27 Temmuz 2015 Pazartesi

EŞKİYANIN GECE NE YAPACAĞI BELLİ OLMAZ (*), Ahmet Kılıçaslan AYTAR

EŞKİYANIN GECE NE YAPACAĞI BELLİ OLMAZ (*) 
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Suriye/El Rai'de mevzili IŞİD örgütü, 5 militanını beraberindeki yaralılarının tedavisi için devamlı kullandıkları Çobanbey beldesi yolundan Kilis'e yolladı.
Bu kez Türk askeri geçişe izin vermedi, bir süre sonra da IŞİD, El Rai karşısında Türk topraklarında yığınak yapan TSK unsurlarına ateş açtı.
Bir astsubay öldü, 2 uzman çavuş yaralandı...
*
Türkiye Suruç'ta İŞİD, Ceylanpınar'da PKK terör saldırısı sonrası teyakkuzdaydı.
Saldırı sonrasında angajman kuralları çerçevesinde sabaha karşı IŞİD'e yönelik ilk sınır ötesi operasyonunu yaptı.
*
Gün boyunca Suruç ve Ceylanpınar saldırısında "Ölenlere rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına baş sağlığı" dilekleri, Türkiye-Suriye sınırında Kobani'de yaşananlar, yurt genelindeki şiddet olayları ve IŞİD'le mücadele gündemiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, MİT Müşteşarı H.Fidan, Emniyet Genel Müdürü C.Lekesiz, Genelkurmay Başkanı Org.N.Özel ve adamları güvenlik toplantıları düzenliyordu.
Halbuki bu insanların hepsi ABD desteği ve Osmanlıcı vizyonlarıyla Sünni ile Şii dünyası arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatmayı öngören bir stratejinin arkasından gitmişti.
Bölgeyi kazanan petrolü ve Misak'ı Milli topraklarını da kazanır hayaliyle, Suriye Kuzey'ini ve Irak Kürdistan Bölgesi'ni yurt topraklarına katma heveslisiydiler.
Bir gün olsun vizyonlarının etnik ve mezhebi unsurları siyasetin merkezine taşıdığını, Güvenlik ve yargı bürokrasisini yok ettiğini, Türkiye'nin bölgesinde lider olması hedefini çürüttüğünü, ekonomiyi çökerteceklerini öngöremediler.  
*
Petrol gelirlerine konmak, kaçak petrolden, tarihi eser kaçakçılığından, silah satışlarından, uyuşturucudan, Suriye kaynaklarının talanından kazanmak,
Ama  pastayı Kürtlere yedirmemek için uzun süre  Özgür Suriye Ordusu şemsiyesi altında  Nusra Cephesi, Müslüman Kardeşler örgütü, IŞİD'le birlikte  Suriye'de Alevi ve Kürt köylerine  yapılan saldırılara Türkiye'yi ortak ettiler, ülkeyi bu günlere getirdiler.
*
Onlara ne güzel günlerdi!
Türkiye'nin sınır hattına yakın oluşturduğu angajman kurallarının uygulandığı alan, sınırın Suriye tarafının yaklaşık 15 km. içlerine kadar ulaşıyordu.
Toprak Suriye toprağı idi, rağmen sınıra yaklaşan uçak ve helikopterler Türk jetleri tarafından engelleniyor, bu bölgeye yaklaşan Suriye kara birlikleri ise Türkiye tarafından angajman kuralları ihlâli bahanesiyle taciz ediliyor ya da topçu ateşiyle vuruluyordu.
*
Suriye ise Türkiye ile gereksiz bir cephe açmanın anlamsızlığından yanaydı.
Türkiye'yi bir başka ülkede savaş çıkarmak suçu yükleyerek daha geride olan hatları korumayı,
Giriş yapan Özgür Suriye Ordusu, Nusra Cephesi, IŞİD örgütü ve Ahrar Şam militanlarını , en hayret vericisi de İŞİD'le birlikte savaşa katılmak isteyen Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı şemsiyesi altında sivil toplum ve yardım kuruluşlarının militanlarını kendi sahasında karşılama stratejisi uyguluyordu.
*
Militanlar angajman kurallarının hüküm sürdüğü alanda Türkiye'den elini kolunu sallaya sallaya girip-çıkıyor, bölgeye sokulan tüm silah, ekipman,araç-gereç ve yardım Özgür Suriye Ordusu'na bağlı örgütlere pay edilirken, Türkiye toprakları üzerinde bir çok il ve ilçe moral depolanan,tedavi hizmetlerinin yapıldığı bir alana dönüşmüştü.
*
Halbuki, İran'ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin ekonomiden siyasete, bölgesel ve küresel etkileri olacak bir anlaşma ile sonuçlanmaya ilerliyordu.
İran'ın dünya politikasına eklenmesi ve Ortadoğu'da istikrarın oluşması benzeri fikirler tartışılıyor ve Ortadoğu'da kartların yeniden dağıtılmaya başlandığı hissediliyordu ki;
ABD, bölgede siyasi çözüm için Ortadoğu'daki gücü Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtmanın yolunu oluşturuyor, Suriye'yi ve Irak'ı adım adım "Balkanlaştırıyordu."
*
İsrail'in hedeflerine en uygun biçimde Suriye; Sünni, Alevi ve Kürtler lehinde, Irak ise Kürt, Sünni ve Şii'ler lehinde devletçiklere  bölünmeye-yazıyordu.
Ortadoğu'da Suudi Arabistan- İran ekseninde, NATO'nun desteklediği Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arapların "Ordulaşma"sı sağlanıyor,
Hem İsrail'in müttefiki Arap'ların, hem de İsrail'in İran Şii Ordusuna karşı güvenliği teminata  alınıyordu.
*
Ama bakınız, çıkarları söz konusu olduğunda ABD müttefiklerini nasıl da satıyordu?
Beklenmiyordu ama ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun havadan, Suriye'de PKK bağlantılı Demokratik Birlik Partisi'nin silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri ve Özgür Suriye Ordusu'na bağlı bazı gruplarının karadan destek vermesiyle IŞİD kontrolündeki sınır kasabası Tel Ebyad Kürtlerin eline geçiverdi.
ABD, Suriye'yi devletçiklere bölmeye-yazarken,bu kez müttefik olarak yanına PKK/PYD'i almakta sakınca görmüyordu! 
*
Kürt Halk Savunma Güçleri'nin Tel Ebyad'ı almasıyla, IŞİD'in merkez üssü Rakka'nın Türkiye sınırı ve Cerablüs'e ya da Kobane Bölgesi ile bağlantısı kesildi.
Cizire ve Kobani kantonları birleşti, geriye Efrin Bölgesinin bu kantonlara birleştirilmesi kaldı.
Bu suretle Türkiye'nin Suriye sınırında bir baştan diğerine yeni bir Kürdistan devletçiği ortaya çıkıyordu...
Bu devletçik ile Kuzey Irak Kürt Bölgesi yönetiminin bağımsızlık talebi örtüşünce;
Türkiye'nin güvenlik toplantılarını düzenleyenler "Ne ummuş, ne bulmuş" olmanın şaşkınlığına düşüverdiler...
*
Halbuki, bunlar 2015 seçimlerinden sonra AKP-HDP arasında süregelen çözüm sürecinin bir adım öteye geçeceği bir siyasal işbirliği öngörüyordu.
Ülkenin anayasal-toplumsal yapısının, iki partinin tabanlarının ve küresel-bölgesel dinamiklerin desteğiyle başkanlık-özerklik  pazarlığıyla değişeceğini tasarlıyorlardı.
Rejimin değişmez unsurları parlamentoda, olası referandumlarla, Abdullah Öcalan'ın oluruyla ve siyasal iktidarın hamleleriyle alt üst edilecekti ki;
*
Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere bir yanda Suriye İç Savaşında yükümlenen ve hepsi birer uluslararası hukukun suç saydığı roller,
Bir yanda desteklenen İŞİD ve benzeri örgütlerin hızla iflasa sürüklenmesi,
Öte yanda Kürtlerin Suriye, Irak ve Türkiye'de önlenemez yükselişleri,üstelik 2015 seçimleri ardından iktidarlarını kaybetmekle hepsi dayanılmaz  bir paronoyaya girdiler... 
*
O paronoya ile Erdoğan'ın "Kürt Sorunu yoktur" ifadesi, "Dolmabahçe Mutabakatını" yok sayması ardından, 
PKK/KCK yapılanması baraj yapımı ve karakol-kalekol inşaatlarının durdurulması, TSK'nın terörle mücadele kapsamındaki faaliyetlerine son vermesi talebiyle ateşkes sürecini sonlandırdı.
*
Halbuki ABD, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın NATO'daki müttefikleri ile tam bir işbirliği içinde olmasını ve IŞİD'e karşı mücadele edenler arasında fark yaratan tek güç olan Kürtlerle işbirliği yapmasını istiyordu...
Açılım devam etmeliydi, İncirlik Batılı hava kuvvetlerine açılmalı,Türkiye IŞİD'e karşı mücadelenin odağında yer almalıydı...
*
Nitekim, dün Türkiye'nin işte o namlı isimleri ard arda güvenlik toplantıları düzenlerken,
ABD Başkanı B.Obama, BBC' ye verdiği mülakatta İran ile yapılan nükleer anlaşmanın bölgede oluşturduğu fırsatları konuşuyordu.
"Suriye'ye yabancı savaşı akışını durdurmak için Türkiye ve Ürdün başta olmak üzere bölge ülkeleriyle birlikte çalışıyoruz. Yabancı savaşçıların geçişinin engellenmesinde ilerleme sağladık" diyordu ki;
*
Türkiye, İŞİD'in Suruç ve Çobanbey saldırıları ardından, Suriye topraklarında IŞİD'e yönelik ilk sınır ötesi operasyonunu düzenledi, Türkiye'nin İŞİD'le olan münasebeti kesildi.
"Ya Mazallah" Türkiye İŞİD'e  açık hedef mi oluyor endişesi büyüdü.   
*
Erdoğan ve adamları için geriye en güvenilir yol olarak muhtemel bir erken seçimde AKP'nin hiç olmazsa tek başına iktidar olmasından başka çare kalmamıştır.  
Şimdi hiçbiri iktidar alternatifi olmayan K.Kılıçdaroğlu, D.Bahçeli ve S.Demirtaş'tan birini yanına çekmesi halinde, belki daraltılmış seçim çevreleri ile birlikte seçim barajını düşürmek AKP'yi tek başına iktidar yapabilir mi arayışı sürdürülüyor...
Yoksa HDP'nin PKK terör örgütü ile içli-dışlı olması bu partinin kapatılması ve seçime girememesi mi  öngörülüyor?
*
Bir başka fasıldır ama yoksa, Türkiye; Suriye ve Irak' daki devletçik oluşumları gibi bir uygulamaya tutuluyor da, Ortadoğu Konfederasyonu lehinde bölünüyorsa?
Kesin olan biricik gerçek, Türkiye'nin ruhunu kaybetmiş olması ve  bu adamlarla her geçen gün tükenmekte olduğudur. 25.7.2015
*Eşkiyanın gece ne yapacağı belli olmaz/  İ.İnönü
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com

