19 Şubat 2014 Çarşamba

İRAN DOSYASI: İRAN-Şİİ MEDYASI VE HİZBULLAH'IN TEKFİRCİLİK EFSANESİ‏

İRAN DOSYASI:
İRAN-Şİİ MEDYASI VE HİZBULLAH'IN TEKFİRCİLİK EFSANESİ
İRAN ANALİZ / İran, Esed, Maliki, Rusya ve Hizbullah örgütüyle Şii lobisine ait çeşitli medya kuruluşlarının kullandığı ‘tekfirci’ kelimesi ile kimler kast ediliyor, bununla kimler hedef tahtasına oturtuluyor, bu gizemli cümleleri kullanıp en korkunç katliamları işleyen aynı odaklar, kendilerine hizmet eden el-Kaide örgütünü neden sürekli öne çıkartıyor? Sorulara kısa cevapları bu makalede…
Suriye halkının başlattığı devrimin kıvılcımı Der’a şehrinde birkaç çocuğun duvarlara yazdığı sloganlar sebebiyle tutuklanması, korkunç işkencelere uğraması, katledilmesi ve ailelerinin çocuklarını teslim almak üzere karakollara gittiğinde küfür, hakaret ve haysiyetlerinin çiğnenmesi neticesinde parlamıştı. Kısa bir süre içerisinde ülke geneline yayılan barışçıl eylemleri Esed rejimi ve İran-Şii medyası hemen terörist gruplar, Kaide veya tekfirciler dedikleri oluşumlar ile ilişkilendirmeye çalışmıştı. Ancak milyonlarca Suriyelinin katıldığı, her Cuma günü namaz çıkışlarında korkunç katliamlara, şehitler ve yaralılar vermelerine rağmen devam ettirdiği gösteriler rejimin bu kullanmaya çalıştığı kozunu inandırıcı kılmamaktaydı.  
Mart 2011 tarihinde başlayan devrimin kanlı şekilde bastırılmaya çalışılması, vahşetin tüm hızıyla devam etmesi üzerine altı ay sonra silaha sarılması, kendisini, canını, malını, ırzını, namusunu ve saldırıya uğradıkları bölgeleri korumak amacıyla direniş başlatması rejimin ‘tekfirciler’ literatürüne daha fazla sarılmasını beraberinde getirdi. Bu noktada Rusya ve İrana önemli görevler üstlendi. Yine İran ile Esed rejiminin ve Şii lobisinin desteklediği medya organlarında sürekli Kaide, tekfirciler, Selefiler vs gibi kelimeler kullanıma sokuldu.
Rejimin beklediğinin çok üstünde ağır hezimet alması, Suriye silahlı direnişinin birçok cephede ilerlemesi, orduda kendi halkını katletmek istemeyen çoğunluğu Sünni general, subay, astsubay, er ve erbaşların ayrılması gibi sebepler dışarıdan milislerin Esed’e desteğe gelmesine neden oldu. Başından beri devrimin kanlı şekilde bastırılması için her açıdan Esed’e destek veren İran rejimi üst düzey generaller, istihbaratçılar, teknik unsurları, Hizbullah terör örgütü militanları kısa bir süre sonra sahada aktivistlerin tutuklanması, işkence edilmesi ve öldürülmesi gibi fiili varlıklarını sahada göstermeye başladı. Hizbullah’ın yanı sıra Irak’tan ve farklı ülkelerden de Şii militanlar sözde kutsal mekanları koruma bahanesiyle akın akın Suriye’ye gönderildi. Bunların dini açıdan kendilerine meşruiyet zeminini temin etmeleri için Şii din adamları hem sözde Suriye’deki dini mekanları, türbeleri koruma bahanesini ileri sürerken öte yandan efsunlu bir kelime olan ‘tekfircilere’ karşı savaş/cihad kavramını da kullanmaktaydı. Bunların başında da İran’ın talimatlarıyla hareket eden aşırı Şii Hizbullah örgütü gelmekteydi.
İslam’ın sapkın bir fırka olarak tanımladığı İmamiyye Şiası (Caferiler) açısından dahi kafir olarak nitelendirilen Nusayriler ile Esed iktidarında stratejik ortaklık kurularak, Lübnan’daki Şiilerin güçlendirilmesi uğruna Musa Sadr başkanlığındaki Şii ruhbanlar bir fetva yayınlamıştı. Buna göre ahiret inancı olmayan, dini anlamda bir nitelik taşımayan Nusayriler de Şiiliğin bir kolu olarak değerlendirilmişti. Nusayrileri dahi tekfir eden Şiilerin en örgütlü gücü olan Hizbullah bugün gelinen noktada Nusayri Esed rejimine, işlenen korkunç vahşet ve mezhepçi terörizme karşı hak talebinde bulunan herkesi ‘tekfirci, terörist, dış destekli gruplar’ diyerek tanımlamaktadır.  Bu tanımı Hizbullah’ın bağlı bulunduğu Veliyyi Fakih Hamaney, çeşitli radikal Şii din adamları, İran rejimi ve dünya genelindeki uzantısı örgütler, lobi unsurları sürekli olarak kullanmaktadır. Kafir olarak adlandıranların malı bunlar açısından helal görülmekte, öldürülmesi, malı, canı ve ırzının gasp edilmesi ise bir nevi sevap olarak görülmektedir.
Lübnan, Irak, İran, Afganistan, Pakistan, Kuveyt, Yemen, Türkiye ve farklıl farklı ülkelerden Suriye’ye gönderilen Şii militanların dini argüman olarak sarıldığı, çocuklar, kadınlar ve sivillerden oluşan Suriye halkını rahatlıkla katlettikleri ruh halinin arkasında bu ‘mezhebi meşrulaştırma’ araçları yatmaktadır. Beşşar Esed rejimine destek için de değil de sözde direniş eksenini korumak, Şiileri ortadan kaldırmaya ant içmiş ‘tekfirci, Selefi, Kaide vs’ gibi gruplara karşı ‘mukaddes cihad görevini’ yerine getirmek, kutsal mekanları korumak gibi iddialarla on binlerce Şii militan Suriye’de bulunmaktadır.
Direk Sünni ismini kullanmaktan kaçınan, ama söyledikleri, suçladıkları kesimlerin hepsinin tamamen Sünniler olduğu görülen İran-Şii aklının somut yansıması Suriye, Irak ve farklı ülkelerde işlenen korkunç katliamlarda, bunların nasıl servis edildiğinde, vahşetin nasıl meşrulaştırıldığında, sivilleri katleden militanların nasıl kutsanarak kahraman yapıldığında görülmektedir. İran’ın tüm İslam ülkelerinde İslam’ın temel ilkelerini çiğneyerek çarpık ve tekfir edici bir Şii anlayışını yaymaya yönelik projesine karşı çıkan, Esed rejiminin, Maliki’nin ve Hizbullah’ın, çeşitli Şii terör örgütlerinin işlediği katliamlara karşı çıkan, eleştiren, bu projeyi ifşa etmeye çalışan herkes ‘tekfirci, vehhabi, siyonist uşağı, selefi terörü, kaideci’ vs gibi sıfatlarla yaftalanmaktadır. Bu çerçevede en önde örgütlü küresel bir güç olan Sünni İhvanul Müslimin (Müslüman Kardeşler) Hareketi gelmektedir.
