KKTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KKTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2017 Cuma

VİZE KRİZİ NİYE ÇIKTI? - Prof. Dr. ATA ATUN (KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı)

VİZE KRİZİ 
NİYE ÇIKTI?..

Prof. Dr. ATA ATUN

Gerçekte Türk halkının ilgisini vize krizine yoğunlaştırıp, arada fark ettirilmeden yapılmak istenen bir iş var. Ona geçmeden önce bir hatırlatma yapalım; 1970’lerin ve 1980’lerin Türkiye’si ve Milli İstihbarat Teşkilatı yok artık Türkiye’de. Çok daha gelişmiş, göbeğinden bağlı olmayan, teknolojiyi yakalamış ve gerek kendi içinde, gerekse de komşu ülkelerde nelerin döndüğünü bilen bir Türkiye ve MİT var artık. Üstelik artık ABD, AB gibi yabancı ülke ve istihbarat kuruluşlarının etkisi ve baskısı altında değil.

Şimdi gelelim esas konumuza; Yunanistan, Kıbrıs krizi nedeni ile Rusya’ya sipariş edilen S300 füzelerini alıp, Girit’e konuşlandırınca ABD, NATO ve üyesi olduğu Avrupa Birliği ağzını açıp bir tek kelime bile etmedi. NATO’dan tıs bile çıkmadı, hiç kimse “Ne yapıyorsunuz siz Yunanlılar ve Rumlar” bile demedi.

Türkiye, Suriye’den iş kızıştırmak için Türkiye’ye atılması olası füzeleri havada imha etmesi için Suriye sınırına Patriot füze savarları yerleştirmek isteyince, NATO lütfen Hollanda’dan Patriot füzelerini ve ekibini göndermiş ama havalarından, tafralarından ve tehditlerinden geçilmemişti. “AB’nin dediklerini, ABD’nin istediklerini yapmazsan geri çekeriz ha” gibi yakışık almayan ifadeler kullanmışlardı. Bırakın politik dili, kahvehane ağzı ile kabadayı formatındaydı konuşmaları.

15 Temmuz kalkışması ile ilgili ABD ve AB vatandaşları ile birlikte Türkiye’deki eğitilmiş ajanları da MİT tarafından şüphe kaldırmaz cetvel gibi doğru gerekçelerle yakalanınca neye uğradıklarını şaşırdı ABD Yönetimi. Gerçekte, Avrupalı, Ortadoğulu, Afrikalı ve Asyalı devletçiklerin kendilerine biat etmelerine öyle alışmışlar ki, böyle bir cesurca uygulama ile karşılaşmayı hiç beklemediklerinden, açıkçası şok oldular. Şokun yanında korkuya da kapıldılar. Gizli kapıların ardında yıllardır yaptıklarının ortaya çıkacağı, uzun yıllar içinde kurmayı başardıkları gizli ve uyuyan hücrelere zincirleme olarak ulaşılacağı ve yıllardır kurdukları casusluk, provokasyon, kaos yaratma ve terör alt yapısının dağılacağı endişesi belli ki tavan yapmış. Zaten kayıtlara bakıldığında, özellikle de ABD Kongre Binasındaki kütüphanedeki kayıtlar incelendiğinde, ABD’li istihbarat mensuplarının 1913 yılından beridir Anadolu’da cirit attıkları görülmekte. Türkiye’yi suçlamak ve zan altında bırakmak için 1913-1916 yılları arasında ABD Büyükelçisi olarak İstanbul’da görev yapmış Henry Morgenthau’nun dönüşünde ünlü bir gazeteciye bugünün parası ile 1.5 Milyon Dolar verip yazdırdığı “Büyükelçi’nin Hikayesi” adlı yalan dolanla dolu kitap, günümüzün Ermeni iddialarının temelini oluşturmakta. Görevi boyunca Pendik’ten öteye Anadolu’ya gitmemiş olan Morgenthau, Ermeni Tehciri konusunda açıkçası duyuma dayalı ahkamlar kesmiş. Kitabın içinde bir tane olsun resmi belge bile yok ama gelin görün ki Ermeniler tüm iddialarını bu kitaba ve yıllar sonra “İngiliz İstihbaratı’nın verdiği para ve baskısı ile yazdım” diye günah çıkaran ve itirafta bulunan İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin “Mavi Kitap”ına dayandırmakta. İşte istihbarat ve casusluk, yanıltmak ve yalana dayalı gündem oluşturmak böyle bir şey, aynen 17-25 Aralık Gezi olayları gibi.

Asıl önemlisi, İngiltere, Fransa ve ABD’nin neredeyse bir asır evvel kurmayı ve hayata geçirmeyi planladıkları, Sevr Anlaşması haritasında da Ermeni bölgesinin güneyi ile İngiliz bölgesinin kuzeyi arasına yerleştirdikleri Kürt Bölgesi’nin, veya namı-diğer “Büyük Kürdistan”ın Türkiye, Rusya, İran ve Irak'ın ortak hareketi ile kurulamayacak olmasının hezeyanı.

ABD, Türkiye’siz Ortadoğu’da ve Yakın Doğu’da başarılı olamayacağının bilincinde. Artık “Vererek almayı öğrenmesi”nin zamanının geldiğini iyice anlamış bulunmakta. Türkiye’ye gerçek olarak ve aynı değerde bir kazanım sağlamadan, Türkiye’den hiçbir şey alamayacağını bilincinde. Vize sorunu, ABD Devlet Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Rex Tillerson’un veya Bakan Yardımcılarından Tony Blinken’in ya da Heather Higginbottom’un başını yiyecek ve kısa bir zaman sonra da eskisinden daha iyi koşullarla yürürlüğe girecek. Bana göre kellesi alınacak kişi Tillerson.

