Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2023 Perşembe

TÜRKİYE'NİN KURTULUŞU AFETSİZ KENTLER

TÜRKİYE'NİN KURTULUŞU AFETSİZ KENTLER

Doc. Dr. Çetin Göksu, Kent Uzmanı



Türkiye'nin ve gelecek nesillerin kurtuluşu, "Afetsiz Kentler Modelini" hayata geçirebildiği ölçüde mümkün olacaktır

Türkiye, Afetlere dayanaksız, çürük kentlerden kurtulmalı, biran önce "Sağlıklı ve Güvenli Kentler" sistemine geçmelidir. 

Türkiye'nin bulunduğu kaos ortamı ve buna ilave olarak gelen 6 Şubat depreminin getirdiği ulusal yıkım, hem Türkiye'de devrim niteliğinde değişimler yapılmasını, hem sorunların altından kalkamayan iktidarın değişmesini gündeme getirdi.

Büyük deprem yaklaşık 10 ili, birçok kenti ve köyü yıkan on birlerce insanının ölümüne bölgesel ekonominin çökmesine  neden olan bu insanlık dramı, Türkiye'de ki kentlesmenin  ne kadar yanlış temeller üzerine oturduğunu gösteriyor. Diğer taraftan Türkiye'de sık sık meydana gelen depremler ve beklenen İstanbul depremi, Ülkede büyük bir korku ortamı yarattı. Büyük bir tedirginlik ve yaygın bir ölüm korkusu, bütün ülkeyi sardı

Öldüren kentler sisteminin nasıl ve neden ortaya çıktığı çok ama çok önemlidir.. Öldüren kentlerden sağlam ve sağlıklı kentler sistemine geçmek  ülkenin bir nolu sorunu haline gelmiştir. Çünkü deprem , insanları topluca öldürmekle kalmıyor, ülkeyi de büyük bir sosyal ve ekonomik çöküntünün eşiğine getiriyor. Türkiye en kısa zamanda bu korkunç sistemden çürük kentler sisteminden kurulmalıdır.

KENTSEL ÇÜRÜMENİN NEDENLERI

Felaketin asıl nedeni, depremin kendisinden çok, kentlerdeki çürüme olduğu bilinmelidir. 

Kentlerdeki çürümenin asıl nedeni, uygulanan vahşi kapitalizm olduğunu söylemek yanlış değildir. Rüşvet ve  ona eşlik eden hırsızlık ve vurgunlar,  adam kayırma gibi, ahlak dışı gelişmeler bir çok alanda yapılıyor. Toplumsal çürüme ve rüşvet sistemi, yanlış kent planlaması ile başlıyor, mimaride inşaatın her aşamasında devam ediyor. Bugün ülkenin her yerinde ve özellikle inşaat alanında, Rüşvetler, vurgunlar, adam kayırmalar büyük bir Toplumsal çürümenin oluştuğunun çok açık göstergesidir.  .

ÇÜRÜK KENTLERDEN SAĞLIKLI KENTLERE

ÇÜRÜK kentlerden kurtulmak, daha güvenli, daha sağlıklı kentler kurmak mümkün mü? 

KENTLERDE INSANCA HAKCA DÜZEN KURULMALIDIR

Öncelikle Türkiye sağlıklı ve güvenli bir ortamlara kavuşmak istiyorsa, öncelikle, rüşvete ve vurguna dayalı toplumsal ve ekonomik sistemden kurtulmalı, İNSANCA HAKÇA DÜZEN kurulmalıdır. Bunun da tek yolu, yolsuzluklara izin veren, sağlam kentler sistemi kuramayan, Siyasal erki değiştirmektir. Ülkenin başına dürüst yönetimler getirilmedikçe, toplumsal ve ona bağlı kentsel çürümüşlükten kurtulma şansı yoktur.

İMAR PLANI YÖNTEMİ DEĞİŞTİRİLMELİDİR 

Diğer bir konu, kentlerin planlaması ile ilgilidir. İmar planlama yöntemi, spekülasyona,  vurguna dayalı bir sistemdir. İmar planlama yöntemi değişmedikçe, güvenli ve sağlıklı Kent planlama modelleri geçmek mümkün  görünmüyor.

TURKIYE İÇİN KENT MODELİ?

