22 Ekim 2016 Cumartesi

MİSAK-I MİLLÎ (RAHİM ER) VE MUSUL OPERASYONUNDA MUHTEMEL RİSKLER VE TÜRKİYE

MİSAK-I MİLLÎ (RAHİM ER) VE MUSUL OPERASYONUNDA MUHTEMEL RİSKLER VE TÜRKİYE
((Bu önemli ve değerli yazıyı daha önce vakit bulup okuyamamıştım. Değerli bir arkadaş sosyal medyada paylaşınca yeniden aklıma geldi ve kendi listemdeki arkadaşlar ile de paylaşmak istedim. A.D.Şimşek))
MİSAK-I MİLLÎ
Sözü çok edildiğine göre bir meşhur gerçeğimizin meçhul taraflarını tanımak görev olmuştur:
Hudutlarımız, istiklalimiz, Boğazlar, malî vaziyetimiz ve Türk, Müslüman, gayrı müslim teb'a/vatandaşlarla alâkalı olarak neler yapılması gerektiğine dair bir karar metni oluşturup onu bir beyanname hâline getirme fikri, 22Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi ve 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde toplanan Sivas Kongreleri'nde dile geldi. Yapılan müzakerelerle hasıl olan metin, Heyet-i Temsiliye tarafından imzalanarak, İstanbul'a götürmesi için Trabzon meb'usu Hüsrev Sami beye teslim edildi..
28 Ocak 1920'deki hafi celsede/gizli oturumda Ankara'dan gelen 8 maddelik teklif  birleştirme ve düzeltmelerle 6 maddeye çekildi. Meclis genel kuruluna sunulan maddeler, ittifakla/oy birliğiyle kabul edildi. Ortaya çıkan metne “Ahd-ı Millî Beyannamesi” ismi verildi. Edirne meb'usu Şeref Bey’in takriri kabul edilerek, Ahd-ı Millî Beyannamesi, 17 Şubat 1920'de hem umumi efkâra/kamuoyuna açıklandı ve hem de dünya parlamentolarına gönderildi. Ahd-ı Millî'ye Misak-ı MilIî de dendi ve bu ikincisi daha çok tuttu. İki terkip de "Millî And" demektir.
Bu millî beyannamenin/deklarasyonun ana fikri, Mondros Mütarekesi/Ateşkesi imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde Türklerin çoğunlukta olduğu her toprak parçasının vatanımıza ait olduğunun ilânı. Arap unsurlarla Müslümanların çoğunluk teşkil ettikleri yerlerde referandum yapılması zarureti. Gayrı müslimlere verilen hakların, Hıristiyan devletlerdeki Müslümanlara verilen haklardan fazla olamayacağı. Müslümanların bölünmez bir bütün olduğunun tesbiti. Bu sonuncusu muhakkak ki Hilafet kurumunun şümulünü ihtiva etmektedir.
Gelişmelerin ardından 21 Ekim 1920'de TBMM Hükûmetiyle Fransa arasında Suriye hududunu tayin eden andlaşma akdedildi. Hatay dışarıda kalmış, Hatay'daki Türklere bazı haklar tanınmış, Süleyman Şah Türbesi'nin olduğu Caber Kalesi ise Türk toprağı addedilmişti.
Misak-ı Millî Beyannamesiyle Türkiye'nin olduğu kabul edilen yerlerimizden biri olan Musul için İngilizler ve diğer taraf Lozan'da bu bölgenin yüksek petrol yataklarına sahip olmasından dolayı çok taktiklere gittiler. Bunun üzerine  mevzuun halli ileri bir tarihe bırakıldı. Mes'ele, 19 Mayıs 1924'te bu maksatla toplanan Haliç Kongresi'nde de çözülemedi. Üstüne üstlük İngilizler, problemin zaten kendi sevk ve idarelerinde olan devrin BM'si Cemiyet-i Akvam'a bırakılmasını temin ettiler. İhtilaf, bu arada Lahey'deki Adalet Divanına da götürüldü ama sonuç alınamadı. Çünkü İngilizler, İslâm âleminde yeni bir harita çizmeyi kafaya koymuşlardı. Nihayet 5 Haziran 1926'da Ankara'da İngiltere, Irak ve Türkiye Cumhuriyeti arasında bugünkü Irak sınırı kararlaştırıldı.
Bize göre; "Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil gibi Misak-ı Millî'ye dahil olan yerler, Türkiye tarafından terk edilmiştir" tarzında bir cümlenin o hudut andlaşmasında yer almaması bugün bir imkân olarak görülmelidir. Dahası orada Musul petrollerinden pay almamız kayıt altına alınmıştır. Diğer taraftan Hanedân'ın da o petrollerde mahkemelere taşınmış şahsî miras hakları mevcuttur. 
Bu bâbda cevaplanması gereken bazı soruları hatırlatmak isteriz. Musul, Süleymaniye, Kerkük, Erbil gibi Batı Trakya da Misak-ı Millî'ye dâhildir. Bugün Özgür Suriye Ordusunun (ÖSO) istirdat ettiği topraklar da öyledir. Ancak netleşmesi gereken sorular vardır:
Misak-ı Millî hudutları tam olarak nasıldır?
Maddeleri tam olarak nelerdir?
Halep, Kıbrıs, Girit, Oniki Ada, Selanik, Kırcaali ve Kırım gibi yerler millî misaka dâhil midir? Bunlardan herhangi biri üzerinde  Garantör Devlet olma hakkımız mevcut mudur?
Haritalara bakıldığında geniş bir coğrafya için misak içilmiştir. Bu sebeple doğruları eksiksiz olarak bilmek adına bu konu vesikaya dayalı olarak ilmî bir zemine oturtulmalıdır. Elimizdeki tapu sağlam. İsteriz-istemeyiz ayrı bahistir. İslâm tarihini esas alırsak 15 asırdır, Osmanlı tarihini esas alırsak 5 asırdır Kıbrıs’tayız. 90 senedir Kıbrıs'ta, üstelik de kiracı olarak bulunan İngiltere, küçücük bir üsten dolayı mal sahibi olduğu iddiasındadır.
Büyük toprak, büyük nüfus, güçlü maliye ve sağlam adalet büyük devlet olmanın olmazsa olmaz şartlarıdır. Buna rağmen diplomatik hataları tekrarlamadan dikkatle yol almalıyız. Tarihi doğru bilip doğru okumak, gönül coğrafyamızda her taşı yerli yerine oturtmak hakkımızdır. Bu birinci hakkımızdır. Diğer hakkımıza gelince bölge parsellenmektedir. Bunun görülmesi ve anlatılması gerekmektedir. 21.10.2016
***
MUSUL OPERASYONUNDA MUHTEMEL RİSKLER VE TÜRKİYE
Türkiye'nin güç kullanarak Fırat Kalkanı operasyonunu başlatması hangi amaçla gerçekleştirdiyse Musul operasyonuna da aynı gerekçelerle katılmak istemektedir. Aylardır planlanan Musul operasyonu nihayet başladı. Operasyona katılan güçler arasında Kürdistan Bölgesel Yönetimine bağlı Peşmerge güçleri, ABD'nin eğittiği ve komutasını yürüttüğü Irak Merkezi güçleri, Türkiye'nin
eğittiği Ninova Muhafızları ve başta Haşdi Şaabi olmak üzere Şii milisler bulunuyor. Operasyon öncesinde bu tarafların siyasi amaçları ve stratejileri açısından birbirlerine karşıt pozisyonlarda olduklarını söylemek mümkün.