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org 
Facebook: AtaAtun1

4 Şubat 2017 Cumartesi

"MÜZAKERE SONRASI KIBRIS", 18. Dönem Sakarya Milletvekili: Yalçın KOÇAK

MÜZAKERE SONRASI KIBRIS
Yalçın KOÇAK
Kısa bir hatırlatma;  Kıbrıs’ta tüm şer güçler Derviş Eroğlu seçilmesin diye uğraştı ve kim olursa olsun Eroğlu olmasın blok’u bu AKINCI denilen zatı seçti, ikinci turda bunda ittifak ettiler.
Bu eskinin Talat döneminin devamı gibidir ama “gelen gideni aratır” sözü de çok doğru bir laftır. Tezahür etmiştir. Kıbrıs’ta şimdi rey verenlerde dâhil destekte bulunanlar bu garabetten nasıl sarfı nazar edecekler, nasıl kurtulacaklar arayış içindedirler.
Çözümü illa ki vardır, tabi hukuk içerisinde kalmak kaydıyla ilgililer bir çözüm bulacaktır. Biz yinede aklımıza geleni paylaşalım. Dünya da ki Anayasa yapıcıları Anayasalara da yazmasalar da seçilmiş Başkan’ın nasıl değişeceği, geri çağırılacağı veya Emredici Vekâlete muhalefetten sebep nasıl azil edileceği konularında çalışmışlar çeşitli müktezalar (hukuki fikirler) üretmişlerdir. Birisinden bir yerden başlamak lazımdır. Bu işin AKINCI ile gitmeyeceği veya bizim istediğimiz yere yanaşmayacağı çok açıktır.
Kıbrıslı insanlarımıza Batı Trakya turları organize edelim; Hem de AB’nin gözü önünde Yunan’ın insafına bıraktığımız Batı Trakya Türklüğünün halini pür melalini bir gösterelim;

* Türk okullarının fiziki bakımsızlıkları,
* Öğretmenlerin yetersizlikleri,
* Okullarda ki müfredata ve Türk dili saatine müdahale,
* Türkçeyi hileli engelleme teşebbüsleri,
* Ekonomik izolasyon,
* Medeni bir şekle sokulmuş tehcir politikası,
* Vakıf mallarını (Arşivleri karartarak) gasp etmek,
* Yüksek emlak vergileri tahakkuk ettirerek Türk malları üzerine icrai tedbirlerle çökmek,
* Müftülük seçimlerine mani olmak,
* Müftüler meclisini oluşturmamak,
* Batı Trakya Türklüğünün hukuki özerkliğini tanımamak,
* Dini yapılarımızı Taverna, Meyhane gibi saygısızca kullanmak,
* Cami ve Medreselerimize bir çivi dahi çaktırmamak,
* Dernek tabelalarında Türk ismini kullandırmamak,
* Bölgede devamlı göç sebepleri çıkartmak,

Üyesi olduğu AB'ye göz göre göre yalan beyanda bulunup bizde Türkler değil, Müslümanlar yaşamaktadır, dilleri de Müslümancadır diyebilmektedir, arsız palikarya.
Neydi eskiden Kıbrıs ve Batı Trakya meselelerimiz birlikte düşünülürdü, aynı dergilerde birlikte okunurdu, birlikte tasarlanır, uygulanırdı.
Bu işlerin eski adamlarının seslerine kulak verelim Batı Trakya'dan Ahmet Aydınlı’yı dinleyelim, Yeşil Ada dergisinde haykıran Nevzat Karagil rahmetlilerin çizdiği yoldan gidelim. Bu güne değin bir arpa boyu yol alınmadıysa bu millet midir suçlusu, yoksa sorumlu diplomat, general okumuş rütbeli, cüpbeli allâmelermidir, işleri profesyonel dernekçilik olanlarmıdır, buyrun konuşalım?
Sayın Cumhurbaşkanımız artık savunma pozisyonundan çıkıyoruz derken ne demek istemiştir. Bu güne kadar bu bölgesel politikaların bu çıkmazlarda tıkanmasına sebep olan kişilerin erdem gösterip bu konumlarını boşaltmaları gerekmektedir. Kimlerin mesela Haymatloz geldiği bu ülkede han, hamam, apartman sahibi olmak için bölge siyasetini istismar eden dernekçi, siyasetçi, vakıfçı ve particilerin. Şimdilik sıfatlarıyla yetinelim, anlamazlarsa adlarını da yazarız. Yeter beyler Batı Trakyadan da Kıbrıstan da paradan başka bir şey düşünmeyen beyinlerinizin kumanda ettiği ellerinizi çekin...
Yunan ve Rum arsızdır (greek)’tir, hırsızdır, hep çalar, önce Teselya’yı (Bizim SILA'mızı) çaldılar, sonra Ege Makedonyasını, sonra Batı Trakya’yı ve en sonra Ege adalarını tek mermi atmadan bin bir entrika ile çaldılar, Kıbrıs’ta bir çöp dahi vermeyiz bu palikaryaya, o da durmaz mart kedisi gibi soysuzun hedefi bilinsin ki İstanbul’dur.
Bize düşen bu tavizler manzumesini, bu makarayı geri sarmak diplomasinin ve Kifayetsiz beyinlerin bıraktığı mecraları ele geçirmek, Anladıkları dilden konuşmazsak Genel Kurmay Başkanınızı tamamen bizim olan Kardak kayalıklarına çıkarmazlar. Bu komutanın bir cengaver pilotu yokmuydu dümeni kilitlenmiş uçağını kazara teröristlerin barındırıldığı ama Yunanın hep red ettiği Lavrion kampına düşürtemedi? Sizleri de Snu Tzu çarpacak beceriksiz beslemeler! Omuz haraketleri anlıktır, zamanlamasını kaçırdıktan sonra bir anlam ifade etmez. Saratoga, Muavanet meselesini ders olarak okumuyormusunuz yoksa?
Unutmayınız ki; tarih bir kez daha Akdeniz de çıkan doğal gazın Avrupa'ya nakli için Batı Trakya'dan geçme coğrafik mecburculuğu ile iki önemli meselemizin aynı platformlarda çözülmesini emretmektedir. Ben Pelask'ım MÖ 3 binde Sıla dediğim yere gelmişim, Greek 2 binde Moraya gelmiş. geldiği yer Mısır ve deniz, onu geldiği yere kadar kovalamaz bu politikaları işlemezsek biz SAKA'lara yazıklar olsun.
Biz unutsak da tarih unutturmuyor. Coğrafyamız, Kaderimizdir. 
Te Sıla bre, Teselya bekle er yada geç ama illaki geleceğiz...