Ilkel İmar planı yerine, çok daha gelişmiş kent modelleri tercih edilmelidir. Bunların arasında, Eko-kent Güneş-kent, Sağlıklı kent, Afetsiz Kent vb birçok kent modelini sayabiliriz. Ama en doğrusu, Turkiyenin kendi modelini, Cumhuriyet kent modelini geliştirmek ve kullanmak olmalıdır.

GÜNEŞ KENTLER SİSTEMİNE GEÇİLMELİDİR.

Bize göre geleceğin kentleri arasında Türkiye icin en uygun seçim Guneskent Modeli olacaktır. Guneskentler, çağın en ileri, toplum için en uygun, yaşam için en güvenli, afetlere karşı en dayanıklı kent modelidir.

SEÇENEKLER 

Bugün Türkiye kan ağlıyor, öncelikle yaraların sarılması için ulusça büyük çaba harcanıyor, yeni konut yapımı için iktidar harekete geçmiş görünüyor. Yeni yerleşimler için yaklaşık 300- 400 milyar TL harcanması söz konusu olduğu ifade ediliyor. Ancak bu paraları, çürük olduğu bilinen sistemleri devam ettirmek için değil, daha sağlıklı, daha güvenli kentler için kullanmak daha akıllıca olacaktır.

UYARI

Hükumeti ve Belediyeleri uyarıyoruz. Eğer sağlıklı ve güvenilir kentleri istiyorsanız, Depreme dayanıklı, Kendi enerjisini, kendi gıdasını üreten Güneş enerjili "Afetsiz Kentler" sistemini başlata bilir, hem bugünün, hem de gelecek nesillerin yaşamını, şimdiden GÜVENCE altına almaya başlayabilirsiniz.


3 Şubat 2023 Cuma

Türkiyenin yeni yüzyılı

 

Akkoyun: “Türkiye’nin yeni yüzyılı ideali bir gelecek yolculuğudur”

YENİSÖKE- Haber Merkezi  Yüzüncü yaşına ulaşan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni yüzyılının şekillendirilmesi yolu “Türkiye Yüzyılı” üzerinde değerlendirm...

YENİSÖKE- Haber Merkezi 

Yüzüncü yaşına ulaşan Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni yüzyılının şekillendirilmesi yolu “Türkiye Yüzyılı” üzerinde değerlendirmelerden bir yenisine imza atan Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Söke İşletme Fakültesi Dekanı, Adnan Menderes Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü, İletişim Fakültesi Sinema Anabilim Dalı Başkanı, Ulusal ve Uluslararası Projeler Kurulu Başkanı, Üniversite Strateji Planlama Kurulu Üyesi Prof. Dr. Turan Akkoyun, Türk Dünyası ve Türk Kültürü yayım politikası izleyen Türkay Akademi Dergisi’nde kavrama erişim iletişimi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Akkoyun değerlendirmesinde “Dönemlere isimlerini veren, toplumun genelinde hassasiyet içeren kavramlar bulunmaktadır. Demokratikleşme adına şekillenen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin beşinci senesinde erişilen 2023 yılının güncel ehemmiyeti ortadadır. Ulusal egemenliğe dayalı yeni Türk devletinin isminin ilanının yüzüncü yılı olması sebebiyle gerek iktidar, gerekse muhalefet bu yıla hak ettiği önemi atfetmekte ve daha iyi, daha güzel, daha gelişmiş, daha farkındalıklı bir ülke yolunda yürütmek istediği projelerini ardı ardına kamuoyuyla paylaşmaktadır.

III. Binyıla ve XXI. asra postmodern darbe karanlığında dahil olan Türkiye ve Türk Milleti problemi kökünden çözüm üretmiş, milli iradenin desteğiyle yirmi yılı aşan yürüyüş, yeni bir yüzyıl ya da ikinci yüzyılı ciddi bir ayrımla girilmiştir. Kavramlar birbirine çok yakın ya da kavram örtüşür gözükse de söylemler arasında ciddi farklılıklar dikkat çekmektedir.

2022 yılı sonunda Cumhurbaşkanı yaptığı açıklamadaki “bugün sadece bir yılı bitirip, yeni bir yılı karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda Cumhuriyetimizin ilk yüzyılını geride bırakıp yeni yüzyılına adım atacağımız bir döneme giriyoruz” ifadeleri araştırma konusunun çerçevesini çizmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin XXI. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmak üzere idrak edilen yüzüncü yılının sade kutlamalarla değil sonrası için üretilecek politikalarla şekillendirilmeye çalışıldığı da dikkatlerden kaçmamaktadır.