Dolayısıyla kısa vadeli en önemli risk, operasyonun yürütülmesi sırasında doğacak yetki karmaşası ve tarafların mutabakatı bozarak kendi gündemleri doğrultusunda hareket etmesi olarak görünüyor. Operasyon Merkezi Irak güçlerinin öncülüğünde başladı. Irak Başbakanı İbadi'nin askeri üniformasını giyerek ilk açıklamayı yapması bunun önemli bir işareti. Ancak Irak merkezi
güçlerinin sahip olduğu kapasite ve tecrübenin bu yükü kaldırıp kaldıramayacağı önümüzde duran önemli bir soru. Yine de operasyonun ikinci gününde bu anlamda sürpriz sayılabilecek bir gelişme yaşanmadı ya da en azından kamuoyuna yansımadı. DAEŞ'in şehir içinde nasıl direneceği, şehrin
içine hangi güçlerin gireceği ve sergileyecekleri davranışlar ise operasyonun hem süresini hem de muhtemel sonuçlarını belirleyecek diğer önemli unsurlar. Operasyon süreci aynı zamanda DAEŞ sonrası Musul'un yeniden nasıl dizayn edileceği ve Musul özelinde Irak'ı nasıl bir geleceğin
beklediğine dair ip uçları da ortaya çıkacaktır.
DAEŞ NE YAPAR?
DAEŞ'in hilafet ilan etmesi, bildik anlamda bir düzen kurmaya başlaması, petrol satışından önemli gelirler elde etmesi, militan sayısındaki hızlı artış ve Suriye'ye yayılması Musul'u ele geçirdikten kısa bir süre sonra gerçekleşti. Dolayısıyla Musul'u ele geçirdikten sonra DAEŞ'in hızla büyümesi, bu ilin hem örgüt için önemini hem de bu operasyon karşısında nasıl davranacağına dair ipuçları barındırmaktadır. Operasyonun başlamasıyla koalisyon güçleri şehri çevreleyerek yavaş yavaş ilerlerken, DAEŞ ise taciz saldırıları, mayınlar ve petrol hendeklerini ateşe vererek operasyonu
yavaşlatma taktiklerini uyguluyor. DAEŞ'in operasyona ölüm/kalım düzeyinde bir karşılık vermesi beklenmiyor. Zaten son bir yıldır ekonomik açıdan zayıflayan, ideolojik açıdan açmazlara düşen, yeni militan kazanma konusunda sıkıntı çeken örgütün mevcut koşullarda sahip olduğu bütün imkanları riske atmayacağı beklenmekte. Ancak bu durum, örgütün direnmeyeceği anlamına
gelmez. Aksine örgüt muhtemelen kuracağı tuzaklar, küçük çaplı çatışmalar, intihar saldırıları ve başka sofistike yöntemlerle çatışmayı uzatmayı deneyecektir. Böylece hem varlığını sürdürmek için zaman kazanacak hem de olası bir kaosun sorumluluğunu koalisyon güçlerine yükleme söylemini
tedavüle sokma imkanı kazanmış olacak. İleriki zamanlarda ise militanlarının bir kısmının yeraltına çekilmesi, bir kısmının ise Irak'ın diğer bölgelerine ve Suriye'ye geçmeleri söz konusu olabilir. Operasyonun intikamcı heveslere bürünmeden ve kendi hedefi doğrultusunda yürümesi ise hem sivil halkın örgüte karşı mobilize olması hem de örgütle sempati düzeyinde ilişki kuran tabanın çözülmesi için önemlidir.
OPERASYONA İLİŞKİN MUHTEMEL SENARYOLAR
Henüz Musul'un içine girmeden tartışılan soru, operasyonun hangi sonuçları üreteceği oldu. Bunun temel sebebi yazının başında zikredildiği üzere koalisyon güçlerinin DAEŞ karşıtlığı dışında ortak bir amaçlarının olmamasıdır. DAEŞ'in sökülüp atılması dışında her bir aktörün kendi gündemi ve buna bağlı stratejisinden bahsetmek zor değil. İran, Haşdi Şa'bi örgütler üzerinden Şii nüfuzunu artırmak ve bu nüfuzu askeri milislerle tahkim etme peşinde. Irak'ın 2003 yılında işgal edildiğinden beri yürüttüğü bu stratejinin sonuç verdiği ve Irak'ta ciddi anlamda bir etkinlik alanına sahip olduğu artık kabul gören bir olgu. Kuzey Irak yönetimi ise bu operasyonu bağımsızlık yolunda bir kaldıraç olarak kullanmakla kalmayacak, petrolden istediği payı almak ve pazarlanması noktasında insiyatif almak
için kullanacaktır. Amerikan işgali sonrasında Kerkük'le ilgili oluşan fiili durumun Musul konusunda oluşması durumunda burada söz sahibi olmak isteyecektir. Bütün bu farklı ajandalar, operasyonun sonuçları ile ilgili endişelerin gündeme gelmesine neden olmaktadır. İran ve Iraklı Şii milislerin mezhepçi politikaları ve intikam duygusuna yönelik söylemleri, Musul merkezli yeni bir mezhep çatışmasının önünü açabilir. Dahası Musul halkını DAEŞ'e daha fazla iterek yeni bir kaosun kapısını aralayabilir. Her ne kadar şehir içine yalnızca Irak merkezi güçlerinin gireceğine dair bir mutabakata varıldığı duyurulmuşsa da, milislerin verdikleri sözleri tutacaklarının garantisi yok. Çok daha önemlisi, bu operasyon arefesinde Haşdi Şa'bi güçlerinin merkezi Irak ordusuna katılması yönünde bir yasa tasarısının hazırlandığını biliyoruz. Milislerin formel düzeyde resmileşmesi sahip oldukları motivasyonu değiştiremediği takdirde benzer davranışları resmi üniforma altında sergileyecekleri anlamına gelecek ve sonuç değişmeyecektir.