15 Temmuz 2015 Çarşamba

KÜRDİSTAN CUMHURİYETİ NİYETİNE; Ahmet Kılıçaslan AYTAR

KÜRDİSTAN CUMHURİYETİ NİYETİNE 
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKYB), Ceyhan'da Bağdat'a bağlı Irak Milli Petrol Şirketi'ne (SOMO) petrol teslim etmeyi durdurdu, Türkiye üzerinden bağımsız petrol satışına başladı. Bu adımın Kürdistan Bölgesi'ndeki ekonomik krizin çözümü için atıldığı, "Türkiye hükümetinin de IKYB ile yaptığı petrol anlaşmasına bağlı kalacağı ve doğrudan petrol satışına engel olmayacağına dair güvence verdiği" açıklandı...
*
Yazılı olmayan fakat Mart' ta kabul edilerek Irak'ın bütçe kanununa yansıtılan petrol satışı konusundaki anlaşmaya göre; IKYB, SOMO'ya kendi bölgesinden 250 bin, Kerkük'ten 300 bin olmak üzere günde 550 bin varil petrol teslim edecekti. IKYB teslim ettiği petrol karşılığında petrol gelirlerinden yüzde 17 pay alacak, IŞİD'le mücadele etmesi nedeniyle peşmergeye de bir defaya mahsus 1 milyar dolar ödenecekti.
*
Nitekim IKYB, Ocak-Mart arası dönemde SOMO'ya petrol miktarı ortalaması 550 bin varil olmamasına rağmen verdiği petrol miktarını arttırmış; Ama karşılığında Ocak'ta 250 milyon dolar, Şubat'ta 300, Mart'ta ise 400 milyon dolar hakediş almıştı.
*
Hakedişlerini tam alamayan IKYB, Bağdat'ı anlaşmaya uymamakla suçladı. Bağdat'ın "Yeterli petrol vermiyorsun" itirazı üzerine SOMO'ya 550 bin varil/gün teslimatının yıl ortalaması olarak tutturulacağını teyid etti. Nisan ve Mayıs'ta 550 bin varil/gün üzerinde petrol teslimatı yaptı ama karşılığında merkezi hükümetten 400'er milyon dolar aldı. Bu kez IKYB, merkezi hükümete ekonomisi için gerekli ayda 1 milyar dolarlık hakediş verilmediği taktirde başka seçenelerin değerlendirileceğine yönelik protestoda bulundu. 
*
Temmuz başından beri Irak merkezi hükümet ile IKYB  arasında petrol satışları konusundaki anlaşma çökme noktasına gelmiştir. Şimdi Irak Merkezi hükümeti, bir yandan  Sünnilerin yaşadığı bölgede İŞİD'in Sünni halk üzerinde kurduğu baskının karmaşık etnik ve dini gruplar arasındaki ayrışmaları hızlandırmasının önüne geçmenin , giderek bu bölge üzerinde Sünni Araplar için bir koridor oluşmasını engellemek üzere İŞİD'i pasifize etmenin yollarını aramakta; Bir yandan da  ekonomisine çok önemli katkı sağlayan petrol gelirleri konusunda IKYB ile derin bir anlaşmazlık yaşamaktadır. 
*
Bu iki unsur Irak'ın geleceğine yönelik ciddi soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Irak'ın bölünmekte olduğu ve IKYB'nin de Türkiye üzerinden bağımsız petrol satışına başlamasıyla "Bağımsız Kürdistan" yolunda adım attığı ittifakla belirtiliyor...
*
Türkiye'de de devletin ulus bağlantısından koparılmış milyonlarca Kürt, merkeziyetçi yönetime karşı çıkan HDP çatısı altında ve kitle örgütlerinde eşbaşkanlık sistemi uygulamasıyla sonuçlarını toplumda daha çok hissettirecek yerel yönetimlerden en ücradaki evlere kadar derinleşmiştir. HDP, 7 Haziran Genel seçimlerinden sonra, özellikle Güneydoğu ve Doğu illerinde güç tabanını genişletmiş, hükümetin çözüm sürecinde ilerleme kaydetmemesine karşı özerklik yönünde daha geniş adımlar atmak üzere gücünü pekiştirmektedir.
*
Ekonomi alanında faaliyet gösteren dernekleri bünyesinde toplayarak güçlü bir sivil toplum olmayı amaçlayan bir grup işadamı ve sanayici kurdukları "Kürdistan Sanayici ve İşadamları Derneği" vasıtasıyla; "Kürdistan coğrafyasında" yaşayan halkların birliğini: Ekonomik ve sosyal kalkınmada bölgesel ve sektörel potansiyelleri en iyi şekilde değerlendirmeyi: Kürdistan ulusal ekonomik politikalarının oluşturulmasını: Kürt ulusal ekonomi çevreleriyle işbirliğine girilmesini: Kürt sermayesinin küresel  rekabet düzeyinde sahada yer almasını: bu amaçla diplomatik lobi faaliyetinde bulunulmasını amaç edinmiştir.
*
Teminen seçimle işbaşına gelinmiş büyükşehirlerde etnik, kültürel ve dini faktörler altında kendi yönetim biçimini bizzat belirleyen Demokratik Özerklik inşasına başlanması; Başta petrol ürünleri ve bakır, kalay, krom gibi önemli madenlerin ve Karakaya, Atatürk, Keban gibi büyük barajların, hidroelektrik santrallerinin işletilmesinde karar sahibi olmak için  gelirlerinden asgari yüzde 20'lik bir pay talep ediliyor.
*
Efendim, 'bu kaynakların değerlendirilmesi hakkı özerk bölgenindir' deniyor ve devletle karşılıklı bir anlaşma çerçevesi öngörülüyor. Enerjinin alternatif enerjilerle karşılanması esas alınırken, barajların esas olarak tarihsel kültürü yok ettiği kabul ediliyor ve karşı çıkılması gereken bir enerji üretim ünitesi olarak algılanıyor. Tüm diğer yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin değerlendirilmesinde ekolojik ve kültürel ilkeler ve değerler her türlü üretimin üstünde ele alınmakta ve sahiplenilmektedir. Kürdistan üzerinden geçen petrol ve gaz boru hatları, Kürdistan'da var olan uluslararası ekonomik birimlerin yarattığı değerler üzerinde özerk bölge hakkının müzakereler ve anlaşmalarla belirlenmesi isteniyor. Asgari yüzde 20'lik bir pay finansmanıyla Türkiye Cumhuriyeti rejiminin ekonomi hedeflerine karşı direniş ekonomisi karşılığında Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam sisteminin kurumsallaşması hedefleniyor...
*
Suriye'de de çoğu Kürt bölgesinde ve dışarıya ihraç edilebilecek miktarda petrol bulunuyor. Ama doğalgaz rezervi 240 trilyon metreküptür, anlaşılması için Türkiye'nin yılda  ihtiyacı olan doğal gaza 22 milyar dolar ödediğini ve bunun 40 milyon metreküp doğalgaza tekabül ettiği örneğini vermek yeterlidir. Şimdi Suriye Kürdistan'ın da  tam bir oyun sergileniyor. Birdenbire ABD'nin desteği ve "İŞİD'in geri çekilmesiyle" Suriye'de PKK bağlantılı Demokratik Birlik Partisi'nin silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri sınır kasabası Tel Ebyad'ı ele geçirmiştir. Bu suretle Türkiye'nin Suriye sınırında bir baştan diğerine yeni bir Kürdistan'ın daha doğmakta olduğu izlenimi alınıyor.
IKYB petrolü Türkiye üzerinden bağımsız olarak ihraç etmeye devam ederken, Bölgesel Yönetim bir taraftan da 20 Ağustos'ta başkanlık seçimine hazırlanıyor. Barzani, ailesi etrafında oluşan büyük yolsuzluklar ve otoriterlik tartışmaları arasında, ömür boyu  yerel meclisin yetkilerini sınırlandırmak üzere, yetkileri çok arttırılmış başkanlık sistemini oluşturmaya çalışıyor. M.Barzani, "Yeniden başkan olmam durumunda 2 yıl içinde Kürdistan'ın bağımsızlığını ilan edeceğim"diyor.
*
Parçalardan bütüne, " Büyük Kürdistan Cumhuriyeti "nın ayak sesleri duyuluyor. Ama Yeni Türkiye'de ulusal bütünlük ve üniter devlet'ten ödün vermeyecek bir hükümetin kurulması olanaklı görünmüyor. 11.7.205
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com
*
YORUM, ELEŞTİRİ VE KATKI:
Kıymetli Düsünür  Ahmet  Kilicarslan  Bey,
Suriye  konusunda yaptığınız yorum Müthisti.
Savasın esas  sebebi  ,Suriye de  bulunan 240 Trilyon m3  Dogalgaz olduğunu açıkladınız.Avrupanın enerji krizine girdiği,Cinin enerji  ihtiyacının arttıgı, Hindistan ın büyük miktarda  enerjiye  ihtiyacı olduğu  ,Rusyanın enerji hakimiyeti kurduğu bir dönemde,tabiatiyle  Enerji  büyük bir güc olarak ortaya çıkıyor.
Türkiye nin de büyük ölcüde  Dogalgaz  a,Elektrige  ihtiyacı olduğu bir gercek.
Iran da ise   750 Trilyon m3  doğal gaz bulınmaktadır. Petrol seyhleri,enerji kaynağı üstünlüklerini,Sii  bölgeye kaptırmak istemezler. Global Güc,yüzlerce senede biriktirdiği  Kapitalden cok daha büyük bir servetin, Sii  dünyasının elinde olmasını istemiyor. Dolayısı ile enerji üzerinde  büyük bir savas var.
Bu savaş,din savası olarak sunuluyor. ''Aglama Duvarı Devleti''  Iran ve Suriye nin  Global bir güc olmasını ; Türkiye de ,Iran ve Suriyenin  Enerji  Gücü olmasını istemiyor. Petrol Seyhleri de istemiyor. Netice de ,Kalvanist-Hristiyan destekli ,Vahabiler,Davudi Devleti ve Türkiye ister istemez  aynı cizgide yer alıyor. Türkiyenin isi zor. 
Libyada bize petrol çıkartma hakkı verdilermi?Havamızı aldık.Hatta Muhaliflere 300 Milyon dolar bağışlamıştık. Dünya Tarihinin en zengin adamı  Kaddafinin paralarına ne oldu? Batının  ekonomik krizini  kurtarmaya harcandı. Mısırda,Saudiler ve Davudiler,Mursiye karsı cıktı  ve Sisi yi desteklediler biz avcumuzu   yaladık. Suriye de rejim degisse,Rusya ,Davudi Devleti ve Batı anlasır biz yine avucumuzu
yalarız. Batı ,Suriye Dogal Gazını alır zenginleşirse,Rusya nın -Cinin isine gelir ,ekonomilerini  kurtarırlar. Bakıyorum ,Türkiye de ,yobazlar batı düsmanlıgı yapıyor.Fakat insaatları dikiyorlar. Kullandıkları Cimento-Demir ve statik hesaplar. Bunların ,ekonominin hizmetine verenler   Hristiyan-Judaistler. Demekki,bu isleri kesfeden Islam dısı ,biz ise  kullanıyoruz.O zaman  Batıya düsmanlık niye.Camii mimarisi diye ,Ayasofya Kilisesini  örnek alıyoruz. Daha,ekonomik mimariler olabilir.
Demekki ,dünya da ki kavga  din savası değil.Cıkar savası. Müslüman ülkelerde ,tarikat seyhi,cemaat lideri,dinci siyasetciler,bir kelebeğin kanadını bile yapamazlar. Ve cahil halk bunlardan Kutsalık yaratıyor. Hani tek yaratıcı Allah tı. Her seyi yaratan ,ol deyince olduran Yüce Allahtır. Dindarım diyen halkın  hakim kısmı,cıkarları nı gizleyip ,maneviyat cılık oynuyor. Napolyon  ,Para,Para ,para demis. Bende,Cıkar,Cıkar ,Cıkar diyorum. Insan varsa kavga da vardır.
Camiler de devamlı para toplanıyor.Bu paralar harammı ,helalmi bakılmıyor. Haram Para ile hayır olmaz,olsa  da sevabı olmaz.Yardım et ,cennete git diyorlar. Helal Kazan,helal harca diyen yok. Hal   maneviyatcılkla kandırılıyor. Gur-Buz

