Güncel Haber, Objektif_Realist Yorum, Milli Analiz, Tarafsız İnceleme, Bağımsız Araştırma,
20 Ocak 2016 Çarşamba
Ali Naili ERDEM: "Siyasette İHTİRASLARINI YENEMEYEN İNSANLAR Ön Plânda"
18 Ocak 2016 Pazartesi
Yeni Rıfat Serdaroğlu yazısı BADEM AKLANABİLİR Mİ ?.. by Rifat SERDAROĞLU
Yeni Rıfat Serdaroğlu yazısı
BADEM AKLANABİLİR Mİ ?..
Ömer Çelik, “Puro-Aşk-Motosiklet” tutkunu AKP Genel Başkan
Yardımcısıdır.
Erdoğan’ın “yürü ya kulum” dediklerindendir. Fazla yürüyünce Davutoğlu
tarafından kızağa alınıp, kabineden uzaklaştırılmıştır.
Geçen hafta Ömer Çelik’i dinlerken gözlerim yaşardı, çok
hislendim…
Ceyhan Belediye Başkanı-Ayaş Belediye Başkanı- Elbistan Belediye Başkanı, menfaate dayalı iş ve işlemler yapmak AK Parti ilkeleri ile bağdaşmayan tutumlar sergilemekgibi tespitler neticesinde partiden kesin ihraçları talebiyle, Merkez Disiplin Kuruluna sevk edilmişlerdir, dedi Çelik Ömer…
Ceyhan Belediye Başkanı-Ayaş Belediye Başkanı- Elbistan Belediye Başkanı, menfaate dayalı iş ve işlemler yapmak AK Parti ilkeleri ile bağdaşmayan tutumlar sergilemekgibi tespitler neticesinde partiden kesin ihraçları talebiyle, Merkez Disiplin Kuruluna sevk edilmişlerdir, dedi Çelik Ömer…
Bu kadar cafcaflı lafın özetini ben yazayım; “Bu Başkanlar,
hırsızlık yaptıkları için değil, hırsızlık yaparken yakalandıkları için
partiden atıldılar…”
Bademleri en çok kızdıran olay bu tarz (!) aptallıklardır.
“Çalıyor ama çalışıyor” diyen bir halkımız varken, yakalanmanın ne âlemi var!
Bademleri en çok kızdıran olay bu tarz (!) aptallıklardır.
“Çalıyor ama çalışıyor” diyen bir halkımız varken, yakalanmanın ne âlemi var!
Mesela Saatçi Zafer-Bakara Bağış-TOKİ Erdoğan-Boyunsuz
Muammer dörtlüsünün rüşvet aldıklarını, devlet gücünü kullanarak hırsızlığa göz
yumduklarını AKP’de bilmeyen mi vardı? Yoo, herkes biliyordu!
Biliyordu ama herkes bir çeşit ortak olduğu için susuyordu!
“Konuşma, yoksa ben de konuşurum ha” ortaklığıdır bunun adı…
Biliyordu ama herkes bir çeşit ortak olduğu için susuyordu!
“Konuşma, yoksa ben de konuşurum ha” ortaklığıdır bunun adı…
Ne zaman ki bu 4 Badem, zamparalık yaparken enselenen ve
don-gömlekle gazete muhabirine poz veren adamın durumuna düştüler, topluma
mecburen yalnız bırakılmışlar havası verildi!
Tabii ki yapılması gereken yapılmadı! Bir Başbakan, kendi dürüstse rüşvet alan hırsızlık yapan Bakanını, Genel Müdürünü kanundan kaçırır mı?
Kendi de aynı şekilde davranıyorsa elbette ki kaçırır.
Hele Bakan TV Canlı Yayınına çıkar da, “Ben ne yaptıysam, Başbakan öyle emrettiği için yaptım” diye tehdit ederse, bal gibi kaçırır. Nitekim öyle oldu…
Tabii ki yapılması gereken yapılmadı! Bir Başbakan, kendi dürüstse rüşvet alan hırsızlık yapan Bakanını, Genel Müdürünü kanundan kaçırır mı?
Kendi de aynı şekilde davranıyorsa elbette ki kaçırır.
Hele Bakan TV Canlı Yayınına çıkar da, “Ben ne yaptıysam, Başbakan öyle emrettiği için yaptım” diye tehdit ederse, bal gibi kaçırır. Nitekim öyle oldu…
Davutoğlu için “Namuslu-Çalmayan adam” derler. Elbette
öyledir.
Başbakan olarak 4 Bakanın Yüce Divana sevkini istediğini söyledi, ama abisi
“Ne yapıyorsun sen, bir defa yol oldu mu Yüce Divan’a gitmeyen adam kalmaz bu partide yahu” diye fırçalayınca susmak zorunda kaldı.
Böylece çalmayan ama çalana da laf söyleyemeyen, hırsızı koruyan bir Başbakanımız oldu…
Başbakan olarak 4 Bakanın Yüce Divana sevkini istediğini söyledi, ama abisi
“Ne yapıyorsun sen, bir defa yol oldu mu Yüce Divan’a gitmeyen adam kalmaz bu partide yahu” diye fırçalayınca susmak zorunda kaldı.
Böylece çalmayan ama çalana da laf söyleyemeyen, hırsızı koruyan bir Başbakanımız oldu…
Bademler tek başlarına iktidarlarının 14 üncü yılından 3 ay
aldılar.
Eskiden yırtık pabuçla gezen, lokantalarda veresiye yemek yiyen, gecekonduda oturan bir sürü Badem, çağ atladı! Hepsi ultra zengin oldu.
Hem namaz kılıyoruz dediler, hem Allah-Din-Kitap isimlerini ağızlarından düşürmediler, hem de avanta alıp, hırsızlık yaptılar.
Ne yapıyorsunuz, utanmıyor musunuz diyenlere de “Biz cihat için, İslam Devleti için çalıyoruz” diye yalan söylediler. Din adına hırsızlık, din adına metres tutmak, dinen yasak olanları utanmadan yapmak bunlarda ve bunlar, “Namaz kılan Müslüman” adamlar ha! Hadi s.ttirin gidin be…
Eskiden yırtık pabuçla gezen, lokantalarda veresiye yemek yiyen, gecekonduda oturan bir sürü Badem, çağ atladı! Hepsi ultra zengin oldu.
Hem namaz kılıyoruz dediler, hem Allah-Din-Kitap isimlerini ağızlarından düşürmediler, hem de avanta alıp, hırsızlık yaptılar.
Ne yapıyorsunuz, utanmıyor musunuz diyenlere de “Biz cihat için, İslam Devleti için çalıyoruz” diye yalan söylediler. Din adına hırsızlık, din adına metres tutmak, dinen yasak olanları utanmadan yapmak bunlarda ve bunlar, “Namaz kılan Müslüman” adamlar ha! Hadi s.ttirin gidin be…
Değerli Okurlar;
14 yıllık Badem iktidarında Türk Milleti olarak tarihte görülmemiş hırsızlıklar gördük. Hükümet eliyle PKK Narko-Terör örgütüyle her seçim öncesi anlaşmalar yapıldığını gördük. Vatan toprağının bir kısmının terör örgütüne terk edildiğini gördük. Yunanistan’ın Ege’deki adalarımıza hukuka aykırı olarak el koyduğunu gördük. El-Kaide türü dinci terör örgütlerinin el üstünde tutulduklarını gördük.
Bunları hep eleştirdik, uyardık, tarihe not düştük. Mahkemelerde bunların maşaları ile boğuştuk, hala da boğuşuyoruz. Şimdi lütfen elinizi vicdanınıza koyup, bir düşünün;
14 yıllık Badem iktidarında Türk Milleti olarak tarihte görülmemiş hırsızlıklar gördük. Hükümet eliyle PKK Narko-Terör örgütüyle her seçim öncesi anlaşmalar yapıldığını gördük. Vatan toprağının bir kısmının terör örgütüne terk edildiğini gördük. Yunanistan’ın Ege’deki adalarımıza hukuka aykırı olarak el koyduğunu gördük. El-Kaide türü dinci terör örgütlerinin el üstünde tutulduklarını gördük.
Bunları hep eleştirdik, uyardık, tarihe not düştük. Mahkemelerde bunların maşaları ile boğuştuk, hala da boğuşuyoruz. Şimdi lütfen elinizi vicdanınıza koyup, bir düşünün;
Doğrulukları kesinleşmiş ve her biri “Vatana İhanet” kokan
bu olaylar için bir tane, ilaç için bir tane Badem’in konuştuğunu gördünüz mü?
Allah rızası için, içlerinden bir kişi olsun çıkıp, “Ben bu hırsızlıkların
içinde olmam diyeni duydunuz mu?
O zaman, sözüm ona “Kişi hak ve özgürlükleri- İfade ve İnanç özgürlüğü” savunuculuğunu kimseye bırakmayan Bademler, akademisyenler bildirisi denen saçmalık için, niçin yaygarayı basıyorlar?
