18 Ocak 2016 Pazartesi

Yeni Rıfat Serdaroğlu yazısı BADEM AKLANABİLİR Mİ ?.. by Rifat SERDAROĞLU

Yeni Rıfat Serdaroğlu yazısı      
BADEM AKLANABİLİR Mİ ?..
by Rifat SERDAROĞLU
Ömer Çelik, “Puro-Aşk-Motosiklet” tutkunu AKP Genel Başkan Yardımcısıdır.
Erdoğan’ın “yürü ya kulum” dediklerindendir. Fazla yürüyünce Davutoğlu tarafından kızağa alınıp, kabineden uzaklaştırılmıştır.
Geçen hafta Ömer Çelik’i dinlerken gözlerim yaşardı, çok hislendim…
Ceyhan Belediye Başkanı-Ayaş Belediye Başkanı- Elbistan Belediye Başkanı, menfaate dayalı iş ve işlemler yapmak AK Parti ilkeleri ile bağdaşmayan tutumlar sergilemekgibi tespitler neticesinde partiden kesin ihraçları talebiyle, Merkez Disiplin Kuruluna sevk edilmişlerdir, dedi Çelik Ömer…
Bu kadar cafcaflı lafın özetini ben yazayım; “Bu Başkanlar, hırsızlık yaptıkları için değil, hırsızlık yaparken yakalandıkları için partiden atıldılar…”
Bademleri en çok kızdıran olay bu tarz (!) aptallıklardır.
“Çalıyor ama çalışıyor” diyen bir halkımız varken, yakalanmanın ne âlemi var!
Mesela Saatçi Zafer-Bakara Bağış-TOKİ Erdoğan-Boyunsuz Muammer dörtlüsünün rüşvet aldıklarını, devlet gücünü kullanarak hırsızlığa göz yumduklarını AKP’de bilmeyen mi vardı? Yoo, herkes biliyordu!
Biliyordu ama herkes bir çeşit ortak olduğu için susuyordu!
“Konuşma, yoksa ben de konuşurum ha” ortaklığıdır bunun adı…
Ne zaman ki bu 4 Badem, zamparalık yaparken enselenen ve don-gömlekle gazete muhabirine poz veren adamın durumuna düştüler, topluma mecburen yalnız bırakılmışlar havası verildi!
Tabii ki yapılması gereken yapılmadı! Bir Başbakan, kendi dürüstse rüşvet alan hırsızlık yapan Bakanını, Genel Müdürünü kanundan kaçırır mı?
Kendi de aynı şekilde davranıyorsa elbette ki kaçırır.
Hele Bakan TV Canlı Yayınına çıkar da, “Ben ne yaptıysam, Başbakan öyle emrettiği için yaptım” diye tehdit ederse, bal gibi kaçırır. Nitekim öyle oldu…
Davutoğlu için “Namuslu-Çalmayan adam” derler. Elbette öyledir.
Başbakan olarak 4 Bakanın Yüce Divana sevkini istediğini söyledi, ama abisi
“Ne yapıyorsun sen, bir defa yol oldu mu Yüce Divan’a gitmeyen adam kalmaz bu partide yahu” diye fırçalayınca susmak zorunda kaldı.
Böylece çalmayan ama çalana da laf söyleyemeyen, hırsızı koruyan bir Başbakanımız oldu…
Bademler tek başlarına iktidarlarının 14 üncü yılından 3 ay aldılar.
Eskiden yırtık pabuçla gezen, lokantalarda veresiye yemek yiyen, gecekonduda oturan bir sürü Badem, çağ atladı! Hepsi ultra zengin oldu.
Hem namaz kılıyoruz dediler, hem Allah-Din-Kitap isimlerini ağızlarından düşürmediler, hem de avanta alıp, hırsızlık yaptılar.
Ne yapıyorsunuz, utanmıyor musunuz diyenlere de “Biz cihat için, İslam Devleti için çalıyoruz” diye yalan söylediler. Din adına hırsızlık, din adına metres tutmak, dinen yasak olanları utanmadan yapmak bunlarda ve bunlar, “Namaz kılan Müslüman” adamlar ha! Hadi s.ttirin gidin be…
Değerli Okurlar;
14 yıllık Badem iktidarında Türk Milleti olarak tarihte görülmemiş hırsızlıklar gördük. Hükümet eliyle PKK Narko-Terör örgütüyle her seçim öncesi anlaşmalar yapıldığını gördük. Vatan toprağının bir kısmının terör örgütüne terk edildiğini gördük. Yunanistan’ın Ege’deki adalarımıza hukuka aykırı olarak el koyduğunu gördük. El-Kaide türü dinci terör örgütlerinin el üstünde tutulduklarını gördük.
Bunları hep eleştirdik, uyardık, tarihe not düştük. Mahkemelerde bunların maşaları ile boğuştuk, hala da boğuşuyoruz. Şimdi lütfen elinizi vicdanınıza koyup, bir düşünün;
Doğrulukları kesinleşmiş ve her biri “Vatana İhanet” kokan bu olaylar için bir tane, ilaç için bir tane Badem’in konuştuğunu gördünüz mü? Allah rızası için, içlerinden bir kişi olsun çıkıp, “Ben bu hırsızlıkların içinde olmam diyeni duydunuz mu?
O zaman, sözüm ona “Kişi hak ve özgürlükleri- İfade ve İnanç özgürlüğü” savunuculuğunu kimseye bırakmayan Bademler, akademisyenler bildirisi denen saçmalık için, niçin yaygarayı basıyorlar?
Çünkü gündemi değiştirmek, hırsızlıkları örtmek, milliyetçi oyları toplamak için güzel bir oyuncak yakaladılar da ondan konuşuyorlar…
Çok çirkinsiniz be bademler! Dolardan kefeniniz olsun inşallah…
Haa, bu arada Ömer Çelik, eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın da partiden atılacağını söyledi. İlkelerine uymuyormuş! Elbette uymaz. Çünkü Yaşar Yakış doğru adamdır…
Bademler aklanır mı diye sormuştuk;
Ayaklarının altına tuğla koyun, o tuğla eriyip toprak oluncaya kadar yıkayın, yine de aklanamazlar…

Sağlık ve başarı dileklerimle 18 Ocak 2016
Rifat Serdaroğlu

4 Ocak 2016 Pazartesi

İKİBİNONALTI; Ahmet Kılıçaslan AYTAR, Gönderen: SERENDİP ALTINDAL

İKİBİNONALTI
YAZAN: Ahmet Kılıçaslan AYTAR
GÖNDEREN: SERENDİP ALTINDAL & OrduMillet