10 Temmuz 2015 Cuma

Türk'ün Temel Özellikleri; Yılmaz Karahan & SERENDİP ALTINDAL, Ordu Millet,

Türk'ün Temel Özellikleri
İlk bakışta etkili olan fizikî özelliklerinin yanında, dışardan görülmeyen, fakat onu Türk yapan özellikleri vardır. Bu türden özellikleri, Türk'ü yakından tanıdıktan sonra herkes kabul ve teslim edecektir.
Arap müellifi Cahiz'den (ö. 869) itibaren, Türk'e verilen ve yüklenilen özelliklerin başlıcaları şunlardır:
1. Türk, edepli, terbiyeli, akıllı ve temiz kalplidir, hazimlidir; hoşgörülüdür; tedbir sahibidir.
2. Türk yerini, yurdunu çok sever. Ondan ayrı düştüğünde orasını her zaman özler.
3. Türk, sağlam yapılıdır, cesurdur, kahramandır. İyi savaşır. Türk ancak korkulması gerekenden korkar. Türkler iyi savaşçı oluşları sebebiyle, bütün Orta Çağlar boyunca, dünyanın da en seçkin askerlerinden sayılmışlardır.
4. Türk temiz kalplidir, açık sözlü ve açık yüreklidir. Onun bazen "saf" ve "sade-dil" olarak ifade edilen bu güzel özelliği, zamanla yadırganacak, adeta 'ahmak' gibi bir anlama kadar gidecektir.
5. Türk namusludur, güvenilir insandır.
6. Türk, teşkilatçıdır; dolayısıyla itaatin, emir-komutanın ne olduğunu bilir. O yalnız olduğunda iyi bir önder olduğu halde, başında kendisinden daha üstün yetenekli birisi olduğunda ona severek itaat eder.
7. Türk zayıf ve acizleri korur; savaş zamanlarında korkunç bir muharip görünümünde ise de o barış zamanlarında en sâkin insandır. Bu zamanlarda gelene gidene yemek yedirir-içirir, yardım eder.
8. Türk tabiatın içinden geldiğinden, küçük yaşlarından itibaren hayat kavgasına alışmıştır. Hayatın ve yaşamanın zorluklarını bilir ve onları çözmeye yatkındır. Cahiz'in dediğine göre "Türk, eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa, mutlaka bir çaresini bulup kurtulur". Belki bu sebepten daha doğuştan iyi mücadeleci ve kavgacıdır.
9. Türk gerçi kimi zaman rahata kavuşunca gevşer, hatta bazen komşularının etkisinde kalır. Ama çok geçmeden kendi özelliklerine dönmesini bilir.
10. Türk, çoğunlukla et yemekle birlikte sağlık bakımından bunu dengelemesini bilmiştir.
11. Türk, tabiata karşı çok tahammüllüdür. Hayatın güçlüklerini güler yüzle karşılar. Türk atı da aynı zamanda çok tahammüllüdür.
12. Türk, hem çoban, hem seyis, hem cambaz, hem bir baytar hem bir süvaridir. Cahiz'in dediği gibi "hulasa Türk başlı başına bir milletdir".
13. Türkler, dünya coğrafyasında sayıca çok kalabalık bir millet olmamakla birlikte, komşularına göre üstün özellikleri sebebiyle Cihan tarihinde seçkin ve çok önemli bir yer tutmuşlardır. Bunun belli başları sebeplerini de şöyle sıralayabiliriz:
a. Türk, teşkilatçıdır; teşkilatçı özelliği onun sadece halkını değil, özellikle silahlı kuvvetlerini seçkin bir hale sokar.
b. Türk, durmak nedir bilmez; o her zaman çalışır. Hepsinden önemlisi durmaksızın kendisini aşmak ve yenilemek ister.
c. Türk, "sade" insandır: O kısa ve öz konuşur; uzun ve boş sözlerden nefret eder. Bu sebeple "sadelik, açık ve yalın" olmak onun en belirgin vasıflarındandır.
d. Türk, ata erken zamanlarda sahip olduğundan, atın sürati ve hareketli oluşu sebebiyle komşularına büyük üstünlük sağlamıştır. Bu sebeple olsa gerek Cahiz şöyle diyordu: "Türk'ün ömrünün at üzerinde geçen günlerinin, yer üzerinde oturarak geçirdiği günlerden daha çok olduğunu görürsün".
e. Türk, bir maden olarak "demir"i erken bir zamanda bilmiş, demiri çelik haline sokarak güçlü silahlara sahip olmuştur. Böylesine üstün silahları ve yukarda sözünü ettiğimiz "at"ı ile komşularına karşı başarılı olmuştur.
Türk böylece kendisine mahsus özellikleriyle, dünya üzerinde ve komşuları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur.
Türk ile ilgili olarak Afrasiyab'dan (yani Alp Er Tunga) nakledilen bir söz varmış: "Türk, sedef içinde deryada bulunan bir inci gibidir. Kendi yerinde (yurdunda) bulunduğu zaman kadir ve kıymeti bilinmez. Lakin oradan çıkınca, denizden ve sedeften çıkmış bir inci gibi kıymetlenir".
Kaynak: Sayın Prof. Dr. Tuncer Baykara’nın “Türklüğün En Eski Zamanları” makalesinden alınmıştır., Hazırlayan: Yılmaz Karahan
Gönderen: SERENDİP ALTINDAL ordumillet, 09.07.2015