TÜRKİYE'NİN POZİSYONU
DAEŞ karşıtı koalisyonda yer almış ve sahada en fazla etkinlik sağlamış ülke Türkiye'dir. Özellikle Fırat Kalkanı operasyonunda DAEŞ'in sınırlarımızdan temizlenmesi bunun en önemli göstergesidir. Türkiye'nin güç kullanarak Fırat Kalkanı operasyonunu başlatması hangi amaçla gerçekleştirdiyse Musul operasyonuna da aynı gerekçelerle katılmak istemektedir. DAEŞ'in hem Türkiye sınırları içinde hem de sınırların dışından Türkiye'yi doğrudan hedef seçmesi, bu örgüte karşı yeni tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmıştır. Benzer şekilde PKK'nın Irak içindeki etkinlik sahasını genişletmenin önüne geçmek Türkiye'nin Musul konusunda insiyatif almasını gerektiren bir başka unsurdur. Zira terörü üreten zemin yok edilmeden terör örgütleriyle mücadele yürütmek oldukça zordur. Ayrıca özelde Musul, genelde ise Irak'ta söz sahibi olmak bu ülkedeki mezhep çatışmasının önlenmesi adına önemlidir. Gerek Suriye gerekse Irak'ta yoğunlaşan mezhep çatışmalarının Türkiye'ye taşınmasına zemin hazırlayacaktır. Geçtiğimiz günlerde Gaziantep'te güvenlik birimlerinin üç şehit vererek önlediği terör eyleminin böylesi bir amaç taşıdığını görmek zor değil. Özetle, bugün artık Türkiye'ye yönelen tehditlerin kökeni, kapsamı ve hareket alanı göz önünde bulundurulduğunda
güvenliğimizin de bu ölçekte değerlendirmenin zamanı gelmiştir. Türkiye uluslararası siyasetin yeni dinamiklerini dikkate almak durumunda. Fakat aynı zamanda belirsiz bir noktaya sürüklenme riskini dikkate alarak hedeflerini ve çıkarlarını rasyonel düzeyde tutmak durumundadır.
[Yeni Şafak Düşünce Günlüğü, 19 Ekim 2016] [status publish] [geotag on]
[publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags IRAK DOSYASI, Musul Operasyonu, Risk, Türkiye] Posted by: Tamer Olgun <htamerolgun@gmail.com>

18 Ekim 2016 Salı

İSRAİL'İN ŞİFRESİ - KARA DİVAN - YERALTININ SAKLI TARİHİ & DÜŞÜNEN İNSANLAR ÇAĞINA HOŞGELDİNİZ! KONUK YAZAR: HAKAN YILMAZ ÇEBİ RÖPORTAJI YAPAN: MİLLİ GAZETE/ GÜZİN OSMANCIK

İSRAİL'İN ŞİFRESİ - KARA DİVAN - 
YERALTININ SAKLI TARİHİ
SPOT 1 :
Türkiye'ye yıllarca sokulmuş "ABRA KADABRA" dediğimiz bir söz var. Onun aslı''SHABRİRİ''yani ''KÖR'' manasında İbranice bir sözdür. Bunun aslı huni şeklinde bir büyüye dayanır! Gizlenen Talmud Yasaları  ''Şeytan'ın Muskası" kitaplarımızla bunları ortaya çıkardık; 
SHABRİRİ 
HABRİRİ 
ABRİRİ 
RİRİ 
RİR 
Rİ 
Sonu ''Rİ'' ile biter ve İsrailoğulları için dünya hakimiyetine çalışan şeytanın adıdır bu. Ve bu şeytanın ismi ve teleffuz edildiğinde ortaya çıkacak güçleri bizlere yıllarca ''RE'' yüzüğünün faydaları kampanyalarıyla daha doğrusu kumpaslarıyla sokuldu.
SPOT 2:
Emekli Kurmay Albay Abdülvahit Erdoğan Bey 1968 yılında , ''BÜYÜK TÜRKİYE STRATEJİSİ'' kitabında ISRAEL devletinde kriptolanan harfleri 28 numaralı sayfada şöyle deşifre etmiş:
I-         I; Irak
II-        S- Suriye
III-       R – Royaum de Jordan (Ürdün Krallığı)
IV-      A: Arabia (Suudi Arabistan)
V-        E – Egypt (Mısır) ,
VI-      L- Liban (Lübnan) dır.
İşte bu savaş ISRAEL isminde kriptolandığı gibi Irakla başladı, sonra ''YAKIN DOĞU DEVLETLERİ'' adı altında birleştirecek aşamaya kadar sürecek!.. Bunun son durağı ve nihai vuruş Güneydoğu üzerinden TÜRKİYE' mize olacak.
SPOT 3:
İsrail oğulları da dünyaya egemen olmak için kökü ilahi kaynaklı olan "P 3" modeli adında 3’lü bir sistem geliştirdiler. Bu da ekonomi, teknoloji ve siyasi güç demektir. Tüm bu gizli ve örtülü harp modelleriyle gerçekleştirdikleri eylemler önümüzdeki günlerde bize 3 cephe gösterecek. Biri ''Hatay Amik Ovası'', diğeri '' Şam'' ve ''Kudüs'teki Hermecuddun/Armagedon ''. Bir Kızılderili sözü vardır: ''Ormanda ne olup bittiğini anlamak istiyorsan ''BÜYÜK AYI''nın izlerini takip et''
SPOT 4:
İsrail ve stratejilerini yakın plan takip ettiğinizde dünyayı ve gidişatını önceden anlarsınız. Tevrat'ta Samuel bölümünde ''Birikmiş Milletler' yanına alacaksın denir ve diğer pasajlarda, ''Keldaniler diyarını (Irak'ı)gökten yağan ateşlerle tarumar edeceksin, bozacaksın'' şeklinde ifadeler kullanılır. Bunları bir" Komplo Teorisi" olarak söyleyip kapatmaya çalışıyorlar ama kendi hayatları bir tüm dünya halklarını felakete sürükleyen nasyonalist bir komplo teorisi. Yeryüzünün gerçek tarihi baştan yazılacaktır ve beklenen ‘Altın Çağı’ Allah bu millete nasip edecektir.
SPOT 5:
Özellikle Hanefi ve Bahaizm çatışmasına dikkat edilmesi lazım. Bunlar, İslam topraklarına Siyonist hizmetlerin İsrail adına sokulmasıdır. Bunlarla insanları tahrik edecekler. Suudi Arabistan rejimindeki Bahaizm'le(İngilizlerin yerleştirdiği bir inanç) Sunni İslam arasında çatışma başlatıyorlar. Hatta bunun içinde Cennetten gelen ''Hacer el- Esvet'' taşının çalınması bile var. İnsanlığın sonuna doğru fiziki ve metafiziki kuvvetler olarak cinler yeryüzüne inecek ve insanlarla yaşayacaklar. Mesela, Zülkarneyn'in seddinin göklerde olduğu şeklinde rivayetler vardır. O aşamaya gelince de kıyamet saatini bekleyin artık. Şu an 06. 06. 2006 tarihiyle birlikte İsrail oğullarının sözde ''altın nesli'' start aldı. Dünya, Kudüs dağlarındaki 3 Rabbi dedikleri haham tarafından sürekli trans halinde aldıkları istihbaratı küresel sermayeye aktaran güçlerle yönlendiriliyor..
ROPÖRTAJIN TAMAMI

BASIN - Bütün yazdığınız kitaplarda özet olarak Türkiye'nin dünya üzerindeki önemini vurguluyorsunuz. Sizin açınızdan Türkiye'yi bu kadar önemli kılan özellikleri nelerdir.