Yetkili ağızlardan sıklıkla ifade edildiği üzere “Türkiye’nin yeni yüzyılı ideali bir gelecek yolculuğudur. Bu yolculukta tarım, sanayi, ticaret, sağlık gibi birçok sektörü içine alan büyük bir dönüşüm gerekiyor. Bu noktada üretimi gerçekleştiren iş dünyamızın katkısı son derece önemlidir.”

Türkiye Yüzyılı vizyonunda dijital, sürdürülebilirlik, üretim, verimlilik, iletişim, kalkınma önceliklerini sıralayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hiçbir alanı boş bırakmadan, ihmal etmeden siyasetten ekonomiye sosyal alandan teknolojiye tüm başlıklarda zirveyi hedefliyoruz” demiştir.

“Türkiye Yüzyılı” izahlarından da anlaşılacağı üzere ülkenin kalkınmasını, huzurunu, istikbalini, istikrarını simgelediği gibi devletin ürettiği politikalarla şefkati, iletişime erişelebilirliği, hakkın teslimi, toplumun gücünü, üreticiliğini, değerlerini, başarılarını, verimliliğini ortaya koymakta dijitalleşme, sanayileşme, bilim ve teknolojide sürdürülebilirliğin programını çizmektedir: Kalkınma; Huzur; İstikbal; İstikrar; Şefkat; İletişim; Haklı; Güç; Üretim; Değerler; Başarı; Dijital; Verimlilik; Barış; Bilim; Sürdürülebilirlik.

Ana hedefin gerçekleştirilebilirliği adım adım, daha küçük mesafeler ve sahalarda zaman takvimiyle kontrol edilebilecek projelere bağlıdır. Dünyayı temelinden sarsan, beşeriyeti teslim alan salgının hemen ardından yerelden evrensele yükseliş yakalama idealiyle yükselen Türkiye, cumhuriyetin yüzüncü yılını tamamlamasıyla kısa, orta ve uzun vadeli projeleri kitle iletişim araçları ile hedef kitleye aktarılmaktadır. Günlük ya da gündelik hesapların akademik hassasiyetlerin uzağında tutulmasına özen gösterilmesi uzun vadeli kazanımları artıracaktır. Hem iktidarın, hem muhalefetin söyleminde bulunan önümüzdeki asrın temel hedeflerini Türk milletinin esaslı sütunları üzerinde yükselmesine zemin hazırlayacak yerelden bölgesele, ulusaldan evrensele beşeriyete çözümler üretecektir” dedi.


26 Haziran 2022 Pazar

Lozan antlaşması yürürlükteki tek anlaşmadır

 

LOZAN ANTLAŞMASI

DÜNYADA TEK YÜRÜRLÜKTEKİ ANTLAŞMADIR.

SÜRESİZDİR. HİÇBİR GİZLİ MADDESİ YOKTUR. 

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TAPUSUDUR. 

Veli Zor

Araştırmacı-Yazar

Emekli Tarih öğretmeni

Lozan Antlaşması 143 maddeden ibarettir. Bir önsöz ve dört bölümden oluşan Lozan Barış Antlaşması Türk Bağımsızlık ve hakimiyetinin tanınması bakımından önem arz eden antlaşma olarak tarihe geçmiştir. 

Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşmasında çizilen sınırlar kabul edilmiştir. 

İsviçre'nin Lozan Şehrinde yapılan barış görüşmelerinde delegelerin kalpakları yanında İsmet Paşa Avrupalı diplomatlar gibi frak ve silindir şapkayı tercih etmişti. 

Lozan'daki görüşmelerde asıl büyük kavga kapitülasyonlar konusunda oldu.  Bu yüzden görüşmeler kısa bir süre kesildi. Lord Curzon ile İsmet Paşa arasında müthiş bir sinir harbi vardı. 

Fransa,Antlaşma görüşmelerinin tam ortasında bu antlaşmanın yeni tartışmalar yaratacağını ve belirgin bir sonuç sağlamayacağını savunuyordu. 

Bu görüşle ilgili olarak Türk Delegasyonu 23 Şubat'ta toplantıyı toplantıyı terk etti. 