3 Temmuz 2015 Cuma

Yorumsuz ama düşündürücü; A. Doğan Şimşek & Nevada kampı!, Ergün Diler

[UNITED-TURKS] Nevada kampı! (Ergün Diler)‏
Değerli Zeki Bey; İstihbarat kaynaklı haberler hoşumuza gitsin ve ya gitmesin, Ülkemiz aleyhine ya da lehine olsun her halükarda bu tip haberleri değerlendirenler açısından,  çok önemlidir. Önemli olan haberin negatif yada pozitif olması değil içeriğidir. İçeriği değerlendirmek haberden yararlanacak kişinin algılayacağı bilgilere ve o bilgiler ile kendi bilgilerini negatif ve pozitif alanlarda geliştirmesinde işe yayar olarak kullanmaktır. Özetle ilgi alanına giren her türlü haber kaynağı algı oluşturmak maksatlı olanlar da dahil önemlidir. Daha önemlisi ise haberleri analiz ederek  kategorilerine göre değerlendirebilmektir. Aksi halde insan beyni kendi beğenisine göre seçki yaparsa, daha önceki yüklenmiş programların mahkûmu olup sağlıklı analizler yapamaz olur. Kaynak gerçek ya da sanal kişi olsa da o haberin düzden ve tersten ne anlatılmak istendiğini düşünmek dahi bir beyin jimnastiği olarak insanın bilmesi gerekenlere katkı sağlar diye düşünüyorum. Selamlar. Ahmet Doğan Şimşek; 3 Temmuz 2015 12:39 tarihinde ZEKI SAHIN <zekisahin@yahoo.com> yazdı: Sözü döndürüyor, dolaştırıyor ve ajanları aklıyor. Hainleri vatansever vatanseverleri cahil gösteriyor.
*** 
Yorumsuz ama düşündürücü; 
Ahmet Doğan Şimşek
Nevada kampı!  
Ergün Diler
DAHA önce haber gönderdiğim Amerikalı dostum döndü! "Birkaç gün müsaade et! Sana sürprizlerim var" diye cevap verince beklemeye koyuldum.
Dünyanın çok iyi tanıdığı bir isimdi!
Otoriteydi. Sözleri kanun gibiydi.
Kafama takılan bir takım soruların cevaplarını burada bulamıyordum. Daha doğrusu bulduklarımdan emin olmak istedim... Soruları verdim! Muhtemelen gülümseyip "Yine ödevim geldi!" demiştir! Bilemem! Ama Türkiye'nin etrafı ateş çemberine dönmüşken  DOĞRUYU bulmak zorundaydık! Defalarca söylediğim gibi DOSTUM çok ama çok özel biri! Dünya tanır... Öyle şeyler anlattı ki bırakın yazmayı aklınızdan bile geçiremezsiniz! "DEVLETLERARASI ilişkiler, demek ki böyle..." diyerek sıyrılıyorum...
Çok soru, çok cevap var!
İşte sizler için seçtiğim bölümler... Gerçekten çok ama çok ilginç detaylar var! Okuyun siz karar verin... Son günlerde burada herkes YPG, PYD, PKK ve IŞİD'i konuşuyor! Neler oluyor? Oradan nasıl görülüyor? Siz sadece PKK ile değil, aynı zamanda 30 yıl ABD'nin desteklediği bir yapı ile mücadele ettiniz! Kandil Amerikan toprağı... IŞİD ya da EL Kaide ne ise PKK da odur! Verilen emirleri uygular. Başka şansları yoktur!  Kandil'de bulunanların bazılarının, Avrupa ile arası çok iyi. Peki Amerika ile arası iyi olanlar kimler? PKK'nın lider isimlerinin hepsi, ABD'de eğitim aldı.
Nevada'da özel bir merkezde.
Eğitim için Suriye, Lübnan gibi ülkeler de seçilebilirdi. Ancak ABD işini şansa bırakmaz.
PKK'nın silahlı liderlerinin hepsi, benim kadar İngilizce konuşur. Analitik olarak Amerikalı gibi düşünürler. Siz ülkenize çok bağlısınız. Bunu biliyorum. Ama özel bir eğitimle tedavi edilirsiniz!  Nasıl yani? Ne tedavisi? Nevada'da çok özel bir merkez var! Buraya vatansever olarak girersiniz! Sadece 3 aylık bir eğitim sonrası, yine vatansever olduğunuza inanarak çıkarsınız! Ama Washington'ın amaçlarına hizmet edecek duruma gelirsiniz. O merkez, gerçekten çok özel bir yer. Yakın bir dostum o merkezle ilgili, "Çalışma yöntemiyle ilgili tahmin edilenler, yüzde 1'i bile değil... Kediyi bile insan gibi konuşturacak teknoloji var" demişti. Düşünün artık!  Türkiye ile Amerika arasındaki temel sorun ne? Nerede problem çıktı? Amerika sizinle ortak olmak, ortak yol almak istiyor.
Ancak dümeni bırakmak istemiyor. Washington'daki gizli toplantılarda "Ortadoğu ve Afrika'da ortaklık yapısını TÜRKLER'in yönetmesi, bugün için bir sorun gibi görünmeyebilir. Ama gelecek için büyük sıkıntılara yol açar..." vurgusu yapıldı. Beyaz Saray da Pentagon da bunu biliyor! Risk almak istemiyorlar! Almazlar da...  Nasıl ortaklık bu o zaman?
ABD, günlük plan yapmaz.
3 yıllık kısa vadeli plan (en önemlisi budur), 20 yıl, 50 yıl ve 100 yıllık planlar yapılır. Türkiye de ABD ile ortaklık konusunda hem fikir. Fakat pastanın büyük dilimini siz istiyorsunuz. Hem de içeceğiyle birlikte. Bu zor. Sorun burada!  Kürt meselesinde büyük kırılmalardan biri neydi sizce? Daha önce sana sözünü etmiştim! Tanıyamadığım için pişmanlık duyduğum komutanlardan biri EŞREF BİTLİS'ti! Hayatımdaki birkaç "KEŞKE"den biridir! Eşref Bitlis, aslında 1992'nin sonlarına doğru öldürülecekti.
CIA, operasyon için emir bekliyordu. Ancak Turgut Özal'a bir şans daha verildi.
Başkan George Herbert Walker Bush'un ekibi, Özal'ın bu şansı hak ettiğine inanıyordu. O şansı iyi kullanamayan Özal, Eşref Bitlis'le birlikte çok özel iki komutanın ve kendi ölümünün de önünü açtı. Başkan Clinton göreve başlayalı 1 ay bile olmamışken, Bush'un ekibi operasyonları peş peşe yaptı. Daha önce de belirttim. Özal'ın ölümü değil, Eşref Bitlis'in ölümü sizi çok geriye götürdü. Sadece Bitlis mi?
Onunla görev yapan çok özel iki komutanın infazı da görmezden gelindi. Her ikisi de Eşref Bitlis'le birlikte hareket ettikleri için öldürüldü. Türk ordusu, bu ölümleri de kapattı. Daha doğrusu kapatmak zorunda kaldı.  Biz Kürt koridorunu çok tartışıyoruz! Orada durum ne? Beyaz Saray ne düşünüyor?
George Bush döneminde, Barzani liderliğinde bu koridor fikri ortaya atıldı. Çalışmalar da başlatıldı. Ancak Suriye o tarihte buna müsait değildi. Şu anda da müsait olduğu pek söylenemez. Daha da karışacak!  İki tarafın da yaptığı hata ne sence? Nerede yanlış yapılıyor? Amerika Fidel Castro ile bile diplomasiyi kesmedi. Putin'le de kesmedi, kesemez ve kesmemeli. Ancak Ankara'da bazıları, Central Park'ta satranç oynayan yaşlılar gibi devletleri yönetenlere küsüyor... Devletlerde küslük olmaz, anlaşmazlık olur. Bu sizin duygusal bir yapıya sahip olmanızdan kaynaklanıyor.
Devlet liderlerinden arkadaş olur ama dost olmaz! Sizler mertsiniz! Ama dünya böyle değil! Bunu anlamak durumundasınız! Oyunun kuralı bu! Herkes çıkarı için çalışıyor...  Kemal Derviş ismi son dönemde çok sık gündeme geldi! Siz de iyi tanırsınız. Nedir olup biten? Duygusal olduğunuz için zorlanıyorsunuz! Durum basit. ABD, 100 ülkenin vatandaşları arasından seçtiklerini alır ve bir eyalete getirir. Bunlar ülkelerine döndüklerinde Washington için çalışmaya başlarlar. Çünkü yetiştirilmesinin amacı budur.
Kemal Derviş de böyledir.
Muhtar Kent ve Mehmet Öz gibi yani... Daha enteresan bir şey söylemek istiyorum. Dünyadaki İslami terör örgütlerinin 10 liderinden 9'u ABD'de eğitim almıştır. Bu detayı, buradakilerin ne kadar büyük düşündüğünü görmen için verdim... Oyun böyle kuruluyor!  Kemal Bey'e devam etsek... Kemal Derviş, kendisine verilen planları uygulamakta başarılı olamadı. Sıkıntı yaşadı. Şimdi sadece Türkiye ile meşgul olması istendi. İşi bu!
Ama başarısız. Bu da gerçek…
Derviş'in en yakın dostlarından biri Forbes'ın sahibi Steve Forbes da bunu kabul etti. Yani onun hakkındaki kanı böyle... Bugünlük bu kadar... Yarın KEMAL DERVİŞ'in hiç bilinmeyen özel görevi... IŞİD ve PETRAEUS'un KÜRT planı... Hulusi Akar'ın hedefi ve HALKBANK'ta kim kimi izliyor... Özellikle Petraeus'un planı, KOALİSYONUN sonucunu belirleyecek! Çok ama çok önemli... Hiç vakit kaybetmeden yarın ki gazetenizi şimdiden ayırtın!
(REF: http://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2015/07/02/nevada-kampi)