Çünkü gündemi değiştirmek, hırsızlıkları örtmek, milliyetçi oyları toplamak için güzel bir oyuncak yakaladılar da ondan konuşuyorlar…
Çok çirkinsiniz be bademler! Dolardan kefeniniz olsun inşallah…
O zaman, sözüm ona “Kişi hak ve özgürlükleri- İfade ve İnanç özgürlüğü” savunuculuğunu kimseye bırakmayan Bademler, akademisyenler bildirisi denen saçmalık için, niçin yaygarayı basıyorlar?
Çünkü gündemi değiştirmek, hırsızlıkları örtmek, milliyetçi oyları toplamak için güzel bir oyuncak yakaladılar da ondan konuşuyorlar…
Çok çirkinsiniz be bademler! Dolardan kefeniniz olsun inşallah…
Haa, bu arada Ömer Çelik, eski Dışişleri Bakanı Yaşar
Yakış’ın da partiden atılacağını söyledi. İlkelerine uymuyormuş! Elbette uymaz.
Çünkü Yaşar Yakış doğru adamdır…
Bademler aklanır mı diye sormuştuk;
Ayaklarının altına tuğla koyun, o tuğla eriyip toprak oluncaya kadar yıkayın, yine de aklanamazlar…
Ayaklarının altına tuğla koyun, o tuğla eriyip toprak oluncaya kadar yıkayın, yine de aklanamazlar…
Sağlık ve başarı dileklerimle 18 Ocak 2016
Rifat Serdaroğlu
Rifat Serdaroğlu
4 Ocak 2016 Pazartesi
İKİBİNONALTI; Ahmet Kılıçaslan AYTAR, Gönderen: SERENDİP ALTINDAL
YAZAN: Ahmet Kılıçaslan AYTAR
GÖNDEREN: SERENDİP ALTINDAL & OrduMillet
GÖNDEREN: SERENDİP ALTINDAL & OrduMillet
Sermaye 2016'ya kadar her biri bir önceki aşamaya nazaran
diyalektik bir gelişme ile piyasa kapitalizmi ve emperyalizmin ardından çok uluslu sermaye sürecinden geçti.
Her bir aşamanın farklılığı, niteliksel gelişimini belirleyen teknoloji yüzündendir.
Makinalar mütemadiyen daha çok insan bilgisini ve emeğini depoladı, insanın temsil gücü zorlandı.
Sınır ve engel tanınmadı, ulusal değerler yok oluyordu.
Ülkelerin savunması, sosyal barış ve adaletin sağlanmasında ekonomik ve sosyal hayata müdahale eden sosyal devlet anlayışı hızla gündemden düşüyordu...
*
Bütün bu gelişmelere rağmen küresel ekonomik artış sağlanamadı.
Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgelerdeki farklı inanış ve geleneklerden gelen toplumlara da aldırış edilmeyince de ip kopmaya ramak kaldı.
*
Oh, ne güzeldi! 1989'da ABD'li tarihçi Francis Fukuyama tarihin sonunu ilan etmişti.
O komünizmin çökmesinden sonra Batı liberalizminin zafere ulaşacağına inanıyordu.
Ama çeyrek yüzyıl sonra Fukuyama'nın yanıldığı ortaya çıktı.
Aksine dünya siyasi istikrarsızlığın pençesinde kıvranıyordu.
*
Çünkü, ABD ekonomik krizlerinin önüne geçmek üzere ileri sürdüğü askeri sanayisiyle diğer sektörlerini ivmeleyen,
Bu suretle rezerv döviz doları güçlendiren, ülkelerin güçlü doları satın almasıyla finansal sistemini ve ekonomisini etkili kılan yolun sonundaydı.
Öyle ki, bugün kendinden güçsüz ülkelere yaptığı savaş harcamalarının masraflarını dahi kaldıramıyordu.
Hakeza Avrupa birlikte borç krizlerine çözüm bulumazlarsa, bırakınız ekonomik artışı, bölgesinde barış riske giriyordu...
*
Artık ABD ve Avrupa'da milyonlarca insan mali sistemin iyileştirilmesi, servet dağılımındaki eşitsizlik ve sınıflar arasındaki büyük uçurumların ortadan kaldırılmasını talep ediyor.
Neoliberal mali politikalar, yolsuzluk ve yoksulluk ve bütçe kısıtlamaları protesto ediliyor.
O protestolardan dünyanın her yerine ABD'nin bireyi eşit fırsatlar ve özgürlüklerle gelişen rekabet ortamında fakat kaynakların izin verdiği ölçüde üretim ve tüketim faaliyetinde bulunur diyen demokrasi tanımının dişleri dökülüyor.
*
İşte Çin, artan ekonomik ve diplomatik rolü paralelinde Asya'da hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışını geliştirmektedir.
Çok sayıda serbest ticaret anlaşmasıyla "Asya'nın kaynakları, Asya'nın hizmetine" sloganıyla, çok zengin kaynaklar Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.
*
Halâ kaybedeceği çok şey olan ABD ve Avrupa ise direnmektedir.
ABD, Asya'ya dönerken Rusya'nın yüzyıllardır orada olmasına aldırmıyor.
Ukrayna krizinde Rusya, ABD ve AB'nin ekonomik ilişkilerini sınırlaması,
Japonya'nın stratejik bağ kurma fikrinden vazgeçmesiyle karşı karşıyadır.
Rusya'nın geniş Avrupa inşa etme ya da Japonya ile stratejik ortaklık kurma umutları kırılmıştır...
*
Petrolün ucuzlatılmasıyla Ruble'nin değer kaybetmesi Rusya'da enflasyona ve uzun vadeli resesyona yol açmasına ne demeli?
Bir taraftan da Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında, 'Rusya'nın saldırganlığına' karşı koymak için yeni bir strateji oluşturuluyor ve NATO askeri varlığını Doğu Avrupalı ülkelere konuşlandırıyor!
*
Ama kaşla göz arasında Rusya'nın Suriye'ye gelmesiyle birlikte Filistin sorununun çözüme kavuşturulamadığı müddetçe Ortadoğu'daki hiçbir sorunun üstesinden gelinemeyeceği anlaşılıyor.
Üstelik IŞİD bütün bir bölgenin çehresini değiştirirken İsrail-Filistin sorunu geri plana itilmiş,
IŞİD'in Suriye ve Irak'a hâkim olmaya kalkışması ve hilafet kurma hevesine kapılması,
I. Dünya Savaşı galiplerinin dikte ettirdiği Ortadoğu düzenini alt üst etmiş, istikrarsızlığın merkez üssü Ortadoğu'ya kaymıştır.
*
Haydi...İslamcılığın doğal sonucu terör Ortadoğu'dan Bangladeş'e Mali'ye kadar ülkeleri ve kıtaları titretiyor.
Asya'dan Afrika'ya kadar uzanan terör kimi zaman El Kaide, bazen Boko Haram, kimi yerde de El Nusra ya da El Şebab adlarıyla kendini gösteriyor.
*
Avrupa'ya da yayılıyor, işte Paris iki kez vurulmuştur.
Avrupa'ya sığınan mültecilerin sayısı artarken Avrupalı kendini inzivaya çekiyor, sınırlar kapatılıyor, Avrupalılar birbirleriyle kavgalı hale geliyor.
Sağcı hareketlerin artması kaygı veriyor ama bu gelişmeye siyasi ve sosyal anlamda nasıl karşılık verileceği bilinmiyor.
Alman Fransız ortaklığı Ukrayna'daki anlaşmazlıkta barışı sağlayamamış ancak dondurmuştur.
Avrupa dış politikasının zaaflarını gözler önüne serilmiş, Avrupa'nın kendine güvenemediği, daha fazlasına cesaret edemediği anlaşılmıştır.
*
Endişe ve ürkeklik hüküm sürerken iki büyük nükleer güçten biri Rusya'nın,
Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden Orta Doğu'da "Suriye İç Savaşına Siyasi Çözüm" başlığında manevra alanını genişletmesi;
ABD ile arasında savaş ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatların belirsizleşmesine yol açmıştır.
*
Rusya yaptırımlara rağmen dünya siyaset sahnesine geri dönmüştür.
Putin'in güç politikası ülkesine itibarını iade ettirirken, ABD kendi kabuğuna çekilmiş bir görüntü veriyor.
Yine de insan, ABD de başlayan başkanlık kampanyasının, görevden ayrılmak için gün sayan Obama'yı bilerek bir sessizliğe büründürdüğünü düşünmeden edemiyor.
*
Çünkü, BM denetiminde Şam ile muhalefet arasında ateşkes ilan edileceği 1 Ocak2016'
ya girilmiştir.
BM'in Suriye'nin farklı bölgelerinde uygulanabilecek üç olası ateşkes taslağından bahsediliyor.
Birincisi; Terörist olarak nitelendirilen grupları dışlayan bir ateşkes,
İkincisi; Temel prensipleri benimseyen her gruba açık bir ateşkes,
Üçüncüsü; Belirli silahların kullanımını yasaklayarak şiddeti azaltacak sınırlı bir ateşkestir.
*
Ancak bu üç modelde de Suriye ve muhalifleri arasında derin anlaşmazlıklar bulunuyor.
Doğrusu Suriye'ye gelen Rusya koalisyonu ortakların amaçlarına ulaşmasını engellemek üzere ABD ve Suriye Dostları'nın yeni stratejiler geliştirildiğine ilişkin kanaatler de yoğundur. .