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 İsviçre'nin Lozan Kentindeki Rumine Sarayında TBMM Temsilcileri, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, Japonya ve Yugoslavya tarafından  imzalandı Antlaşma. Fransızca'dır. 

Bu Antlaşma ile Sevr Antlaşması geçersiz sayıldı. 

Bu Antlaşma ile beraber Türkiye Cumhuriyetinin sınırları çizilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğundan geriye kalan bütün haklarından feragat etti ve karşılığında Müttefik Devletler Türkiye Cumhuriyetini tanıdı. 

Bu antlaşmayı  Türkiye 23 Ağustos 1923 te, Yunanistan 25 Ağustos 1923 te, İtalya 12 Mart 1924 te, Japonya 15 Mayıs 1924 te, Birleşik Krallık 16 Temmuz 1924 te imzaladı.

Bu Antlaşma 6 Ağustos 1924 itibariyle geçerli sayıldı. 

 Lozan Antlaşması sayesinde Doğu Anadolu modern Türkiye Cumhuriyetinin toprağı sayıldı.  

Lozan Antlaşmasının kısa bir süre için durmasına neden olan sorunlar, Kapitülasyonların kaldırılması Musul  Meselesi, Boğazlar Meselesi, Musul ve Kerkük sorunu tekrar başlayan görüşmeler sonucunda, Yunanistan Türkiye arasında Meriç  Nehri sınır olarak kabul edildi.

Bulgaristan sınırı 1913 tarihli İstanbul Antlaşması esas alınarak belirlendi. 

Irak sınırı İngiltere ile Antlaşmaya varılarak çizildi. Ege Denizinde ise Gökçeada Bozcaada ve Tavşan Adası Türkiye ye bırakıldı. Diğer tüm adalar Yunanistan'a bırakıldı. 

Oniki ada ise İtalya'ya bırakıldı. İkinci dünya savaşı sonrası İtalya bu adaları Yunanistan'a bıraktı. 

Hatay ise 1939 yılında bölge de yapılan referandum soncunda Türkiye'ye katıldı. 

Antlaşma sonucunda Rum ve Ermeni iddiaları sonlandı. Kürdistanın kurulması önlendi. Böylece barış sağlandı. 

Boğazlar Türkiye'nin başkanlığında kurulacak komisyon tarafından yönetilecekti. Boğazların iki tarafında 15-20 km.lik alan askeri faaliyetlerden arındırılacaktı. 

Osmanlı'dan kalan borçların ödenmesi kabul edildi. 

Yunanistan'dan savaş tazminatı olarak Karaağaç ve çevresi tazminat olarak Türkiye'ye bırakıldı. Bu Antlaşma ile ilgili olarak Atatürk Nutukta şöyle diyor:

Benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir. Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır diyen Atatürk, Türk Tarihinin en büyük eseri Nutuk'ta Lozan Zaferini Türk Milleti'ne hem tarih yaratıcısı, hem de Tarih yazıcısı rolüyle, Lozan'daki zaferi gölgelemeye çalışanlara ve çalışacaklara ders niteliğinde ilk ağızdan ve tüm detaylarıyla böyle  anlatmıştı.

BAŞTA ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE LOZAN KAHRAMANI İSMET PAŞAYA SELAM OLSUN. AZİZ HATIRALARI ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM. IŞIKLAR İÇİNDE UYUSUNLAR. 

SAYGILARIMLA...

VELİ ZOR

Araştırmacı-Yazar

Emekli Tarih Öğretmeni

26.06.2022

 

13 Ekim 2017 Cuma

VİZE KRİZİ NİYE ÇIKTI? - Prof. Dr. ATA ATUN (KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı)

VİZE KRİZİ 
NİYE ÇIKTI?..

Prof. Dr. ATA ATUN

Gerçekte Türk halkının ilgisini vize krizine yoğunlaştırıp, arada fark ettirilmeden yapılmak istenen bir iş var. Ona geçmeden önce bir hatırlatma yapalım; 1970’lerin ve 1980’lerin Türkiye’si ve Milli İstihbarat Teşkilatı yok artık Türkiye’de. Çok daha gelişmiş, göbeğinden bağlı olmayan, teknolojiyi yakalamış ve gerek kendi içinde, gerekse de komşu ülkelerde nelerin döndüğünü bilen bir Türkiye ve MİT var artık. Üstelik artık ABD, AB gibi yabancı ülke ve istihbarat kuruluşlarının etkisi ve baskısı altında değil.