24 Haziran 2015 Çarşamba

VATAN PARTİSİ-KİM NEREDE HATA YAPTI?.. Osman Başıbüyük

VATAN PARTİSİ; KİM NEREDE HATA YAPTI
Osman Başıbüyük
Erken seçime hazır olun
Tarihî 7 Haziran seçimleri bitti, koalisyon çalışmaları devam ediyor. Anlaşılan o ki; nasıl bir koalisyon olursa olsun, önümüzdeki dönem partilerin erken seçim hazırlıklarıyla geçecek.
Koalisyon ortaklarından birisi kendini seçim için avantajlı gördüğünde veya ortaklıktan zarar ediyor hissine kapıldığında ülkeyi erken seçime götürecek. Bu arada koalisyon kurulamama ihtimalini de göz ardı etmeyelim.
AKP, istikrar için benden başka alternatif yok diyerek tek başına iktidarı zorlayacak. Bu rüyası gerçekleşirse bugün herkesin gündemden düştü diye baktığı başkanlık sisteminin eskisinden daha güçlü olarak önümüze konma ihtimali doğacak. CHP veya MHP’nin tek başına iktidar olamayacağını hesap eden vatandaş, Erdoğan’ın hayal ettiği başkanlık sisteminden kurtulmak için yine stratejik oy kullanarak, AKP’yi tek başına iktidar yapmayacak partilere yönelecek. Yani 7 Haziran seçiminde yaşadığımız senaryonun üç aşağı beş yukarısını önümüzdeki seçimde de yaşayacağız.
KİM KAYBETTİ KİM KAZANDI?
7 Haziran seçimlerinin kazananları kaybedenleri çok yazıldı. Vatan Partisi cenahından Bahçeli’ye, Kılıçdaroğlu’na istifa çağrılarında bulunuldu, en ağır eleştiriler yapıldı, yapılıyor.
SEÇİMİN KAYBEDENLERİ arasında VATAN PARTİSİ DE VAR. Bekledim ufak tefek de olsa biri iki ÖZELEŞTİRi gelir diye; TIK YOK!!!
1-2 sene içerisinde gerçekleşmesi beklenen erken seçime Vatan Partisi hiç özeleştiri yapmadan, mevcut yapısıyla mı hazırlanacak? Böyle kalacaksa sonucun ne olacağı şimdiden belli! % 0,35 olan oy oranı DAHA DA DÜŞECEK.
Seçmenin bir tehlikeden kurtulmak için STRATEJİK OY KULLANARAK, gönlündeki partiye değil, diğerlerine yöneldiği durumlarda, baraj altı kalması beklenen partilerin oyları daha da düşer. 2011 seçimlerinde baraj altı partilerin toplam oyu % 4,61 iken bu seçimlerde % 3,72’ye düştü. Bu düşüşü Vatan Partisinde de görebiliriz. İşçi Partisi olarak girdiği 2002 seçimlerinde % 0,51, 2007 seçimlerinde % 0,37, 2011 seçimlerine katılmadı ve son olarak 2015 seçimlerinde % 0,35. STRATEJİK OYLARIN FAYDASI BARAJI GEÇME İHTİMALİ OLAN PARTİLEREDİR. Bu tespiti HDP örneğinde yaşadık.
NEREDE YANLIŞ YAPILDI?
Politikaları ne kadar doğru olursa olsun, halkın çok büyük bir kesimi tarafından MARJİNAL olarak algılanan bir parti ile seçim barajını aşmak mümkün değildir. BARAJ ancak bir CEPHE HAREKETİYLE AŞILABİLİR. 
10 yıllık AKP’nin baskıcı tek parti iktidarından sonra 2012 ortalarına gelindiğinde, kumpas davaların da etkisiyle halkta ciddi bir arayış başlamıştı. Kaset komplosuyla yeniden düzenlenen CHP, AKP’den kurtulmak için halka bir umut ışığı veremiyordu. CHP’nin içerisindeki ulusalcı kanat Kılıçdaroğlu yönetiminden rahatsızdı. Gerçi Kılıçdaroğlu 2011 seçimlerinde ulusalcıların önemli bir kısmını partiden tasfiye etmişti ama daha içeride önemli bir güç vardı. Ayrıca tasfiye edilenlerin hâlâ parti içindeki etkisi devam ediyordu.
Bu arada AKP’nin PKK açılımı ve başkanlık sisteminin önünü açacak yeni anayasa çalışmalarına direnmek için kurulan MİLLİ ANAYASA FORUMU toplumda büyük ilgi uyandırmıştı. TBMM eski Başkanı HÜSAMETTİN CİNDORUK liderliğindeki Forum, siyasi yelpazenin her kesiminden öncülerin katılımıyla şehir şehir, ilçe ilçe gezerek kamuoyu oluşturuyordu. İşte bu noktada YENİ bir PARTİ KURMA fikri doğmuştu. CHP’den istifa edecek milletvekillerinin de katılımıyla mecliste temsil edilen yeni bir parti kurmak mümkün olabilirdi.
Meclis içindeki milletvekilleri sayesinde kurulacak yeni bir parti, hiç kuskusuz bir alt yapıya ihtiyaç duyacaktı. İŞÇİ PARTİSİNİN ÖRGÜTÜ, ULUSAL KANAL ve AYDINLIK GAZETESİ bu ALT YAPIYI SAĞLAYABİLİRDİ. Bu zemin kullanılarak, Kuvayı Milliye anlayışıyla, Demokrat Parti, Demokratik Sol Parti gibi diğer birçok siyasi patinin teşkilatı birleştirilerek her kesime söz hakkı veren, iktidar adayı, GERÇEK BİR MUHALEFET PARTİSİ YARATILABİLİRDİ. İslamcılar da dâhil olmak üzere partinin vitrininde siyasal yelpazenin her kesiminden temsilci bulunmalıydı. Değişik parti ve siyasi görüşteki insanların ortak bir zeminde buluşturulabilmesi için YENİ PARTİNin geçmişteki veya günümüzdeki hiçbir siyasi partiyle doğrudan BAĞLANTILI OLMAMASI GEREKİYORDU. Bu ihtiyaç daha geniş bir tabandan oy alabilmek ve farklı siyasi geçmişleri olan insanları meydanlara toplayabilmek için önemliydi.
Hayal edilen YENİ PARTİLEŞME SÜRECİNİN en kritik noktası bu işi başarabilecek bir LİDER bulunmasıydı. BU LİDER, GEÇMİŞ SİYASİ HAYATIYLA, yeni partiye katılacak farklı siyasi görüşlerin geri durmasına sebep olabilecek birisi olmamalıydı. Bu lider, milli sermayeyi yanına alabilecek, bunun yanında sosyal politikalar izleyebilecek birisi olmalıydı. Bürokrasiyi bilen, devlet adamlığı tecrübesine sahip olmalıydı. Eski siyasilerin, Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların destekleyebileceği, kamuoyu tarafından tanınan bir isim olmalıydı. Tutum, davranış ve politikalarında ısrarcı, ancak dikleşmeyen karşı tarafı iknayı, diyalogu ön plana çıkaran bir mizaca sahip olmalıydı. En önemlisi genç ve dinamik olmalıydı.
DOĞU PERİNÇEK, BU FİKRE SICAK BAKMADI. İşçi Partisini ve liderliğini bırakmak istemedi. Ama bu fikirden yararlanarak İşçi Partisinin büyütülebileceğini düşündü. Ona göre; “Bugün Türkiyemizde, halkın cephesinde fırtınaları aşabilecek tek siyasi parti İşçi Partisiydi. İşçi Partisi’ni dağıtarak büyüme önerileri, iyi niyetten gelse de, pratikte fırtınalarda kaybolmak anlamına geliyordu. Önümüzde tek bir örgütsel çözüm vardı; demircilerin örgütü olan İşçi Partisi’ni güçlendirmek ve Millî Hükümet hedefine ilerlemek”.
2012 yılında yeni parti kurma fikri gündeme geldikten sonra o kadar önemli gelişmeler oldu ki: GEZİ OLAYLARI patlak verdi. KUMPAS DAVALAR ÇÖKTÜ. Ergenekon sanıkları özgürlüklerine kavuştu. 17-25 Aralık operasyonları iktidarın kirli çamaşırlarını ortaya döktü. Cemaat büyük darbe aldı vb... AMA BÜTÜN BU YAŞANANLARIN PERİNÇEK’İN İŞÇİ PARTİSİNE OY OLARAK HİÇBİR KATKISI OLMADI.
Seçimlerin arifesine gelindiğinde zorla partinin ismi değiştirilerek Vatan Partisi yapıldı. Bu hamle sadece bir TABELA DEĞİŞİKLİĞİYDİ, vatandaş üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Seçmene Vatan Partisini sorduğunuzda; hâlâ “HAA PERİNÇEK’İN PARTİSİ” diye cevap veriyordu.
Perinçek’in siyasi hayatı, vatan sevgisinin ne olduğunu gelecek kuşaklara taşıyacak bir ders niteliğindedir. Mücadelesindeki korkusuzluğu, 10 yıldan fazla hapis yatmasına rağmen eğilip bükülmemesi, Ergenekon Mahkemesinde yaptığı savunma hiç unutulmayacaktır. Yazarlığını hiç saymıyorum bile. Bu kadar olumlu bir kariyere rağmen, PERİNÇEK’İN HALK ARASINDAKİ İMAJI ÇOK FARKLIDIR. Sıradan bir vatandaşa sorduğunuzda ya komünist der, ya Maocu der, ya da Apo’ya verdiği gülden bahseder. Oturur anlatırsınız saatlerce; Perinçek’in kim olduğunu. Aradan 6 ay geçer aynı adamla karşılaşırsınız bu sefer bırak şu MİT’çiyi der. Einstein’in dile getirdiği; “önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” sözü gerçekten de doğrudur.
Sonuç itibariyle bir CEPHE HAREKETİ ile başlayıp YENİ bir PARTİ KURMA FİKRİ yerine; PERİNÇEK’İN HERKES BENİM YANIMA GELSİN, “Biz’i birleştirecek eksen, İşçi Partisi’dir; gerisi macera bile değildir, kumar oynamaktır” POLİTİKASI BAŞARISIZLIKLA SONUÇLANMIŞTIR.
Buna karşın BDP yerine kurulan HDP, aynı bir CEPHE HAREKETİ GİBİ DAVRANARAK, Alevi, Kürt, Zaza, Ermeni gibi etnik ve mezhep kimliklerinin yanı sıra siyasal İslamcıların da dâhil olduğu radikal soldan liberal görüşe kadar siyasi YELPAZENİN HER KESİMİNDEN İNSANLARI BİR ARAYA GETİREREK barajı aşmayı başarmıştır. Tabi ki bu başarıda en büyük paya sahip olan STRATEJİK OYLARIN barajı geçme ihtimali olan partiye yarayacağı prensibidir.
ÖZELEŞTİRİ VE YENİLİK YAPMAYAN KAYBETMEYE MAHKÛMDUR
Gazetelerin, televizyonların, sivil toplum kuruluşu veya tarikatların toplumu etkileme yönünde başarılarından bahsedilebilir. SÖZ KONUSU bir siyasi partiyse, tek başarı kriteri, SEÇİMLERDEN ALINAN OYDAN BAŞKASI DEĞİLDİR. Hakkınızda söylenen iyi şeylerin, sayılan başarıların bir ANLAMI YOKTUR. 
6 OK’A sahip çıkan TEK ATATÜRKÇÜ PARTİYMİŞ gibi görüntü veren Vatan Partisinin aldığı cüzi oy işin kötüsü ATATÜRKÇÜLÜĞE DE ZARAR VERMEKTEDİR.
Ayrıca PARTİYE EMEKLİ ASKERLERİN DOLDURULMASI sanki TSK ile bir bağlantı varmış imajı yaratarak HER İKİ KURUMU DA YIPRATMAKTADIR. Hele hele bu askerlerin bazılarının sanki TSK’nın sözcüsüymüş gibi konuşması, celladının kılıcını yalarcasına bazı medya kuruluşlarında ne amaca hizmet ettiği belli olmayan, siyasi öngörüden uzak demeçler vermesi, PARTİYE GÖNÜL VERMİŞ EMEKÇİLERİN SADAKATİNİ ZORLAMAKTADIR. 
SÖZÜN ÖZÜ;
Vatan Partisinin önümüzdeki seçimlerde başarılı olabilmesi için ciddi bir ÖZELEŞTİRİ YAPMASI GEREKMEKTEDİR. Yoksa fedakâr emekçinin dişinden tırnağından artırarak yaptığı yardımlar yine boşa gidecektir. Parti, çeşitli istihbarat örgütlerinin zaman zaman servis ettiği bilgilerle topluma mesaj ulaştırmak için kullandığı bir araç olmaktan öteye geçemeyecektir. Emil Ludwig’in, Mustafa Kemal’den aktardığı hikâyeyi bir daha düşünmek gerek.