Sermaye 2016'ya kadar her biri bir önceki aşamaya nazaran diyalektik bir gelişme ile piyasa kapitalizmi ve emperyalizmin ardından çok uluslu sermaye sürecinden geçti.
Her bir aşamanın farklılığı, niteliksel gelişimini belirleyen teknoloji yüzündendir.
Makinalar mütemadiyen daha çok insan bilgisini ve emeğini depoladı, insanın temsil gücü zorlandı.
Sınır ve engel tanınmadı, ulusal değerler yok oluyordu.
Ülkelerin savunması, sosyal barış ve adaletin sağlanmasında ekonomik ve sosyal hayata müdahale eden sosyal devlet anlayışı hızla gündemden düşüyordu...
*
Bütün bu gelişmelere rağmen küresel ekonomik artış sağlanamadı.
Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgelerdeki farklı inanış ve geleneklerden gelen toplumlara da aldırış edilmeyince de ip kopmaya ramak kaldı.
*
Oh, ne güzeldi! 1989'da ABD'li tarihçi Francis Fukuyama tarihin sonunu ilan etmişti.
O komünizmin çökmesinden sonra Batı liberalizminin zafere ulaşacağına inanıyordu.
Ama çeyrek yüzyıl sonra Fukuyama'nın yanıldığı ortaya çıktı.
Aksine dünya siyasi istikrarsızlığın pençesinde kıvranıyordu.
*
Çünkü, ABD ekonomik krizlerinin önüne geçmek üzere ileri sürdüğü askeri sanayisiyle diğer sektörlerini ivmeleyen,
Bu suretle rezerv döviz doları güçlendiren, ülkelerin güçlü doları satın almasıyla finansal sistemini ve ekonomisini etkili kılan yolun sonundaydı.
Öyle ki, bugün kendinden güçsüz ülkelere yaptığı savaş harcamalarının masraflarını dahi kaldıramıyordu.
Hakeza Avrupa birlikte borç krizlerine çözüm bulumazlarsa, bırakınız ekonomik artışı, bölgesinde barış riske giriyordu...
*
Artık ABD ve Avrupa'da milyonlarca insan mali sistemin iyileştirilmesi, servet dağılımındaki eşitsizlik ve sınıflar arasındaki büyük uçurumların ortadan kaldırılmasını talep ediyor.
Neoliberal mali politikalar, yolsuzluk ve yoksulluk ve bütçe kısıtlamaları protesto ediliyor.
O protestolardan dünyanın her yerine ABD'nin bireyi eşit fırsatlar ve özgürlüklerle gelişen rekabet ortamında fakat kaynakların izin verdiği ölçüde üretim ve tüketim faaliyetinde bulunur diyen demokrasi tanımının dişleri dökülüyor.
*
İşte Çin, artan ekonomik ve diplomatik rolü paralelinde Asya'da hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışını geliştirmektedir.
Çok sayıda serbest ticaret anlaşmasıyla "Asya'nın kaynakları, Asya'nın hizmetine" sloganıyla, çok zengin kaynaklar Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.
*
Halâ kaybedeceği çok şey olan ABD ve Avrupa ise direnmektedir.
ABD, Asya'ya dönerken Rusya'nın yüzyıllardır orada olmasına aldırmıyor.
Ukrayna krizinde Rusya, ABD ve AB'nin ekonomik ilişkilerini sınırlaması,
Japonya'nın stratejik bağ kurma fikrinden vazgeçmesiyle karşı karşıyadır.
Rusya'nın geniş Avrupa inşa etme ya da Japonya ile stratejik ortaklık kurma umutları kırılmıştır...
*
Petrolün ucuzlatılmasıyla Ruble'nin değer kaybetmesi Rusya'da enflasyona ve uzun vadeli resesyona yol açmasına ne demeli?
Bir taraftan da Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında, 'Rusya'nın saldırganlığına' karşı koymak için yeni bir strateji oluşturuluyor ve NATO askeri varlığını Doğu Avrupalı ülkelere konuşlandırıyor!
*
Ama kaşla göz arasında Rusya'nın Suriye'ye gelmesiyle birlikte Filistin sorununun çözüme kavuşturulamadığı müddetçe Ortadoğu'daki hiçbir sorunun üstesinden gelinemeyeceği anlaşılıyor.
Üstelik IŞİD bütün bir bölgenin çehresini değiştirirken İsrail-Filistin sorunu geri plana itilmiş,
IŞİD'in Suriye ve Irak'a hâkim olmaya kalkışması ve hilafet kurma hevesine kapılması,
I. Dünya Savaşı galiplerinin dikte ettirdiği Ortadoğu düzenini alt üst etmiş, istikrarsızlığın merkez üssü Ortadoğu'ya kaymıştır.
*
Haydi...İslamcılığın doğal sonucu terör Ortadoğu'dan Bangladeş'e Mali'ye kadar ülkeleri ve kıtaları titretiyor.
Asya'dan Afrika'ya kadar uzanan terör kimi zaman El Kaide, bazen Boko Haram, kimi yerde de El Nusra ya da El Şebab adlarıyla kendini gösteriyor.
*
Avrupa'ya da yayılıyor, işte Paris iki kez vurulmuştur.
Avrupa'ya sığınan mültecilerin sayısı artarken Avrupalı kendini inzivaya çekiyor, sınırlar kapatılıyor, Avrupalılar birbirleriyle kavgalı hale geliyor.
Sağcı hareketlerin artması kaygı veriyor ama bu gelişmeye siyasi ve sosyal anlamda nasıl karşılık verileceği bilinmiyor.
Alman Fransız ortaklığı Ukrayna'daki anlaşmazlıkta barışı sağlayamamış ancak dondurmuştur.
Avrupa dış politikasının zaaflarını gözler önüne serilmiş, Avrupa'nın kendine güvenemediği, daha fazlasına cesaret edemediği anlaşılmıştır.
*
Endişe ve ürkeklik hüküm sürerken iki büyük nükleer güçten biri Rusya'nın,
Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden Orta Doğu'da "Suriye İç Savaşına Siyasi Çözüm" başlığında manevra alanını genişletmesi;
ABD ile arasında savaş ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatların belirsizleşmesine yol açmıştır.
*
Rusya yaptırımlara rağmen dünya siyaset sahnesine geri dönmüştür.
Putin'in güç politikası ülkesine itibarını iade ettirirken, ABD kendi kabuğuna çekilmiş bir görüntü veriyor.
Yine de insan, ABD de başlayan başkanlık kampanyasının, görevden ayrılmak için gün sayan Obama'yı bilerek bir sessizliğe büründürdüğünü düşünmeden edemiyor.
*
Çünkü, BM denetiminde Şam ile muhalefet arasında ateşkes ilan edileceği 1 Ocak 2016' ya girilmiştir.
BM'in Suriye'nin farklı bölgelerinde uygulanabilecek üç olası ateşkes taslağından bahsediliyor.
Birincisi; Terörist olarak nitelendirilen grupları dışlayan bir ateşkes,
İkincisi; Temel prensipleri benimseyen her gruba açık bir ateşkes,
Üçüncüsü; Belirli silahların kullanımını yasaklayarak şiddeti azaltacak sınırlı bir ateşkestir.
*
Ancak bu üç modelde de Suriye ve muhalifleri arasında derin anlaşmazlıklar bulunuyor.
Doğrusu Suriye'ye gelen Rusya koalisyonu ortakların amaçlarına ulaşmasını engellemek üzere ABD ve Suriye Dostları'nın yeni stratejiler geliştirildiğine ilişkin kanaatler de yoğundur. .
*
Yine 1 Ocak 2016'da Rusya'da Devlet Başkanı V.Putin tarafından imzalanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yürürlüğe giriyor.
Buna göre, Ukrayna'da olduğu gibi Batı destekli iktidar değişiklikleri ulusal çıkarlar açısından tehdit olarak tanımlanıyor..
Gürcistan örneğinden hareketle yurtdışından organize edilen renkli devrimlerin istikrarsızlaştırma potansiyeli içerdiğine dikkat çekiliyor.
Batı, meşru siyasi yönetimlerin devrilmemesi konusunda uyarılıyor.
İzlenen çifte standart politikasının sonucunda IŞİD gibi terör örgütlerinin ortaya çıkabildiğine dikkat çekiliyor.
Suriye bir Ulusal Güvenlik sorunu haline getirilmiştir.
*
NATO, ABD ve AB ile işbirliğine sıcak bakılıyor ama böyle bir ortaklığın eşit seviyede olması öngörülüyor.
Bu noktada Rusya'nın dünya çapında lider güç olma iddiasını sürdüreceği kaydediliyor.
*
Rusya'nın 2010 askeri doktrininde hangi durumlarda nükleer silah kullanabileceği açık bir şekilde belli şartlara bağlıyken,
Şimdi Rusya kendine konvansiyonel silahlar kullanılsa bile devletin varlığını tehdit eden bir saldırı durumunda nükleer silah kullanabileceğini söylüyor.
Bu Rusya'nın ABD ve Avrupa'ya karşı etkin bir uyarı mekanizması anlamına geliyor.
*
Uyarı mekanizması önünde en büyük tehlike;
Suriye hükümeti ile siyasi görüşmelerde bulunacak muhalif grupların belirleneceği ateşkes sürecinde,
İşlenen suçların savaş hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilebilmesi için kimin terörist kimin muhalif olduğunun bilinmesi aşamasıdır.
*
Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan'ın nükleer bir savaşın sınırlarını zorlayabileceğinden bahsediliyor.
Geleceği 2016 ile birlikte daha zorlu yıllar bekliyor...
4.1.2016
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com