Şimdi gelelim esas konumuza; Yunanistan, Kıbrıs krizi nedeni ile Rusya’ya sipariş edilen S300 füzelerini alıp, Girit’e konuşlandırınca ABD, NATO ve üyesi olduğu Avrupa Birliği ağzını açıp bir tek kelime bile etmedi. NATO’dan tıs bile çıkmadı, hiç kimse “Ne yapıyorsunuz siz Yunanlılar ve Rumlar” bile demedi.

Türkiye, Suriye’den iş kızıştırmak için Türkiye’ye atılması olası füzeleri havada imha etmesi için Suriye sınırına Patriot füze savarları yerleştirmek isteyince, NATO lütfen Hollanda’dan Patriot füzelerini ve ekibini göndermiş ama havalarından, tafralarından ve tehditlerinden geçilmemişti. “AB’nin dediklerini, ABD’nin istediklerini yapmazsan geri çekeriz ha” gibi yakışık almayan ifadeler kullanmışlardı. Bırakın politik dili, kahvehane ağzı ile kabadayı formatındaydı konuşmaları.

15 Temmuz kalkışması ile ilgili ABD ve AB vatandaşları ile birlikte Türkiye’deki eğitilmiş ajanları da MİT tarafından şüphe kaldırmaz cetvel gibi doğru gerekçelerle yakalanınca neye uğradıklarını şaşırdı ABD Yönetimi. Gerçekte, Avrupalı, Ortadoğulu, Afrikalı ve Asyalı devletçiklerin kendilerine biat etmelerine öyle alışmışlar ki, böyle bir cesurca uygulama ile karşılaşmayı hiç beklemediklerinden, açıkçası şok oldular. Şokun yanında korkuya da kapıldılar. Gizli kapıların ardında yıllardır yaptıklarının ortaya çıkacağı, uzun yıllar içinde kurmayı başardıkları gizli ve uyuyan hücrelere zincirleme olarak ulaşılacağı ve yıllardır kurdukları casusluk, provokasyon, kaos yaratma ve terör alt yapısının dağılacağı endişesi belli ki tavan yapmış. Zaten kayıtlara bakıldığında, özellikle de ABD Kongre Binasındaki kütüphanedeki kayıtlar incelendiğinde, ABD’li istihbarat mensuplarının 1913 yılından beridir Anadolu’da cirit attıkları görülmekte. Türkiye’yi suçlamak ve zan altında bırakmak için 1913-1916 yılları arasında ABD Büyükelçisi olarak İstanbul’da görev yapmış Henry Morgenthau’nun dönüşünde ünlü bir gazeteciye bugünün parası ile 1.5 Milyon Dolar verip yazdırdığı “Büyükelçi’nin Hikayesi” adlı yalan dolanla dolu kitap, günümüzün Ermeni iddialarının temelini oluşturmakta. Görevi boyunca Pendik’ten öteye Anadolu’ya gitmemiş olan Morgenthau, Ermeni Tehciri konusunda açıkçası duyuma dayalı ahkamlar kesmiş. Kitabın içinde bir tane olsun resmi belge bile yok ama gelin görün ki Ermeniler tüm iddialarını bu kitaba ve yıllar sonra “İngiliz İstihbaratı’nın verdiği para ve baskısı ile yazdım” diye günah çıkaran ve itirafta bulunan İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin “Mavi Kitap”ına dayandırmakta. İşte istihbarat ve casusluk, yanıltmak ve yalana dayalı gündem oluşturmak böyle bir şey, aynen 17-25 Aralık Gezi olayları gibi.

Asıl önemlisi, İngiltere, Fransa ve ABD’nin neredeyse bir asır evvel kurmayı ve hayata geçirmeyi planladıkları, Sevr Anlaşması haritasında da Ermeni bölgesinin güneyi ile İngiliz bölgesinin kuzeyi arasına yerleştirdikleri Kürt Bölgesi’nin, veya namı-diğer “Büyük Kürdistan”ın Türkiye, Rusya, İran ve Irak'ın ortak hareketi ile kurulamayacak olmasının hezeyanı.