Müslüman Kardeşler Hareketi’nin manevi lideri Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi’nin karalanması, yalan haberler, uydurma iddialar ile hedef alınmasında İran ve Şii medyasının nasıl önemli roller üstlendiği bu noktada ‘tekfirci Şii zihniyetini’ ifşa etmek açısından çok önemli bir örneklik teşkil etmektedir. Türkiye’deki İran lobisine ait velfecr, yakindoguhaber, rasthaber, zeynebiye, medyasafak vs gibi sitelerin Sünni düşmanlığı kendisini  Karadavi, İhvan, Suriye direnişi veya Arap Baharı üzerinden farklı tezler, uydurma haberler ve senaryolar ile göstermekte, bu yönde sahip oldukları düşmanca bir anlayışı sürekli olarak işlemektedir. Bu da İran destekli Şii azınlığın İslam dünyasını tehdit eden yıkıcı, mezhepçi Şii projesine karşı en ciddi engel olarak karşılarındaki ‘düşmanı’ iyi bildikleri anlamına gelmektedir.
Aynı şekilde sözde Filistin davası, Filistin direnişi iddialarıyla kendilerine alan açmaya, meşruiyet devşirmeye çalışan, yukarıda ismi geçen veya geçmeyen tamamı gizli Şii/Şiileşmiş, ancak hala Türkiye’de konjonktür gereği yerine göre Sünni olarak kendilerini lanse eden şahsiyetlerin İhvan kökenli Sünni İslami Direniş Hareketi HAMAS düşmanlığı da iyi bilinmelidir. Halid Meşal’in ve HAMAS liderlerinin, Suriye’deki vahşet karşısında Esed rejimini desteklememeleri, tüm baskılara rağmen rejimden yana açıklama yapmamaları, Suriye devrimini desteklemeleri, en son ülkeden çıkmak zorunda kalmaları, İran-Şii, Hizbullah terör örgütünü açıkça eleştirip tavır koymaları İran-Şii lobisinin Filistin direnişini, HAMAS’ı karalama kampanyasına hız vermelerini beraberinde getirmiştir. Hamas dahi tekfir edilmiş, hatta bir adım öne giden Şii din adamları ve siteleri/örgütleri onları Siyonist dostu olmakla dahi itham edebilmiştir!
Hizbullah terör örgütüne bağlı medya organlarında Vehhabi-Selefi tekfirciler, Kaide vs gibi isimlendirmeler sürekli kullanılıyor. Selefi Cihadçılar veya Selefi İlimciler, farklı farklı akımlar arasında hiçbir fark gözetmeksizin her birisini aynı potaya koyuyor. Sonrasında el-Esiriyye diye yeni bir kavram daha icad ederek Şeyh Ahmed el-Esir isimli sadece yüzlerce müntesibi bulunan, Sayda isimli küçük şehirdeki din adamı üzerinden yine Sünnileri hedef alıyor. Tüm bunların yanı sıra ana akım olan İhvanul Müslimin (Müslüman Kardeşler) Teşkilatının Lübnan’daki kolu olan Cemaatul İslamiyye’yi de hedef almaktan kaçınmıyor. Bununla da yetinmeyen örgüt, bir ayrım yapmaksızın Suriyeli Devrimciler Partisi’ni de kendisince yaptığı sınıflandırma içine yerleştiriyor. Lübnan ve bölgeyi bir ateş topuna çevirecek denli kin, nefret, tekfircilik ve terörizmi besleyecek bir dil kullanan, hastalıklı bir zihniyet dünyasına sahip İran destekli Caferi Hizbullah örgütü, kendisine bağlı geniş şebekeyi kullanarak yazılı, görsel ve sesli medyasının yanı sıra ülkede cadde ve sokakları da bu toplumsal yapıyı dinamitleyecek şekilde tahrik edecek materyaller ile donatıyor.
En fazla el-Kaide kartı üzerinden operasyon yürüten İran-Şii lobisi, Hizbullah ve Esed rejiminin temelde bu şüpheli örgüt ile derin ilişkileri bulunduğu yönündeki bilgiler gün geçtikçe belirginleşiyor. Irak’taki Şiileri hedef alan herhangi bir saldırıda direk tekfirciler diyerek Sünnileri hedef tahtasına oturtan Hizbullah örgütü liderliğinin el-Kaide içindeki liderlerle direk veya indirek şekilde irtibatta olduğuna dair birçok haber bulunuyor. İran’ın da el-Kaide örgütü liderlerine bir müddet ev sahipliği yaptığı, Tahran’da istihbaratın himayesinde bu kişilerin himaye edildiği de biliniyor. İran taşeronu olarak ithamlara maruz kalan Nuri Maliki de Esed rejimini el-Kaide unsurlarını, aşırı örgütleri ve tekfircileri Irak’a göndermekle suçlamıştı. 2009 yılında teröre verdiği destekten dolayı Esed rejimini uluslararası mahkemede yargılama yönünde girişimlere kalkışacakları yönünde tehditler dahi savurmuştu Irak Hükümeti… 14.11.2013 tarihli el-Hayat Gazetesinde Gassan Şerbil’e konuşan Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin ağzından bu tehdit cümleleri dökülmekte, Malik ise Esed rejimini BM Güvenlik Konseyi’ne şikayet etmekteydi. Gerekçe ise el-Kaide ve terörü desteklemek, bomba yüklü araçları Irak’a göndermek idi.
Hizbullah örgütünün benimsediği İran tipi bir 12 İmamcı (Caferi-İmamiyye-Velayeti Fakih dogması) anlayışı ortaya koyan başlıca eserlere dikkatle bakıldığında, bunların en temelde kendisini İslam’ın ana esaslarını, akidesini, iman esaslarını ayaklar altına alan fikirler ile değiştirilmeye, çarpıtılmaya çalıştığı, ilk Müslümanların (sahabelerin) neredeyse tamamını kafir ilan edip, bunları  mürted olarak nitelendirdiği, İslam medeniyetini oluşturan ilmi mirası, gelenek ve tarihi inkar, çarpıtma ve yalanlarla karalama gibi bir yola başvurup apayrı bir kendisinden türeme yeni ‘din, yol, fırka’ oluşturduğu görülmektedir. Bu anlayışa sahip İmamiyye tipi Caferi / Şia azınlık kesimi kendisini daha çok Sünni karşıtlığı üzerinden tanımlamakta, hayatını ve dünya görüşünü sahih İslami anlayışa düşman, bunun karşısında ve dışlayacak şekilde şekillendirmektedir. Dünyanın farklı bölgelerinde milyarı aşkın Müslüman nüfus arasında sayıları birkaç yüz milyonu zorla bulan Şia’nın, bulunduğu her yerde İslam’ı, Müslümanları hedef alması, İslam düşüncesini baltalayacak, Müslümanları zayıflatacak eylem, faaliyet ve girişimlerde yer alması şaşılacak bir şey olmamaktadır.
Bu düşünceye sahip Hizbullah örgütü de İran tipi bir Şiilik de, lobi unsurları da ciddi şekilde bu derin ‘tekfirci’ anlayışı yaymaya çalışmakta, bulunduğu ülkelerde Sünnilere karşı  kin, nefret ve düşmanlık tohumları eken bir siyaseti, projeyi yürütmektedirler.
[publicize twitter] // [publicize facebook] // [category güvenlik]