*
Yine 1 Ocak 2016'da Rusya'da Devlet Başkanı V.Putin tarafından imzalanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yürürlüğe giriyor.
Buna göre, Ukrayna'da olduğu gibi Batı destekli iktidar değişiklikleri ulusal çıkarlar açısından tehdit olarak tanımlanıyor..
Gürcistan örneğinden hareketle yurtdışından organize edilen renkli devrimlerin istikrarsızlaştırma potansiyeli içerdiğine dikkat çekiliyor.
Batı, meşru siyasi yönetimlerin devrilmemesi konusunda uyarılıyor.
İzlenen çifte standart politikasının sonucunda IŞİD gibi terör örgütlerinin ortaya çıkabildiğine dikkat çekiliyor.
Suriye bir Ulusal Güvenlik sorunu haline getirilmiştir.
*
NATO, ABD ve AB ile işbirliğine sıcak bakılıyor ama böyle bir ortaklığın eşit seviyede olması öngörülüyor.
Bu noktada Rusya'nın dünya çapında lider güç olma iddiasını sürdüreceği kaydediliyor.
*
Rusya'nın 2010 askeri doktrininde hangi durumlarda nükleer silah kullanabileceği açık bir şekilde belli şartlara bağlıyken,
Şimdi Rusya kendine konvansiyonel silahlar kullanılsa bile devletin varlığını tehdit eden bir saldırı durumunda nükleer silah kullanabileceğini söylüyor.
Bu Rusya'nın ABD ve Avrupa'ya karşı etkin bir uyarı mekanizması anlamına geliyor.
*
Uyarı mekanizması önünde en büyük tehlike;
Suriye hükümeti ile siyasi görüşmelerde bulunacak muhalif grupların belirleneceği ateşkes sürecinde,
İşlenen suçların savaş hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilebilmesi için kimin terörist kimin muhalif olduğunun bilinmesi aşamasıdır.
*
Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan'ın nükleer bir savaşın sınırlarını zorlayabileceğinden bahsediliyor.
Geleceği 2016 ile birlikte daha zorlu yıllar bekliyor...
4.1.2016
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com
Her bir aşamanın farklılığı, niteliksel gelişimini belirleyen teknoloji yüzündendir.
Makinalar mütemadiyen daha çok insan bilgisini ve emeğini depoladı, insanın temsil gücü zorlandı.
Sınır ve engel tanınmadı, ulusal değerler yok oluyordu.
Ülkelerin savunması, sosyal barış ve adaletin sağlanmasında ekonomik ve sosyal hayata müdahale eden sosyal devlet anlayışı hızla gündemden düşüyordu...
*
Bütün bu gelişmelere rağmen küresel ekonomik artış sağlanamadı.
Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgelerdeki farklı inanış ve geleneklerden gelen toplumlara da aldırış edilmeyince de ip kopmaya ramak kaldı.
*
Oh, ne güzeldi! 1989'da ABD'li tarihçi Francis Fukuyama tarihin sonunu ilan etmişti.
O komünizmin çökmesinden sonra Batı liberalizminin zafere ulaşacağına inanıyordu.
Ama çeyrek yüzyıl sonra Fukuyama'nın yanıldığı ortaya çıktı.
Aksine dünya siyasi istikrarsızlığın pençesinde kıvranıyordu.
*
Çünkü, ABD ekonomik krizlerinin önüne geçmek üzere ileri sürdüğü askeri sanayisiyle diğer sektörlerini ivmeleyen,
Bu suretle rezerv döviz doları güçlendiren, ülkelerin güçlü doları satın almasıyla finansal sistemini ve ekonomisini etkili kılan yolun sonundaydı.
Öyle ki, bugün kendinden güçsüz ülkelere yaptığı savaş harcamalarının masraflarını dahi kaldıramıyordu.
Hakeza Avrupa birlikte borç krizlerine çözüm bulumazlarsa, bırakınız ekonomik artışı, bölgesinde barış riske giriyordu...
*
Artık ABD ve Avrupa'da milyonlarca insan mali sistemin iyileştirilmesi, servet dağılımındaki eşitsizlik ve sınıflar arasındaki büyük uçurumların ortadan kaldırılmasını talep ediyor.
Neoliberal mali politikalar, yolsuzluk ve yoksulluk ve bütçe kısıtlamaları protesto ediliyor.
O protestolardan dünyanın her yerine ABD'nin bireyi eşit fırsatlar ve özgürlüklerle gelişen rekabet ortamında fakat kaynakların izin verdiği ölçüde üretim ve tüketim faaliyetinde bulunur diyen demokrasi tanımının dişleri dökülüyor.
*
İşte Çin, artan ekonomik ve diplomatik rolü paralelinde Asya'da hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışını geliştirmektedir.
Çok sayıda serbest ticaret anlaşmasıyla "Asya'nın kaynakları, Asya'nın hizmetine" sloganıyla, çok zengin kaynaklar Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.
*
Halâ kaybedeceği çok şey olan ABD ve Avrupa ise direnmektedir.
ABD, Asya'ya dönerken Rusya'nın yüzyıllardır orada olmasına aldırmıyor.
Ukrayna krizinde Rusya, ABD ve AB'nin ekonomik ilişkilerini sınırlaması,
Japonya'nın stratejik bağ kurma fikrinden vazgeçmesiyle karşı karşıyadır.
Rusya'nın geniş Avrupa inşa etme ya da Japonya ile stratejik ortaklık kurma umutları kırılmıştır...
*
Petrolün ucuzlatılmasıyla Ruble'nin değer kaybetmesi Rusya'da enflasyona ve uzun vadeli resesyona yol açmasına ne demeli?
Bir taraftan da Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında, 'Rusya'nın saldırganlığına' karşı koymak için yeni bir strateji oluşturuluyor ve NATO askeri varlığını Doğu Avrupalı ülkelere konuşlandırıyor!
*
Ama kaşla göz arasında Rusya'nın Suriye'ye gelmesiyle birlikte Filistin sorununun çözüme kavuşturulamadığı müddetçe Ortadoğu'daki hiçbir sorunun üstesinden gelinemeyeceği anlaşılıyor.
Üstelik IŞİD bütün bir bölgenin çehresini değiştirirken İsrail-Filistin sorunu geri plana itilmiş,
IŞİD'in Suriye ve Irak'a hâkim olmaya kalkışması ve hilafet kurma hevesine kapılması,
I. Dünya Savaşı galiplerinin dikte ettirdiği Ortadoğu düzenini alt üst etmiş, istikrarsızlığın merkez üssü Ortadoğu'ya kaymıştır.
*
Haydi...İslamcılığın doğal sonucu terör Ortadoğu'dan Bangladeş'e Mali'ye kadar ülkeleri ve kıtaları titretiyor.
Asya'dan Afrika'ya kadar uzanan terör kimi zaman El Kaide, bazen Boko Haram, kimi yerde de El Nusra ya da El Şebab adlarıyla kendini gösteriyor.
*
Avrupa'ya da yayılıyor, işte Paris iki kez vurulmuştur.
Avrupa'ya sığınan mültecilerin sayısı artarken Avrupalı kendini inzivaya çekiyor, sınırlar kapatılıyor, Avrupalılar birbirleriyle kavgalı hale geliyor.
Sağcı hareketlerin artması kaygı veriyor ama bu gelişmeye siyasi ve sosyal anlamda nasıl karşılık verileceği bilinmiyor.
Alman Fransız ortaklığı Ukrayna'daki anlaşmazlıkta barışı sağlayamamış ancak dondurmuştur.
Avrupa dış politikasının zaaflarını gözler önüne serilmiş, Avrupa'nın kendine güvenemediği, daha fazlasına cesaret edemediği anlaşılmıştır.
*
Endişe ve ürkeklik hüküm sürerken iki büyük nükleer güçten biri Rusya'nın,
Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden Orta Doğu'da "Suriye İç Savaşına Siyasi Çözüm" başlığında manevra alanını genişletmesi;
ABD ile arasında savaş ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatların belirsizleşmesine yol açmıştır.
*
Rusya yaptırımlara rağmen dünya siyaset sahnesine geri dönmüştür.
Putin'in güç politikası ülkesine itibarını iade ettirirken, ABD kendi kabuğuna çekilmiş bir görüntü veriyor.
Yine de insan, ABD de başlayan başkanlık kampanyasının, görevden ayrılmak için gün sayan Obama'yı bilerek bir sessizliğe büründürdüğünü düşünmeden edemiyor.
*
Çünkü, BM denetiminde Şam ile muhalefet arasında ateşkes ilan edileceği 1 Ocak
BM'in Suriye'nin farklı bölgelerinde uygulanabilecek üç olası ateşkes taslağından bahsediliyor.
Birincisi; Terörist olarak nitelendirilen grupları dışlayan bir ateşkes,
İkincisi; Temel prensipleri benimseyen her gruba açık bir ateşkes,
Üçüncüsü; Belirli silahların kullanımını yasaklayarak şiddeti azaltacak sınırlı bir ateşkestir.
*
Ancak bu üç modelde de Suriye ve muhalifleri arasında derin anlaşmazlıklar bulunuyor.
