı anda 1001 masada oyun oynayan bir pokerciye benzetebiliriz. Sınırlarını çok iyi bilen küresel bir oyuncudan bahsediyoruz. 
Her türlü renge girebilen bir “akıl”la nasıl konuşulur? 90'a yakın federe devlet, bir o kadar ırk ve millet ve bütün bunların kesişme noktası Rus derin aklı… Acaba müttefik devletleri kim? Ya da Rusya'ya ihtiyaç duyanlar hangi devletler? 
Yarın devam edelim. 
TÜRK-RUS İLİŞKİSİ (5) 
Ömer ÖZKAYA
Küresel oyunun 1917’den beri as oyuncusu Rus Derin Aklı. Rus Derin Aklı’nı ya da devlet aklını aynı anda 1001 masada oyun oynayan bir pokerciye benzetebiliriz. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İsrail ve Çin için de benzer şey söylenebilir. Rus Derin Aklı, dünyadaki en eski yapılardan biridir, az zamanda oluşmuş değildir. Aklın, en mükemmel şekilde ezzaz(saygı görme) olduğu yerdir. Karşımızda, gelip geçici şartların eseri sıradan bir devlet yok. Rusya, küresel stratejilerinin birçoğunu kitap haline getirmeyen bir devlet. 
İsrail, Rusya, Türkiye, Almanya ve İran, acaba Küre’yi istedikleri gibi döndürecek bilgi birikimini nasıl kullanıyor? Acaba uluslararası ilişkilerde Rusya'nın fonksiyonunu tam olarak bilenler kimler? Bu soruların cevabı, Rus Derin Aklı’nın veya devlet aklının uluslararası ilişkilerdeki stratejilerini ve yöntemlerini kavramak için esası teşkil ediyor. 
Rusya uluslararası ilişkilerin doğasını en iyi bilen ve kullanan ülkelerden. Sıradan analizlerin ve istihbaratların değil, rafine analizlerin ve istihbaratların gösterdiklerine bakarsak Rus Derin Aklı’yla burun buruna gelir ve çok şaşırırız.Matruşkaların üstadı Rus Devlet Aklı’nı tanımak için, stratejiyi; “tümdengelim, tümevarım ve her yöne zamanında salınım” olarak görebilecek envantere sahip olmak gerekiyor. 
Acaba Türkiye’nin de Rusya gibi “yetenekleri” var mı? Acaba Almanya, İsrail ve İran, Rusya’yla aynı kulvarda mı? İspanya, İngiltere, Fransa, Hollanda ve Portekiz, bu bağlamın eşiti mi? İngiltere gibi küresel siyasal ve ekonomik senarist, acaba özgül ağırlığını bugün yeniden ölçtüğünde küresel güç liginde kaçıncı sırada olur? Fransa'nın imkânlarının ne kadarı görünür durumda ve kullanımda? ABD bugünkü konumunu hangi devletsel temellerle takviye etmeye çalışıyor? İsrail’in son hamleleri acaba nasıl bir arka planın ürünü? 
Bütün bu soruları gündeme getirmemizin sebebi, devletlerarası yeni şemanın nasıl bir zeminde olduğunun ortaya çıkarılmasını içeriyor. Çünkü devletlerarası paradigma ve parametreler radikal şekilde değişti. Tüm kavramlar yeniden tanımlanıyor. Kadim bilimlerin ve kadim dillerin üstâdlarınca, uluslararası ilişkilerin sürümü güncellendi, stratejik parametreler ve paradigmalar hayli yükseltildi ve çeşitlendirildi. Artık klasik/alışılagelmiş güç unsurlarının çok azı, güç vasfını koruyor, eş zamanlı olarak klasik zayıflık tanımları da hızla değişiyor. Akıl ilk defa en çıplak haliyle savaşın ön cephesinde ve bu yönü ile her şeyi tersine çevirme gücüne sahip. 
Son dönemde uluslararası ilişkilerin tümü ile yanlış öngörülür olmasının sebebi; bu alışılmış istihbaratlar, alışılmış analizler ve stratejilerin artık çalışmıyor ve çalışamayacak olması. Rusya, İngiltere, ABD, Almanya, Fransa, Çin, Japonya ve son 15 yıldır da Türkiye bu anlamda yeni yollar izleme ve inşa etme girişimindeler. Rusya ve Türkiye’yi yakınlaştıran işte bu yeni durum. Fakat ne yazık ki Rusya ile ilgili araştırma açığımız büyük. Bu bakımdan yeni dönemin parametrelerini ve paradigmalarını açığa çıkarmak için başlattığımız aydınlatma sürecini devam ettirmek asıl hale geliyor.