28 Aralık 2016 Çarşamba

Çarşıya kadar değil, Pazar'a kadar değil!.. 'Mezara Kadar "MİLLİ DAVA KIBRIS" ve KKTC', Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti: Prof. Dr. Ata ATUN, Onur ÖYMEN, Lâle GÜRMAN, Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

KIBRISLI TÜRKLERİN (HAZİN) SONU YAKLAŞIYOR MU?
Prof. Dr. Ata ATUN
Müzakerelerdeki ¼ oranının Rumlar lehine korunmasının ve toprak düzenlemesinin gerçek amacını sürekli yazıyoruz.
Rumların amaçlarının,  Kıbrıslı Türkleri azınlık konumuna getirip, gençleri yurtdışına yönlendirip, bir süre sonra adanın tek sahibi olmak olduğunu, Rumların ENOSİS hayallerinin bitmediğini, Türkleri asla eşit ortak olarak görmediklerini bıkmadan usanmadan anlatıyoruz.
1960 ortaklık Cumhuriyetini İngiliz’i saf dışı etmek için kerhen kabul eden, sonrasında Kıbrıs Türkünü yurtdışına göndererek kurtulma planı yapan, bunun için ekonomik olarak köşeye sıkıştırdıkları Türklerin cebine para koyup, gelmemek şartıyla yurtdışına gönderen, kalan yaşlıların belli bir süre sonra öleceğini varsayıp, adayı Yunanistan’a bağlama yolundaki planı tıkır tıkır işleten, Yunanistan cuntanın aceleciliği yüzünden bu planları bozulan ve Kıbrıs Türklerinin adadan gitmesini beklemeden soykırım uygulamaya geçen, Türkiye’nin müdahalesi sonucu emellerine ulaşamayan Rumlar’ın asla ve asla bu emellerinden vazgeçmediğini, Türklerin idam fermanı olan Annan Planı’nı bu yüzden kabul etmediklerini, istediklerinin Kıbrıslı Türklerin azınlık statüsünde yaşamaları olduğunu hemen her yazımızda dile getiriyoruz.
Tarihin, ihtiyatsızlar için merhametsiz olduğunu, Rumlardaki Türk düşmanlığının bitmediğini, fırsat kolladıklarını, Türkiye’nin garantörlüğünün kalkması ve Türk askerinin adadan çekilmesi halinde ¼ olarak sabitledikleri Kıbrıs Türklerini yok etmeye kalkacaklarını, BM ve AB’nin tavırlarının onlardan yana olacağını, bir Türk ve bir Rumun mahkemelik olmaları halinde kesinlikle Türkün haklı çıkmayacağını anlatıyoruz dilimiz döndüğünce…
Bazılarına göre çözüm istemediğimiz için bunları söylüyoruz.
Bazılarına göre de barış karşıtıyız!
Oysa 1974’ten sonra gelen huzurun bozulmaması, Kıbrıs Türkünün tekrar mezalime, aşağılanmaya uğramaması için çabamız.
Aşağıdaki yazı korkularımızın boş olmadığını gösteriyor bize…
Görünen köyün minareleri belli.
Aşağıdaki yazıyı yazan Yunanlı bir avukat. Lütfen üşenmeyin, özellikle son paragrafın altını çizerek okuyun. Eminim, çözüm masalı olarak yutturulan şeyin esasen yokoluşa götüren karanlık bir tünel olduğunu fark edeceksiniz.
****
KIBRISLI TÜRKLERİN SONU YAKLAŞIYOR MU?
Polina Aniftou, Lawyer, PhD candidate in Geopolitics
Birkaç ay önce Brüksel'de Yunan bir jeopolitika analistiyle Kıbrıs sorunu hakkında konuşuyorduk. İlk defa rahat ve keyifliydi: "Kıbrıs konusunda olacaklar hakkında endişelenme! Asıl endişelenmesi gereken artık Kıbrıslı Türklerdir" dedi. Yunan Dışişleri uzun bir süreden beri Kıbrıs ve Ege sorunları üzerine senaryolar üretmekteydi. Bu senaryolardan bir tanesi ise Kıbrıs sorunundaki açmaz, Akıncı'nın eylemsizliği ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın total hükümranlığından dolayı göç etmek zorunda kalacakları idi. En sonunda jeopolitika alanında beklediğimiz bir diplomatik çarpışmayı görebileceğiz: Erdoğan’ın Neo-Osmanlıcı dogması ile Yunan dış işleri bakanı Nikos Kocyas'ın vatansever sol dogmaları arasındaki çarpışmayı.
İsviçre'deki müzakereler hem sonuç olarak hem de maskelerin en sonunda düşmesi nedeniyle herhangi bir hayal kırıklığı yaratmadı. Kıbrıs Türk toplumu siyasi olarak artık temsil edilmiyor, Kıbrıslı Türklerin sesleri duyulmuyor ve herhangi bir liderleri de bulunmuyor. Var olan sadece güya yeniden yakınlaşma çabaları gösteren, panayırlarda gezerek ve siyaseten baş eğerek maaşlarını ceplerine indiren Türkiye'nin memurlarıdır. Bu köşede daha önce de yazdığım gibi Akıncı da kendisinin, ailesinin ve yakın arkadaşlarının çıkınını dolduracaktır.
Akıncı’nın siyaseten kim olduğunu ve Ankara ile ilişkisini 2000 yılında kuzeydeki banka iflaslarından biliyoruz. Kötü haber ise Akıncı sonrası dönemin daha da kötü olacağıdır.
Kıbrıslı Türkler, hakikaten ne düşünüyorsunuz? Yorulmadınız mı? Hakarete uğramış gibi hissetmiyor musunuz? Önümüzdeki beş yıl içerisinde sesinizi duyuracak bir yol bulamazsanız göç etmek zorunda kalma tehlikesinden korkmuyor musunuz?
Güneydeki siyasi platformlarda bu sorular üzerine uzun bir zamandır tartışıyoruz. Otuzlu yaşlardaki bizim nesil artık Kıbrıslı Türklerin kaderleri hakkında kafa yormuyor. Onlar için Kıbrıslı Türkler kendi eylemsizliklerinden dolayı günün birinde kaybolacaklardır. Güney Kıbrıs’ta milliyetçi kesim kadrolar yetiştirmektedir ve bu kadrolar büyük Helenizm hayaliye birkaç yıl içinde statükoyu sarsmaya hazır olacaklardır. Kuzeyde ise kadrolar kayboluyor çünkü onlara alan kalmamış. Zaman akıyor ve Kıbrıslılar olarak, geleceğe dönük kararlar almazsak, gelecek en azından siz Kıbrıslı Türkler için Kıbrıs'tan uzakta olacak. Ki bu senaryo şimdiden bayağı çalışılmış bulunuyor.
(Yunancadan çeviren: Dr. Serkan Karas)
***
RUMLAR NİYE GARANTİLERİN KALKMASINI İSTİYOR 
Prof. Dr. ATA ATUN
Rumlar ve Yunanlılar ağız birliği etmişçesine, yıllardır 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası içinde yer alan Garanti ve İttifak Anlaşması ile Türkiye’nin garantörlüğünün kalkmasını ve Türk askerinin tümü ile adadan geri gitmesini istiyorlar. Bunun için de yasal ve yasal olmayan her yolu deniyor, Makyavel’in tavsiyeleri doğrultusunda da her tür girişimi yapıyorlar.