Doğrusu Suriye'ye gelen Rusya koalisyonu ortakların amaçlarına ulaşmasını engellemek üzere ABD ve Suriye Dostları'nın yeni stratejiler geliştirildiğine ilişkin kanaatler de yoğundur. .
*
Yine 1 Ocak 2016'da Rusya'da Devlet Başkanı V.Putin tarafından imzalanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yürürlüğe giriyor.
Buna göre, Ukrayna'da olduğu gibi Batı destekli iktidar değişiklikleri ulusal çıkarlar açısından tehdit olarak tanımlanıyor..
Gürcistan örneğinden hareketle yurtdışından organize edilen renkli devrimlerin istikrarsızlaştırma potansiyeli içerdiğine dikkat çekiliyor.
Batı, meşru siyasi yönetimlerin devrilmemesi konusunda uyarılıyor.
İzlenen çifte standart politikasının sonucunda IŞİD gibi terör örgütlerinin ortaya çıkabildiğine dikkat çekiliyor.
Suriye bir Ulusal Güvenlik sorunu haline getirilmiştir.
*
NATO, ABD ve AB ile işbirliğine sıcak bakılıyor ama böyle bir ortaklığın eşit seviyede olması öngörülüyor.
Bu noktada Rusya'nın dünya çapında lider güç olma iddiasını sürdüreceği kaydediliyor.
*
Rusya'nın 2010 askeri doktrininde hangi durumlarda nükleer silah kullanabileceği açık bir şekilde belli şartlara bağlıyken,
Şimdi Rusya kendine konvansiyonel silahlar kullanılsa bile devletin varlığını tehdit eden bir saldırı durumunda nükleer silah kullanabileceğini söylüyor.
Bu Rusya'nın ABD ve Avrupa'ya karşı etkin bir uyarı mekanizması anlamına geliyor.
*
Uyarı mekanizması önünde en büyük tehlike;
Suriye hükümeti ile siyasi görüşmelerde bulunacak muhalif grupların belirleneceği ateşkes sürecinde,
İşlenen suçların savaş hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilebilmesi için kimin terörist kimin muhalif olduğunun bilinmesi aşamasıdır.
*
Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan'ın nükleer bir savaşın sınırlarını zorlayabileceğinden bahsediliyor.
Geleceği 2016 ile birlikte daha zorlu yıllar bekliyor...
4.1.2016
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com
26 Aralık 2015 Cumartesi
ROTASI DOĞRU GEMİYE BİNMEK - Nevzat Laleli HAY-DER (Hayırda Yarışanlar Derneği) Genel Başkanı
ROTASI
DOĞRU GEMİYE BİNMEK
HAY-DER Genel
Başkanı
İnsan, eksiklik, hata, günah ve
kusurlarla doludur ve bu bizim yaratılışımızdan kaynaklanmaktadır. Nitekim bir
Hadis-i Kutsi de, Cenabı Hak; “Siz, hatasız kullar olsaydınız, sizi helak eder,
yerinize hata eden ama af dileyen kullar yaratırdım” buyurmaktadır.
Bazen biz emredilen ibadetleri
yapmayız, bazen eksik yaparız, bazen içine riya karıştırırız. Kendi nefsimize
veya çevremizde ki insanlara kötülük yaparız. Bu örnekleri hayatın her
safhasına çoğaltabilirsiniz. Ama bütün bu hatalara rağmen “sırat-ı müsteğiymi –
doğru yolu” muhafaza etmekteyseniz, Allah’ın sizi affedeceğinizi umarsınız.
Bir de bu konun bir başka şıkkı
vardır. İbadetlerinizi hiç aksatmazsınız. İlimle hem hal olursunuz. Başınızda
sarık, sırtınızda cübbe, bacağınızda şalvarla gezersiniz. İçinizden bir duygu
“Allahın en sevgili kulu olduğunuzu…” size fısıldar durur. Ama istikametinizi
bozmuşsanız, yolunuz Allah’ın istediği yola değil de başınızdakilerin sizi
götürdüğü yanlış yoluna girmişseniz, bu halinizle Allah korusun, kendinizi
Allah’ın azabından kurtaramazsınız. Bu azap sizi hem dünyada ve hem de ahrette
bulacaktır. Nitekim bazı ayetlerde, “nar (ateş) veya cehennem denmeyip, elim
azap…” denmesi, Allah’ın azabının dünya ve ahrette bize ulaşacağının bir
ifadesidir.
Sevgili Peygamberimiz bir Hadis-i
Şeriflerinde; “Sizin dininiz, emirinizin (başınızda size hükmeden kimsenin) dini
gibidir” buyurmaktadır.
İstikamette olup olmadığımızı zaman
zaman ölçmeli, durumumuzu kendi vicdanımızda devamlı olarak muhasebe etmeliyiz.“Acaba
benim yolu doğru mu? Ya yanlış yoldaysam…” diyebilmeliyiz.
Bir insan iki hal (durum)
üzerinedir. Ya bir toplumun başıdır ve arkasında kendini takip edenler vardır.
Veya kendisi bir başın (reisin) arkasından gitmekte ve onun aldığı kararlara
uymakta, onun gittiği yoldan gitmektedir.
Eğer toplum içinde bir fert iseniz
ve başındakilerin yanlış yolda gitmekte olduğunu (en azından) hissediyor ama
aidiyet duygusuyla siz de o yanlış yolda gidiyorsanız, haliniz perişandır. Kur’an-ı
Kerim de, bu gibi insanlar yanlış yolda olmalarından dolayı Allah’ın azabına
uğrayınca şöyle dua edecekleri bildirilmektedir.
“Ya Rabbi… Başımızdakilere iki katlı
azap ver. Çünkü bunlar, dâl ve mudil olduklarından – hem kendileri yanlış yolda
olduklarından ve hem de bizi yanlış yola sürüklediklerinden dolayı” diye dua
edeceklerdir.
DÜNYA
ÖLÇEĞİ İLE ÖLÇMEK
Bir insan, kendinin sırat-ı müsteğiym
– doğru yolda olup olmadığının kontrolünü yapabileceği bir örneği birlikte
inceleyelim.
Şu dünya da hepimiz birer yolcuyuz.
Ezelden gelip (galu bela) ebede (öteki dünya) gitmekteyiz. İstiyoruz ki dünyada
da mutlu olalım, ahirette de... Bunun için tek yol Allah’ı tanımak, onun
emirlerini tutmak, nehiylerinden (yasaklarından) kaçmaktır. Bir de istikametimize
dikkat etmektir.
Yolculuğumuza denizden devam edeceğimizi
kabul edelim. Rıhtıma geldik. Orada (genellikle) üç gemi beklemekte, bu gemiler
bizi gideceğimiz yere götüreceklerini söylemektedirler.
Diyelim ki biz Medine’ye gitmek (İslam
tam ve kâmil manada Medine’de uygulandı) istiyoruz. Önce Cidde limanına
gideceğiz. Oradan aktarma yaparak Medine’ye ulaşacağız.
Bu üç gemiden birisi diyor ki,
“Arkadaş benim rotam Moskova’dır. Moskova’ya gitmek istiyorsan gel benim gemime
bin. Bu yol seni mutluluğa götürecektir” İkinci gemi ise benim rotam,
Cidde’dir. Mutluluk ancak bendedir, benimle seyahat etmen şarttır, demektedir.
Bir üçüncü gemi daha vardır ki bu
gemi ikinci gemiden, genellikle daha büyük, daha şık ve daha çekicidir.
Müşterilerini celp etmek için bütün güverte ışıklarını yakmış, kuvvetli ses
cihazlarıyla (medya ile) müşterilerini davet etmektedir.
Bu gemi kendi rotasını söyleyeceği
yerde, “bakın biz de sizin gibi giyiniyoruz, sizin dilinizi konuşuyoruz, sizin gibi
ibadetlerimizi yapıyoruz. Bize gelin, sizi mutluluğa biz ulaştırırız”
demektedir.
Cidde limanına gidecek insan, bu
geminin rotasını bilmeden bu gemiye biner mi? Ebediyet ve mutluluğa talip bir
yolcu, üçüncü geminin bu tarz davetlerine aldanır mı? En azından bu geminin
daha önceki seyahatlerinde hangi rotayı takip ettiğini ve nereye gidip
geldiğini araştırmaz mı?
Birinci gemi, diğer gemilerle
birlikte rıhtımdan açıldıklarında, rotasını Moskova’ya çeviriyor ve diğer gemilerden
ayrılıyor.
İkinci ve üçüncü gemiler bir müddet
aynı rotayı kullandıkları halde ikinci gemi rotasını Cidde limanına çevirirken,
üçüncü gemi rotasını Wasightona çeviriyor ve o limana doğru yol almaya başlıyor.
Şimdi sen ey Medine yolcusu… Birinci
gemi açıkça rotasını söylediği için ona binmedin. Ama bir takım dünyalık
menfaatler, makam, şöhret ve görüntüler için üçüncü gemiye binmişsen, günde beş
vakit değil on vakit namaz kılsan, her gününü oruçla geçirsen, gece teheccüt
namazları kılsan, devamlı zikir üzere olsan, belki sadece ibadet borcunu
ödersin. Ama bindiğin gemi seni Washingtona götürüyorsa, sen istikametini
değiştirmişsin demektir. Bu sebeple yaptığın bu ibadetler seni
kurtarmayacaktır.