YAZAR - Türkiye sadece Ortadoğu değil, Kafkasya, Balkanlar, bütün dünya için bir strateji merkezidir. Bu tarz ehemmiyete sahip bölgeler için uluslararası stratejide Hinterland yani "Kalp Sahası" terimi kullanılıyor. Türkiye sadece fiziki manada değil, metafizik anlamda da bu özel konumdadır. Dünyada en önemli merkez zahiri anlamda Mekke'dir. Dünyanın bundan sonra devam edecek tarihi dilimi içerisinde yükselen İslam âleminin merkezi Türkiye ve özellikle İstanbul olacaktır. Bunu İsrail oğulları çok iyi bilirler.
BASIN - İsrail Oğulları dünyaya bir yön vermeye çalışıyorlar. Onların stratejileri nelerdir?
YAZAR - Şunu lütfen hatırlatalım; "Bizim karşınızda devamlı şeytanla transa geçmiş metafizik istihbarata dayalı bir güç var" . Uluslararası stratejileri doğru değerlendirmek için mutlaka psiko-sosyal ve tarihi açıdan da dini bilgileri dosdoğru kullanmak gerekiyor. Siz, dini sadece namaz ve oruç olarak yani bir ritüeller zinciri kabul ederseniz burada onların istediği güdüklüğe düşmüş olursunuz. Onlar Tevrat'ı, yani Muharref (tahrif edilmiş, değiştirilmiş) Tevrat'ı çağlar ötesi bir strateji kitabı olarak kullanıyorlar. Bunların içinde Kabbala'da var. Ayrıca Muharref Tevrat'ıdeğişik açılardan sistematik olarak yorumlayan 13 tane daha kitap var. Sizin karşınızda şeytanla devamlı transa geçmiş, onunla bilgilenmiş, onunla yaşamış ve onun verdiği stratejileri uygulayan bir güç var. Sizin de bunun karşısında strateji uygulayabilmeniz için muhakkak "Kâinatın Sahibi"nin kudretlerini yanınıza almanız lazım.
BASIN - Yani uluslararası bir strateji için İsrail oğullarını tüm zihni programlarıyla birlikte tanımamız gerektiğine inanıyorsunuz...
YAZAR - Dünyaya yön veren İsrail oğullarını tanımamız lazım. İbranicede İsrailoğlu; "Tanrıyı yenen, Tanrıyla güreşen" anlamına gelir. Bunların inançlarında mitoloji vardır. Gerçek Tevrat yakıldığında Üzeyir (a s) çok ağlamıştır. Ben şimdi insanlara Allah'ı neyle anlatacağım diye. Ertesi gün bir adam kendisini karşıladı.. " Sen Tevrat'ı görmek istiyor musun?. Öyleyse temizlen ve oruca niyet et" dedi. Buluştuklarında kendisine bir tas su içirdi. Üzeyir( a s) o suyu içince Tevrat'ı hatırladı ve sonra o adam onu bir yere getirdi. Tevrat'ın yakılmadığını gömüldüğünü gösterdi. Hatırladığı her şeyin Tevrat'la uyuşması da hayret vericiydi. O zaman gerçek Tevrat saklandı yeryüzünde gömüldü. Gerçek İncil de yeryüzünde saklanıyor. Hatta gerçek incilin başı " Bismila – Rahmana- Rahima'' diye başlar. Bugün elinizde ki bu gayri rahmani bu strateji kitabını insanlar bir din kitabı olarak görüyorlar. Aklın eşya üzerine yaptığı yorumuna felsefe denir. Aklın erişemediği yerde devreye külli irade girer buna da" Din" denir. Kuran'da onlarca peygamber kıssası anlatılıyor. Bu peygamber kıssaları ile dünyada bir strateji belirlemeniz isteniyor. İsrail oğulları Muharref Tevrat'ı getirerek Talmud'u yani Tevrat'ın yorumu ile bütün dünyayı zihni bir programlamaya giriyorlar. Bu 2000 yıllık bir süreçtir. Dünya kara büyü ile ilgili her türlü büyünün etkisindedir. Toplumlar hipnozlu ve formatlıdır. Her ülkenin genetik şifresine ve zaaflarına göre teknolojik unsurlar kullanılarak bu büyü yapılıyor.
BASIN - Dünyada ki dengeler neye göre ayrılıyor?
YAZAR - Dünyanın bu güne kadar iki iyi, iki kötü 4 hâkimi oldu. Bunlardan Hz Zülkarneyn ve Hz.Süleyman iyi güçleri temsil eder. İkisi de İsrail oğullarının peygamberiydi. İki kötü ise Nemrud ve Bühtünnasr. Bunlarda negatif güçlerle dünya hâkimiyeti kurdular. İsrail oğullarını ''dinsizin hakkından imansız gelir'' misali Bühtünnasr yerle bir etti. Ve ondan sonra tekrar dünya hâkimiyeti kurmak için bir araya geldiler ama dağıldılar ve bedevi kavmi oldular ve 2006 yılında bu kavim zirveye vurdu ve dünyaya hükmedecek duruma geldiler. Bunun da en önemli ayağı metâfizik ve fiziki savaşlarının yaşandığı yer olan İstanbul'dur.
BASIN - İsrail'in P 3 adı verilen bir modeli vardır. Bu nedir?
YAZAR - Her şeye hâkim olmak "P 3 "modeli hak dinde olan bir modeldir. Bunun anlamı; ''Görüyor, biliyor, duyuyor'' demektir. Bu özellikler Allah'ın özellikleridir: ''Varlık, hayat ve hikmet''.. İsrail oğulları da buna sahip egemen olmak için aynı "P 3" modeli adında 3 lü bir sistem geliştirdiler. Bu da ekonomi, teknoloji ve siyasi güç demektir. Tüm bu gizli ve örtülü harp modelleriyle gerçekleştirdikleri eylemler önümüzdeki günlerde bize 3 cephe gösterecek. Biri ''Hatay Amik ovası'', diğeri '' Şam'' ve ''Kudüs'teki Hermecuddun/Armegedon Tepesi''. Kur'an da İSRA suresi 4 ve 7 ayetler İsrail oğullarının yeryüzünden kaldırılacağından bahseder. Onların hepsi bunu biliyorlar. Onun için sinsi bir savaş içerisindeler. Bütün dünya bunu bilmiyor ama biz şu anda ''3. Dünya Savaşı'' içerisindeyiz. Afganistan, Irak, Suriye İran diyorlar ama İran köklü bir ülke. Buna cesaret edemeyecekler.
BASIN - Bu bilgilerin kaynağı nedir?