[tags İRAN DOSYASI, İRAN, Şİİ MEDYASI, HİZBULLAH, TEKFİRCİLİK EFSANESİ]

DEMOKRAT PARTİNİN KURULUŞUNDA MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAĞIN ROLÜ Dr. M. Galip Baysan

DEMOKRAT PARTİNİN KURULUŞUNDA
MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAĞIN ROLÜ
 Dr. M. Galip Baysan
Bu gün oy kazanmak için demokrat partinin mirasına sahip çıkanlar acaba bu partinin kuruluş safhasında rahmetli Fevzi Paşanın rolünün ne olduğunu biliyorlar mı? Geçmiş bir yazımda çoğunlukçu demokratik düzene geçmek için İsmet paşanın gayretlerini açıklamaya çalışmıştım. Çünkü tek partili cumhuriyetten çok partili demokratik düzene geçiş kolay olmamış ve bu konuda Milli mücadele Liderlerine iktidar ve muhalefetin düzenlenmesinde büyük görevler düşmüştür. Bunun en önemli nedeni, demokrasi tecrübesinin azlığı ve siyasi ahlakın henüz ilkel bir durumda oluşudur.
 Adalet Bakanlığı eski Müsteşarı Avukat Kenan Ö. Öner, 14 Şubat 1946’da kurdukları İstanbul İl Örgütünün ilk günlerini şu sözlerle anlatmaktadır.
“Partinin İstanbul teşkilatı, vazifesine başlamış olmakla beraber maddi ve manevi her vasıtadan mahrum, çırılçıplak bir halde idi. Paramız yok, yerimiz yok, bizlerle çalışacak arkadaşlarımız yoktu. Memlekette böyle işler için faydalı arkadaş bulmak da para kadar güçlük ihsas ediyordu. Hiçbirimizin siyasi faaliyetteki yeri olmadığı için kendilerine müracaat edecek tanıdıklarımız da pek az bulunuyor. Onların en namuslu ve en faziletlileri de bizimle beraber çalışmaktan çekiniyorlardı. Tanıdığımız ve inandığımız herkese müracaat ederek hiç olmazsa ilçeler teşkilatını kurabilmek için bize insan tavsiye etmesini rica ediyorduk. Bazıları temennilerimi kabul ederek isim veriyor, bir kısmı buna bile cesaret edemiyordu.”(1)
“Teşkilatımız ilk aylarda, birçok sebeplerle çok yavaş gidiyordu. En esaslı ve en faal yerler için seçtiğimiz insanlar korkuyor, kabul etmiyor, edenlerin bir çoğu da iktidar partisinin, hatta hükümetin baskısı altında çok geçmeden istifa ediyordu.”(2)
DP’nin kuruluş günlerinde Aydın’da hükümet tabipliği yapmakta olan Mükerrem Sarol, Adnan Menderes’le tanışıp, onun isteği ile partiye girdikten sonra, bir gün Aydın Valisi tarafından çağrıldığını ve kendisine şu tavsiyede bulunulduğunu anlatmaktadır.
“Yarından tezi yok hemen parti ile ilişiğini keseceksin. Ben burada vali isem ve Dr. Fazıl Şerafettin (Bürge) CHP müfettişi kaldıkça senin Aydın’dan mebus olman mümkün değildir. Mutlaka Meclis’e girmek istiyorsan bunun yolları vardır. CHP’ye girersin ve muradın derhal yerine getirilir.”(3)
Aynı günlerde Celal Bayar “Milli birliğinin bozulmaması için vatandaşların DP’ye girmemesi” şeklinde Halk partililerin yaptığı kötü propagandalardan şikâyetçi olurken, Adnan Menderes’te İzmir’de idare amirlerinin birer Halk Partili gibi çalışmalarından, uygulanan baskı ve yapılan korkutmalardan yakınıyordu.
Bu kritik dönemde DP’nin yoluna daha güvenle ve daha fazla halk desteği ile devam edebilmesi için güçlü bir “ele ihtiyaç vardı. DP’liler, bu güçlü el” olarak eski ve ünlü bir askeri Mareşal Fevzi Çakmak’ı düşündüler ve onunla temasa geçtiler. Cihat Baban DP’lilerin düşüncelerini şu sözlerle açıklamaktadır:
“1946 Nisan ayı. CHP seçimleri yenilemeye karar vermiş olduğu için, Halk partisi ile Demokrat parti arasında çatışmalar alabildiğinde sertleşmişti. (Terakkiperver ve Serbest Fırkaların başına gelenler) aslında DP muhalefetini yaşatmak isteyenlerin gözünü açmaya yaramıştı. Öyle bir tedbir almak gerekirdi ki, DP ne Terakkiperver, ne de Serbest Fırka’nın akıbetine uğrasın. Bu tedbir, Mareşal Fevzi Çakmak’ı küskünlüğünden istifade ederek muhalefet saflarına çekmek, böylece siyasi hayatta DP’ye oy verecek vatandaşa bir nevi emniyet kalkanı temin etmekti.
DP vatandaşa “CHP iktidarı DP’yi feshedemez, senin Serbest Fırkanın kapatılmasında olduğu gibi belalar gelemez. İşte İstiklal Savaşının üç büyüklerinden bir tanesi, Mareşal Fevzi Çakmak, senin önünde göğsünü sana siper etmiş. Sana zarar verecek, seni fişe geçirecek, fabrikadan attıracak, sana memuriyet vermeyecek olan iktidarın, bütün bu zorbalıkları yapabilmesi için evvela Mareşali tasviye etmesi lazım. Bu ise yürek ister buna kimse teşebbüs edemez” demeliydi.”(4)
Tasvir gazetesi Başyazarı C. Baban’ın DP adına teşebbüsleri başlangıçta olumsuz cavap alır. Mareşal kendisine “Hiçbir şey istemiyorum, bana Saraçoğlu geldi, Milletvekilliği ve arkasından da Meclis başkanlığı teklif etti, reddettim. Askerlikte ihtiyarlayan, işe yaramayan adamın, politikada hizmeti olur mu?” cevabını verir. Bunun üzerine Baban Mareşal’e Napolyon’un bir sözünü hatırlatır:
“General 60 yaşını buldu mu, onu askerin başından çekmeli, şerefli, fakat rahat bir milli göreve nakletmeli.”(5)
Daha sonra DP’nin teşebbüsleri devam eder ve Baban ikinci defa Mareşal’i ziyaret ettiğinde görüşmeler şu şekilde gelişir:
“Söz sözü açtı, Bayar’ın teklifi bahis konusu olunca:
 Ben bir partinin adamı olamam, dedi. Bayar’a da bunu söyledim. Bu sebepten dolayı da teklifini maalesef reddettim.
 Paşa, dedim, bir partinin adamı olamazsınız! Doğrudur. Fakat millet isterse, milletin karşısına çıkar, hayır hayır, ben senin arzuna, isteğine, bana gösterdiğin teveccühe rağmen, vazife yapmayacağım der misiniz?
Meydan savaşlarının ünlü kahramanı büyük askerin bir tereddüt geçirdiğini hissetmemek mümkün olmadı. “Millet ister mi? Milletim istiyorsa vazifeden elbet kaçmam ama, millet nasıl ister?”
Unutuldu, kenara atıldı zannedilen, üniformasından ayrı kalmakla hayattan uzaklaşmayı aynı şey zanneden adam “Millet isterse” sözünde kendisini büyüleyici bir sihir buldu. O zaman kendisine, İstanbul halkının onu bağımsız milletvekili yapmak üzere binlerce imza topladığını söyledim.
 Bana izin verirseniz, öğleden sonra tekrar geleyim, size İstanbul’da toplanan imzalar hakkında bilgi vereyim, kararınızı o zaman lütfedersiniz dedim.
Düşündü, yumuşamıştı, ordunun etrafına gölge saçan tarihi çınar, birden, baobap ağacı gibi büyümüştü, konuşurken sanki ağacın yaprakları hışırdıyordu. Sesindeki içtenliği, eski bir askerin kesin tutumuyla zedelemeden,
 Milletim isterse bir, bağımsız olmak şartıyla iki… Bu iki şartla milletvekili olmayı kabul ederim.
Bir kördüğüm çözülmüş, Demokrat Parti’nin kaderi, birden bire değişmişti.
Mareşal’in evinden ayrıldıktan sonra büyük bir hızla Sümer sokağa gittim. Bayar beni merakla hatta sabırsızlıkla bekliyordu. Odaya girer girmez:
 Oldu efendim, dedim. Mareşal adaylığını koymaya razı oldu.
Ve anlatmaya başladım. Milletin isteğiyle ve bağımsız olarak adaylığını koyacaktı.
Bayar’ın gözlerinin derinliğinde birdenbire memnuniyet kıvılcımları çaktı, yüzü sevinçten kızardı, boynuma sarıldı, beni öperken ısrarla “büyük hizmet ettin! Büyük hizmet ettin! Çok teşekkür ederim” dedi.”(6)
Mareşal’in iktidarın bütün tekliflerini(7) reddederek bağımsız da olsa muhalefet saflarında yer alması DP’nin talihini değiştiren bir olay olmuş ve partinin teşkilatlanması ve partiye katılmalar süratlenmiştir. Öyle ki 21 Temmuz 1946 günü yapılan seçimlerde DP, 49 ilde seçime katılmış ve bu illerde 273 aday gösterilmiştir. (8)
22 Temmuz 1946 seçimlerinden sonra Demokrat Pari Cumhurbaşkanı seçimi geldiği zaman İnönü’nün karşısına Mareşal’i aday olarak çıkarmış ve bağımsız Mareşal, 60 kadar oy almıştı.(9)
DİPNOTLAR:
(1) Kenan Öner, Siyasi Hatıralarım ve Bizde Demokrasi, s.18-19 (Osmanbey Matbaası, İstanbul-1948)
(2) Aynı eser, s.36
(3) Mükerrem Sarol, Bilinmeyen Menderes, s.35-36 (Kervan Yayınları, İstanbul-1983)
 (4) C. Baban, Politika Galerisi, s.95-96
(5)  Aynı eser, s.97
(6)  C. Baban, a.g.e., s.98-101
(7) Kemal Karpat, Turkey’s Politics, s.160 (The Transition to a Multi-Party System, Princeten, New Jersey-1959)
(8)  Aynı eser, s.163
(9)  C. Baban, a.g.e., s.102