ABD, Türkiye’siz Ortadoğu’da ve Yakın Doğu’da başarılı olamayacağının bilincinde. Artık “Vererek almayı öğrenmesi”nin zamanının geldiğini iyice anlamış bulunmakta. Türkiye’ye gerçek olarak ve aynı değerde bir kazanım sağlamadan, Türkiye’den hiçbir şey alamayacağını bilincinde. Vize sorunu, ABD Devlet Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Rex Tillerson’un veya Bakan Yardımcılarından Tony Blinken’in ya da Heather Higginbottom’un başını yiyecek ve kısa bir zaman sonra da eskisinden daha iyi koşullarla yürürlüğe girecek. Bana göre kellesi alınacak kişi Tillerson.

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org 
Facebook: AtaAtun1

8 Ekim 2016 Cumartesi

TARTIŞMAYALIM İLERLEYELİM - NACİ AKIN

TARTIŞMAYALIM İLERLEYELİM
NACİ AKIN
Hiç gereksiz ve yersiz tartışmalarla Türkiye asıl gündeminden kısa süreliğine de olsa uzaklaştı. Oysa ülkenin bir an önce normalleşme sürecini tamamlaması, ekonomik gündemine dönmesi, anayasal bir uygulama bile olsa olağanüstü hali gerektiren meselelerini bir an önce çözümleyerek demokratik ve özgürlükçü bir ortama kavuşması, terör belasını def edecek kalıcı çözümler üretmesi gerekiyor. Bu tartışmalar ise hiçbir işe yaramadığı gibi, Yenikapı ruhu denilen bütünleşme ve kucaklaşma sürecine zarar veriyor ve yok yere yeni kutuplaşma bahaneleri üretiyor. Lozan ve Abdulhamit tartışmalarından söz ediyorum tabi ki.
Öncelikle şunu ifade etmeliyim, Lozan ne bir zafer ne de bir hezimettir, zira Lozan ne bir savaş, ne bir müsabaka veya yarışmadır. Sadece asil Türk milletinin milli mücadele ile kurtardığı topraklarının üzerinde yeni bir devlet kurulmasına olanak sağlayan bir anlaşmadır. Kurtardığı topraklardan bir milimetrekare dahi taviz vermemiştir. Belki şu eleştiri yapılabilirdi; İstiklal savaşını sonlandırmadan önce Batı Trakya'ya, Musul'a Kerkük'e, Batum'a da yürüseydiniz... 
O zaman da hangi güçle diye bir soru çıkardı ortaya.
Abdülhamit tartışmaları da yersizdir. 33 sene iktidarda kalmış, devleti yönetmiş bir şahsın elbette doğruları da vardır, yanlışları da. Yoksa zaten bir iş yapmamış demektir. Kanuni ondan daha uzun süre iktidarda kalmıştır, elbette onun doğruları yanında yanlışları da çoktur. Ancak tıpkı futbol karşılaşmalarında olduğu gibi galip takım antrenörü, futbolcuları yanlış da yapsalar eleştirilmezler, skor buna izin vermez. Muhteşem Süleyman da öyledir, ülkeyi büyütmüş, bir cihan imparatorluğu haline getirmiştir, o yüzden hataları görmezden gelinir, ama Abdulhamit öyle midir? Evet Abdulhamit'in imar hamleleri, demiryolları, ulaşım, altyapı ve eğitim alanındaki gelişmeler, Mülkiyenin kuruluşu, modernleşme yönündeki başarıları vardır, 1877'de Sadrazam Mithatpaşa'ya verdiği sözü tutarak Kanun-i Esasiyi kabul etmiş ve I. Meşrutiyeti ilan etmiştir bunlar doğrularıdır. Ancak, yanlışları ve başarısızlıkları da saymakla bitmez. 