YAZAR - Bunlar "giz bilgileri" metafizik istihbarat dediğimiz kaynaklardan alınır. Mesela bu kaynaklar İsfahan'daki harekete dikkat diyorlar. İran'daki İsfahan'daki hareketin Türkiye'ye karşı provoke edilmemesine lütfen dikkat edelim. Bir Kızılderili sözü vardır, ''Ormanda ne olup bittiğini anlamak istiyorsan ''BÜYÜKAYI'' nın izlerini takip et''. Tıpkı bu sözdeki büyük ayı misali, İsrail ve stratejilerini yakın plan takip ettiğinizde dünyayı ve gidişatını önceden anlarsınız. Tevrat'ta Samuel bölümünde ''Birikmiş Milletler' yanına alacaksın denir, ve diğer pasajlarda , ''Keldaniler diyarını (Irak'ı)gökten yağan ateşlerle tarumar edeceksin, bozacaksın'' şeklinde ifadeler kullanılır. Bunları bir" Komplo Teorisi" olarak söyleyip kapatmaya çalışıyorlar ama kendi hayatları bir tüm dünya halklarını felakete sürükleyen nasyonalist bir komplo teorisi. Ve bu teorilerle insanlık adına yeryüzünün bayraktarlığını yapmış bu milletin insani kodlarıyla oynanıyor.
BASIN- Artık yeryüzünde bir kurtarma operasyonu için bilinçlenme mi başlıyor?
YAZAR - Lütfen bir büyüğünüzden rica edip alacağınız bir ''Gönül gözü gözlüğüyle'' sokaları gözlemleyiniz.Sokakta normal bir insan yok!.. Araba modelleri, villa sayıları, at-avrat sayılarıyla yarışıyor insanlar. Yeryüzünde hakikatleri bilenlerin sayısı çok azaldı lakin yeryüzünde bir kurtarıcı hareketi de başlıyor. Bakınız Allah , Hz İlyas'a peygamberlik görevini verdiğinde İlyas korkuyor "Ben zayıfım, garip bir çobanım hangi nüfuzla, hangi kuvvetlerle seni anlatacağım" dediğinde Allah," Korkma biz seni depremlerle, sellerle, tufanlarla destekleyeceğiz" buyuruyor. Şimdi önümüzdeki günlere mesaj almayı beklercesine dikkat edin. Maalesef yeryüzü büyük felaketlerle terbiye edilecek ve edilmeye başlandı bile... Gizlenen Talmut Yasalarında Ayasofya ve Patrikhane üzerine gizli oyunlar var. . Ayasofya bu plan içinde Vatikan gibi bir model olacak yani, DEVLET İÇİNDE DEVLET. Her türlü insan gizli kimliğini saklayıp buraya girecek ve karışamayacaksınız. Onun için bu kitapta Juda Sofya ismini kullandım. Çünkü. " Aya" aziz demektir. Juda ise Judaizim Siyonizm, Yahudizm demektir. Hıristiyanlara da yar edilmeyecek, eğer kontr bir harakette bulunulmazsa Yahudi planlarının Avrasya, Balkanlar ve Ortadoğu yani Yeni Dünya'nın idari merkezi olacaktır.
BASIN - İstanbul'un metafizik sırları var, bunların hepsini yazmayı düşünüyor musunuz?
YAZAR - Yazmam lâzım evet. Topkapı Sarayında ki kutsal emanetlerin bir takım Ali Cengiz oyunlarıyla İsrail'e, Salamon Mabedine getirilmesi bekleniyor. O zaman bir takım güçler zincirleme bağla yerini bulup reaksiyona girecek. Mesela Gizlenen Talmud Yasaları kitabımızda da anlattığımız gibi Türkiye'ye yıllarca sokulmuş bir "ABRAKADABRA" dediğimiz bir söz var. Onun aslı Şhabriri diye ''Kör'' manasında İbranice bir sözdür. Huni şeklinde bir büyüdür bu! Onlar Süleyman (a s) iftira ediyorlar. Süleyman'ın kuvvet ve kudreti Allahtan değil büyüdendi diyorlar. Bu dünyayı büyü ile yönettiğine göre bizde dünyayı böyle yönetebiliriz diyorlar. Bugün aynı Dünya Krallığı'nı kurmaya çalışıyorlar. Özellikle parasal olarak nasıl güçlü olduklarını biliyorsunuz. Dünya'da örgütledikler gayri milli Özel Harp Daire'lerinin organize şebekeleriyle orijinal sahte paranın yanında ''Mükerrer Para'' dahi basıyorlar. Yeryüzünün yer altı ve yerüstü tüm zenginlikleri gayri Yahudilerin ameleliğiyle bunlara akıtılıyor, Türkiye'de ki petrolü niye kullanamadığımız da bunun içinde...
BASIN - Bu stratejide KIZ KULESİ 'nin görevi veya önemi nedir?
YAZAR - Bu stratejinin merkezi Kız kulesidir. 2500 yıllık bir tarihi biliniyor. Kehf (mağara) suresinde Hz Hızır'la ilgili bölümde Hz Musa ile olan buluşmasından ve yol arkadaşlığı sırları anlatılır. Kızıl Deniz denmesine karşın aslı Kız kulesidir. Hz Hızır batın ilimde, Hz Musa ise zahiri ilimde bir derya idiler.Hz Hızır'ın yardımcısı kimdi?. .Hz Yuşa idi. Kabri nerede? Makam kabri de olsa Beykoz da. Bir kara bu insanlar "Bastı zaman, Tayy-i Mekân" ile zamanın içinde hareket etme kabiliyetin deler. Sadece bizim boyutumuzda değil hayatın diğer boyutlarında da yaşadıkları için zaman ve mekan onlara adeta dürülüyor. Yani manyetik bir alanda sörf yapar gibi hareket programları yüklenmiş kendilerine. Tıpkı sizin web sitenize girip tarihi bilgileri almanız ve sayfayı kapatp başka sayfaya geçmeniz gibi. Onlar ilahi yetkiyle zaman zaman tasavvur edip et ve kemik denen ağırlıktan sıyrılıp elektronik dalga boyutunda hareket edebiliyorlar. Tabii bu bir ilim. Bunu Tibet'te de yapıyorlar ama onların ki şeytani. Tıpkı atomu oluşturan negatif ve pozitif elektronlar gibi insanlık aleminde müthiş bir metafizik savaş var.
BASIN - Geçenlerde sözde onlara şeytanın rakamı olan 666 gerçekleşti. Bunun bir anlamı var mı onlar için?.
YAZAR - Bütün sayılar, rakamlar Allah'ındır. Lakin Allah izin vermişse kaderin hükmü ortaya çıksın diye bir takım şeyler sözde onların emrindeymiş gibi ruhsatlıdır. Şimdi bir bakın bakalım o tarihte doğan çocuklara ne yapıyorlar. Bunları dünyayı yönetecek çocuklar olarak teker teker seçiliyorlar. 6 yaşına geldiğinde Şabat'ta özel bir vaftizden geçirilecekler. Karakteristik özelliklerine göre eğitilecekler. Kana meyilli olanları suikastçı, ilme meraklı olanları fikir adamı stratejist, başarısız olanları ise sözde sanatçı, formula yarışçısı, aktrist veya artist falan ama yine isim olacaklar. Bu ülkenin biraz kalp gözü açılmış insanlara ihtiyaç var. Tarihin belirli devirlerine baktığınız zaman Lâdikli Ahmet Ağa diye birileri vardır..Bu eserleri yazmalarının arkasında mutlaka Hz Hızır'la görüşmeleri var.