İstikamet üzere olmak, rotası Cidde
olan gemiye binmekle olur. İsterse bu gemideki yolcuların sayısı, diğer
gemilerin yolcularına nispetle az olsun.
Bu gemilere nasıl biniliyor diyecek
olursan… Onlara üye olmakla, oy vermekle, maddi ve manevi desteklemekle ve onlara
kalben muhabbet etmekle binilmiş olunur.
21 Aralık 2015 Pazartesi
18 Aralık 2015 Cuma
KÜRT YAHUDİLER/1. ve 2. Bölümler, CESUR YORUM // Hayrettin Yurtöven - (Derleme: Cemal Polat)
KÜRT YAHUDİLER/1
(24.11.2015)
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından kısa bir süre sonra
Azerbaycan'a gitmiştim...
Orada çok enteresan insanlarla tanıştım.
Ama bir tanesi beni çok şaşırtmıştı.
Çok güzel Türkçe konuşan bu kişiye ne olduğunu sorduğum
zaman "Ben ERMENİ KÜRDÜ'yüm" demişti?!
O dönemde cahildim, hayret içerisinde "Yahu,
Ermeni Kürdü olur mu, ya Ermeni'sin, ya da Kürt" dediğimde, yine
gülerek "Yok, ben ERMENİ KÜRDÜ'yüm" diye tekrarladı.
Öyle kala kalmışım!
Bir süre sonra Erzincanlı bir genç kızla karşılaştım.
O daha da enteresan bir şey söyledi.
Dedi ki:
"Bizim oralarda Kürt dendi mi, akla ERMENİ
gelir..."
Neden, diye merak ettim.
Biraz araştırma yapınca ÜÇ grup tesbit ettim.
"Kürtler ya ERMENİ, ya ARAP, ya da TÜRK soyundan; saf
kürt diye bir şey yok!"
Şaşırtıcı, değil mi?!
Pek aklın alacağı gibi görünmüyor?!
Ama 2005'te İBRAHİM TATLISES, kalkıp da, "Ben
ARAP asıllı Kürd'üm" demez mi?!
Bir de TABERÎ'nin, bundan en az 1300 yıl öncesinde, Hz.
ÖMER'in oğlu Abdullah'a ait birKÜRT tanımını hatırlayalım:
"KÜRTLER, FARSLARIN GÖÇEBE ARAPLARIDIR.
Onlardan biri Nemrud'a, İBRAHİM'i ateşte yakmasını tavsiye
etmiştir."
Hem FARS, (Yani ACEM, yani İRANLI), hem ARAP,
hem de KÜRT!
Gel de, çık işin içinden!
Halbuki açıklaması basit ve FİRDEVSÎ'nin tanımında
gizli...
FİRDEVSİ, zalim İran hükümdarı DEHHAK'ın beynindeki ura
deva olsun diye, her gün çeşitli milletlerden seçtiği iki kişiyi öldürüp
beyinlerini çıkartıp kafasına sürdüğünü anlatır...
"İki iyi niyetli adam" çıkar, DEHHAK'ın
öldürmek üzere seçtiği gençlerden birini öldürüp, diğerini serbest bırakırlar,
onun yerine bir koyunu kesip beynini kullanırlar.
İşte bu noktada FİRDEVSÎ, bu "iki iyi niyetli
adam"ın kurtarıp dağa kaçırdığını insanlarla ilgili şöyle bir tarif verir:
"ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU
GENÇLERİN SAYISI 200'Ü BULDU!
İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ,
BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!
BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR.
KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!"
KİMİN NESLİ OLDUĞU BİLİNMEYEN insanlara zamanla Kürt
denmiş!
Biraz bu ifadeyi yorumlarsak, kendi toplumundan bir
şekilde kopmuş, dağlara, çöllere kaçmış, genelde aşiret halinde, göçebe olarak
çadırda yaşayan kişiler, diyebiliriz.
ERZİNCANLI kız, "ÜÇ GRUP" demişti: ERMENİ, ARAP, TÜRK...
Hz. ÖMER'in oğlu ABDULLAH bir tane daha ekliyor: FARS.
İSRAİL kaynaklarına dayanan AYTUNÇ ALTINDAL da YAHUDİ
KÜRTLER'i ekliyor:
Etti BEŞ GRUP!?
Yani Kürtler bir MİLLET değildir!
Kendi milletinden kopmuş insanlardır!
İşte onun içindir ki, onları birleştirip bir millet
oluşturmak mümkün değildir.
Çünkü Kürtler kendi aralarında birbirleriyle kaynaşamazlar!
Kaynaşmadıklarını, hatta Irak'ta birbirleriyle
savaştıklarını gördük!
Aynı dili konuşmazlar!
Konuşmadıklarını TÜRKİYE'de gördük.
AVRUPA BİRLİĞİ'nin baskısı ile "kürtçe" yayına
başlayan TRT'yi bir kısmı anladı, bir kısmı anlamadı?!
Aslında bazen birbirine komşu iki köy bile anlamaz!
Üstelik KÜRT kelimesi bile Kürtçe değildir!
ARAPÇA, FARSÇA falan da değildir.
Öz-be-öz TÜRKÇE'dir!
TÜRKLER'in DAĞLIK, KARLI bölgelerde yaşayan bir TÜRK
OYMAĞI'nın adıdır!
Onun içindir ki, GÜNEYDOĞU ANADOLU'nun sarp dağlarla
kaplı bölgesinin adı KÜRDİSTANolmuş, bu bölgede yaşayan insanlara da KÜRT denilmiştir!
Kürtler eskiden kendilerine "Kürt" demezlerdi?!
Bu ad onlara başkaların verdiği addı.
Onlar kendilerini, DIMILLI, KURMANÇ diye
adlandırırlar, aşiret adı verirlerdi.
Ne zamanki emperyalist Batılılar TÜRKİYE'yi bölmek ve
bölgeyi karıştırma gayretine girdiler, bölgede bol para dağıtmaya başladılar,
kaçaklara, teröristlere özel imtiyazlar tanıdılar, Kürt olmak makbul oldu.
Ama biz şimdi bunlardan değil, sadece YAHUDİ KÜRTLER'den
bahsetmek istiyoruz...
Bu konuda AYTUNÇ ALTINDAL'dan başka YALÇIN KÜÇÜK de
kitaplarında açıklamalarda bulunmuştur.
EŞREF GÜNAYDIN ise YAHUDİ KÜRTLER diye bir
kitap yazmıştır.
Herşeyden önce YAHUDİ ve MUSEVÎ kelimelerine
açıklık getirmek gerekir.
YAHUDİLİK bir ırka mensubiyeti, MUSEVİLİK ise
bir dine bağlılığı ifade eder.
YAHUDÎ kelimesi, Hazret-i İBRAHİM'in torunu
Hazret-i YAKUB'un oniki oğlundan biri olanYAHUDA'dan gelir.
HAZAR TÜRKLERİ, bilindiği gibi YAHUDİ değillerdir, MUSEVÎ'dirler.
FALAŞALAR, yani HABEŞİSTAN (ETOPYA) zencileri YAHUDİ değildirler,
ama MUSEVİ'dirler.
Ama Kürtler için durum biraz daha karışıktır.
Bir kısmı YAHUDİ KÜRDÜ'dür, bir kısmı da MUSEVÎ
KÜRT'tür.
Peki, böyle bir durum nasıl oluştu?!
TALMUD'a göre ASUR kralı SALMENESER tarafından
M.Ö.721-715 yılları arasındaFİLİSTİN'den sürülen YAHUDİLER'in on kabilesi, KUZEY
IRAK'ın dağlık bölgelerine kaçtılar.
Oralara yerleştiler.
Bugünkü ERBİL şehri Milad'dan önceki birinci
yüzyılda onların merkezi oldu.
Bir iddiaya göre burada bir devlet kurdular.
YAHUDİLER bölgede güçlenince çevrede yaşıyan bazı
insanlar MUSEVÎ oldular.
Bu insanlar o dönemde İBRANÎ ve ARAPÇA'nın
karışımından oluşan AR MÎ konuşuyorlardı.
M.Ö.604-561 yılları arasında ASUR ülkesini
fetheden BABİL KRALI NABUKADNEZARsayesinde bu yahudilerin büyük kısmı FİLİSTİN'e
döndüler, bir kısmı da BABİL'e, bugünküBAĞDAT'a yerleşti.
Bir kısmı da KUZEY IRAK'ta kaldı.
Bunların bir kısmı GÜNEYDOĞU ANADOLU'ya kaydı.
30-40 yıl öncesine kadar VAN-HAKKARİ arasındaki BAŞKALE ilçesinde
Kürtler'in "elbak", Ermeniler'in "hamadakert"
dedikleri kerpiç evlerde yaşayan YAHUDİ KÜRTLER, ARAMÎkonuşurdu.