22 Haziran 2015 Pazartesi

DEMİREL VE BEDİİ FAİK; Ertuğrul MAT

Ertuğrul MAT
DEMİREL VE BEDİİ FAİK
Ertuğrul MAT
27 Mayısa giden günlerde, Dünya gazetesinde yazdığı yazılarla Demokrat Partiyi çileden çıkaran Bedii Faik, 27 Mayıs’ tan sonra da devlet radyosundan da Yassıada’ ya tıkılmış Demokratlara en ağır sözlerle hakaret etmişti.
1969 seçimlerinden sonra Adalet Partisi içindeki hizip kavgası yüzünden bazı Adalet Partililerin Demirel hükümetinin bütçesine muhalefetle birlikte ret oyu kullanması dolayısıyla Demirel istifa etmiş,  ama yeniden hükümeti  kurmakla görevlendirilmişti. O zaman TÜSİAD’lar  MÜSİAD’lar yoktu,  Ankara’ya tanınmış iş adamları dolardı..
Bursa’nın tanınmış tüccarlarından Ahmet İpeker de Ankara’ ya gelmiş ve beni Büyük Ankara oteline davet etmişti.
Kahve içerken yanımıza Bedii Faik geldi.  Bedii Faik değişmiş, Demirel’i metheden yazılar yazıyordu. Adalet Partisi milletvekillerinden bir muhtıracıyla tanışmak hoşuna gitmiş, hele O’nu çok genç görünce de neşelenmişti.. Başladı anlatmaya, askerler huzursuzdu, darbe yapılıp demokrasinin bir kere daha askıya alınması muhtemeldi. Dayanamayıp sözünü kestim,  ”Bunda sizin için endişe edilecek bir şey yok; siz 1960 ihtilậlinde yaptığınız gibi yine radyo mikrofonuna geçer, bize küfredersiniz. Hiçbir idare bunu sizden iyi yapacak birisini bulamaz”  dedim. Bu ağır sözlere hiç kızmadı. Sakin bir sesle “ Ben işte o günahımın kefaretini ödüyorum ” dedi  ve aramızda kuvvetli bir dostluk doğdu.  Günler hızla geçti. 12 Mart 1971 ‘de askerler darbe yaptı. O benim kızdığım Bedii Faik, 13 Mart 1971 günü öyle bir yazı yazdı ki, unutmak mümkün değil.
“ Son komutanlar bildirisi işte bu öfkeli yorgan yakıcılığın en dehşetli örneğidir!  Ve hiç fütursuz söyleyelim, binlerce, on binlerce sol azgının, İtalya’da İtalyan ordusuna, Hindistan’da Hindistan ordusuna yaptıramadıklarını, bir avuç solcu piç Türkiye’de dört komutana yaptırmağa muvaffak olmuşlardır. Hazin olan budur.  Yirmi beş yıllık demokrasi tecrübesi taşıyan bir millete ağır gelecek olan elbette bu ! “
Darbeden bir gün sonra bun u yazmak her kişinin değil; er kişinin kậrıdır
Demirel  bunu hiç unutmadı ve hayatı boyunca Bedii Faik’i en yakın dostu telakki etti.
Bedii bey, Demirel’den  24 saat evvel hayata veda  etti.
Allah ikisine de rahmet eylesin.
DEMİREL ve İNCİ BABA
İnci baba Ankara’daki ihale mafyasının lideriydi..
İhaleye girecek müteahhitleri bir araya getirir, ihalenin müteahhitler tarafından fiyatın çok kırılarak alınmasını engellerdi.  İhaleyi kimin kazanacağı İnci babanın yazıhanesinde belirlenir, karın münasip  bir kısmı ihaleye anlaşmaya uygun olarak  yüksek fiyat verip kaybedecek müteahhitler ve İnci baba arasında paylaşılır. Senetler toplanır, kasa ve yedd- i emin İnci baba olurdu.
12 Eylül 1980 ‘de ordu idareye el koymuş,  Demirel ve diğer liderleri eşleriyle birlikte Hamzaköy’ e yollanmışlardı.  İşte o gün  İnci baba Kenan Evren’e  bir telgraf çekerek,  bu  mecburi ikamet kararını protesto etmişti..
Aradan yıllar geçmiş, yasaklar kalkmış,  Demirel 7 inci defa Başbakan olmuştu.. 
Bir yurt dışı seyahate gidecekti. Birden bire hava alanında  kendisini uğurlamaya gelen kalabalığa dönüp,   “İnci baba buraya gel !” diye seslenmişti.
Yanına gelen ve elini öpen İnci babanın koluna girerek  foto muhabirlerine poz vermişti.  Sonra  gazetecilere dönerek,“ Biz Hamzaköy’e gönderilirken, bu olaya  demokrasi adına  Milli Güvenlik Konseyi’ne telgraf çekerek itiraz eden sayın  İnci babayı görmezden gelirsem, kendime saygım azalırdı” demişti.
Her ikisi de rahmetli oldu.