16 Ağustos 1960 tarihinden başlamak üzere 20 Temmuz 1974 tarihine kadar Türkiye’nin garantörlüğü sadece kağıt üstündeydi ve Rumlarla Yunanlılar, sırtlarını Rusya ve ABD’ye dayadıklarından hiçbir zaman Türkiye’nin askeri bir müdahale de bulunabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Bu güvenceden dolayı da Türklere saldırı düzenledikleri her kanlı olaydan sonra Kıbrıslı Türkleri aşağılamak için “Bekledim de gelmedin” şarkısını çalarlardı Kıbrıs Radyo yayın Korporasyonunun Radyo ve Televizyon yayınlarında. Çoğunlukta oldukları Kıbrıs Cumhuriyetini de silah zoru ile geçirmiş olmalarından dolayı kendilerini adeta aslanlar gibi görürler, bizi de bir lokmada yiyip yutacakları tavşan zannederlerdi. Ama bir türlü gerçekleşemedi bu son. Tam tersine kolay lokma olarak gördükleri Kıbrıslı Türkler ve adam yerine koymadıkları Türkiye, sonradan kağıttan olduğu ortaya çıkan bu aslanı birlikte paramparça ettiler ve bu “kahraman Helen aslanı” arkasına bile bakamadan kaçıp gitmek zorunda kaldı bu diyarlardan.
Rumlar ve Yunanlılar 42 yıldır “Kahraman Helen Aslanı” olmayı düşlüyorlar Kıbrıs adasında ama önlerindeki Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri engelini de bir türlü aşamıyorlar. Adada Türk Silahlı Kuvvetleri olmasa, Türkiye’nin de 20 Temmuz 1974 tarihinde kağıt üzerinde yazı olmaktan çıkartıp fiiliyata dönüştürdüğü Garanti Anlaşması ve Garantörlük bulunmasa, Kıbrıslı Türkleri ezecek ve istediklerini yaptırtacak güce sahip olacaklar ama bunu son 42 yıldır nasıl gerçekleştireceklerini bir türlü bulamadılar. Ne ABD, ne Rusya, ne de Kıbrıs adasını destekleri ile tekrardan ele geçirmek hayalini kurdukları AB bir türlü dişlerini Türkiye’ye geçirip adadan uzaklaştıramadı.
24 Şubat 2004 tarihinde başlayıp, 4 Nisan 2004 tarihinde biten Annan Planı görüşmelerinde ellerine bir fırsat geçirmişlerdi ama yaptıkları ince hesap nedeni ile 24 Nisan 2004 tarihinde her iki tarafta aynı anda referanduma sunulan bu plana “Hayır” demek zorunda kaldılar.
Gerekçelerini de uzun yıllar saklamayı başardılar ve Tassos Papadopulos’un referandumdan 2 gece evvel yaptığı televizyon konuşmasında halkına tavsiye ettiği “Devlet aldım, eyalet bırakmam” gerekçeli “Hayır oyu” talebine bağladılar neden hayır dediklerini. 
Gerçekte Rumların çoğunluk olacağı, Kıbrıs Türk Devletinin toprağının yüzde 29+ kalacağı, Karpaz yarımadasında 4 Rum köyünün sahilleri ile birlikte özerk bir Rum bölgesine dönüşeceği, 1974 öncesi Rum arazilerinin üçte birinin otomatikman geri verileceği gibi benzeri Rumların lehine birçok maddenin yer aldığı Annan Planına Rumların “Hayır” oyu vermelerinin nedeni başka.
100 bin Rum’un geri verilecek topraklara döneceği, 60 bin Rum’un Kıbrıs Türk Devletçiğine yerleşmesi ve Rum mallarının üçte birinin iade edileceği süreçte kesinlikle bir iç savaş çıkacağını hesap eden Rumlar, ada üzerinde Türkiye’nin garantörlüğün devam edeceği ve adada Türk askerinin de bulunacağı nedeni ile -bu iç savaşı da 1974 yılında olduğu gibi kaybedeceklerini hesap ederek- Annan Planına “Hayır” dediler ve kendilerine yeni bir hedef koydular. Bu hedef, Türkiye’nin garantörlüğünün olmayacağı ve adada Türk askerinin de bulunmayacağı bir anlaşmanın yapılmasını sağlamak sonra da çıkacak bir iç savaşta Türkiye “Garantör” olmadığı bir toprağa müdahale edemeyeceği için de, adayı ve yönetimi tümden ele geçirerek Rumlaştırmak…
Gerekçe tamamen bu. 
***
KIBRIS DA SATILIYOR MU?…
ONUR ÖYMEN
Emekli Büyükelçi, CHP Genel Başkan Yardımcısı
Geçen hafta Kıbrıs’ı ziyaret eden ve bir çok uzmanla görüşen E.Büyükelçi/CHP E.Gnl.Bşk.Yrd.Onur Öymen, E.Tümamiral Soner Polat, değerli gazeteciler Sabahattin Önkibar ve Saygı Öztürk’ten bilgilendiğimiz kadarıyla Kıbrıs’ta bizleri endişeye sevk eden çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır.
Bu bilgileri, en önemli olarak gördüğümüz 17 madde ile dikkatinize sunuyor, Sayın Onur Öymen’in yazısının tamamını da ekte iletiyoruz.
Görüldüğü kadarıyla AKP iktidarı ile birlikte CHP ve MHP’de bu gelişmeleri duyarsızca izlemekte, hatta belki hiç izlememektedirler. Acı olan aynı duyarsızlık medyada da görülmektedir.
Tüm Sorosçular gibi ulusal çıkarlar konusunda duyarsız olduğu ya da ulusal çıkarlardan habersiz olduğu anlaşılan Kemal Kılıçdaroğlu ve koltuğunu korumaktan başka bir şey düşünmeyen Devlet Bahçeli ile Tayyip Erdoğan’a hukuki statü kazandırmaktan başka işle ilgilenmeyen Hükümet’e rağmen CHP, MHP ve AKP’ye oy veren büyük çoğunluğun, yani milletimizin büyük çoğunluğunun ulusal çıkarlara duyarlı olduklarını düşünüyoruz.
Kıbrıs, Batı emperyalizminin Sevr’i geri getirme planının halkalarından biridir. Bugüne kadar ağızlarından emperyalizm sözcüğünü duymadığımız iktidar da, Lozan’a karşı çıkarak emperyalistlere yardımcı olmaktadır.
Politikacılar Ege’de, kıyılarımıza yüzme uzaklığındaki 18 ada ile 135 kayalığın Yunanlılarca işgaline sessiz kalmışlardır. Sıra Kıbrıs’a gelmiştir. Kıbrıs gidince sıranın nereye geleceğini, BOP haritasına bakarak öğrenebilirsiniz.
Ey millet bu durumda görev bize düşüyor, silkelenelim ve kendi hallerine düşmüş politikacıları gaflet uykusundan uyandıralım.
Süleyman Çelik [mailto:scelik44]
Sayın Onur Öymen’in uyarıları arasından özetle seçtiklerimiz:
1- KKTC’nin elindeki bazı topraklar Rum tarafına bırakılacak, bu topraklara yüz bine yakın Rum yerleştirilecek. Bu durumda, orada yaşamakta olan Türkler göç etmek zorunda kalacaklar.
2- Ayrıca, on binlerce Rum’a Türk tarafına yerleşme hakkı tanınacak.