BASIN - ''İsrail'in Şifresi'' kitabınızda İSRAEL adında saklı bir şifre olduğundan 
Bahsetmiş siniz. Nedir bu şifre?...
YAZAR - Eskilerin İlmi huruf dedikleri bir harf ilmi vardır. İsrailliler'de bunu kullanıyor. İsimleri özel seçiyorlar ve harflerle sırları kriptoluyorlar. İsrail kelimesindeki harfler de birer şifredir. Bu şifrelemenin deşifrasyonunu Emekli Kurmay Albay Abdülvahit Erdoğan Bey daha doğduğum yıl 1968 yılında ,''BÜYÜK TÜRKİYE STRATEJİSİ'' kitabında 28 numaralı sayfada yapmış.Orjinaline sadık kalarak veriyorum: I- kelimesi Iraq, S-Suriye, R – Royaum de Jordan (Ürdün Krallığı), E – Egpt (Mısır) , L- Liban (Lübnan) dır. İşte bu savaş İSRAEL isminde kriptolandığı gibi Irakla başladı, sonra ''Yakın Doğu Devletleri'' adı altında birleştirecek aşamaya kadar sürecek!.. Bunun son durağı ve nihai vuruş Güneydoğu üzerinden TÜRKİYE' mize olacak.
BASIN - "Büyük TÜRKİYE Stratejisi" isimli bu kitapta neler var?
YAZAR - Lütfen dikkat ediniz Türkiye'de 1968 yılında bir eser yazılmış, " "Büyük Türkiye Stratejisi"Yazarı; merhum Kurmay Albay Abdülvahit Erdoğan. Merhum daha o tarihlerde Türkiye'yi idare edenlerin ve idare edecek olanların bu devleti çok iyi tanıması gerektiğinin üzerine ısrarla eğildi. Ve kitap şu dua ile başlar. YARABBİ Biz Türkleri ilminle zengin et,Güler yüz ve iyi huyla lütûflandır. Öfkelerimizi tutacak sabur Ve tahammülü üzerimizden eksik etme Sağlıkla güzelleştir. Memleketimizi mamur eyle Devletimizi ebediyete kadar hür ve müstakil olarak muhafaza eyle Bütün dünyaya hidayet nurunu saçma imkân ve fırsatını bizlerden esirgeme AMİN!.. Ve ne kadar acıdır ki bu kitapla birlikte hareket eden insanlar tek tek ortadan kaldırıldı. Kendisi de Sultanahmet'te bir araba çarpması sonucu ölüyor.. Burada mutlu olunacak şey bıraktığı Büyük Türkiye ile ilgili fikri harita da nakli ilimler dediğimiz yeryüzü ilimleri ile birlikte İlhami ilimler dediğimiz maneviyata dayalı bütün bilimlerin ve birimlerin planlanmış olması. Bu haritanın arkasında Türkiye'nin iktisadi yapılanmasından da bahsediliyor. Nüfus artışından da bahseder. Bu kadar ciddi bir plan yaptığım çalışmaların içerisinde kaldı mı diye üzülmüştüm. Bu planı hareket ettirdiğimi gören birileri bana bu kitabı mutlaka yazmamı söylediler. Ben acaba bu plan hala harekette mi diye koşuşturduğum da; birde öğrendim ki bu plan yürürlükteymiş. Ve Abdülvahit beyin fikir arkadaşları bu planı ciddiyetle yürütmeye devam ediyorlarmış. O harita önümüzdeki günlerde mutlaka gündeme gelecek. Ve biz bu konuda devletimin milli kadrolarıyla ve milletvekilleriyle birlikte bu stratejiyi tüm Türkiye'ye taşıyacağımıza Allah'ın izniyle inanıyoruz. İşte o ''görüyor, duyuyor, biliyor'' yani P 3'e dayalı planı dünya planları altındaki Türkiye'de hiçbir zaman yadsınamayacak şekilde planların olduğu bir gerçek. Yurt dışında yapılan analizlerde Anadolu insanının cihan-ı şumul genlerinin harekete geçtiği, bu genlerin tekrar dünya nizamı için harekete geçtiği biyolojik tıbbi bir veri olarak belirlenmiş. Çünkü insanların refleksleri tepkileri de takip ediliyor. Büyük Türkiye üzerinden bütün İslam âleminin Orta doğunun ve Balkanların bir çatı altında toplanacağı "İnanan İslam âlemi" diyelim bir büyük devlet gemisi ''NUH'UN GEMİSİ'' gibi yola çıkmış aslında.
BASIN - Önümüzdeki günlerde Türkiye'yi bekleyen neler var?
YAZAR - Önümüzdeki günlerde Türkiye'nin başı çekeceği gönül istemese de fiziki bir cepheye dönüşeceği planlamalar var. Özellikle Hatay Amik ovası…. Orada orman içinde yapılan bir hava alanı var. Bu bölgeye çok dikkat edilmesi gerekiyor.. Burası ABD ve İsrail planları içerisinde gizli yapılan ve kullanılan bir bölge. Türkiye'nin doğusunda Ermenistan diye oluşturulan bir üs bölge var. Ermenistan denize inemediğinden dolayı orada sıkışmış bir durumda. Karadeniz üzerinden denize açıldığında uluslararası hukuka tabi olacak ve böylece istediği mal erzak Ermenistan'a girip çıkacak ve işte o zaman büyük Ermenistan olacaktır. Şu anda kuzey Irak'ta kurulacak kukla devletinde aynı sıkıntıyı çekmemesi için sıkıştırılmaması için Hatay çok önem kazanıyor. .Bu kukla devlet, Hatay üzerinden denize indirilecek. İsrail'in planı işleyeceğinden dolayı istedikleri gibi Türkiye'yi tehditlerle piyon taşı gibi oynatabilecekler. Birde Türkiye'nin Güney Doğusu var. İşte o mayınlı sahaya çok dikkat etmek lazım. Orada çok önemli petrol var oraya mayın döşeyerek o bölgeyi yıllarca gözden uzak tuttular. Şimdi kullanmalarını vakti geldi ve bunun içinde sözde mayın temizlenecek kılıfıyla hükümete kiralık adamlarla projeler verip duruyorlar...
BASIN - Nuh tufanından sonra geminin oturduğu yer belli mi? Hz Nuh'un gemisini yürüten enerji neydi?