26 Aralık 2015 Cumartesi

ROTASI DOĞRU GEMİYE BİNMEK - Nevzat Laleli HAY-DER (Hayırda Yarışanlar Derneği) Genel Başkanı

ROTASI DOĞRU GEMİYE BİNMEK
Nevzat Laleli
HAY-DER Genel Başkanı
            İnsan, eksiklik, hata, günah ve kusurlarla doludur ve bu bizim yaratılışımızdan kaynaklanmaktadır. Nitekim bir Hadis-i Kutsi de, Cenabı Hak; “Siz, hatasız kullar olsaydınız, sizi helak eder, yerinize hata eden ama af dileyen kullar yaratırdım” buyurmaktadır.
            Bazen biz emredilen ibadetleri yapmayız, bazen eksik yaparız, bazen içine riya karıştırırız. Kendi nefsimize veya çevremizde ki insanlara kötülük yaparız. Bu örnekleri hayatın her safhasına çoğaltabilirsiniz. Ama bütün bu hatalara rağmen “sırat-ı müsteğiymi – doğru yolu” muhafaza etmekteyseniz, Allah’ın sizi affedeceğinizi umarsınız.
            Bir de bu konun bir başka şıkkı vardır. İbadetlerinizi hiç aksatmazsınız. İlimle hem hal olursunuz. Başınızda sarık, sırtınızda cübbe, bacağınızda şalvarla gezersiniz. İçinizden bir duygu “Allahın en sevgili kulu olduğunuzu…” size fısıldar durur. Ama istikametinizi bozmuşsanız, yolunuz Allah’ın istediği yola değil de başınızdakilerin sizi götürdüğü yanlış yoluna girmişseniz, bu halinizle Allah korusun, kendinizi Allah’ın azabından kurtaramazsınız. Bu azap sizi hem dünyada ve hem de ahrette bulacaktır. Nitekim bazı ayetlerde, “nar (ateş) veya cehennem denmeyip, elim azap…” denmesi, Allah’ın azabının dünya ve ahrette bize ulaşacağının bir ifadesidir.
            Sevgili Peygamberimiz bir Hadis-i Şeriflerinde; “Sizin dininiz, emirinizin (başınızda size hükmeden kimsenin) dini gibidir” buyurmaktadır.
            İstikamette olup olmadığımızı zaman zaman ölçmeli, durumumuzu kendi vicdanımızda devamlı olarak muhasebe etmeliyiz.“Acaba benim yolu doğru mu? Ya yanlış yoldaysam…” diyebilmeliyiz.
            Bir insan iki hal (durum) üzerinedir. Ya bir toplumun başıdır ve arkasında kendini takip edenler vardır. Veya kendisi bir başın (reisin) arkasından gitmekte ve onun aldığı kararlara uymakta, onun gittiği yoldan gitmektedir.
            Eğer toplum içinde bir fert iseniz ve başındakilerin yanlış yolda gitmekte olduğunu (en azından) hissediyor ama aidiyet duygusuyla siz de o yanlış yolda gidiyorsanız, haliniz perişandır. Kur’an-ı Kerim de, bu gibi insanlar yanlış yolda olmalarından dolayı Allah’ın azabına uğrayınca şöyle dua edecekleri bildirilmektedir.
            “Ya Rabbi… Başımızdakilere iki katlı azap ver. Çünkü bunlar, dâl ve mudil olduklarından – hem kendileri yanlış yolda olduklarından ve hem de bizi yanlış yola sürüklediklerinden dolayı” diye dua edeceklerdir.
            DÜNYA ÖLÇEĞİ İLE ÖLÇMEK
            Bir insan, kendinin sırat-ı müsteğiym – doğru yolda olup olmadığının kontrolünü yapabileceği bir örneği birlikte inceleyelim.
            Şu dünya da hepimiz birer yolcuyuz. Ezelden gelip (galu bela) ebede (öteki dünya) gitmekteyiz. İstiyoruz ki dünyada da mutlu olalım, ahirette de... Bunun için tek yol Allah’ı tanımak, onun emirlerini tutmak, nehiylerinden (yasaklarından) kaçmaktır. Bir de istikametimize dikkat etmektir.
            Yolculuğumuza denizden devam edeceğimizi kabul edelim. Rıhtıma geldik. Orada (genellikle) üç gemi beklemekte, bu gemiler bizi gideceğimiz yere götüreceklerini söylemektedirler.
            Diyelim ki biz Medine’ye gitmek (İslam tam ve kâmil manada Medine’de uygulandı) istiyoruz. Önce Cidde limanına gideceğiz. Oradan aktarma yaparak Medine’ye ulaşacağız.
            Bu üç gemiden birisi diyor ki, “Arkadaş benim rotam Moskova’dır. Moskova’ya gitmek istiyorsan gel benim gemime bin. Bu yol seni mutluluğa götürecektir” İkinci gemi ise benim rotam, Cidde’dir. Mutluluk ancak bendedir, benimle seyahat etmen şarttır, demektedir.
            Bir üçüncü gemi daha vardır ki bu gemi ikinci gemiden, genellikle daha büyük, daha şık ve daha çekicidir. Müşterilerini celp etmek için bütün güverte ışıklarını yakmış, kuvvetli ses cihazlarıyla (medya ile) müşterilerini davet etmektedir.
            Bu gemi kendi rotasını söyleyeceği yerde, “bakın biz de sizin gibi giyiniyoruz, sizin dilinizi konuşuyoruz, sizin gibi ibadetlerimizi yapıyoruz. Bize gelin, sizi mutluluğa biz ulaştırırız” demektedir.
            Cidde limanına gidecek insan, bu geminin rotasını bilmeden bu gemiye biner mi? Ebediyet ve mutluluğa talip bir yolcu, üçüncü geminin bu tarz davetlerine aldanır mı? En azından bu geminin daha önceki seyahatlerinde hangi rotayı takip ettiğini ve nereye gidip geldiğini araştırmaz mı?
            Birinci gemi, diğer gemilerle birlikte rıhtımdan açıldıklarında, rotasını Moskova’ya çeviriyor ve diğer gemilerden ayrılıyor.
            İkinci ve üçüncü gemiler bir müddet aynı rotayı kullandıkları halde ikinci gemi rotasını Cidde limanına çevirirken, üçüncü gemi rotasını Wasightona çeviriyor ve o limana doğru yol almaya başlıyor.
            Şimdi sen ey Medine yolcusu… Birinci gemi açıkça rotasını söylediği için ona binmedin. Ama bir takım dünyalık menfaatler, makam, şöhret ve görüntüler için üçüncü gemiye binmişsen, günde beş vakit değil on vakit namaz kılsan, her gününü oruçla geçirsen, gece teheccüt namazları kılsan, devamlı zikir üzere olsan, belki sadece ibadet borcunu ödersin. Ama bindiğin gemi seni Washingtona götürüyorsa, sen istikametini değiştirmişsin demektir. Bu sebeple yaptığın bu ibadetler seni kurtarmayacaktır.
            İstikamet üzere olmak, rotası Cidde olan gemiye binmekle olur. İsterse bu gemideki yolcuların sayısı, diğer gemilerin yolcularına nispetle az olsun.
            Bu gemilere nasıl biniliyor diyecek olursan… Onlara üye olmakla, oy vermekle, maddi ve manevi desteklemekle ve onlara kalben muhabbet etmekle binilmiş olunur.