4 Haziran 2015 Perşembe

BU SEÇİM (!) ADİL DEĞİL! ÜSTELİK GİDİŞAT ŞAİBELİ; Mustafa Nevruz SINACI

BU SEÇİM (!) ADİL DEĞİL!
ÜSTELİK GİDİŞAT ŞAİBELİ
Mustafa Nevruz SINACI
Milletten özellikle gizlenen bir hakikat olması nedeniyle; Şurası mutlaka bilinmelidir ki, Osmanlı Devleti’nde yapılan bütün seçimler ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 5 Haziran 1946’ya kadar vaki seçimlerin tamamı iki derecelidir. Sistemin esası: Cumhuriyetten önce, tıpkı bu gün Amerika’daki uygulama gibi; Birinci derece seçimde, sınırlı sayıda seçmen ile aday, ‘hiçbir aracı ve etki unsuru olmaksızın’ yargı gözetiminde karşı karşıya gelir. Sadece bir asil ve bir yedek delege için “daraltılmış birim alan çerçevesinde” seçim yapılır. Sistemde her 500 seçmen, adeta yüz yüze gelerek bizzat delege adaylarını belirler ve sonuçta 1 asıl (bir yedek) delege seçilerek ilk aşama tamamlanır. İkinci derecede: (ABD örneğinde olduğu gibi) Kendi aralarından (veya Osmanlıda Ehli Vukuf bir seçici kurul tarafından) vekil tespiti yoluna gidilerek seçimler tamamlanır ve her derece/düzey seçim bu delegeler arasından yapılır.    
Cumhuriyetten sonra uygulanan iki dereceli sistem ise, İslâm’da Devlet İdaresi’ne dair kaynaklarda öngörülen (Medeni Siyaset) sistemindeki ‘şûra usulünü’ andırmaktadır. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk zamanında; Önce vilâyet halkı kendi aralarından emin/âlim, mutemet, akil ve mütekâmil zevatı belirler. Bir nevi, ön seçimle belirlenen isimler Ankara’ya bildirilir; Ankara, önerilen isimler arasından seçim/tespit ve vekil atama işlemini yapardı. Bu uygulama çok mükemmel bir sistem idi; Bilhassa Atatürk döneminde, dünyanın en kaliteli, onur-erdem ve sorumluluk sahibi Millet Meclisi Türkiye Cumhuriyeti nezdinde kurulurdu.
Eğer dikkatlice bir gözlem, inceleme ve araştırma yapılırsa görülecektir ki:, 11 Kasım 1938 karşı devriminden itibaren meclise dâhil edilenler ile 27 Mayıs 1960’tan sonra gelenler arasında: Hırsızlık, yolsuzluk, iş takipçiliği, afyon-esrar kaçakçılığı, rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma suçluları ile anarşi-terör, tedhiş dâhil olmak üzere aşağı-yukarı her mazarrattan zanlı, mücrim, sabıkalı ve dahi mahkûm bulmak mümkündür. Ama Atatürk ile tarihi ve kadim D.P.  dönemlerinde böyle yaygın, salgın bir yüz karası, utanç mahlûkatı çok nadirdendir.
Literatürde II. Cumhuriyet denilen 1938 – 1950 döneminde yaşanan bozulum, istismar ve deformasyonun sebebi CHP ve İsmet İnönü’dür. Eylem bazında: 150’likler denilen “vatana ihanet suçundan” vatandaşlıktan atılmışların affı; Atatürk kadrolarının Ordu ile Kamu Kurum ve kuruluşlarından tasfiyesi; Hain başı Mustafa Suphi’den intikal “kadrocu ve aydınlıkçıların” devlet görevlerine alınması; Yolsuzluk, ayırma-kayırma, gasp ve hırsızlıkların yoğunlaşması!.      
5 Haziran 1946’ya kadar inanılmaz bir başıbozukluk, kitlesel tek parti sömürüsü, sulta, cunta ve diktatörlük hüküm sürer. Fakat tarihi-kadim Demokrat Parti’nin kurulması ile bozuk düzene “DUR” deme yürekliliği baş gösterir. Halk Partisi paniğe kapılır ve saltanatını garanti etmek için bir takım acil kararlar alır. Bunları derhal kanunlaştırır. Kısaca ve öz olarak:  
Önce 1945’de, tek partili cunta ve diktatörlükten, çok partili demokratik sisteme adım atılmasına ve bir “deneme yapılmasına” karar verilir. Her ne kadar ortada bir “Siyasi Partiler Kanunu” yoksa da, Cemiyetler Kanununa göre faaliyet gösteren bir takım teşekküller vardır. Halk Fırkasındaki derin ayrışma ve kurmayların terki sonucu, 07 Ocak 1946 da, demokrasinin lokomotifi Demokrat Parti kurulur. Aslında iliklerine kadar demokrasi karşıtı, fakat kendisine verilen rol icabı “Cumhuriyetin kurucusu, koruyucusu ve demokrasi yanlısı” görünmeye özen gösteren malum fırka, çok acele bir seçim kanunu çıkartır. 5 Haziran 1946 tarihli bu kanunla, iki dereceli seçim sistemi sona erdirilir ve yerine “Açık Oy – Gizli Sayım” usulüne dayalı çok rezil bir “seçim düzeni” getirilerek; Kanunun tartışılmasına bile imkân tanımadan 21 Temmuz 1946 tarihinde genel milletvekili seçiminin “ani ve baskın” biçimde ifa ve icrası kararlaştırılır.
Netice malum. Cumhuriyet tarihine geçen en kara leke ve tiksindirici bir utanç vakıası.
MAKUS TALİH TEKRARLANMAK MI İSTENİYOR?..       
Aslında bu ne ilk ve ne de son olacağa benzer. Hani 1946’da, “Türkiye’ye çok partili sistemi getirdi” dedikleri, Cumhuriyet düşmanı bir politik organizasyon; Demokrasi, adalet ve çok partili düzene geçilmesin diye “açık oy gizli sayım” usulü ile güya bir seçim yaptırmıştı. Sonra 14 Mayıs 1950’de millet iktidar oldu ve seçim mevzuatındaki bütün pislikleri temizledi.
Aslında, ismiyle müsemma olmadığı sonradan anlaşılan Adalet-Kalkınma Partisinden de aynı beklenti vardı. Maalesef beklenen olmadı. Barajın kaldırılması; Hazine soygununun iptali; Dar bölgeli, iki dereceli ve milli delege sistemine dayalı “namuslu, dürüst, demokrat” seçim usulü ikame edilerek halkın ‘kendi vekilini bizzat seçmesi’ sağlanacaktı. Olmadı!
Üstüne üstlük: Konya Milletvekili Atilla Kart, 1.06.2015 günlü Basın duyurusunda: “12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinde; seçim suçu işledikleri sabit kişiler hakkında 2586 soruşturma açıldığını, bu soruşturmalarda yargılanan zanlı sayısının On-Bin dolayında olduğunu; Ancak, Temmuz 2012’de AKP eliyle gece yarısı çıkartılan bir düzenlemeyle bu suçluların örtülü olarak affedildiğini!.. Sonuçta yargılama dosyalarının AKP tarafından düşürüldüğünü” açıklayınca ortalık iyice karıştı.
Bu karmaşa içinde, 25. dönem genel parlamenter seçimlerinin yapılacağı gün geldi çattı ve 07 Haziran çok az kaldı. Adına parti denen fakat “kitle partisi olmakla hiçbir ilgisi, alâkası bulunmayan” teşekküllerden seçime katılma şansı elde edenlerin tanıtım, ses kirliliği, beyin yıkama, kafa ütüleme ve propaganda yarışı hızlandı. Radyo, gazete, TV ekranlarından yayılan ses kirliliği, cadde ve sokakları dolduran el ilânı ve afiş çirkinliği; Hoparlörlerle çok yüksek frekanslarda yapılan yalan bombardımanı ile kulaklara verilen zarar. Hâsılı medeni, çevreye saygılı olmaktan uzak, insanlık dışı, dayatma ve ilkel bir seçim rezaleti yaşanıyor. 
HAZİNE YARDIMI KEPAZELİĞİ
Bu panayır keşmekeşinin sebebi: Halkın rıza ve muvafakatine aykırı olarak, kesinlikle objektif norm ve adil kriterlere dayanmaksızın alınan/verilen “hazine ulufesi”. Bu haksız ve haram parayı alan partiler, adeta çılgın mirasyediler gibi bol keseden atıyor, işitsel ve görsel medyayı hovardaca kullanıyorlar. Buna mukabil, asgari % 3 oyu alamayan veya % 10 barajını aşamadıkları için “tüyü bitmemiş yetimin hakkından” nemalanamayan diğerleri lâf salatası yapamıyor. Hatıra binaen listeledikleri “fedakâr adaylarını” ekranlarda dolaştıramıyor, çarşaf çarşaf ilan veremiyorlar. Çok yoğun masraf ve fuzuli israf, bol avanta ve peşkeş gerektirdiği için de açık hava toplantıları, konvoy şovları ve miting yapamıyorlar.