Dr. M. Galip Baysan

18 Şubat 2014 Salı

Türk Dil Kurumu, kuruluşunun 81. yılını kutladı

Türk Dil Kurumu 
12 Temmuz 2013’te kuruluşunun 81. yılını kutladı
            Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'ın Türk Dil Kurumunun kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Kurum Başkanımıza gönderdiği mesaj:
            "Bir milleti millet yapan en önemli unsurlardan biri, ortak bir dile sahip olunmasıdır.
Kökleri tarihimiz kadar derinde olan dilimiz, bizi biz yapan, kaynaştıran, birleştiren kültürümüzün ve medeniyetimizin en temel harçlarından biridir.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında tesis edilen Türk Dil Kurumu, dilimizin korunması, geliştirilmesi adına ortaya konan en anlamlı, en önemli adımlardan biri olmuştur.
            Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak ve karşılaşılan güncel sorunlara çözüm bulmak üzere çalışmalarını titizlikle sürdüren Türk Dil Kurumu, dilimizin yabancı kelimelerden arındırılmasında, daha sade, daha güzel ve güçlü bir dil haline gelmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Asırlardan bu yana hoşgörü, kardeşlik ve barış dili olarak gelişen, başka dillere kucak açan, komşu halkların dillerine zenginlik katan Türkçemizi, yeryüzü dilleri arasında hak ettiği mertebelere ulaştırmak, milli bir vazife olarak kabul edilmelidir.
            Bütün dünyada kültür ve sanatın, bilimin, diyalogun dili olmasını arzu etiğimiz Türkçe, hiç şüphesiz, gelecek nesillere bırakacağımız en değerli mirasımız olacaktır.
            Bu bakımdan, sanatçılarımızdan bilim adamlarımıza, siyasetçilerimizden medyamıza, öğretmenlerimizden öğrencilerimize kadar, millet olarak hep birlikte Türkçemizin doğru ve güzel kullanımı için üzerimize düşen sorumluluğu hassasiyetle yerine getirmeliyiz.
            Bu düşüncelerle Türk Dil Kurumunun kuruluş yıl dönümünü kutluyor; Kurumun tüm mensuplarına başarılar diliyor, sevgi ve selamlarımı iletiyorum."
            Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Derya ÖRS'ün gönderdiği mesaj ise şöyle: "12 Temmuz 1932'de bizzat Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün himayelerinde kurulan Türk Dil Kurumunun 81. kuruluş yıl dönümü münasebetiyle Kurum Başkanımız Prof. Dr. Mustafa S. KAÇALİN’in şahsında bütün Kurum personelimizi tebrik eder, üstün başarılarının devamını dilerim."
            Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Mustafa S. KAÇALİN'in kuruluş yıl dönümü münasebetiyle yayımladığı mesajı:
          “81. kuruluş yıl dönümünü kutladığımız Türk Dil Kurumu, kuruluş gayesi ve niteliği dolayısıyla çalışmalarını bilim adamlarımız yanında halkın bütün kesimlerinin iştirakiyle yürütmektedir. Bu vesileyle kuruluşumuzu bütün halkımızla kutluyor teklif, tenkit ve katkılarıyla yanımızda olan herkese teşekkür ediyoruz. 
          Türk Dil Kurumu, halkımızın güvenini kazanmış olmanın verdiği sorumlulukla yürüttüğü faaliyetler neticesinde bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin mühim bilim kurumlarından biridir. Bu uğurda hizmetlerde bulunmuş eski başkanlarımıza ve kurum çalışanlarına şükranlarımı sunuyor, şu an birlikte çalıştığım bütün personelime de fedakâr çalışmaları için teşekkür ediyorum.”