18 Aralık 2015 Cuma

KÜRT YAHUDİLER/1‏. ve 2. Bölümler, CESUR YORUM // Hayrettin Yurtöven - (Derleme: Cemal Polat)

KÜRT YAHUDİLER/1‏
CESURYORUM GRUP 
(24.11.2015) 
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından kısa bir süre sonra Azerbaycan'a gitmiştim...
Orada çok enteresan insanlarla tanıştım.
Ama bir tanesi beni çok şaşırtmıştı.
Çok güzel Türkçe konuşan bu kişiye ne olduğunu sorduğum zaman "Ben ERMENİ KÜRDÜ'yüm" demişti?!
O dönemde cahildim, hayret içerisinde "Yahu, Ermeni Kürdü olur mu, ya Ermeni'sin, ya da Kürt" dediğimde, yine gülerek "Yok, ben ERMENİ KÜRDÜ'yüm" diye tekrarladı.
Öyle kala kalmışım!
Bir süre sonra Erzincanlı bir genç kızla karşılaştım.
O daha da enteresan bir şey söyledi.
Dedi ki:
"Bizim oralarda Kürt dendi mi, akla ERMENİ gelir..."
Neden, diye merak ettim.
Biraz araştırma yapınca ÜÇ grup tesbit ettim.
"Kürtler ya ERMENİ, ya ARAP, ya da TÜRK soyundan; saf kürt diye bir şey yok!"
Şaşırtıcı, değil mi?!
Pek aklın alacağı gibi görünmüyor?!
Ama 2005'te İBRAHİM TATLISES, kalkıp da, "Ben ARAP asıllı Kürd'üm" demez mi?!
Bir de TABERÎ'nin, bundan en az 1300 yıl öncesinde, Hz. ÖMER'in oğlu Abdullah'a ait birKÜRT tanımını hatırlayalım:
"KÜRTLER, FARSLARIN GÖÇEBE ARAPLARIDIR.
Onlardan biri Nemrud'a, İBRAHİM'i ateşte yakmasını tavsiye etmiştir."
Hem FARS, (Yani ACEM, yani İRANLI), hem ARAP, hem de KÜRT!
Gel de, çık işin içinden!
Halbuki açıklaması basit ve FİRDEVSÎ'nin tanımında gizli...
FİRDEVSİ, zalim İran hükümdarı DEHHAK'ın beynindeki ura deva olsun diye, her gün çeşitli milletlerden seçtiği iki kişiyi öldürüp beyinlerini çıkartıp kafasına sürdüğünü anlatır...
"İki iyi niyetli adam" çıkar, DEHHAK'ın öldürmek üzere seçtiği gençlerden birini öldürüp, diğerini serbest bırakırlar, onun yerine bir koyunu kesip beynini kullanırlar.
İşte bu noktada FİRDEVSÎ, bu "iki iyi niyetli adam"ın kurtarıp dağa kaçırdığını insanlarla ilgili şöyle bir tarif verir:
"ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU GENÇLERİN SAYISI 200'Ü BULDU!
İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ, BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!
BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR.
KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!"
KİMİN NESLİ OLDUĞU BİLİNMEYEN insanlara zamanla Kürt denmiş!
Biraz bu ifadeyi yorumlarsak, kendi toplumundan bir şekilde kopmuş, dağlara, çöllere kaçmış, genelde aşiret halinde, göçebe olarak çadırda yaşayan kişiler, diyebiliriz.
ERZİNCANLI kız, "ÜÇ GRUP" demişti: ERMENİ, ARAP, TÜRK...
Hz. ÖMER'in oğlu ABDULLAH bir tane daha ekliyor: FARS.
İSRAİL kaynaklarına dayanan AYTUNÇ ALTINDAL da YAHUDİ KÜRTLER'i ekliyor:
Etti BEŞ GRUP!?
Yani Kürtler bir MİLLET değildir!
Kendi milletinden kopmuş insanlardır!
İşte onun içindir ki, onları birleştirip bir millet oluşturmak mümkün değildir.
Çünkü Kürtler kendi aralarında birbirleriyle kaynaşamazlar!
Kaynaşmadıklarını, hatta Irak'ta birbirleriyle savaştıklarını gördük!
Aynı dili konuşmazlar!
Konuşmadıklarını TÜRKİYE'de gördük.
AVRUPA BİRLİĞİ'nin baskısı ile "kürtçe" yayına başlayan TRT'yi bir kısmı anladı, bir kısmı anlamadı?!
Aslında bazen birbirine komşu iki köy bile anlamaz!
Üstelik KÜRT kelimesi bile Kürtçe değildir!
ARAPÇA, FARSÇA falan da değildir.
Öz-be-öz TÜRKÇE'dir!
TÜRKLER'in DAĞLIK, KARLI bölgelerde yaşayan bir TÜRK OYMAĞI'nın adıdır!
Onun içindir ki, GÜNEYDOĞU ANADOLU'nun sarp dağlarla kaplı bölgesinin adı KÜRDİSTANolmuş, bu bölgede yaşayan insanlara da KÜRT denilmiştir!
Kürtler eskiden kendilerine "Kürt" demezlerdi?!
Bu ad onlara başkaların verdiği addı.
Onlar kendilerini, DIMILLI, KURMANÇ diye adlandırırlar, aşiret adı verirlerdi.
Ne zamanki emperyalist Batılılar TÜRKİYE'yi bölmek ve bölgeyi karıştırma gayretine girdiler, bölgede bol para dağıtmaya başladılar, kaçaklara, teröristlere özel imtiyazlar tanıdılar, Kürt olmak makbul oldu.
Ama biz şimdi bunlardan değil, sadece YAHUDİ KÜRTLER'den bahsetmek istiyoruz...
Bu konuda AYTUNÇ ALTINDAL'dan başka YALÇIN KÜÇÜK de kitaplarında açıklamalarda bulunmuştur.
EŞREF GÜNAYDIN ise YAHUDİ KÜRTLER diye bir kitap yazmıştır.
Herşeyden önce YAHUDİ ve MUSEVΠkelimelerine açıklık getirmek gerekir.
YAHUDİLİK bir ırka mensubiyeti, MUSEVİLİK ise bir dine bağlılığı ifade eder.
YAHUDΠkelimesi, Hazret-i İBRAHİM'in torunu Hazret-i YAKUB'un oniki oğlundan biri olanYAHUDA'dan gelir.
HAZAR TÜRKLERİ, bilindiği gibi YAHUDİ değillerdir, MUSEVÎ'dirler.
FALAŞALAR, yani HABEŞİSTAN (ETOPYA) zencileri YAHUDİ değildirler, ama MUSEVİ'dirler.
Ama Kürtler için durum biraz daha karışıktır.
Bir kısmı YAHUDİ KÜRDÜ'dür, bir kısmı da MUSEVÎ KÜRT'tür.
Peki, böyle bir durum nasıl oluştu?!
TALMUD'a göre ASUR kralı SALMENESER tarafından M.Ö.721-715 yılları arasındaFİLİSTİN'den sürülen YAHUDİLER'in on kabilesi, KUZEY IRAK'ın dağlık bölgelerine kaçtılar.
Oralara yerleştiler.
Bugünkü ERBİL şehri Milad'dan önceki birinci yüzyılda onların merkezi oldu.
Bir iddiaya göre burada bir devlet kurdular.