ÇOK ADALETSİZ BİR YARIŞ
Bir taraf, millet razı olmadığı halde, devletten cebren, hile ve desise ile hortumladığı haram para ile seçim sefahatı yaparken; Diğer taraf parasızlık ve imkânsızlıktan kırılıyor ve seçim sefaleti içinde kıvranıyor. Şöyle bakıldığında: Önce parti sahipleri, sulta-cunta, vesayet ya da velâyet unsurlarınca yapılan aday atama işlemi!; Azıcık olsun, kanunda öngörülmesine ve fırsat verilmesine rağmen, “aday belirleme konusunda seçmene söz hakkı tanınmaması”; İmkân, kaynak ve eşitliğe bütünüyle ters adaletsizlikler; Sandık güvenliği konusunda duyulan büyük kaygılar; Fuat Avni nam bir eşhas tarafından ısrarla yayılan 7 milyon oy’un çalınacağı söylentisi; YSK tarafından kullanılan “Elektronik Seçim Programı” SEÇSİS’e karşı duyulan derin şüphe, alabildiğine güvensizlik, korku-endişe ve kuşku; Haksızlığı vicdanları sızlatan ve 1983’e kadar hiç uygulanmamış, “millet iradesine karşı ipotek misali konulmuş” % 10’luk seçim barajı; Bunların tamamı vesayet, emanetçilik, sulta ve cunta icadı haksızlık. Hukuksuz, etik, saydam ve adil olmayan ahlâksız zorbalık, diretme ve dayatmalar.
Sözde “millet iradesini, devlet idaresine taşıyacağı” iddia olunan bu yarışın aktörleri, argümanları ve elemanları arasında millet iradesi yok. Adalet, hakkaniyet, eşitlik ve hukuk desen hak getire! Bu nedenle şimdilerde sıkça dile getirilen 21 Temmuz 1946 günlü 8. dönem parlamenter seçimi, bu melânet yüz karası, kalleşlik ve komedinin düzenbazlıkları, sahtekârlık ve alçaklıkları akıllara geliyor. İnsanlar birbirlerine: Neden? Öyleyse, siyasi partiler ve seçim kanunları bu güne kadar düzeltilmedi? diye, derin bir hayret, merak ve taaccüple soruyorlar…
İşte bu gerilim, güvensizlik, baskı, dayatma ve korkularla süren bir seçim sathı maili!.. 
Adalet mi bu? Hukuk bunun neresinde? Devleti vekâleten üstlenecek, “Hak ve halk adına” yürütecek olan “Millet iradesi” bu yaman çelişkiler içinde mi tecelli edecek. Büyük bir demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk ayıbı bu!.. Ya vaktiyle Demokrat Parti’nin yaptığı gibi, partilere kesinlikle hazineden para verilmemeli, siyasi şirket eğilimi önlenerek “parti içi demokrasi ve kitle partisi özelliği zorunlu kılınmalı” ve şimdilerde “hazine yardımı” namıyla yapılan bu hortumlama, olabildiğince objektif, adaletli ve “aidat veren, gerçek, sorumlu, aktif üye sayısına endeksli” hakkaniyetli ilkele, norm ve kriterlere bağlanmalıdır.
Bu insanlık dışı, adaletsiz ve haksız uygulama çok ayıp ve iğrenç. Dolayısıyla, haksız edinimlerle elde edilen oylar da helâl değil, haram, hayırsız, onursuz, umursuz; Kamu vicdanı yönünden şaibeli, meşruiyeti tartışmalı, haksız kazanılmış ve gerçekte geçersiz oylardır.  
DEMOKRASİ BUNUN NERESİNDE?
Birileri, bütün beyan, ilân, bildiri ve çağrılarında durmadan Demokrasi, İnsan hakları, Hak, Adalet ve hukuktan bahsediyor. Oysa en başta yaptıkları seçim adil değil. Cumhuriyetin başı durum ve konumundaki zatın, seçimlere paralel biçimde ve muhtelif açılış bahaneleri ile meydanlara çıkması etik değil. Demokrat Parti zihniyetine göre “eşit şartlar, eşit imkânlar ve saydam kaynaklarla” yapılması halinde seçimlerde “millet iradesi” tecelli edebilir. Aksi halde bu sulta, cunta ve nihayet emanet, vesayet unsurlarının kirli oyunlarından ileri geçemez. Peki, gösterin bakalım. Şu seçim sathı mailinin neresinde adalet?, Neresinde insan hakları, hukuk, eşitlik, eşit şartlarda yarı ve demokrasi var?.
TABANA VURMUŞ SİYASET VE SEÇİM VAADLERİ
Geleneğe göre: Adalet timsali, devlet idaresinde millet iradesinin mutlak tecelli biçimi ve bütün usul ve uygulamaları ile fazilet olarak kabul edilen siyaset; Asla yolsuzluk, haksızlık ve kanunsuzlukla birlikte anılamayacak kadar yücedir. Amma lâkin, günümüzdeki çirkinliğin esas sebebi: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra siyaset kirlenmiş, kalite taban yapmış, Politik-ACI’lar en alt düzeylere inmiş ve adeta bir yalancılar ve talancılar mesleği haline getirilmiştir. Bu Türk milletine hakarettir. Ayıptır, utanç ve hicap vericidir. Siyaset derhal temizlenmelidir.
SEÇMEN ŞUNU BİLMELİ Kİ
Adeta bir açık artırımla, birbirleri ile kıyasıya yarışarak, taklitçilikle siyaset yapanlar; Propaganda araçlarından ses; Mesnetsiz iddialar ve bu saçma iddiaların yer aldığı broşürlerle bilgi ve çevre kirliliğine yol açan politikacıların “millet iradesi, devlet idaresi, dürüst siyaset ve demokrasi ile her hangi bir ilgileri alâkaları yok. Üstelik bunların % 99’u önseçim ile değil sulta, cunta, vesayet ve emanetçi ataması ile oralarda fink atıyor. Seçmen şunu bilmelidir: Bu seçimler kaderdir. Ülkemizin geleceğidir. Asıl olan: Bilgi, birikim, inanç, azim, irade, sağlam karakter sahibi; Namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, insan hakları adalet ve demokrasiye saygılı insanların seçilmesidir. Bu nevi insanlar ise ancak “helâl oylarla” seçilir.
ŞİMDİ OY’LARA VE SANDIKLARA SAHİP ÇIKMA ZAMANI
Son olarak tekrar etmekte yarar var. Bu seçimlerde özellikle muhalefet ve seçmenlerin çok büyük bir kesimi; Seçim sonrası oylarımız ve sandıklara bir şey olur mu?, endişesi içinde. Daha önceki seçimlerde bu tür iddiaların gerçekleşmiş olması ve bir şekilde seçim sonuçlarını etkilemesi seçmenlere ‘şimdi oylara ve sandıklara sahip çıkma zamanı’ dedirtiyor. Dahası her gün yapılan anketlere göre iktidar partisindeki oy erimesi iktidarı çıldırtıyor. Halkın korku ve endişesi “AK Parti kaybetmemek için her şeyi yapabilir. Geçmişte de oy hırsızlıkları olmuştu. Bu kez, herkesin daha dikkatli hareket etmesi gerekiyor” şeklinde. Bu nedenle ve haklı olarak: “Oyuna ve sandığa sahip çık” kampanyaları yapılıyor. Daha önceleri yapılan sahtekârlıklar ve oy hileleri bir, bir açıklanıyor, seçmen uyarılıyor ve aydınlatılıyor. Oy çalınmaması ve sandık güvenliği için “teknik yol ve yöntemler” hakkında bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor.
NETİCEDE: Çağdaş, lâik ve demokratik bir hukuk devletinde seçimlere hile, desise ve şaibe bulaşması; Oy ve sandık çalınmasından, elektrik kesintisinden korkulması, çok utanç vericidir. Bundan iktidar partisi, hükümet ve YSK sorumludur. Bu rezilliğin, savunulacak bir yanı olamaz. Zira bunu Türkiye aşmış olmalıydı. Ayrıca: Seçim suçluları ile bu tiksinç, iğrenç ve insanlık düşmanı suçluları himaye edenler; Hukuk içinde hesap vermeye mecburdur. Aksi takdirde sadece “seçimlerin meşruiyeti" değil; Seçilenlerin de meşruiyeti yok hükmünde olur.