15 Şubat 2014 Cumartesi

BAŞBAKAN AYAKKABI KUTUSUNDAKİ PARALAR HALKBANK’IN DEĞİL.

BAŞBAKAN AYAKKABI KUTUSUNDAKİ PARALAR HALKBANK’IN DEĞİL.

Başbakan Erdoğan, Halkbank'ın Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın evinde ayakkabı kutuları içinde bulunan paralarla ilgili, "Paralar bankanın değil." dedi.
Başbakan Erdoğan, rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili El Cezire'nin sorularını yanıtladı. Başbakan, Halkbank'ın Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın evinde ayakkabı kutuları içinde bulunan paralarla ilgili olarak ''O paralar Halkbank'ın parası değil. Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu soyulmuyor mu?'' dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Dolmabahçe'deki ofisinde El Cezire'den Jamal Elshayyal'e konuştu. Erdoğan, yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan Gezi Parkı eylemlerine kadar pek çok konuda soruları yanıtladı.
İşte röportajdan çarpıcı bölümler:
"DEVLETİN KASASINDAN ALINAN VE ÇALINAN BİR ŞEY YOK İNANCINDAYIM"
"Aslında şu anda hükümetimiz art niyetlerle hazırlanmış bir senaryoyla karşı karşıya. Bu senaryo ne yazık ki tamamı ile hükümetimize bir darbe yönelimine ait bir senaryo ve bu senaryo tutarlı değil. Söylenenler, iftiralar... Hiçbirisinin devletin kasasından alınan ve çalınan herhangi bir şey olmadığına kesinlikle inancım var. Bizi şu ana kadar başarılı bir şekilde getiren süreç de budur.
"BU BİR İFTİRA"
İktidarımız, hükümetimiz, kesinlikle yolsuzlukların hükümeti değildir. Bu bir iftiradır. Bunun bedelini bu iftirayı atanlar ödeyeceği gibi, muhatap olanlar da yasalar içerisinde halleder.
"AYAKKABI KUTUSUNDAKİ PARALAR HALKBANK'IN DEĞİL"
Ben yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu soyulmuyor mu? Ayakkabı kutusu içerisinde söylenen olaylar, Halkbank'tan alınan ya da soyulan para değildir.
Bu Halk Bankası biz iktidara gelmeden önce görev zararı kaydeden bir bankadır. Şu anda ise Balkanlar'ın, Avrupa'nın kârlı bankalarından bir tanesidir. Bunları görmemezlikten geliyorlar.
"BDDK İNCELEDİ"
BDDK (Bankacılık Düzenlememe ve Denetleme Kurumu) gelmiştir, incelenmiştir. İncelemelerin neticesinde herhangi bir sıkıntının olmadığına dair raporunu vermiştir.
Biz buna mı inanacağız, yoksa iftiralara mı inanacağız? Bizim iftiralarla devlet yönetmek gibi bir derdimiz yoktur.
"POLİSTEKİ DOSYA İLE YARGIDAKİ BİRBİRİNİ TUTMUYOR"
Bakıyoruz ki, polisteki hazırlanan dosyalarla yargıdakiler birbirini tutmuyor.
Bir diğer taraftan da gizlilik kaydı olan bu dosyalar medyaya servis ediliyor. Bunlar yapılamaz. Bunların içerisinde çok itibarlı iş adamları, siyasiler var. Çünkü suç sabit oluncaya kadar insanlar suçsuzdur. Siz kalkıp da bir insanı suçlayamazsınız.
Diyelim ki bu insanlar Türkiye'nin en saygın iş adamları. Bu iş adamları hakkında suç sabit olmadığına göre böyle bir açıklama yapıldığı zaman bu insanların finans kuruluşları nezdindeki itibarı ne olacak? Bu itibarı geri iade edebilir misiniz? Yarın bu insanlar bu işleri yine alıp götürecekler.
Mesela ben bir örnek vereceğim: Üçüncü havalimanı 42 milyar dolara mal olacak bir havalimanı. Burada biz devlet olarak para ödemiyoruz. Yolsuzluk neresinde bunu göreceğiz. Bu havalimanı 20 yıl bunlar tarafından işletilecek. 20 sene sonra bu havalimanı, devlete teslim edilecek.
"BU BİR İHANT DEĞİL Mİ?"
42 milyar doları bu insanlar bulacaklar. İçerideki devlete ait, özele ait bankalardan kredi alarak bunu yapacaklar. Belki yurtdışından da kredi alacaklar. Ama siz bu girişimcileri böyle bir lekelemeyle, karalamayla yıpratırsanız bu insanların kredibilitesi sarsılmaz mı? Bu bir ihanet değil mi?
Bütün bu adımlar atılırken hukuk bize de hangi yetkileri verdiyse onu yapıyoruz.
"HUKUK BİZE YETKİ VERİYOR, YERLERİNİ DEĞİŞTİRİYORUZ"
Atamalarda insanların sadece yerleri değiştiriliyor. Bu insanların mesleklerine son verilmiyor. Bu atamaları yaparken de hukuk bize hangi yetkiyi veriyorsa, bu yetkiler içerisinde bunu yapıyoruz.
Birileri bir yanlış yapıyorsa, bu yanlış yapanları orada tutmak zorunda değiliz. Bu suistimalin hesabını bunlar birilerine vermek durumundadır.
Burada da Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Yargıyla ilgili tasarrufu HSYK yapar. Oraya sevkediliyorlar ve onlar bunun atamalarını, kararını, yer değiştirmelerini yapıyor.
Ama güvenliğe gelince bizim yapma yetkimiz var. Onu da biz yapıyoruz.
"GÜVENMEDİĞİM İNSANI BAKANLIK MAKAMINA GETİRMEM"
Ben güvenmediğim, inanmadığım bir insanı bakanlık makamına getirebilir miyim? Güvendiğim için onları o makama getirdim. Bu arkadaşlarımızın yanlışı çıkacak olursa, yanlışları varsa yargı gereğini yapacaktır.
Bu arkadaşlarım bir iyi niyet göstermişlerdir. Bu ortaya çıktığı zaman, bu tür bir kampanya başlatıldığı zaman "Biz Başbakanımızı rahatlatmak için görevimizden afffımızı istiyoruz" demişlerdir. Kendi arzuları ve istekleriyle görevlerinden çekilmişlerdir.
Aslında bazıları istifa diye verdiler. Görevlerinden affını istemişlerdir. O şekilde çekilmişlerdir.
Şu anda da bir yargı süreci var. Bu yargı süreci içerisinde her şeyi çok açık, net görme imkanımız olacak.
"BUGÜN TÜRKİYE, AB'DEN DAHA ÖZGÜR"
Bugün Türkiye, Ab (Avrupa Birliği) üyesi ülkelerin hemen hemen tamamına yakınından çok daha özgürdür.
"AĞAÇLARIN SÖKÜLMESİ BAHANE"
Bir defa Gezi Parkı'nda yapılanların hiçbir iyi niyeti yoktur. Burada 12 tane ağacın sökülmesi olayı vardır. 12 ağacın sökülmesi, bahane edilen bir süreçtir.
Bunun asıl adı nedir biliyor musunuz? Sandıkta başarı elde edemeyenler, bu tür yollarla başarı elde etmenin gayretine girmişlerdir.
Eğer demokrasiye inanıyorlarsa, özgürlüğü savunuyorlarsa, bunu molotof kokteylleriyle mi savunacaklar? Cam-çerçeve vatandaşın dükkanlarını yakarak yıkarak mı elde edecekler?
Böyle bir özgürlük mücadelesi olabilir mi?
"JÜRİSTOKRASİYE ÜLKE TESLİM EDİLMEZ"
Burada bir şeyi görmemiz lazım. Vesayet demokrasiyle bağdaşmaz. Bunu bilmemiz lazım. Jüristokrasiye (yargıçlar iktidarı) asla ülke teslim edilmez. Eğer siz jüristokrasiye ülkeyi teslim edecek olursanız, o ülkenin vay haline.
Biz yargıdan sadece adaletin bağımsız bir şekilde tecellisini, ama aynı zamanda tarafsız bir tecellisini bekleriz. Çünkü yargı tarafsız ve bağımsız olmalıdır. Yargı, "yürütmeye veya yasamaya üstünüm" dememeli.
Bizde kuvvetler ayrılığı esastır. Bunlar birbirleriyle müdahale etmeksizin, o ülkede yaşayan insanların huzur ve mutlululuğu için ellerinden geleni yapmalıdırlar diye inanıyoruz.
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ
Ağustos ayında Cumhurbaşkanlığı Seçimi var. Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak partimizin vereceği karar bizim için baş göz üstündedir. Ama şu anda bizim hedefimiz 30 Mart seçimleri. 30 Mart seçimine endeksli olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Partimizdeki kuruluşta aldığımız prensip kararı üç dönem arka arkaya milletvekili olan bir dönem ara vermek durumundadır. Ondan sonra tekrar aday olabilir. Bu şu anda bizim partimizde geçerlidir. Bu kararı değiştirebilecek merci de partimizin genel kuruludur. Başka bir merci de bunu değiştirmez.

Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan, Türkiye Kamu Sen ve Türk Eğitim Sen İstanbul İl Başkanı

"İktidar Üniversiteyi Dışlamamalı!.."
Türkiye'nin önünde yeni ufuklar açacağı, haklar ve özgürlükler konusunda hakkaniyetli ve adalet üzerine kurulmuş köktenci yapılanmalara gidileceği, bozulan gelir dağılımını düzelteceği vb. konularda topluma vermiş olduğu vaatler ile çaresiz halkın gözünde tek ümit haline gelip, büyük teveccühünü kazanarak tek başına iktidar olan AKP ve onun kurmuş olduğu Hükümetler on iki yıldan beri dişe dokunur ve toplumsal uzlaşmayı sağlayacak bir icraat sergilemeyerek aksine kamplaşmayı ve ayrışmayı körükleyen politikalar sergilemesi toplumu hayal kırıklığına uğratmıştır. Üniversiteler için hiçbir şey yapmaması üniversiteleri dışladığı gibi bir algının oluşmasına neden olmuştur. Nitekim üniversite hocalarına reva görülen maaş, alay konusu haline gelmiş ve YÖK'ü değiştireceğini dair vaatler de unutturulmuştur.   
Herkesin bildiği gibi, Türk toplumunun neredeyse tamamı İktidarın ülkeyi kasıp kavuran kötü yönetiminden kelimenin tam anlamıyla bıkıp usanmıştır. Hak ihlalleri karşısında seyirci kalan ve çok kereler de buna iştirak eden ve hatta bizzat yapan; bütün bir ülkenin kaynaklarını kuruma noktasına getiren iktidardan, başkalarının rızkını haksız yere cebine indiren bir avuç rantiyeci, karaparacı, hortumcu ve hırsız dışında hiç kimse; diğer bir ifadeyle dürüstçe iş yaparak ülkeye zenginlik katan, dürüstçe kazanan ve kazandıran, vergisini veren, bilgisi ve emeği ile geçinen insanlardan hiçbirisi memnun değildir. İktidar özellikle bilgisini ve emeğini pazarlayarak hayatını kazanan en büyük kitleye görülmemiş şekilde zulümde bulunmuştur ve bulunmaya devam etmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, ümit bağlanan tek merci ve tek meşru zemin olan Meclis de maalesef gereğini yapmamaktadır. Bütün yolsuzlukların ucu gelip siyasete dayandığı halde, tüm bu ipuçları Meclis'te çıkarılan ve çıkarılmaya çalışılan kanunlarla bütün suç izleri silip süpürmeye çalışılmakta ve kendilerini aklamaya çalışmaktadırlar. Artık Meclis'in çoğunluğunu teşkil eden iktidar yolsuzlukların ve hırsızlıkların üstünü örtmek, kamu çalışanları, öğretmenler ve üniversite çalışanlarının kazanılmış özlük haklarını hak etmeyenlere vermek üzere programlanmış bulunmaktadır.  
İşte bu ortam içerisinde üniversite çalışanları, öğretmenler ve bütün kamu çalışanları ölüm-kalım mücadelesi vermektedir. Mağduriyet edebiyatı ile iktidar olanlar on iki yıldan beri mağdur etmedikleri ve hakkını yemedikleri nerde ise kimse kalmamıştır. Nitekim hak gaspları, haksız ve kanunsuz olarak görevden almalar, sürgünler ve mobing uygulamaları tavan yapmıştır.  
Yukarıda sözünü ettiğimiz bu büyük kitle içerisinde en fazla mağdur edilen kesimlerin başında, hiç kuşkusuz, maaşı dışında başka bir geliri bulunmayan eğitim çalışanları ve onların içerisinde de Türkiye'nin geleceğinin mimarlarının, düşünen beyinlerinin yetiştirildiği ve Türk biliminin üretildiği "Üniversite" gelmektedir.
Üniversite'yi adeta bir düşman gibi gördüğünü her hâliyle açıkça ortaya koyan iktidar,  ülkemizin direği olan bu yüce kurumu kelimenin tam anlamıyla perişan etmiş, dizlerinin üstüne çökertmiştir.  
Bu iktidar on iki yıldan beri Üniversite'nin en temel alanları olan "Ücret Sorunu", "Özlük Hakları" ve "Bilimsel Çalışma Ortamları ve İmkânları"  konusunda hiçbir olumlu icraat ortaya koymamış, aksine özlük haklarını budamış, akademisyenleri sefalete mahkûm etmiş, hak edenlerin kadrolarını vermeyerek büyük bir mağdurlar ordusu meydana getirmiştir. Mobingi kaldırma yerine, mobing uygulamalarını müesseseleştirmek için akla hayale gelmeyen her türlü fırıldağı çevirmiştir. 
Ey Adalet, nerde isen artık gel…
Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan
Türkiye Kamu Sen ve Türk Eğitim Sen
İstanbul İl Başkanı