YAHUDİLER bölgede güçlenince çevrede yaşıyan bazı insanlar MUSEVΠoldular.
Bu insanlar o dönemde İBRANΠve ARAPÇA'nın karışımından oluşan AR MΠkonuşuyorlardı.
M.Ö.604-561 yılları arasında ASUR ülkesini fetheden BABİL KRALI NABUKADNEZARsayesinde bu yahudilerin büyük kısmı FİLİSTİN'e döndüler, bir kısmı da BABİL'e, bugünküBAĞDAT'a yerleşti.
Bir kısmı da KUZEY IRAK'ta kaldı.
Bunların bir kısmı GÜNEYDOĞU ANADOLU'ya kaydı.
30-40 yıl öncesine kadar VAN-HAKKARİ arasındaki BAŞKALE ilçesinde Kürtler'in "elbak", Ermeniler'in "hamadakert" dedikleri kerpiç evlerde yaşayan YAHUDİ KÜRTLER, ARAMÎkonuşurdu.
Kuzey Irak’ta asırlardır “Tat” diyalekti ile konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, bir çok kasaba ve köyde Yahudiler’e rastlanmakta idi.
1897'de toplanan Siyonist kongresinde Yahudi ırkının üstünlüğü, NİL'den FIRAT'a kadar bütün bölgenin İSRAİL olmasını, ve dünya hâkimiyetini hedefleyen PROTOKOL'u açıklayanTHEODOR HERZL, YAHUDİ KÜRTLER ile temasa geçen ilk YAHUDİ önderdir.
1947'de İSRAİL devleti kurulunca, IRAK'taki Kürtler'le teması arttırdı.
Büyük miktarda YAHUDİ KÜRDÜ, İSRAİL'e göç etti.
Sonradan MOSSAD ilk başkanı olan Reuven Zoslanski bir ajan olarak IRAK'a gitti, orada üç yıl kaldı.
Ali Bedirhan ile işbirliğine girdi.
Bir kahraman olarak sunulan Bedirhan, İSRAİL Dışişleri Bakanlığı'na bir rapor vererek"Dürziler, Maruniler ve Kürtler'in İSRAİL'in tabii müttefiki olduğunu" iddia etmiş veİSRAİL'den kendi bölücü faaliyeti için yardım istemiştir!
İSRAİL devleti de, 1961'de isyan eden Kürtler'e, 1963 yılından itibaren yardıma başlamıştır.
"İSRAİL ve IRAK'taki KÜRT Sorunu" adlı kitabın yazarı Amaltzia Baram, "1963 yılında MOSSAD başkanı General Meir Amit'in, İran istihbarat örgütü SAVAK'ın başkanı ile görüşerek KUZEY IRAK'taki Kürtler'e silah gönderme konusunda anlaştıklarını"belirtiyor!
Böylece YAHUDİ-KÜRT işbirliğine İRAN da katıldı.
Müslüman bir ülke, başka müslüman bir ülkenin devletine karşı, YAHUDİ ile birlikte vatan hainlerini desteklemiş oldu.
1965 yılında Bedirhan ile dönemin İSRAİL Savunma Bakan Yardımcı olan Şimon Peresarasındaki bir anlaşma sonucu, İSRAİL istihbaratının en gözde elemanlarından olanTuğgeneral Tsuri Saguy, Albay Arik Regev ve Yarbay Haim Levakov KUZEY IRAK'a gidip, üç ay boyunca isyancıları eğitip isyanda danışmanlık yaptılar.
Aynı yıl içinde MOSSAD'ın ileri gelenlerinden David Mimche başkanlığında bir grup ajan gelerek isyancı Kürtler'le bir görüşme yaptı.
Bu ajanların arasında sonradan bakan olan Aryeh Lova Eliah da vardı.
Eliah, Molla Mustafa Barzani ile görüştü, isyancı Kürtler'e silah, para ve teknik yardım vaadetti.
Bu desteği alan Mustafa Barzani, 1966 yılında IRAK ordusuna karşı büyük bir saldırıya geçti.
İş bu kadarla da kalmadı...
1966 Ağustos ayında İSRAİLLİ bir kadın ajanın ayarladığı bir IRAKLI pilot,SOVYETLER Birliği'nin bölgede ARAPLAR'ı güçlendirmek için verdiği MİG-21 uçaklarından birini isyancı Kürtler'in desteği ile TEL AVİV'e kaçırdı!
Böylece hem İSRAİL, hem de ABD, SOVYET uçak teknolojisi hakkında bilgi sahibi oldular.
Samuel M. Karz, "Soldier Spies" isimli kitabında, "İsyancı Kürtler'e su gibi para akıtan, liderlerine aylık 50.000 dolar para ödeyen İSRAİL DEVLETİ'nin, MİG-21 uçağını kaçıran hain pilot Redfa'nın tüm ailesinin IRAK dışına çıkarılmasını da Kürtler'e ihale edildiğini"yazıyor!
Bu olayın filmi yapılmış ve TÜRKİYE'de "GÖKLERDE VURUŞANLAR" adıyla gösterime girmiştir.
Yani Kürtler, sadece bağımsızlık iddiası ile kendi devletlerine isyan etmekle kalmamışlar, aynı zamanda o devletin düşman İSRAİL karşısında zayıf duruma düşmesine sebep olmuşlardır.
Mustafa Barzani Eylül 1967'de İSRAİL'e gitti.
Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan'a bir Kürt hançeri ile birlikte "KERKÜK petrollerinin nasıl vurulabileceğine dair" planları verdi.
1969'da bu planlar doğrultusunda ve MOSSAD-BARZANİ işbirliği ile KERKÜK rafinerileri bombalanarak işlemez hâle getirildi.
Aynı uygulama ikinci IRAK savaşı (2003) sonrasında KERKÜK-YUMURTALIK boru hattına yapılmakta, İSRAİL ajanları ve Kürtler sık sık bu boru hattını bombalayarak IRAK petrolününTÜRKİYE'ye değil, İSRAİL'deki HAYFA limanına akmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.
Mustafa Barzani 1973 yılında tekrar İSRAİL'e gitti.
Bir YAHUDİ KÜRDÜ olan David Dayan'ın evinde kaldı.
Daha sonra MOSSAD başkanı Zwi Zamir KUZEY IRAK'a giderek Barzani'yi ziyaret etti.
Bağdat idaresine yapılan saldırıların arttırılması karşılığında her ay verilen 50.000 dolara ek 50.000 dolarlık başka ödemeler yapıldı.
A. CEM ERSEVER, kitabında "Talabani'nin beş para etmez bir aşiret reisi olduğunu ve TURGUT ÖZAL'ın sayesinde adam sayıldığını" yazar...
Aynı şekilde KUZEY IRAK'taki belli başlı 24 aşiretten biri olan, sıradan BARZANİ aşiretinin bugünkü konumuna gelmesi, o dönemde İSRAİL'in verdiği destek ile 1991'den sonra ABD'nin verdiği destek sayesindedir!
İSRAİL ve ABD'nin amacı MUSUL-KERKÜK petrol bölgesinin SELÇUKLULAR döneminden beri gerçek sahibi olan TÜRKMENLER'i, yani TÜRKLER'i saf dışı bırakıp, orada İSRAİLdenetiminde bir uyduruk Kürt devleti kurmaktır.