Balkan halklarının isyanları Abdulhamit devrinde başlamıştır, Sırbistan fiilen bağımsızlık anlamına gelecek özerkliğe o dönemde kavuşmuştur. Bulgaristan Prensliği onun döneminde kurulmuş, 1877 de başlayan 93 harbi denilen Osmanlı-Rus savaşı onun döneminde başarısızlıkla sonuçlanmış, Ruslar Kars, Ardahan, Batum'u işgal etmiş Erzurum'a dayanmıştır. Balkanlar ve Trakya işgal edilmiş, İstanbul'un burnunun dibine Yeşilköy'e (Ayastafanos) kadar gelmişlerdir. Ayastafonos anlaşmasıyla Osmanlı birçok toprağını kaybetmiştir ancak bundan rahatsızlık duyan batılılar sayesinde anlaşma geçerlik kazanmamış, işgal kalkmış ancak Balkanlar'da birçok halk ya bağımsızlık kazanmış ya da özerklik ilan etmiştir. Sırbistan bağımsızlık ilan etmiş, Bulgaristan Prensliği Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlı özerk prenslik haline gelmiştir. Kırım elden çıkmış, İngilizler Kıbrıs'ı, Fransızlar Tunus'u işgal etmiştir. Bu başarısızlıklar karşısında iktidarı suçlayan Meclis-i Mebusanı feshetmiş meşrutiyeti askıya almıştır. Diktaya tevessül etmiş, hafiye teşkilatı kurarak vatanseverler üzerinde baskı oluşturmuş, istibdat rejimi ile özgürlükleri askıya almış başta Mithat Paşa olmak üzere birçok aydını sürgün etmiştir. Son dönemlerinde darbe paranoyasına kapılarak kendini Yıldız Sarayına hapsetmiştir. 
Şimdi bunca tarihi gerçeklere rağmen Ulu Hakan mı? 
Kızıl Sultan mı? 
Tartışmalarını açmanın kime ne yararı vardır? 
Bağırsan sesimizi duyarlar denilen Yunan adaları da Balkan Savaşının yenilgiyle sonuçlanması üzerine tahttan indirilen Abdulhamit'in yerine gelen Sultan Reşat döneminde İtalyanlara terk edilmiştir. Yani Lozan'la hiç mi hiç ilgisi yoktur ve 1947'ye kadar da İtalyan egemenliğinde kalmıştır.
Sayın Cumhurbaşkanının anlaşmanın 93. Yıldönümü dolayısıyla söylediği "Lozan Türkiye'nin tapusudur" ifadesi belki de Lozan'ı tanımlayan en güzel ifadedir. Eksiktir, fazladır o bizim işimiz değil, tarihçilerin işidir, ama bu anlaşma Sevr'i ortadan kaldırdığına göre herhalikarda iyidir. Lozan Cumhuriyet tarihimizde iki defa ileri götürülmüştür. Birincisi Atatürk'ün son günlerinde Celal Bayar'ın Başvekilliğinde Hatay Cumhuriyeti'nin kurulması ve sonrasında yapılan referandum sonucunda Türkiye'ye ilhak olmasıdır. Diğeri ise Başvekil Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun diplomatik zekası sayesinde imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarıdır. Bu sayededir ki adada garantörlük hakkı elde eden Türkiye 1974 yılındaki Barış Harekatı ile adaya girerek de facto durum yaratmıştır. Caber Kalesi ve Süleyman Şah türbesini terk edişimiz ise Lozan'da elde ettiğimiz bir hakkın geri gitmesi anlamına gelir.
Sayın Tansu Çiller'in üzerinde üç, beş keçiden başka hiçbir canlının yaşamadığı Kardak kayalıkları için gösterdiği hassasiyet ve dik duruş hafızalardadır. Bu ülkenin verilecek tek bir çakıl taşı bile yoktur diyerek gönülleri fethettiği de hepimizin malumudur.
Lozan'ı beğenmeyebilirsiniz ama öyle veya böyle gerçekten T.C'nin tapusudur, eksik buluyorsanız boş tartışmalar yerine ileri götürmeye bakınız. Unutmayın Lozan'ı imzalamayan tek büyük devlet A.B.D'dir. Her ne kadar taraf olmadığını iddia ederek imzalamadıysa da asıl çekincesi, ülkemizdeki Türk soylular dışındaki Müslüman unsurların azınlık değil bu milletin asli unsuru olmasıdır. Böylelikle Türkiye'nin bölünme ihtimali ortadan kalkmıştır, bu da A.B.D'nin işine gelmemiştir. Yarın savaş biter, Ortadoğu'da sınırların yeniden çizilmesi söz konusu olursa Türkiye'nin iddia edebileceği hakları vardır, ama Lozan'ı yok sayarak bu hakkı koruyamayız.
Tartışmayalım,
İlerleyelim.
Kalın sağlıcakla.