YAZAR - Tufandan sonra ilk kurulan yerleşim bölgesi Cudi Dağındaki Mahşer köyüdür. İlginç olan gemi ile taşınan varlıkların bir kısmı genetik olarak transfer edildi. Bu geminin yakıtı atom enerjisi idi. Şu an petrolden daha kıymetli, yeryüzünde petrolün yerini alacak olan bir enerji. Şimdilik ona "Q" enerjisi diyelim. Çok ucuz, kolay ve faydalı olan bu enerjinin yatağının Fırat ve havzası olduğu bilgisine sahibiz. Bu enerji yeryüzünde şekil alacak bir enerji. Onun için Nuh'un gemisi bizim için çok önemli. Zaten MU ve ATLANTİS uygarlıkları sonrasında inşa edilmiş bir gemi bu kadar basit olamaz.. Kuran da zaten sizden önce daha gelişmiş uygarlıkların varlığı olduğundan bahseder. Ne tekim Mısır piramitlerinde uçak resimleri görülür. Ne zaman teknoloji gelişir o zaman o sırlar gelişen akılla birlikte çözülür. Burada ki en önemli sırlar HZ. İdris'e aittir.
BASIN - Hz İdris'in özelliği nedir?
YAZAR - Özellikle bu piramitlerde çok önemli bir rol aldığını da biliyoruz. Çünkü burada ki şifreler piramitlerin güney kapısının Usiris gezegenine bakmasıdır. Osiris,Usiris İdris isminin bozulmasıdır zaten. Hz İdris, antik Yunanda da Hermes olarak karşımıza çıkar. Hz İdris yıldızların feleklerin (gök ve astroloji ilmi) ilmi verilmek üzere göklere çekilmiştir. İnsanlara birçok zanaatı öğreten ''DRS'' harflerinden oluşan İdris, Ders, Medrese, Müderris gibi kelimelerin köküdür. Bu ilim hala yaşamasına karşın bir takım falcı ve astrologlarla gerçeğin örtüldüğü bozulduğu ve bu ilmin değiştirildiği biliniyor. Hakikat ilmi yakında yeryüzüne çıkacaktır. Yeryüzünün gerçek tarihi baştan yazılacaktır ve beklenen " Altın Çağı" nı Allah bu millete nasip edecektir. Özellikle Hanefi ve Bahaizm çatışmasına dikkat edilmesi lazım. Bunlar, İslam topraklarına Siyonist hizmetlerin İsrail adına sokulmasıdır. Bunlarla insanları tahrik edecekler. Suudi Arabistan rejimindeki Bahaizm le(İngilizlerin yerleştirdiği bir inanç) Suni İslam arasında çatışma başlatıyorlar. Hatta bunun içinde Cennetten gelen ''Hacer el- Esvet'' taşının çalınması bile var. Bütün İslam âlemi karışsın birbirine girsin diye. Dünya bu kadar büyük bir provokasyonla karşı karşıya.
BASIN - Çarıklı Erkan-ı Harp nedir?
YAZAR- Bu gün "Çarıklı Erkân-ı Harbi" denen bir erkân var. Bular bazen kapıcı, bazen ormanda şimşir kaşık yapan birileri olabilir. Bunlar Anadolu'yu karış karış gay aleminin askerleri olarak her türlü operasyonu gerçekleştiriyorlar. Bu sırri ve gizlenmesi gereken bir konu izninizle biz tekrar fizik sahaya inelim. Bakınız, toplumsal paranoyalar aslında gelecek felaketlerin habercileridir. Hakikatleri görmeyen, inançsız, günlük histerik duyguların peşinde koşan bir toplum olduk..Zaten İstanbul bundan razı gelmez, toprak sizden şikayet eder Eskiden Osmanlıda Seyit ve Şerifler vardı. . Niye şimdi bilinmiyor bunlar? Çünkü sizin baktığınızda beğeneceğiniz, özeneceğiniz, örnek alacağınız model insanları toplumdan yok etmek amacındalar. Bütün kutsallarınız ortadan kalkarsa siz neyi model alacaksınız. İşte tüm inanan coğrafyalarla beraber İstanbul'un da İslami haliyle direkt Allah'ı hatırlatan motiflerini yok etmeye çalışıyorlar.
BASIN- İstanbul'un manevi özelliği nedir?..
YAZAR - Yeryüzünde 8 tane şehrin şahsı manevi özelliğinden bahsedilir. Bunlar; Semerkant, Buhara, Şam, Kudüs, Mekke, Medine, Bağdat ve İstanbul'dur. Hatta bunların içinde Mekke dünyanın kodlarının çözüldüğü, dünyanın bir gonca gibi açılıp şekillendiği yerdir. Dünya güneşten koptuktan sonra ilk defa zerre iken oradan açılıyor. Bir gül nasıl açılıyorsa yaprak yaprak.. İstanbul ise dünyanın maddi ve manevi şekillendiği yer olacak. Zaten İstanbul'un maneviyatı vardır. Denizden İstanbul'a şöyle bir bakın. Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye'nin heybeti ile süslenmiş bir İstanbul var. Şimdi ise Galata Port projesi ile bu izleri silmeye kalkıyorlar. O Karaköy de Ziraat bankasının üzerinde Hiram ustanın ve Yahudi kadın Ester'in heykelini görüyorsunuz. Niye onu oraya koymuşlar. Çünkü gemilerin ilk karaya çıktıkları Osmanlı toprakları Karaköy'dü. İşte gizli şifre Hiram Usta ile "Bu topraklar bizim" mesajını veriyorlardı. Hiram Usta "zihin işleyen" ustayı simgeler. Elindeki örs insanların zihinlerinin masonik lobilerde dövüleceği yerleri, çekiçte ''medyayı'' yani ''telkin araçlarını'' temsil eder. Niye? Çünkü burası ileride dünyanın hâkimiyet merkezi olacağını biliyorlar.
BASIN- İnsan ve dünya ilişkisini nasıl açıklayacaksınız? Şu an dünya nereye doğru gidiyor?..