3- 1974 Barış Harekatı sırasında 10 yaşının üzerinde olan Rumlara, “duygusal bağ” diye adlandırılan bir gerekçeyle aileleriyle birlikte Kuzeydeki eski evlerine yerleşme hakkı tanınacak.
4- Ayrıca AB’de geçerli olan seyahat, yerleşme ve iş kurma hakkı Kıbrıs’ta da geçerli olacak ve Rumlar bu haktan yararlanarak da Kuzeye yerleşebilecekler.
5- Görüşmeler sırasında BM Temsilcisinin “Yakında Kuzeydeki Rumların Türklerin sayısını aşacağını” söylediği ifade edilmekte. Böylece Denktaş’ın Makarios’la imzaladığı anlaşmadan beri temel ilke sayılan “iki kesimlilik” fiilen ortadan kaldırılacak.
6- Mülkiyet konusunda ciddi sorunlar çıkacak. Adada çok önemli toprak varlığı olan Türk vakıflarının, İngiliz sömürge yönetimi zamanında hileli yollardan Rum Kilisesine bırakılan topraklarının geri alınamayacağı anlaşılmakta.
7- Türk tarafı görüşmelerde bu koşullara razı olduğunu bildirmiştir. Rum tarafının hala 1960 Antlaşmalarıyla tesis edilen Türkiye’nin garantörlüğüne karşı çıktığı, dönüşümlü başkanlığı henüz kabul etmediği, aynı antlaşmalarla sağlanan Türklerin veto hakkını sulandırmaya çalıştığı görülmektedir.
8- Bütün bunlardan daha önemlisi Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin teminatı olan Türk askerlerinin büyük çoğunluğunun Adadan ayrılmasıyla ciddi bir güvenlik boşluğu doğacak olmasıdı
9- Türk askerleri giderse Adada yaşayan Türkler bugünkü güvenlik koşullarından mahrum kalacaktır. Bu durum Türkiye açısından da ciddi güvenlik sorunları doğuracaktır.
10- Başkan Obama’nın görevden ayrılmadan önce Kıbrıs konusunda bir başarı elde etme arzusunda olduğu anlaşılıyor.
11- Bazı AB ülkelerinin Kıbrıs’taki Büyükelçileri de sanki anlaşma sonuçlanmış gibi, Türk tarafındaki bazı toplantılara katılarak referandumda olumlu oy kullanılması için şimdiden propagandaya başlamışlar.
12- sözü edilen olumsuz gelişmelerin ve verilen tek taraflı tavizlerin Ankara’nın rızası olmadan gerçekleştiğini düşünmek zordur.
13- 16 Ağustos’ta kendisini ziyaret eden KKTC Cumhurbaşkanı ve Baş müzakereci Mustafa Akıncı’dan bilgi aldıktan sonra yaptığı açıklamada Sayın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Kıbrıs bizim milli davamızdır, partiler üstü bir politika güdülmesi gerektiğini biliyoruz. Sayın Akıncı’ya da bunu ifade ettim. Son derece başarılı bir süreç götürüyor”demiştir. Böylece CHP’nin de AKP gibi Kıbrıs’a sahip çıkmadığı görülmektedir.
14- konunun Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınması, evvelce TBMM’nin Kıbrıs konusunda oy birliğiyle aldığı kararların hatırlatılması ve halkımıza Kıbrıs’ta nelerin feda edildiğinin bir an önce açıklanması ertelenemeyecek bir ödev olmuştur.
15- Kıbrıs şehitlerinin, Ecevit’in ve Rauf Denktaş’ın kemiklerini sızlatacak ve Kıbrıs’ın Girit gibi elden çıkmasına yol açacak bir sonuca Türk milleti razı olacak mıdır?
16-Kıbrıs’ın Girit gibi elden gitmesine seyirci kalanlar tarih karşısında sorumluluk taşıyacaklardır.Şimdi baskılara direnmenin zamanıdır.
Lâle Gürman
***
KIBRIS VE TÜRKİYE…
Mevlüt Uluğtekin YILMAZ 
Sevgili okuyucum; yurt dışındaki yurttaşlarımız Türkiye’mizdeki olan-bitenleri dikkatle izliyorlar. Sözgelimi ABD’de yaşayan okuyucularımdan değerli bilim insanı Sayın Vedat Batu bunlardan birisi. Yazılarımı dikkatle takip eden Sayın Batu, Kıbrıs görüşmelerindeki yanlışlar konusunda yazmamı istedi. Konuyu benimle paylaştığı metin o kadar güzeldi ki, o güzel metni -Sayın Batu’nun hoşgörüsüne sığınarak- siz değerli okuyucularıma da sunuyorum. Buyurun efendim okuyalım:
Sayın Mevlüt Uluğtekin Yılmaz; şimdi size, izninizle, son Kıbrıs görüşmeleri vesilesiyle bir öneride bulunacağım: Biliyorsunuz, İsviçre'de KKTC yöneticileri ve Rum tarafı yöneticileriyle görüşmeler yapıldı. Kıbrıs Rumları öncelikle sınırlarda düzenlemeler ve Türk Askeri'nin Ada'dan çekilmesi konusunun kararlaştırılmasını istediler. Türk görüşmeciler, Rumların bu isteklerini reddettikleri için görüşmeler kesildi. Bunlar, benim Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti basınlarından öğrendiğime dayanıyor. Bu beni hiç şaşırtmadı. Rumların temel amacı Kıbrıs’ı Yunanistan'a bağlamaktır. Bu, dün ne idi ise bugün de odur. Kıbrıs Türkleri'nin yaşadığı acıları 1960'lı yıllardaki lise ve üniversite öğrenciliğim sıralarından dün gibi anımsarım. Üniversitede iken Kıbrıslı bir sınıf arkadaşım vardı. Onların endişeleri bizim endişelerimizdi. Kıbrıs Türk gazetelerini zaman zaman izliyorum. Özellikle gazetelerindeki bazı genç köşe yazarları sanki Rumların Türklere karşı yaptıkları vahşetleri göz ardı ediyorlar gibi geliyor bana. Konuya, sadece Rumlarla birleşip AB den yararlanma açısından bakıyorlar. Bu tür davranışlarıyla Türk Dünyası'nın büyük devlet adamlarından ve kahramanlarından  merhum Dr. Fazıl Küçük ve merhum Rauf Denktaş'ın kemiklerini sızlatıyorlar. Türk Ordusu'nun Kıbrıs’tan değil çekilmesi, bu konunun tartışılmasının bile olmaması gerekir. Ben şunu anlamakta zorluk çekiyorum: İnsanın zekâsıyla alay edercesine; ‘efendim, bu bölünmüş adayı birleştirelim’ diyorlar. Türk ve Rum toplumları birbirlerinden nefret ediyorlar. Bu nefretin başlangıcı ta 1571’lere dayanıyor. Etnik orjin dil, din, kültür ve daha niceleri farklı olan ve birbirlerinden nefret eden iki toplum var. Bunu herkes biliyor. Ama yine, "Bu Ada'nın bölünmüşlüğünü ortadan kaldıralım" diyorlar. Bu samimiyetsiz ve kasıtlı söylemin nedenlerini merhum Rauf Denktaş 2006 Temmuzunda İstanbul'da bir TV programında gayet güzel bir şekilde açıkladı. Bu konuşması kolaylıkla internetten dinlenebilir.  