AYTUNÇ ALTINDAL, "Halen İSRAİL ile ilişkileri BARZANİ'nin yanında olan Sami Abdurrahman sağlıyor" demektedir.
Bunları niye uzun uzun anlattık?!
Bölücü Kürtler'in hararetle destekleyip örnek aldığı, saf Kürt kökenli vatandaşlarımızdan bir kısmının da sempati duyduğu KUZEY IRAK'taki "Kürt hareketi"nin aslında bir YAHUDİ oyunu olduğunu, Kürtler'in aslında bağımsız bir devlet falan kurmadıklarını, para ve menfaat karşılığında, içinde yaşadıkları devlete ihanet, o devletin amansız düşmanlarına da uşaklık ettiklerini göstermek için!?
(Devamı var)
***
KÜRT YAHUDİLER/2‏
CESURYORUM GRUP 
(25.11.2015)
Gelelim YAHUDİ KÜRDÜ meselesine...
Tarihçi AHMET UÇAR ve AYTUNÇ ALTINDAL,  BARZANİ ailesinin YAHUDİ kökenli olduğunu belirtmektedirler.
Bunu da OSMANLI arşivlerinde bulunan bir belgeye dayandırmaktadırlar!
ALTINDAL konuyu çok eskiden beri bildiğini, hatta 1970'lerde bu konuda bir makale yazdığını söyler.
Bu belgeye göre 1856 senesinde SALLUM BARZANΠadlı bir YAHUDİ haham, MUSUL'danSELANİK'e, oradan da KUDÜS'e sürülmüştür!
Bu kişi, BARZANİ ailesinden yetişmiş pek çok YAHUDİ hahamdan sadece biridir...
Ama YAHUDİ KÜRTLERİ'nin varlığı sadece bu iki kişi tarafından dile getirilmiş değildir.
1992 yılında yayınlanmış olan "The Folk Literature of Kurdistani Jews: An Anthology - Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı Antolojisi" bu konuda kaynak kitap hüviyeti taşır.
Yazarı bir YAHUDİ KÜRDÜ olan Profesör Yona Sabar'dır ve kendisi Kaliforniya Üniversitesi'nde görev yapmaktadır.
Bu kitaba göre;
"16. ve 17. yüzyılda KUZEY IRAK'ta yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri BARZANİ ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu YAHUDİ eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti.
Öyle ki, başta MISIR olmak üzere, Ortadoğu'nun çeşitli yörelerinden buraya öğrenciler geliyordu.
Haham NATHANEL BARZANİ çoğunluğu elyazması olan büyük bir kütüphaneye sahipti.
Bu kitaplar yine haham olan oğlu SAMUEL BARZANİ'ye miras kalmıştı.
En enteresanı sapıtmış AMERİKAN YAHUDİLERİ tarafından kabul edilen ilk KADIN haham da, bu Samuel'in kızı ASENATLI BARZANİ idi!"
Kitabın yazarı Yona Sabar, kendisiyle irtibat kuran Eşref Günaydın'a, "BARZANİ ailesinin kurucusunun 16. asırda yaşamış olan haham SAMUEL BARZANİ (ölümü 1630) olduğunu, ailenin daha sonra MUSUL, ERBİL, KERKÜK civarlarında etkili olduğunu, ancak BARZANİ adı taşıyan her aileyi YAHUDİ saymamak gerektiğini" belirtmiştir.
Ancak bölgede BARZANİ adı taşıyan başka bir aile yoktur ki!
Şu halde günümüz BARZANİ ailesinin aslında YAHUDİ olduğundan en ufak bir şüphe duymamak gerekir.
Bugün İSRAİL'de yaşayan YAHUDİ KÜRTLER'in arasında BARZANİ soyadı oldukça yaygındır.
İSRAİL devleti kurulmadan önce MOŞE BARZANİ bir militan olarak LECHİ yeraltı örgüne mensuptu ve gözaltında iken bir el bombası patlatarak intihar etmişti.
Moşe Barzani IRAK'ta doğmuş, FİLİSTİN'e göç etmiş ve orada ölmüştü(1947).
Ancak SABATAY SEVİ'nin takipçileri "dışı müslüman, içi yahudi" dönmeler gibi, bölge yahudilerinden bir kısmı menfaat açısından müslüman görünmeyi daha uygun bularak zahirde din değiştirmişler, hatta Nakşibendi tarikatına intisap etmişlerdir.
Bu tür aileleri Kürtler bilir, ve onlara "binemal cuhi" derler, yani YAHUDİ KÖKENLİ!
Bu aileler HAKKARİ'de de vardır, IRAK'taki BARZAN bölgesindekilere "birker" denir.
Müslüman görüntülü BARZANİ ailesinden Şeyh Mehmet, 1700'lerde Nakşibendi tarikatının lideri olmuş, 1800'lerde bir başka Şeyh Mehmet Nakşibendiler arasında sivrilmiştir.
Ama bu bir şey değiştirmez.
OSMANLI şeyhülislamları arasında dahi dönme (YAHUDİ) olanlar vardır!
YAHUDİLER kılıktan kılığa girmekte ve insanları kandırmakta çok ustadırlar.
Zaten Kürtler'in ancak %60'ı müslümandır, onlar arasında gerçek müslüman ne kadardır,ALLAH bilir!
Kendi de bir Kürt ayırımcı olan FAİK BULUT, "Filistin Rüyası" isimli kitabında "İSRAİL'de KÜRTÇE KONUŞAN YAHUDİLER"den bahseder.
Bu kişinin "HORASAN Kürtleri" diye bir kitabı vardır ki, bölgeye GURİSTAN adını vermişGUR TÜRKLERİ'ni "kürt" yapar!
Ama Kürtler'in Anadolu'dan ta HORASAN'a nasıl gittiğini açıklamaz?!
A. MEDYALI isimli kişinin de "Kürdistanlı Yahudiler" diye bir kitabı vardır.
(Berhem Yayınları, Ankara, 1992)
YALÇIN KÜÇÜK kitaplarında YAHUDİ KÜRTLER'den bahseder, "İSRAİL'de 150.000 kadar YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu ve aralarından bakanlar bile çıktığını" yazar.
ABDULLAH BİLİCİ de İSRAİL'de YAHUDİ KÜRDÜ Moti Zaken ile yaptığı röportajı AKSİYONdergisinin 291. sayısında yayınlamıştır.
Moti Zaken babası ZAHO doğumlu, sonradan İSRAİL'e göç etmiş.
MUTİ ZAKEN, İSRAİL-KÜRT LİGİ'nin kurucusu.
Aynı zamanda Netanyahu ve Barak hükümetlerinde danışmanlık yapmış.
İSRAİL'de 150.000 YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu söylüyor.
1970'lerde İşçi partisinden iki YAHUDİ KÜRDÜ, KNESSET denen YAHUDİ meclisine girmiş.
Lukud Partisi'nden de bir bakan ve bir milletvekili çıkarmışlar.