Kuzey Irak’ta asırlardır “Tat” diyalekti ile
konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, bir çok kasaba ve köyde
Yahudiler’e rastlanmakta idi.
1897'de toplanan Siyonist kongresinde Yahudi ırkının
üstünlüğü, NİL'den FIRAT'a kadar bütün bölgenin İSRAİL olmasını,
ve dünya hâkimiyetini hedefleyen PROTOKOL'u açıklayanTHEODOR HERZL, YAHUDİ
KÜRTLER ile temasa geçen ilk YAHUDİ önderdir.
1947'de İSRAİL devleti kurulunca, IRAK'taki
Kürtler'le teması arttırdı.
Büyük miktarda YAHUDİ KÜRDÜ, İSRAİL'e göç etti.
Sonradan MOSSAD ilk başkanı olan Reuven
Zoslanski bir ajan olarak IRAK'a gitti, orada üç yıl kaldı.
Ali Bedirhan ile işbirliğine girdi.
Bir kahraman olarak sunulan Bedirhan, İSRAİL Dışişleri
Bakanlığı'na bir rapor vererek"Dürziler, Maruniler ve Kürtler'in İSRAİL'in
tabii müttefiki olduğunu" iddia etmiş veİSRAİL'den kendi bölücü
faaliyeti için yardım istemiştir!
İSRAİL devleti de, 1961'de isyan eden Kürtler'e, 1963
yılından itibaren yardıma başlamıştır.
"İSRAİL ve IRAK'taki KÜRT Sorunu" adlı
kitabın yazarı Amaltzia Baram, "1963 yılında MOSSAD başkanı
General Meir Amit'in, İran istihbarat örgütü SAVAK'ın başkanı ile görüşerek
KUZEY IRAK'taki Kürtler'e silah gönderme konusunda anlaştıklarını"belirtiyor!
Böylece YAHUDİ-KÜRT işbirliğine İRAN da
katıldı.
Müslüman bir ülke, başka müslüman bir ülkenin devletine
karşı, YAHUDİ ile birlikte vatan hainlerini desteklemiş oldu.
1965 yılında Bedirhan ile dönemin İSRAİL Savunma
Bakan Yardımcı olan Şimon Peresarasındaki bir anlaşma sonucu, İSRAİL istihbaratının
en gözde elemanlarından olanTuğgeneral Tsuri Saguy, Albay Arik Regev ve Yarbay
Haim Levakov KUZEY IRAK'a gidip, üç ay boyunca isyancıları eğitip isyanda
danışmanlık yaptılar.
Aynı yıl içinde MOSSAD'ın ileri gelenlerinden David
Mimche başkanlığında bir grup ajan gelerek isyancı Kürtler'le bir görüşme
yaptı.
Bu ajanların arasında sonradan bakan olan Aryeh Lova
Eliah da vardı.
Eliah, Molla Mustafa Barzani ile görüştü, isyancı
Kürtler'e silah, para ve teknik yardım vaadetti.
Bu desteği alan Mustafa Barzani, 1966 yılında IRAK ordusuna
karşı büyük bir saldırıya geçti.
İş bu kadarla da kalmadı...
1966 Ağustos ayında İSRAİLLİ bir kadın ajanın
ayarladığı bir IRAKLI pilot,SOVYETLER Birliği'nin bölgede ARAPLAR'ı
güçlendirmek için verdiği MİG-21 uçaklarından birini isyancı
Kürtler'in desteği ile TEL AVİV'e kaçırdı!
Böylece hem İSRAİL, hem de ABD, SOVYET uçak
teknolojisi hakkında bilgi sahibi oldular.
Samuel M. Karz, "Soldier Spies" isimli
kitabında, "İsyancı Kürtler'e su gibi para akıtan, liderlerine aylık
50.000 dolar para ödeyen İSRAİL DEVLETİ'nin, MİG-21 uçağını kaçıran hain pilot
Redfa'nın tüm ailesinin IRAK dışına çıkarılmasını da Kürtler'e ihale
edildiğini"yazıyor!
Bu olayın filmi yapılmış ve TÜRKİYE'de "GÖKLERDE
VURUŞANLAR" adıyla gösterime girmiştir.
Yani Kürtler, sadece bağımsızlık iddiası ile kendi
devletlerine isyan etmekle kalmamışlar, aynı zamanda o devletin düşman İSRAİL karşısında
zayıf duruma düşmesine sebep olmuşlardır.
Mustafa Barzani Eylül 1967'de İSRAİL'e gitti.
Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan'a bir Kürt hançeri
ile birlikte "KERKÜK petrollerinin nasıl vurulabileceğine dair" planları
verdi.
1969'da bu planlar doğrultusunda ve MOSSAD-BARZANİ işbirliği
ile KERKÜK rafinerileri bombalanarak işlemez hâle getirildi.
Aynı uygulama ikinci IRAK savaşı (2003) sonrasında KERKÜK-YUMURTALIK boru
hattına yapılmakta, İSRAİL ajanları ve Kürtler sık sık bu boru
hattını bombalayarak IRAK petrolününTÜRKİYE'ye değil, İSRAİL'deki HAYFA limanına
akmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.
Mustafa Barzani 1973 yılında tekrar İSRAİL'e
gitti.
Bir YAHUDİ KÜRDÜ olan David Dayan'ın evinde
kaldı.
Daha sonra MOSSAD başkanı Zwi Zamir KUZEY IRAK'a
giderek Barzani'yi ziyaret etti.
Bağdat idaresine yapılan saldırıların arttırılması karşılığında
her ay verilen 50.000 dolara ek 50.000 dolarlık başka ödemeler yapıldı.
A. CEM ERSEVER, kitabında "Talabani'nin beş para
etmez bir aşiret reisi olduğunu ve TURGUT ÖZAL'ın sayesinde adam
sayıldığını" yazar...
Aynı şekilde KUZEY IRAK'taki belli başlı 24 aşiretten
biri olan, sıradan BARZANİ aşiretinin bugünkü konumuna gelmesi, o
dönemde İSRAİL'in verdiği destek ile 1991'den sonra ABD'nin verdiği
destek sayesindedir!
İSRAİL ve ABD'nin amacı MUSUL-KERKÜK petrol
bölgesinin SELÇUKLULAR döneminden beri gerçek sahibi olan TÜRKMENLER'i,
yani TÜRKLER'i saf dışı bırakıp, orada İSRAİLdenetiminde bir uyduruk
Kürt devleti kurmaktır.
AYTUNÇ ALTINDAL, "Halen İSRAİL ile ilişkileri
BARZANİ'nin yanında olan Sami Abdurrahman sağlıyor" demektedir.
Bunları niye uzun uzun anlattık?!
Bölücü Kürtler'in hararetle destekleyip örnek aldığı, saf
Kürt kökenli vatandaşlarımızdan bir kısmının da sempati duyduğu KUZEY IRAK'taki "Kürt
hareketi"nin aslında bir YAHUDİ oyunu olduğunu, Kürtler'in
aslında bağımsız bir devlet falan kurmadıklarını, para ve menfaat karşılığında,
içinde yaşadıkları devlete ihanet, o devletin amansız düşmanlarına da uşaklık
ettiklerini göstermek için!?
(Devamı var)
***
KÜRT YAHUDİLER/2
CESURYORUM GRUP
(25.11.2015)
Gelelim YAHUDİ KÜRDÜ meselesine...
Tarihçi AHMET UÇAR ve AYTUNÇ ALTINDAL, BARZANİ ailesinin YAHUDİ kökenli
olduğunu belirtmektedirler.
Bunu da OSMANLI arşivlerinde bulunan bir belgeye
dayandırmaktadırlar!
ALTINDAL konuyu çok eskiden beri bildiğini, hatta
1970'lerde bu konuda bir makale yazdığını söyler.
Bu belgeye göre 1856 senesinde SALLUM BARZANÎ adlı
bir YAHUDİ haham, MUSUL'danSELANİK'e, oradan da KUDÜS'e
sürülmüştür!
Bu kişi, BARZANİ ailesinden yetişmiş pek çok YAHUDİ hahamdan
sadece biridir...
Ama YAHUDİ KÜRTLERİ'nin varlığı sadece bu iki kişi
tarafından dile getirilmiş değildir.
1992 yılında yayınlanmış olan "The Folk Literature
of Kurdistani Jews: An Anthology - Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı
Antolojisi" bu konuda kaynak kitap hüviyeti taşır.
Yazarı bir YAHUDİ KÜRDÜ olan Profesör Yona
Sabar'dır ve kendisi Kaliforniya Üniversitesi'nde görev yapmaktadır.
Bu kitaba göre;
"16. ve 17. yüzyılda KUZEY IRAK'ta yaşayan ailelerin en
ünlülerinden biri BARZANİ ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu
YAHUDİ eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti.
Öyle ki, başta MISIR olmak üzere, Ortadoğu'nun çeşitli
yörelerinden buraya öğrenciler geliyordu.
Haham NATHANEL BARZANİ çoğunluğu elyazması olan büyük bir
kütüphaneye sahipti.
Bu kitaplar yine haham olan oğlu SAMUEL BARZANİ'ye miras
kalmıştı.