Türkler ile Rumların iki ayrı devlet olarak yaşamalarından başka çare olmadığını aslında herkes biliyor. 1974 harekâtı sırasında ABD Dış İşleri Bakanı olan Henry Kissinger de bu fikirdeydi. 1974 den bu yana geçen süre içinde tek bir kurşunun atılmamasının temel nedeni, oradaki Türk Askeri'nin varlığıdır. Türk Basını'nı internetten devamlı olarak izliyorum. Üzülerek söylemem gerekir ki, bu konuya Türk Basını'nda yeterince yer verilmemektedir. Sadece haber sayfalarında yer verilmiş ve bir kaç köşe yazarı bu konuda uyarılarda bulunmuştur. Ayrıca, Kayseri Milletvekili Sayın Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu bu konuda TBMM'de geçen hafta düzenlediği basın toplantısında özellikle KKTC yöneticilerine önemli uyarlarda bulundu. Bunların dışında bir etkinlik görmedim. Bütün bu gelişmelerin ışığında, sizin de bir yazı yazarak ilgilileri uyarmanızı diliyorum.
Selâm ve saygılarımla…
Vedat Batu – Chicago”
Sayın Batu, konuyu o kadar güzel anlattınız ki; şimdilik benim yazmama gerek yok. Size en içten sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Güzel günleriniz olsun.
Ve Millî Düşünce…
Efendim, Başkent’imizdeki Millî Düşünce Merkezi’nin 52. Bilgi Şöleni’nin konusu “Osmanlı’da Devlet Teşkilatı” idi. Konuşmacı Prof. Dr. Tufan Gündüz, konuyu yoğun bir bilgi atmosferi içinde ve çok rafine bir üslupla anlattı. Kalabalık dinleyici kitlesinin tüm sorularına Sayın Gündüz çok gerçekçi yanıtlarlar verdi. İnanın Tufan Gündüzgibi değerleri tanıdıkça, ülkemin geleceğine olan güvenim daha da artıyor.
Esen kalın efendim.
***
MÜZAKERE DÖNEMİNDE HEDEF ŞAŞIRTMA OYUNU 
Prof. Dr. ATA ATUN
2013 yılının Şubat ayında seçilmiş olan ve Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde her fırsatta yalan dolan bahanelerle masadan kaçan Rum lider Anastasiadis, 2015 yılının Nisan ayında Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra -kulağına fısıldananlar her ne idiyse- adeta masaya yapıştı ve kalkmaz oldu. 
Anlaşılan önünde, her ne pahasına olursa olsun çözüme istekli bir Türk lider ve yanında da acemi sayılacak bir müzakere ekibi görünce kolları sıvadı ve “bu fırsat bir daha ele  geçmez” mantığı ile müzakereleri devam ettirme çabası içinde girdi.
Rumların ve Yunanlıların ezelden beridir bir tek hedefleri bulunmakta Kıbrıs ile ilgili. Şu veya bu şekilde Kıbrıs adasının tümünü ele geçirmek ve de adanın tümü üzerinde egemenlik kurmak, Türkleri de asla egemenlik haklarına ortak etmemek.
Uzun bir zamandır ABD ve Avrupa Birliği, içimize yerleştirdiği piyonlarıyla ve 2004 yılında Referandumu yapılan Annan Planı döneminden beri parayla, hibe adlı rüşvetlerle ve çeşitli türlerde kişisel veya ailesel menfaatler sağlayarak elde etmeyi başardıkları satılmış kişilerle, el ele, omuz omuza, yaptıkları plan içeriğince, bir bütün halde saat gibi çalışarak KKTC’yi yıpratmaya ve zayıflatmaya çalışmaktalar. Hedefleri de KKTC sınırları içinde kaos ve kargaşa yaratmak,  bu sayede Kıbrıs Türk halkının dikkatini müzakerelerin gidişatından uzak tutmak ve de bir an evvel müzakereleri Rumların lehine sonuçlandırmak.
İki gün evvel gerçekleştirilen genel grevin gerçekte nedeni ile pek bağı yoktu. Amaç kaos yaratmak, sanki de iç savaş varmış havasını vermek, medyayı ve basını greve yoğunlaştırarak Kıbrıs Türk halkını KKTC’den bıktırmak ve Rum’un boyunduruğu altına girmesinin kapılarını aralamak.  
Cumhurbaşkanı Brüksel’de görüşmeler yapmakta, Ocak ayının 9’unda da “Beşli Konferans” yapılarak müzakerelerin sonuçlanma aşamasına gireceğinden bahsetmekte. Sayın Akıncı’ya göre “Özgürlüğümüzden, Güvenliğimizden ve eşitliğimizden asla vaz geçilmemiş ve asla da vaz geçilmeyecekmiş.” Bu sözler pek inandırıcı gelmiyor bana.
Nisan 2015 tarihinden beri Akıncı ve Anastasiadis arasında süren müzakerelerde kabul edilen “Dört Rum’a Bir Türk oranı”, Toprağın yüzde 28.2-29.2 arasına çekileceği, topraklarımızın beşte birinin Rumlara verileceği, Güzelyurt’un Maraş’ın ve Karpaz burnunda dört köyün Rumlara iade edileceği, içimize 60 bin Rum’un döneceği, iade edilecek topraklarımızın beşte birine 100 bin Rum’un yerleşeceği, Dört özgürlüğün (yerleşim, dolaşım, mülk edinme, çalışma) serbestçe uygulanacağı, mülkiyette ilk söz ve karar hakkının 1974 öncesi mülkün sahibine yani Rumlara ait olacağı, isteyen Rum’un sınırlama olmadan Türk Devletçiği içine yerleşip yaşayabileceği, Garantörlüğün Sayın Burcu’nun deyimiyle “Tabu olmayıp tartışılacağı” ve büyük bir olasılıkla da sulandırılacağı tavizlerinden sonra Sayın Akıncı’nın “Özgürlüğümüzden, Güvenliğimizden ve eşitliğimizden asla vaz geçilmeyiz” sözüne inanmak çok zor. Bana bu sözler çok doğru ve samimi gelmiyor.
Rumların ve Yunanlıların tek istekleri ve bu doğrultuda çabaları, daha 18. yüzyılın son çeyreğinden beri Kıbrıs’a hakim olmak. Şimdi bu hedeflerine ulaşmak için sorunu Avrupa birliği zeminine taşımaya çalışıyorlar aynen 19. yüzyılda yaptıkları gibi. Bundan iki asır önce Yunanistan konusunu Avrupa Devletleri içine taşımışlar ve Osmanlı devletinden koparılarak tarih sahnesine çıkmasını sağlamışlardı. Günümüzde de Kıbrıs için aynı oyunu sahneye koydular. Kendilerini asırlardır koruyup himaye etmiş olan Batılı büyük devletlerin destek ve yardımları ile sorunu kendi istedikleri şekilde çözme yolunda ve arzusundalar…. Tabii artık Türk Milleti olarak yersek!
Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org 
Facebook: AtaAtun1
http://www.twitter.com/ataatun