1996-1999 yılları arasında Savunma Bakanı olan emekli general İZAK MORDEHAY da YAHUDİ KÜRDÜ idi.
Utah Üniversitesi'nde görev yapan HASAN KÖSEBALABAN'ın da bu konuda bir makalesi var.
O da "İSRAİL'in Kürtler'in tümünü M.Ö.723 yılında bölgeye göç eden YAHUDİ kabilelerin soyundan geldiğine inandırarak KUZEY IRAK'ta bir nüfuz alanı oluşturmayı amaçladığını" belirtiyor.
Ancak "YAHUDİ KÜRTLER'in kendilerini MÜSLÜMAN KÜRTLER'den daha çok YAHUDİLER'e yakın hissettiğini" de ekliyor.
Maalesef bu TÜRKİYE'nin de problemi, bizim dönmelerimiz de, (yani dışı MÜSLÜMAN-TÜRK, içi-özü YAHUDİ) kendilerini yüzyıllardır bağrına basan MÜSLÜMAN TÜRKLER'i, TÜRK DEVLETİ'ni bir kenara bırakıp; İSRAİL'e, ABD'ye, AB'ye, yani YAHUDİLER'e veHRİSTİYANLAR'a hizmet etmektedirler!
Kürt bölücüler de öyle...
Şimdi bu YAHUDİ KÜRDÜ tesbitimiz bazılarına inandırıcı gelmeyebilir.
Ancak KEVIN BROOK adlı araştırmacının internet sitesinden öğreniyoruz ki, elde 2001 yılında YAHUDİ, ALMAN ve HİNTLİ bilim adamlarınca yapılan bir araştırma var.
Amaç kimin SAMÎ, kimin HİNT-AVRUPAΠkökenli olduğunu tesbit etmek...
Araştırma için SEFERAD YAHUDİLERİ (FİLİSTİN kökenli, daha çok İSPANYA'ya göçmüşYAHUDİLER), EŞKENAZ MUSEVİLERİ (daha çok HAZAR TÜRKÜ kökenli ASYA VE DOĞU AVRUPA MUSEVİLERİ), MÜSLÜMAN KÜRTLER, FİLİSTİNLİ ARAPLAR ve FİLİSTİN'in güneyinde yaşayan BEDEVİLER'den 526 adet Y-KROMOZOMU toplanmış.
Daha sonra araştırmaya RUS, BEYAZ RUS, POLONYALI, PORTEKİZLİ, İSPANYOL, ARAP, BERBERÎ, ERMENİ ve TÜRK deneklerden alınan 1321 örnek dahil edilmiş.
Sonuç şaşırtıcı?!
KÜRTLER ve YAHUDİLER binlerce yıl öncesinde ORTAK bir BABA'dan geliyorlar!
Diğerleri ile böyle rabıta kurulamıyor!
Yine başka bir internet sitesi, ISRAELI-KURDISH FRIENDSHIP LEAGUE, MOTİ ZAKEN'in bahsettiğimiz makalesini veriyor.
Tarayıp bulabilirsiniz.
Netice itibariyle, biz Kürt kökenli vatandaşlarımızın YAHUDİ oyunlarına gelip, YAHUDİ veAMERİKAN uşağı olmasını istemiyoruz.
Kendilerini onbinlerce yıllık TÜRK tarihinin ve benliğinin bir parçası gibi hissetmelerini istiyoruz.
Bütün çabamız bunun için...
DİP NOT:
AHMET CEM ERSEVER
1950 Erzurum doğumlu, Kerkük Türkleri’ndendir.
Resmi adı İstihbarat Grup Komutanlığı olan, halk arasında Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele adıyla anılan biriminin kurucusu ve komutanı olan Jandarma subayı.
Ersever, Güneydoğu Anadolu’da PKK ile yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almış, silahlı çatışmalara bizzat katılmış, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK’ya yardım ve yataklık eden kişi ve guruplarla mücadele etmiş, bu faaliyetleri tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürütmüştür.
Mücadelesinde PKK'nın tarihini yazacak kadar derinlere inen Cem Ersever PKK ve Gladıo arasındaki bağ ile İsrail ve ABD'nin desteklerini, PKK içindeki ermeni eliti Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'e bildirmiş; Eşref Bitlis  bu konuda açıklama yapılamadan uçağına düzenlenen sabotajla şehit edilmiştir.
Ersever ile Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu arasındaki ilişki olduğu ve Ersever’in Velioğlu’ndan çok iyi istihbarat aldığı, avukatı Emin Emir (MHP’nin eski lideri Alparslan Türkeş’in de avukatı) tarafından ifade edilmiştir.
Özellikle 1989-1990 yıllarında bu ikilinin çok sık görüştüğünden bahseden bahseden Emir, Ersever’in o dönem ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ ilkesiyle hareket ettiğini ve ayrıca Hizbullah’ın devlet tarafından kurulduğuna dair Ersever’den herhangi bir şey duymadığını da belirtmiştir.
Ersever, Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın’a yaptığı açıklamalarda, Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhuller ile ilgili bilgiler verdi.
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis‘in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünden bir ay kadar sonra, binbaşı rütbesindeyken, 17 Mart 1993′de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti.
İstifa mektubunda “Güneydoğu’da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir” diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu.
Bu arada PKK ile psikolojik mücadele yöntemi olarak Ahmet Aydın takma adıyla“Üçgendeki Tezgah” ve “APO-PKK-Kürtler” isimli kitapları yazmış, ancak geçim sıkıntısı içine düşmüştü.
İşadamı Alparslan Ertuğ ile ilişki içindeydi ve eğer kendisine birşey olursa Güneydoğu’dan tanıdığı Hanefi Avcı‘ya haber vermesini istemişti.
Ersever, Aydınlık gazetesine anlattıklarıyla ilgili olarak mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993′te Ankara’ya gitti ve bir daha kendisinden haber alınamadı.
1 Kasım’da Ankara Çamlıdere’de sevgilisi Neval Boz’un, 2 Kasım’da Ankara Polatlı’da itirafçı Murat Demir’in ve 4 Kasım 1993′de Ankara Elmadağ’da Ahmet Cem Ersever’in cesetleri jandarma tarafından bulundu.
Birbirlerini tanıyan bu üç kişiyi kimlerin öldürdüğü bir sır olarak kaldı.
Hayrettin Yurtöven
Pfarrer-Autsch-Straße 31
55126 Mainz
Tel.: 0049 (0)6131 471582
(Derleme: Cemal Polat)