En enteresanı sapıtmış AMERİKAN YAHUDİLERİ tarafından kabul
edilen ilk KADIN haham da, bu Samuel'in kızı ASENATLI BARZANİ idi!"
Kitabın yazarı Yona Sabar, kendisiyle irtibat kuran Eşref
Günaydın'a, "BARZANİ ailesinin kurucusunun 16. asırda yaşamış olan
haham SAMUEL BARZANİ (ölümü 1630) olduğunu, ailenin daha sonra MUSUL,
ERBİL, KERKÜK civarlarında etkili olduğunu, ancak BARZANİ adı taşıyan her
aileyi YAHUDİ saymamak gerektiğini" belirtmiştir.
Ancak bölgede BARZANİ adı taşıyan başka bir aile
yoktur ki!
Şu halde günümüz BARZANİ ailesinin aslında YAHUDİ olduğundan
en ufak bir şüphe duymamak gerekir.
Bugün İSRAİL'de yaşayan YAHUDİ KÜRTLER'in arasında BARZANİ soyadı
oldukça yaygındır.
İSRAİL devleti kurulmadan önce MOŞE BARZANİ bir
militan olarak LECHİ yeraltı örgüne mensuptu ve gözaltında iken bir
el bombası patlatarak intihar etmişti.
Moşe Barzani IRAK'ta doğmuş, FİLİSTİN'e göç etmiş ve
orada ölmüştü(1947).
Ancak SABATAY SEVİ'nin takipçileri "dışı
müslüman, içi yahudi" dönmeler gibi, bölge yahudilerinden bir kısmı
menfaat açısından müslüman görünmeyi daha uygun bularak zahirde din
değiştirmişler, hatta Nakşibendi tarikatına intisap etmişlerdir.
Bu tür aileleri Kürtler bilir, ve onlara "binemal
cuhi" derler, yani YAHUDİ KÖKENLİ!
Bu aileler HAKKARİ'de de vardır, IRAK'taki BARZAN bölgesindekilere "birker" denir.
Müslüman görüntülü BARZANİ ailesinden Şeyh
Mehmet, 1700'lerde Nakşibendi tarikatının lideri olmuş, 1800'lerde bir başka Şeyh
Mehmet Nakşibendiler arasında sivrilmiştir.
Ama bu bir şey değiştirmez.
OSMANLI şeyhülislamları arasında dahi dönme (YAHUDİ)
olanlar vardır!
YAHUDİLER kılıktan kılığa girmekte ve insanları
kandırmakta çok ustadırlar.
Zaten Kürtler'in ancak %60'ı müslümandır, onlar arasında
gerçek müslüman ne kadardır,ALLAH bilir!
Kendi de bir Kürt ayırımcı olan FAİK BULUT, "Filistin
Rüyası" isimli kitabında "İSRAİL'de KÜRTÇE KONUŞAN
YAHUDİLER"den bahseder.
Bu kişinin "HORASAN Kürtleri" diye bir
kitabı vardır ki, bölgeye GURİSTAN adını vermişGUR TÜRKLERİ'ni "kürt" yapar!
Ama Kürtler'in Anadolu'dan ta HORASAN'a nasıl gittiğini
açıklamaz?!
A. MEDYALI isimli kişinin de "Kürdistanlı
Yahudiler" diye bir kitabı vardır.
(Berhem Yayınları, Ankara, 1992)
YALÇIN KÜÇÜK kitaplarında YAHUDİ KÜRTLER'den
bahseder, "İSRAİL'de 150.000 kadar YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu ve
aralarından bakanlar bile çıktığını" yazar.
ABDULLAH BİLİCİ de İSRAİL'de YAHUDİ KÜRDÜ
Moti Zaken ile yaptığı röportajı AKSİYONdergisinin 291. sayısında
yayınlamıştır.
Moti Zaken babası ZAHO doğumlu, sonradan İSRAİL'e
göç etmiş.
MUTİ ZAKEN, İSRAİL-KÜRT LİGİ'nin kurucusu.
Aynı zamanda Netanyahu ve Barak hükümetlerinde
danışmanlık yapmış.
İSRAİL'de 150.000 YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu söylüyor.
1970'lerde İşçi partisinden iki YAHUDİ KÜRDÜ, KNESSET denen YAHUDİ meclisine
girmiş.
Lukud Partisi'nden de bir bakan ve bir milletvekili
çıkarmışlar.
1996-1999 yılları arasında Savunma Bakanı olan emekli
general İZAK MORDEHAY da YAHUDİ KÜRDÜ idi.
Utah Üniversitesi'nde görev yapan HASAN KÖSEBALABAN'ın
da bu konuda bir makalesi var.
O da "İSRAİL'in Kürtler'in tümünü M.Ö.723 yılında
bölgeye göç eden YAHUDİ kabilelerin soyundan geldiğine inandırarak KUZEY
IRAK'ta bir nüfuz alanı oluşturmayı amaçladığını" belirtiyor.
Ancak "YAHUDİ KÜRTLER'in kendilerini MÜSLÜMAN
KÜRTLER'den daha çok YAHUDİLER'e yakın hissettiğini" de ekliyor.
Maalesef bu TÜRKİYE'nin de problemi, bizim dönmelerimiz
de, (yani dışı MÜSLÜMAN-TÜRK, içi-özü YAHUDİ) kendilerini
yüzyıllardır bağrına basan MÜSLÜMAN TÜRKLER'i, TÜRK DEVLETİ'ni bir
kenara bırakıp; İSRAİL'e, ABD'ye, AB'ye, yani YAHUDİLER'e
veHRİSTİYANLAR'a hizmet etmektedirler!
Kürt bölücüler de öyle...
Şimdi bu YAHUDİ KÜRDÜ tesbitimiz bazılarına
inandırıcı gelmeyebilir.
Ancak KEVIN BROOK adlı araştırmacının internet
sitesinden öğreniyoruz ki, elde 2001 yılında YAHUDİ, ALMAN ve HİNTLİ bilim
adamlarınca yapılan bir araştırma var.
Amaç kimin SAMÎ, kimin HİNT-AVRUPAÎ kökenli
olduğunu tesbit etmek...
Araştırma için SEFERAD YAHUDİLERİ (FİLİSTİN kökenli,
daha çok İSPANYA'ya göçmüşYAHUDİLER), EŞKENAZ MUSEVİLERİ (daha
çok HAZAR TÜRKÜ kökenli ASYA VE DOĞU AVRUPA MUSEVİLERİ), MÜSLÜMAN
KÜRTLER, FİLİSTİNLİ ARAPLAR ve FİLİSTİN'in güneyinde yaşayan BEDEVİLER'den
526 adet Y-KROMOZOMU toplanmış.
Daha sonra araştırmaya RUS, BEYAZ RUS, POLONYALI,
PORTEKİZLİ, İSPANYOL, ARAP, BERBERÎ, ERMENİ ve TÜRK deneklerden
alınan 1321 örnek dahil edilmiş.
Sonuç şaşırtıcı?!
KÜRTLER ve YAHUDİLER binlerce yıl öncesinde ORTAK bir BABA'dan
geliyorlar!
Diğerleri ile böyle rabıta kurulamıyor!
Yine başka bir internet sitesi, ISRAELI-KURDISH
FRIENDSHIP LEAGUE, MOTİ ZAKEN'in bahsettiğimiz makalesini veriyor.
Tarayıp bulabilirsiniz.
Netice itibariyle, biz Kürt kökenli vatandaşlarımızın YAHUDİ oyunlarına
gelip, YAHUDİ veAMERİKAN uşağı olmasını istemiyoruz.
Kendilerini onbinlerce yıllık TÜRK tarihinin ve
benliğinin bir parçası gibi hissetmelerini istiyoruz.
Bütün çabamız bunun için...
DİP NOT:
AHMET CEM ERSEVER
1950 Erzurum doğumlu, Kerkük Türkleri’ndendir.
Resmi adı İstihbarat Grup Komutanlığı olan, halk
arasında Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele adıyla anılan
biriminin kurucusu ve komutanı olan Jandarma subayı.
Ersever, Güneydoğu Anadolu’da PKK ile yapılan gerilla ve
istihbarat çalışmalarının tümünde yer almış, silahlı çatışmalara bizzat
katılmış, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK’ya yardım ve yataklık eden kişi ve
guruplarla mücadele etmiş, bu faaliyetleri tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan
bağlı olarak yürütmüştür.
Mücadelesinde PKK'nın tarihini yazacak kadar derinlere inen Cem
Ersever PKK ve Gladıo arasındaki bağ ile İsrail ve ABD'nin desteklerini,
PKK içindeki ermeni eliti Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'e bildirmiş;
Eşref Bitlis bu konuda açıklama yapılamadan uçağına düzenlenen sabotajla
şehit edilmiştir.
Ersever ile Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu arasındaki
ilişki olduğu ve Ersever’in Velioğlu’ndan çok iyi istihbarat aldığı, avukatı Emin
Emir (MHP’nin eski lideri Alparslan Türkeş’in de avukatı) tarafından ifade
edilmiştir.