22 Aralık 2016 Perşembe

MİLLİ DAVA (!) KIBRIS, "GARANTÖRLÜĞÜ KENDİ ELLERİMİZLE YIKTIK" PROF. DR. ATA ATUN - Turkish Forum, 16 Aralık 2016

GARANTÖRLÜĞÜ KENDİ ELLERİMİZLE YIKTIK
PROF. DR. ATA ATUN
Turkish Forum, 16 Aralık 2016
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında yer alan Garanti ve İttifak Anlaşmasını, Türkiye’nin Garantörlüğünü ve Uluslararası kurallara göre adada bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin varlığı konularını göz göre göre, bilinçsizce dürttük ve zedeledik.
Daha geçen yılki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bitmesinden birkaç hafta sonra resmi ağızdan "Garantiler Tabu değildir" açıklaması ile güya ileriye doğru bir adım attığımızı zannederek kendimize fena bir gol attık. Benim kişisel değerlendirmeme göre büyük bir politik ve stratejik hata oldu bu açıklama. Aynen "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü" ile aynı mantıkta ve eşdeğerdi maalesef.
Yıllar önce biz Kıbrıslı Türkler soykırıma uğradığında Batı dünyasının bizlere attığı politik kazıktan sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’ne el koyan Rumlar, 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliğine kabul edilirken 16 Ağustos 1960 tarihinde resmen yürürlüğe giren Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını, içeriğinde Türkiye’nin garantörlüğünü barındıran Ek I, Garantiler ve İttifak Anlaşması ile birlikte, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını olduğu gibi kabul etmişti. Günümüzde halen, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, Avrupa Birliği müktesebatı içinde BİRİNCİL HUKUK OLARAK YER ALMAKTA.
Almanya’nın Stratejik garantörünün Amerika Birleşik Devletlerinin olduğu AB’nin Birincil Hukukunda yer aldığı gibi, Türkiye’nin de 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Garantörü olduğu aynı kıstaslarda ve eşit geçerlilikte 1 Mayıs 2004 tarihinden beridir AB’nin Birincil Hukuku içinde yer alıyor. Zaten dönemin AB Komiseri Olli Rehn de 2009 yılının Ocak ayında yaptığı resmi açıklamada, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyetinin garantörü olmasının AB’nin kurallarına ve müktesebatına aykırı olmadığını belirtmişti.
Müzakere ekibimizin, ikide birde "AB üyesi bir ülkenin garantörü AB dışından bir ülke olamaz" ve "Garantörlük kavramı 21. Yüzyılda geçerliliğini kaybetmiştir"diyen Rumların oyununa geldikleri kesin. Belli ki hiç araştırma yapmışlar. Avrupa Birliği ile Rumlara müzakerelerde yapıcı gözükmek için de seçimin hemen sonrasına "garantiler tabu değildir" mesajını vermiş, arkasından da Türkiye’nin garantisini konuşmaya başlamışlar.
Şimdi müzakere heyetinin Garantiler konusunda geldiği aşama 15 yıllık bir geçiş döneminden sonra Türkiye’nin, Kıbrıs adası üzerinde olan garantisinin tekrar gözden geçirileceği ve kaldırılabileceği şeklinde.
Garantileri tartış ve 15 yıla bağla, nüfus oranını ilelebet kalacak şekilde 4 Rum’a 1 Türk olarak kabul et, KKTC topraklarının beşte birinden fazlasını Rumlara iade etmeyi onayla, tazminatla kapatılabilecek toprak konusunda mülkiyetin sahipliliği hakkı olarak ilk sözün ve kararın 1974 yılında 6 yaşında olan bir çocuğa kadar geri gidebileceğini kabul et, binlerce Türk ailesinin göçmen olacağının altyapısını oluştur, 4 özgürlüğün uygulanabileceğinin, yani Rumların çalışmak, yerleşmek, mülk edinmek ve iş kurmak için KKTC’de yaşayabileceklerinin altına imzanı at, Kıbrıslı Türklerin yegane hayatta kalma garantisi olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs adasından ayrılmasını onayla ve 60 bin Rum’un bize göre Türk Devleti, Rumlara göre Türk Eyaleti içine yerleşmesini tasdikle ve bunun adını da "Müzakereler iyi gidiyor" koy!
Güzel hoş da, bütün bunlardan sonra dünya ve Türk tarihine "Yıllarca kan ve gözyaşı döküp, göçmenliği en acı bir şekilde yaşadıktan sonra kurmayı başardığı devletini lav edip, üzerinde yaşadığı topraklardaki egemenliğini de çöpe atıp bir başka milletin boyunduruğu altına, azınlık olarak girmeyi kabul eden halk" olarak geçmeyi acaba hangimiz kabul edeceğiz ve nasıl kabul edeceğiz, gerçekten çok merak ediyorum. 2004 yılındaki "Annan Planı" döneminde yaşadığımız gibi gene ABD ve Avrupa Birliği, Dolarları ve Euroları KKTC’de saçarak ajanları vasıtası ile aramızdaki hainleri satın alıp, aptalları, kaypakları ve akılsızları kandırmaya çalışacaklar, KKTC’yi tarihin karanlıklarına gömmek ve Kıbrıs adasını Rumların hakimiyeti altına sokmak için…
Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya ata.atun@gmail.com