15 Aralık 2015 Salı

LİMNİ AÇIKLARINDAN KUMKALE’YE (SMETLİVY DESTROYERİ)

LİMNİ AÇIKLARINDAN KUMKALE’YE
(SMETLİVY DESTROYERİ)
Babür Hüseyin ÖZBEK
            Smetlivy adlı 810 bordo numaralı Rus Karadeniz Donanmasına bağlı, güdümlü füzelerle donatılmış bir destroyer. Ege’de Bozcaada’nın karşısında Limni Adası açıklarında demirli. Çanakkale Boğazı’na giriş yapacak. Boğaz trafiğinde 12 saat aşağıdan – yukarıya, 12 saat ise yukarıdan – aşağıya, seyir -  geçiş düzeni var. Yabancı askeri ve yolcu gemilerine ayrıca geçiş üstünlüğü tanınıyor. Suriye’de Tartus Deniz Üssü’nden Türk hududundaki Bayır Bucak Türkmenlerine ateş yağdıran V.Putin’in katliam makinası görevini yaptı, Kırım’a Akyar’a (Sıvastopol) dönüyor.
            Smetlivy, Limni Adası’nın güney – doğusunda, Boğaz girişi Kumkale’nin 35 – 37 d.mili (70 km.) açıklarında bu kadaruzun süre demirde neden, neyi bekliyor, neyi kontrol ve istihbar ediyordu? Bilenler bilmeyenlere anlatsın.
            Günlerden 12 Aralık 2015, sabah 08 03 gibi, Yunan Limni Adası ile Bozcaada arasında direğinde Türk bayrağı dalgalanan mütevazi – orta boy bir balıkçı teknesi o sularda nasibini arıyor. Yakınlarındaki askeri geminin milliyetinden bile habersiz. Her şeyden ürken, adeta dananın altında buzağı arayan Rus muhribi onun yaklaşmasını tehdit olarak görüp ateş açıyor. Arıyor, aranıyor, yeni çar V.Putin’nin direktifleri doğrultusunda bize gemimize, uçağımıza, topraklarında yaşayan T.C. vatandaşlarına mutlak bir ceza kesmek, ağır bir gözdağı vermek istiyor. Bu bir…
            Ertesi gün Odesa’dan kalkan,  gene Türk bayraklı bir ticaret gemisine Karadeniz’in uluslararası sularında; “Rus Çernomomeflegaz Şirketi’ne ait sondaj platformunun naklini engellediği” gerekçesi ile bir Rus askeri gemisi müdahale ediyor, seyrini zora sokuyor, rotasını değiştirmeye zorluyor; sanki eşkıya Karadeniz’de de kol geziyor.
            Gelişmeler iyi değil. Bunlar, “hır çıkarmak isteyen”, yeniden kendini güçlü hisseden kuzey – Rus Emperyalizminin T.C. yi de, Türk Dünyasını da ezmeye yönelik ayak sesleri.
            Duyan, bilen ve fakat Rus deyince kulaklarını tıkayan yazar, politikacı ve kendini entel – aydın zanneden zümreler var. Siz bu toplumdan ayrı mı yaşıyorsunuz? Anadolu insanını anlamaya çalışırsanız onların düşüncelerinin sizden farklı olduğunu göreceksiniz.
YOLDAŞLAR SESSİZ
          Yunan halkı, politikacısı ve denizcisine göre, “Ege bir Yunan iç denizidir.” Konu ile ilgili olarak beş sene önceye gidersek: 22 Ekim 2010’da ılık bir Atina akşamı, Başbakan R.T.Erdoğan, eşi Emine Hanım, Ada Hanım ve Yunan Başbakanı Yorgo Papandreo ile Grand Britanya Oteli’nin balkonundan yemekteler, orada seyrettikleri birkaç adacık ile Ege ‘yi karıştırdıkları sonra anlaşıldı. “Karasularında 12 deniz milini görüşebiliriz…” dedi o gün T.C. Başbakanı.Halbuki Bülent Ulusu 12 Eylül 1981’de başbakan olduğunda verdiği ilk demecinde: “ Ege de 12 mil ilanı Türkiye için harp sebebidir, bizim için kırmızı çizgidir.” demişti. “Uzatmalı amir”, “Bay 28”  Atina’yı Ege’yi bilir, orada ataşelik yaptı, bir de iktidarların dümen suyuna girmese.
            Rus halkına, politikacısına ve Kırım’da Akyar’da (Sıvastopol) Karadeniz Donanması’ndaki denizciye göre, kalın sırmalı amirallerine göre, “Karadeniz bir Rus iç denizidir,”  Bu iddiaya itirazınız mı var, yanlış mı? Gidin, sorun, inceleyin bir bilene sorun, dinledikleriniz sizi şaşırtmasın; maalesef gerçek bu!
            Konuşmalarında, yazılarında, oluşturdukları mantık da, açık veya örtülü kuzey – Rus hayranlığı var. Biz onları anlıyoruz. Fakat ne olursa olsun çünkü onlar sizin için “Yoldaş” Rahmetli Kamuran İnan vefatından önce; “Dünyada en çok hain bizdedir…”   mealinde konuşmuştu. İnanın bugüne kadar ben hep tersini düşündüm ve gene de öyle düşünüyorum. “Yoldaşlar sessiz”, bir şeyler söylüyorlar, ama kendileri bile söylediklerini duymuyorlar. Türk halkı yoldaşları da, yoldaşları sevenleri de ve hatta sempati duyanları da sevmez.
GÜCÜMÜZ NE
          T.C.G.MUAVANET’ i ( DM – 357 ) 2 Ekim 1992’de Ege de,  Saros Körfezi’nde,  U.S.S. Saratoga Uçakgemisi’nin  ( CV – 60 ) Sea Sparrow füzeleri ile vuran Amerikan alçaklığı ne ise, Rus sömürgesi Suriye’nin Tartus Deniz Üssü’nden attığı füzelerle Türkmenleri vuran yoldaş – Rus alçaklığı da odur. Türk milliyetçileri için ana hat, omurga Atatürk’ün söylediği ve gösterdiği yoldur.
            Türk denizciliğinde bir kıpırdanma ve de küçük küçük hamleler var. Bu askerler içinde geçerli, ama işin gerçeği ise halka yönelik aldatmaca. Evet, gemi inşasında 29 - 30 bin çalışan var, bu rakam 100 bin yan sanayi ile bu 130 bine ulaşıyor. Ufaklı büyüklü 77 tersane var. Türkiye Gemi İnşa Sanayicileri (GİSBİR)  standart sözünü hep tekrar ediyor; zor bir dönemden geçiyoruz. Büyük bir askeri çıkarma gemisini denize indirdik…
            Hepsi iyi güzelde, Ege’de, Karadeniz’de denizde çıkacak bir çatışmada gücümüz, kazanma şansımız ne? Smetlivy muhribi gibi güverteleri kanlı tekneler, Kumkale açıklarında Boğazın ağzında, gene boğazımızı sıkacak, gene balıkçı teknelerimize ateş ederek tehdit edebilecek mi?  
           Gücümüz ne?, 15. 12. 2015