Özellikle 1989-1990 yıllarında bu ikilinin çok sık
görüştüğünden bahseden bahseden Emir, Ersever’in o dönem ‘Düşmanımın
düşmanı dostumdur’ ilkesiyle hareket ettiğini ve ayrıca Hizbullah’ın
devlet tarafından kurulduğuna dair Ersever’den herhangi bir şey duymadığını da
belirtmiştir.
Ersever, Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın’a yaptığı
açıklamalarda, Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili
meçhuller ile ilgili bilgiler verdi.
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis‘in kuşkulu
bir uçak kazasında ölümünden bir ay kadar sonra, binbaşı rütbesindeyken, 17
Mart 1993′de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti.
İstifa mektubunda “Güneydoğu’da yetkili organlar
içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının
Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir” diyor ve yaşanan
gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya
çalışacağını açıklıyordu.
Bu arada PKK ile psikolojik mücadele yöntemi olarak Ahmet
Aydın takma adıyla“Üçgendeki Tezgah” ve “APO-PKK-Kürtler” isimli
kitapları yazmış, ancak geçim sıkıntısı içine düşmüştü.
İşadamı Alparslan Ertuğ ile ilişki içindeydi ve
eğer kendisine birşey olursa Güneydoğu’dan tanıdığı Hanefi Avcı‘ya haber
vermesini istemişti.
Ersever, Aydınlık gazetesine anlattıklarıyla ilgili olarak
mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993′te Ankara’ya gitti ve bir daha
kendisinden haber alınamadı.
1 Kasım’da Ankara Çamlıdere’de sevgilisi Neval Boz’un, 2
Kasım’da Ankara Polatlı’da itirafçı Murat Demir’in ve 4 Kasım 1993′de Ankara
Elmadağ’da Ahmet Cem Ersever’in cesetleri jandarma tarafından bulundu.
Birbirlerini tanıyan bu üç kişiyi kimlerin öldürdüğü bir sır
olarak kaldı.
Hayrettin Yurtöven
Pfarrer-Autsch-Straße
31
55126 Mainz
Tel.: 0049
(0)6131 471582
(Derleme: Cemal
Polat)
15 Aralık 2015 Salı
LİMNİ AÇIKLARINDAN KUMKALE’YE (SMETLİVY DESTROYERİ)
LİMNİ AÇIKLARINDAN
KUMKALE’YE
(SMETLİVY DESTROYERİ)
Smetlivy adlı 810 bordo numaralı Rus Karadeniz Donanmasına
bağlı, güdümlü füzelerle donatılmış bir destroyer. Ege’de Bozcaada’nın
karşısında Limni Adası açıklarında demirli. Çanakkale Boğazı’na giriş yapacak.
Boğaz trafiğinde 12 saat aşağıdan – yukarıya, 12 saat ise yukarıdan – aşağıya,
seyir - geçiş düzeni var. Yabancı askeri ve yolcu gemilerine
ayrıca geçiş üstünlüğü tanınıyor. Suriye’de Tartus Deniz Üssü’nden Türk
hududundaki Bayır Bucak Türkmenlerine ateş yağdıran V.Putin’in katliam makinası
görevini yaptı, Kırım’a Akyar’a (Sıvastopol) dönüyor.
Smetlivy, Limni Adası’nın güney – doğusunda, Boğaz girişi Kumkale’nin
35 – 37 d.mili (70 km .)
açıklarında bu kadaruzun süre demirde neden, neyi bekliyor, neyi kontrol ve
istihbar ediyordu? Bilenler bilmeyenlere anlatsın.
Günlerden 12 Aralık 2015, sabah 08 03 gibi, Yunan Limni
Adası ile Bozcaada arasında direğinde Türk bayrağı dalgalanan mütevazi – orta
boy bir balıkçı teknesi o sularda nasibini arıyor. Yakınlarındaki askeri
geminin milliyetinden bile habersiz. Her şeyden ürken, adeta dananın altında
buzağı arayan Rus muhribi onun yaklaşmasını tehdit olarak görüp ateş açıyor.
Arıyor, aranıyor, yeni çar V.Putin’nin direktifleri doğrultusunda bize
gemimize, uçağımıza, topraklarında yaşayan T.C. vatandaşlarına mutlak bir ceza
kesmek, ağır bir gözdağı vermek istiyor. Bu bir…
Ertesi gün Odesa’dan kalkan, gene Türk bayraklı bir
ticaret gemisine Karadeniz’in uluslararası sularında; “Rus Çernomomeflegaz
Şirketi’ne ait sondaj platformunun naklini engellediği” gerekçesi ile bir Rus
askeri gemisi müdahale ediyor, seyrini zora sokuyor, rotasını değiştirmeye
zorluyor; sanki eşkıya Karadeniz’de de kol geziyor.
Gelişmeler iyi değil. Bunlar, “hır çıkarmak isteyen”, yeniden
kendini güçlü hisseden kuzey – Rus Emperyalizminin T.C. yi de, Türk Dünyasını
da ezmeye yönelik ayak sesleri.
Duyan, bilen ve fakat Rus deyince kulaklarını tıkayan yazar,
politikacı ve kendini entel – aydın zanneden zümreler var. Siz bu toplumdan
ayrı mı yaşıyorsunuz? Anadolu insanını anlamaya çalışırsanız onların
düşüncelerinin sizden farklı olduğunu göreceksiniz.
YOLDAŞLAR SESSİZ
Yunan halkı, politikacısı ve denizcisine göre, “Ege bir Yunan
iç denizidir.” Konu ile ilgili olarak beş sene önceye gidersek: 22 Ekim 2010’da
ılık bir Atina akşamı, Başbakan R.T.Erdoğan, eşi Emine Hanım, Ada Hanım ve
Yunan Başbakanı Yorgo Papandreo ile Grand Britanya Oteli’nin balkonundan
yemekteler, orada seyrettikleri birkaç adacık ile Ege ‘yi karıştırdıkları sonra
anlaşıldı. “Karasularında 12 deniz milini görüşebiliriz…” dedi o gün T.C.
Başbakanı.Halbuki Bülent Ulusu 12 Eylül 1981’de başbakan olduğunda verdiği ilk
demecinde: “ Ege de 12 mil
ilanı Türkiye için harp sebebidir, bizim için kırmızı çizgidir.” demişti.
“Uzatmalı amir”, “Bay 28” Atina’yı Ege’yi bilir, orada ataşelik
yaptı, bir de iktidarların dümen suyuna girmese.
Rus halkına, politikacısına ve Kırım’da Akyar’da (Sıvastopol)
Karadeniz Donanması’ndaki denizciye göre, kalın sırmalı amirallerine göre, “Karadeniz
bir Rus iç denizidir,” Bu iddiaya itirazınız mı var, yanlış mı?
Gidin, sorun, inceleyin bir bilene sorun, dinledikleriniz sizi şaşırtmasın;
maalesef gerçek bu!
Konuşmalarında, yazılarında, oluşturdukları mantık da, açık
veya örtülü kuzey – Rus hayranlığı var. Biz onları anlıyoruz. Fakat ne
olursa olsun çünkü onlar sizin için “Yoldaş” Rahmetli Kamuran İnan
vefatından önce; “Dünyada en çok hain bizdedir…” mealinde
konuşmuştu. İnanın bugüne kadar ben hep tersini düşündüm ve gene de öyle
düşünüyorum. “Yoldaşlar sessiz”, bir şeyler söylüyorlar, ama kendileri
bile söylediklerini duymuyorlar. Türk halkı yoldaşları da, yoldaşları sevenleri
de ve hatta sempati duyanları da sevmez.
GÜCÜMÜZ NE
T.C.G.MUAVANET’ i ( DM – 357 ) 2 Ekim 1992’de Ege
de, Saros Körfezi’nde, U.S.S. Saratoga Uçakgemisi’nin (
CV – 60 ) Sea Sparrow füzeleri ile vuran Amerikan alçaklığı ne ise, Rus
sömürgesi Suriye’nin Tartus Deniz Üssü’nden attığı füzelerle Türkmenleri vuran
yoldaş – Rus alçaklığı da odur. Türk milliyetçileri için ana hat, omurga
Atatürk’ün söylediği ve gösterdiği yoldur.
Türk denizciliğinde bir kıpırdanma ve de küçük küçük hamleler
var. Bu askerler içinde geçerli, ama işin gerçeği ise halka yönelik aldatmaca.
Evet, gemi inşasında 29 - 30 bin çalışan var, bu rakam 100 bin yan sanayi ile
bu 130 bine ulaşıyor. Ufaklı büyüklü 77 tersane var. Türkiye Gemi İnşa
Sanayicileri (GİSBİR) standart sözünü hep tekrar ediyor; zor bir
dönemden geçiyoruz. Büyük bir askeri çıkarma gemisini denize indirdik…
Hepsi iyi güzelde, Ege’de, Karadeniz’de denizde çıkacak bir
çatışmada gücümüz, kazanma şansımız ne? Smetlivy muhribi gibi güverteleri kanlı
tekneler, Kumkale açıklarında Boğazın ağzında, gene boğazımızı sıkacak, gene
balıkçı teknelerimize ateş ederek tehdit edebilecek mi?
Gücümüz ne?, 15. 12. 2015
Gücümüz ne?, 15. 12. 2015
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