10 Şubat 2014 Pazartesi

PARALEL KIYIM!, Mehmet Necati GÜNGÖR

PARALEL KIYIM!
Mehmet Necati GÜNGÖR
            Paralel yapıyı bertaraf etme operasyonu tüm hızıyla sürüyor.
            Polis ve yargıdan sonra, milli eğitim de toz duman içerisinde.
            Çıkarılan bir yasayla Müsteşar hariç, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tüm kadrosu sil baştan.
            Tüm üst düzey yönetim değişecek, yaklaşık 100 bin okul müdürü gidecek, yerlerine yeni isimler gelecek.
            Üst düzey kadrolardaki tüm genel müdürler, daire başkanları, 81 ilin milli eğitim müdürleri, ilçe milli eğitim müdürleri… Hepsi için tek komut: “öğretmenliğe marş marş!”
            Gidecekler paralel yapıdan da, gelecekler hangi yapıdan; onu siz tahmin edin.
            Kim cemaatçi, kim değil; tek tek ayıklamak zor iş.
            En iyisi toptan çözüm.
            Hepsini kuyuya atıp, yerlerine kalan sağları getirmek…
            Yeni Bakan işte bunu yaptı.
            Ve meseleyi bir çırpıda halletti.
            Cemaate en önemli darbe de dershanelerden vuruldu.
            Zaten, kıyamet de bunun için kopmuştu.
            Yeni yasa, dershanelerin 1 Eylül 2015’te tamamen kapatılmasını öngörüyor.
            Özel okula dönüşmek isteyen dershanelere ise tüm şartları yerine getirmeleri için Haziran 2018’e kadar süre tanınıyor.
50 bin özel okul öğretmeni içinde 6 yıllık çalışmışlığı olanlar, 2015 yaz tatilinden itibaren KPSS’ye girmeden Bakanlığın sözlü sınavıyla öğretmen kadrosuna alınacaklar.
Bunun anlamı şu:
Dershanelerin çoğu cemaatin ya; Oradaki öğretmenler de cemaat mensubu olduğuna göre, cemaat mensubu öğretmenlere “pışşşt”, diğerlerine “gel” çağrısı yapılıyor.
“Kuyucu Murat taktiği.”
Yaşla kuruyu aynı kuyuya atmak.
Ortada bir isyan yok ama, bir tarih öğretmeni, “teşbihte hata olmaz” diyerek, Celali isyancılarına karşı takınılan tavrı hatırlatan kansız bir kıyım hareketine benzetti bu durumu.
Madem “Kuyucu Murat” dedik, “Molla Kasım” takma isimli yeni bakanımızı tenzih ederek, bu zalim hakkında biraz bilgi verelim:
Kuyucu Murat Paşa, Padişah I. Ahmet dönemindeki Celali isyanlarını bahane ederek Anadolu’da kanlı bir kıyım gerçekleştirmiş; kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı, suçlu, suçsuz ayrımı yapmadan on binlerce Türkmen Alevi’yi katletmişti. Katıksız bir Türk düşmanıydı.
İsyanları bastırdıktan sonra çadırda esir Celalîleri yargılıyor.
Elinde saz, çelimsiz biri getirilir. Öyküsünü anlatır: “Kıtlık vardı. Köyde herkes bir yana savuştu. Ben de oğlumu aldım kır bayır gezdim. Yaprak yedik, kök yedik. Bir gün bu adamlar geldi bizi tuttu. Kılıç kullanır mısın dediler, hayır dedim. Ne işe yararsın peki dediler, saz çalarım dedim. Çal bakalım dediler. O gün bugündür ben saz çalarım onlar bize ekmek verir.”
Paşa, “Celalîyi eğlendiren de Celalidir. Giderilsin!” emrini verir. Cellatlar adamın işini bitirirler. 
Ardından bir sabi getirilir, 12-13 yaşında bir çocuk. Paşa sorar, sabi adamın anlattığı öykünün aynısını anlatır. Az önce katledilen saz şairinin oğludur. Kendisinin de saz öğrendiğini söyler. Paşa “Giderin” emrini verir. Fakat olağanüstü bir şey olur: Cellatlar emri uygulamayı  reddederler. Emri uygulayacak kimseyi bulamayınca kalkar, kendi samur boyunluğuyla o çocuğun boğazını sıkar. Cinayeti işlerken bağırmaktadır: “Bunları küçük yaşta böyle yok etmezsek, büyüyüp babaları gibi isyancı kesilirler.” 
Kazandığı savaşlardan sonra, yenilen tarafın cesetlerini çadırların önünde kazdırdığı kuyulara doldurtup otağından seyrederdi.
“Kuyucu” unvanı ona bu nedenle verilmişti.
Dindar görünürdü.
30 bin Aleviyi kuyulara doldurarak katleden katil Kuyucu Murat'ın Vezneciler semtindeki mezarı, 2012 yılının Aralık ayında İstanbul Büyük şehir Belediyesi tarafından restore edildi.
Biraz tarih dersi gibi oldu ama, o da lâzım.
İbret alınsın diye…

Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır, Bilinç Üniversitesi Kurucu Rektörü Galip Baran ve Prof. Dr. Ruşen Keleş

Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır, Bilinç Üniversitesi Kurucu Rektörü Galip Baran ve Prof. Dr. Ruşen Keleş
DENETLEMEK
Bir ülkede yasalar çok güzel yapılabilir. Ülke, çok önemli insan kaynaklarına ve doğal kaynaklara sahip olabilir; çok rasyonel organizasyonlar gerçekleştirilebilir. Siyasal ve toplumsal sistem kusursuz işliyor görünebilir. Bütün bunlar, etkili bir denetim sisteminin olmadığı toplumlarda, bir noktadan sonra anlamsızlaşır. Çünkü denetimin olmadığı yerde bozulma ve çözülme kaçınılmazlaşır. Yasal denetim de çoğu kez yetersizdir. Bu yüzden, yönetsel süreçleri halkın sürekli izleyebileceği ve denetleyebileceği bir yapıya kavuşturmak gerekir. Her türlü sosyal ve siyasal tıkanıklıkların önünün alınabilmesi için bu zorunludur. Bu yaklaşım benimsendiği zaman, “kent yönetimlerinin seçimden seçime hesap verme yöntemi yerine ’saydamlık’ ilkesi korunmuş olur. (Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır/ Siyasal Katılma ve Yerel Demokrasi /sayfa: 108)
GALİP BARAN: Yasal denetimin çoğu kez değil, hiç işlemediğini gördüm. Örneğin, Turgutreis Yat Limanını (D_Marin’i) inşa eden Doğuş Grubu, limanı inşa ederken de işletirken de yolsuzluk yaptı. Bu yolsuzlukları; ne Turgutreis Belediyesi, ne Bodrum Kaymakamı, ne Muğla Valisi, ne İçişleri Bakanı, ne de Başbakan, yani bu işin sorumluları olan kamu görevlileri değil, o kamu görevlilerine yaptığım başvurularla/baskılarla ben önledim..
Diğer taraftan; D- Marin’in açılışını Başbakan Erdoğan yaptı (BKZ: 17. 08. 2003 Hürriyet/ “D-Marin Gururu” ve 17. 08. 2003 Vatan/ “Dünyanın “en kaliteli” marinası D-Marin açıldı”.)
Üstelik;  Önceki Meclis Başkanlarında Köksal Toptan Ferit Şahenk’e TBMM Hizmet Ödülü verdi.
“Parayı verenin düdüğü çaldığı”, “Bal tutanın parmağını yaladığı”, “Gemisini kurtaranın kaptan olduğu”, “Dokunmayan yılanın bin yaşadığı”, “Devletin malının deniz sayıldığı”  Türkiye’de Doğuş’un yaptığı yolsuzluklarla benden başka kimse ilgilenmedi.
DEMOKRASİ (1)
Demokratik rejimlerin en önemli erdemlerinden birisi, açık toplumu kurabilmeleridir. Kamusal kaynakların, bazı kişi, grup, ya da sınıfların çıkarları doğrultusunda kullanılmasına demokratik sistemler izin vermezler. Eşit gelir dağılımı ve ekonomik imkânlardan eşit yararlanma başarılamazsa, demokrasinin diğer niteliklerinin yaşanması da imkânsız hale gelir. Demokrasi, hem ekonomik kalkınmayı sağlayan, hem de ekonomik kalkınmadan etkilenen bir rejimdir. Dolayısıyla, sistemin demokratik niteliklerinin kaybolmaması, onun aynı zamanda ekonomideki başarısına doğrudan bağlıdır. ((Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır/ Siyasal Katılma ve Yerel Demokrasi /sayfa: 254)
GALİP BARAN : Demokrasi sözcüğü sık sık kullanılıyor. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti lâyık, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu söyleniyor.
Bu sözcüğü kullananlar demokrat mı yoksa otokrat mı?
Trafik Yasası’nın yayalarla ilgili “kırmızı ışık kuralı”nı ihlâl edenler, bu yolsuzluğı yapanlar ( Türkiye’de bu yolsuzluğu neredeyse herkes yapmaktadır) , demokrasi kavramından bi-haber, bencil ve otokrat varlıklardır. Sözü edilen kuralı ihlâl edenleri, bu yolsuzluğu yapanları 1996 yılından beri uyarıyorum.
Bu yolsuzluğu yapanları uyardığım kavşakları “demokrasi dershanesi” kendimi “demokrasi öğretmeni”, olarak tanımlıyorum
DEMOKRASİ (2)
“Demokrasi ülke çapında ne ise, yerel düzeyde de hemen hemen odur. Hastalıkları yukarıdan aşağı inildikçe düzelmez. Hatta, artabilir de. Her ikisinin de kalitesini hamurun niteliği, yani halkın duyarlığı ve bilinci belirler. Bu nedenler, çağımızın, yurttaşlık ve kentdaşlık (hemşehrilik) gibi kavramlara yüklemiş olduğu yeni işlevler, demokrasinin sağlıklı bir yörüngeye oturtulmasına  katkı yapabilecek bir önem kazanmıştır. Bu bağlamda, yerel yönetimlerde katılımcı uygulamaların geliştirilmesinde yeni ufukların açılmasından, henüz emekleme evresinde bulunan yerel demokrasimizin büyük yararlar sağlayacağına kuşku yoktur. Tam anlamıyla üyesi olmaya çalıştığımız Batı’nın halka en yakın olan yönetim basamaklarına giderek daha büyük sorumluluklar verme eğilimi dikkate alınırsa, Türkiye’de yerelleşmenin desteklenmesinde hem iç politika, hem de uluslar arası ilişkilerimiz açısından yarar ve zorunluluk bulunduğu daha iyi anlaşılır.” Prof. Dr. Ruşen Keleş
(Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır/ Siyasal Katılma ve Yerel Demokrasi /sayfa: arka kapak)
GALİP BARAN : Demokrasi kavramıyla ilgili görüşümü yukarıda açıkladım.
DEMOKRASİ (3)
Bir toplum modelidir, katılımcım toplum. Katılımcı topluma ulaşmak uzun ve yorucu bir demokratik eğitim sürecini gerektirir. Yurttaşlık kültürünün gelişmesi, siyasal ve yönetsel etkinliklere ilgide başlar, bu etkinliklerin yürütülmesinde rol alma aşamasına kadar sürer.Kirlenmenin gittikçe arttığı siyasal ve yönetsel sistemin sorunlarının çözümünde en önemli katkıyı yapacak olan yurttaşın kendisidir. Bu yüzden çağdaş değerlerle donanmış ve sorumluk bilincine sahip olan yurttaşların siyasete ve yönetime ilgisiz kalması düşünülemez.
Doç. Dr. Mehmet Akif Çujurçayır
(Prof. Dr. M. Akif Çukurçayır/ Siyasal Katılma ve Yerel Demokrasi /sayfa: arka kapak)
GALİP BARAN : Demokrasi kavramıyla ilgili görüşümü yukarıda açıkladım.
Demokrasi öğretmeni
Bilinç Üniversitesi Kurucusu
Bilinçolog Galip (Diğerkâm)Baran
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com
Bilinç Üniversitesi’nin
(a)    İşlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog  v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmak.
(b)   Kuruluş amacı: Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu, eşdeyişle, “dünyevi değerler”in yerini “uhrevi değerler”in aldığı bir dünya düzeni kurmak. 09. 02. 2014