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Neler olmuş bize (2) - Prof. Dr. ATA ATUN

Neler olmuş bize (2)
Prof. Dr. ATA ATUN
Raporun içeriği genelde 1950 yılında yaşanan Kore Savaşı ve özellikle de 26 Kasım günü başlayan ve 3 gün sonra 28 Kasım 1950’de biten Kunuri Muharabesi’ydi. Rapor sadece Türk Tugayı hakkında yazılmıştı ve Türk Tugayı ile Türk askerinin niye tüm olumsuzluklara rağmen başarılı olduklarının müthiş bir analiziydi. Raporu yazan da Amerikalı bir General, ABD’nin ünlü West Point Harp Akademisi hocalarından birisiydi.
Türk Tugayı’nın bölgeyi bilmemesi, iklime alışık olmaması, silah-cephane-telsiz iletişim, araç gereç imkansızlıklarına rağmen olağanüstü başarılı olmasını dile getiren aşağıdaki açıklamaların hepsi Türk Silahlı kuvvetlerinin savaşma gücünü, askeri disiplinini, cesaretini açıklarken, raporun içinde yer alan, içeriği nedeni ile gözden kaçması çok kolay olan bir başka bölüm ise benim çok dikkatimi çekmişti.    
Türk askerlerinin savaşma gücünü, askeri disiplinini ve cesaretini en iyi dile getiren, savaşın başından sonuna kadar onlarla birlikte olan ve Türk askerlerinin “Kamil” diye hitap ettiği, gerçekte asıl adı Sang Ki Paik (okunuşu Pek Sang Ki) olan Koreli çevirmenin yazdığı kitap. Bu kitabın sonuç özetle “Türk askeri olmasaydı bugün Güney Kore diye bir ülke olmayacaktı” mealinde.
Kunuri zaferini İngiliz General Martin şöyle dile getirmiş   “... Türkler 10’a karşı birle aslanlar gibi savaştılar. Türkler uzun süre bu şekilde düşmanla çarpışırken ve ölürken İngiliz ve Amerikalılar geri çekiliyorlardı. Mermisi kalmayan Türk askeri süngüyle yumrukla büyük bir zafer kazandı.
Federal Alman “Abent Post” gazetesinin manşetinde “Kore muharebelerinin sürprizi Çinliler değil, Türkler oldular. Türklerin muharebelerde gösterdiği kahramanlığı anlatacak bir kelime bulmak şu anda mümkün değildir“ ifadeleri yer alırken, 8.nci Ordu Komutanı General Walker’in açıklaması ise “2.nci Tümenle beraber hareket eden Türk savaş birliği, gösterdiği kahramanca cesaretiyle dört gün devam eden geciktirme muharebeleri sayesinde ordunun sarılmasına ve parçalanmasına mani olmuştur” şeklinde olmuş. “Türk Tugayı olmasaydı 8.nci Ordu tamamen imha edilecekti” demek istemiş General Walker.
Ben zaten Mücahitlik hizmetimin ilk 3 ayındaki temel eğitimde, Türkiye’nin seçkin subayları tarafından çok zorlu bir eğitimden geçirildiğim için yukarıda yazılanları az çok hem biliyordum, hem de içimde hissediyordum. Benim söz konusu raporda dikkatimi çeken, çok başka bir yer olan “Hastane ölüm kayıtları ve gözlem raporu”ydu.
Rapora göre seferi hastaneye getirilen yaralı Amerikalı askerlerinin arasındaki ölüm oranı, hastaneye getirilen yaralı Türk askerlerinin arasındaki ölüm oranının neredeyse yirmi katıydı. Sonuç benim için çok ilginçti. Hastane personelinin, ilaç ve makine teçhizatının neredeyse tümü ABD menşeli olmasına rağmen ABD’li askerler arasındaki ölüm oranının çok yüksek, buna karşın Türk askerleri arasındaki ölüm oranının çok düşük olması belli ki, raporu yazan Generalin de ilgisini çekmiş olmalı ki, çok ciddi bir araştırma yaptırmış.
İşte benim için asıl önemli olan bu araştırmanın sonuçlarını okumam oldu. Sonuçlar diyordu ki;
1-                 Türkler arasında rütbeye saygı en üst düzeyde. Komutan ölünce yerine yardımcısı veya bir alt rütbedeki subay geçiyor. Tüm subay ve astsubaylar ölse bile, komutan en kıdemli er oluyor ve birlik asla komutansız kalmıyor.
2-                 Hastanede yatan veya tedavi gören yaralı Türk askerleri, yeni bir hasta veya yaralı Türk askeri gelince hemen onu kucaklıyorlar ve bağırlarına basıp, yaşaması için elden geleni yapıyorlar. Aralarındaki ast-üst hiyerarşisi hemen rütbeye veya kıdeme göre oluşturuluyor ve fire vermeden toplu yaşam mücadelesi hemen başlıyor.
3-                 Amerikalı askerlerde ise bu uygulama yok. Yaralı asker, Türklerin yaptığı gibi sahiplenilmiyor ve kaderine terk ediliyor. Hasta veya yaralı bakıcıların yaşatabildiği kadar yaşıyor. Bu nedenle de ölüm oranı çok yüksek.       
İşte içinde bulunduğumuz bu kritik günlerde, yazımın ilk bölümünde tanımlamaya çalıştığım paramparça durumdan ancak birlik beraberlik ve birbirimize duyacağımız saygı ile kurtulabileceğimizdir. 66 yıllık bu rapor hala benim için gerçekleri yansıtmakta. Aksi takdirde Amerikalı yaralı askerlerin akıbetine bir bir biz de uğrayacağız…
Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org - Facebook: Ata Atun - http://www.twitter.com/ataatun // 11.07.2016