YAZAR- İşte yeryüzünü imar eden, şekillendiren cisimlerden 4 bin yıl önce bir sözleşme imzalamışız. Ve bize insan denmiş. İnsanın anlamı: Unutan ve hatırlayan demektir, ''üns ve nisyan'dan'' geliyor. Peki İnsan neyi unutuyor ve neyi hatırlıyor?.. Eğer o sözleşmeyi hatırlarda ''üns-hatırlayan'' olur, eğer unutursa ''nisyan''. Bakınız yaşadığınız yerin adı neden dünyadır?.. Dünya demek ''alçak yer'' demek. Peki neden, neden ama alçak yer?.. Bunun iki sebebi var. Birincisi fiziki olarak 7 kat göklerin altında olmasından dolayı alçak yerdir ki aynı zamanda''alçakların'' yeridir. Ben neyim önce onu bileceksiniz, sonra neredeyim onu düşüneceksiniz. İnsanlara en yakın hayvan maymundur. Hayvana en yakın nebat da mantardır, kökü yoktur. Misyonsuz insan da bu gün insanla hayvan arasındadır. ''İnsan insan'', ''şeytan insan'', ''hayvan insan'' diye tanımlamak lazım insanı. .Bu gün siyonizm davası güdenler şeytan insanları temsil ediyorlar. .İnsan insanı bulana aşk olsun. Sır kaynaklarında 144 bin tane alnı mühürlenen insandan bahsedilir. Onların beşeri ve fiziki kuvvetlerle takviye edileceğinden bahsediliyor. Pek uzak bir zaman olmadan fiziki ve metafiziki kuvvetler olarak cinler yeryüzüne inecek ve insanlarla yaşayacaklar. Mesela Zülkarneyn'in seddinin göklerde olduğu şeklinde rivayetler vardır. O aşamaya gelince de kıyamet saatini bekleyin artık. Şu an 6. 6. 2006 tarihiyle birlikte İsrail oğullarının sözde ''altın nesli'' start aldı. Dünya, Kudüs dağlarındaki 3 Rabbi dedikleri haham tarafından sürekli trans halinde aldıkları istihbaratla yönlendiriliyorlar. Bakınız, dünyanın gidişatını çözmeniz için İblis ve ''şeytan'' olarak adlandırılan teşkilatını çok iyi araştırmanız lazım. Yeryüzünde insandan önce cinler vardı. Bunlar büyük bir savaşla birbirlerini mahvetti. Şeytan o zamanlar onları uyaran pek önemli bir vazife ifa ediyordu. Bilgeliğinden ve doğruluğundan dolayı yeryüzündeki Cin Sultanlıklarına son verilirken şeytan o zaman bu sıfatta değil di tabi Allah'ın katına yükseltildi. Sonra Âdem (a.s) yaratıldığında bir imtihandan geçti ve kaybetti. Müddetli şer kuvvetlerin komutanı olarak ilk insanla birlikte tekrar yeryüzüne indirildi. Soruyorum şimdi CİN ve İNSAN UYGARLIKLARININ başında yaşayan bir tarih olan bu varlığın tecrübesini ve istihbaratını düşünebiliyor musunuz?.. İşte bu kadar zamandır şeytan hem Cinlerin hem de bilinen en eski uygarlıklar Atlantis ve Mu'nun teknojilerini de gördü. O zamanlar Atlantis'in beyin felci yapan silahları olduğu gibi Mu'nun da ışı silahları vardı. Bu kötünün ve Kötülükleri komutanı bütün bu teknolojiyi biliyor. Nuh Peygamber gemiyi yaparken de yanındaydı. Onunda teknolojisini biliyor. İşte bu teknolojiye sahip olmak için Siyonist İSRAİLOĞULLARI şeytanın bu tecrübelerini daha açık ifadeyle raporlarını dikkate alıyorlar. Şeytanın bütün insanları helak edeceği iki silahı var. Biri hırs ki bununla Hz Âdemi cennetten çıkardı. İkincisi haset, kendisi bu sebepten lanetlendi. İşte şimdi insanlar arasında bununla toplumları yok ediyorlar. Tüm İslam âleminin boyunduruktan kurtulamamasının sebebi ''Hırs''ve ''Kıskançlık'' toplumu olmaları. Bu durumu Rabbi sınıfından bir hahamın ifadeleri şöyle özetliyor: ''Toplumları zihinde Yahudi yapıp Yahudi gibi yaşatırsanız, sizin Efendiliğinize boyun eğeceklerdir''.
DÜŞÜNEN İNSANLAR ÇAĞINA HOŞGELDİNİZ!
KONUK YAZAR: HAKAN YILMAZ ÇEBİ
RÖPORTAJI YAPAN: MİLLİ GAZETE/ GÜZİN OSMANCIK

8 Ekim 2016 Cumartesi

TARTIŞMAYALIM İLERLEYELİM - NACİ AKIN

TARTIŞMAYALIM İLERLEYELİM
NACİ AKIN
Hiç gereksiz ve yersiz tartışmalarla Türkiye asıl gündeminden kısa süreliğine de olsa uzaklaştı. Oysa ülkenin bir an önce normalleşme sürecini tamamlaması, ekonomik gündemine dönmesi, anayasal bir uygulama bile olsa olağanüstü hali gerektiren meselelerini bir an önce çözümleyerek demokratik ve özgürlükçü bir ortama kavuşması, terör belasını def edecek kalıcı çözümler üretmesi gerekiyor. Bu tartışmalar ise hiçbir işe yaramadığı gibi, Yenikapı ruhu denilen bütünleşme ve kucaklaşma sürecine zarar veriyor ve yok yere yeni kutuplaşma bahaneleri üretiyor. Lozan ve Abdulhamit tartışmalarından söz ediyorum tabi ki.
Öncelikle şunu ifade etmeliyim, Lozan ne bir zafer ne de bir hezimettir, zira Lozan ne bir savaş, ne bir müsabaka veya yarışmadır. Sadece asil Türk milletinin milli mücadele ile kurtardığı topraklarının üzerinde yeni bir devlet kurulmasına olanak sağlayan bir anlaşmadır. Kurtardığı topraklardan bir milimetrekare dahi taviz vermemiştir. Belki şu eleştiri yapılabilirdi; İstiklal savaşını sonlandırmadan önce Batı Trakya'ya, Musul'a Kerkük'e, Batum'a da yürüseydiniz... 
O zaman da hangi güçle diye bir soru çıkardı ortaya.
Abdülhamit tartışmaları da yersizdir. 33 sene iktidarda kalmış, devleti yönetmiş bir şahsın elbette doğruları da vardır, yanlışları da. Yoksa zaten bir iş yapmamış demektir. Kanuni ondan daha uzun süre iktidarda kalmıştır, elbette onun doğruları yanında yanlışları da çoktur. Ancak tıpkı futbol karşılaşmalarında olduğu gibi galip takım antrenörü, futbolcuları yanlış da yapsalar eleştirilmezler, skor buna izin vermez. Muhteşem Süleyman da öyledir, ülkeyi büyütmüş, bir cihan imparatorluğu haline getirmiştir, o yüzden hataları görmezden gelinir, ama Abdulhamit öyle midir? Evet Abdulhamit'in imar hamleleri, demiryolları, ulaşım, altyapı ve eğitim alanındaki gelişmeler, Mülkiyenin kuruluşu, modernleşme yönündeki başarıları vardır, 1877'de Sadrazam Mithatpaşa'ya verdiği sözü tutarak Kanun-i Esasiyi kabul etmiş ve I. Meşrutiyeti ilan etmiştir bunlar doğrularıdır. Ancak, yanlışları ve başarısızlıkları da saymakla bitmez. 
Balkan halklarının isyanları Abdulhamit devrinde başlamıştır, Sırbistan fiilen bağımsızlık anlamına gelecek özerkliğe o dönemde kavuşmuştur. Bulgaristan Prensliği onun döneminde kurulmuş, 1877 de başlayan 93 harbi denilen Osmanlı-Rus savaşı onun döneminde başarısızlıkla sonuçlanmış, Ruslar Kars, Ardahan, Batum'u işgal etmiş Erzurum'a dayanmıştır. Balkanlar ve Trakya işgal edilmiş, İstanbul'un burnunun dibine Yeşilköy'e (Ayastafanos) kadar gelmişlerdir. Ayastafonos anlaşmasıyla Osmanlı birçok toprağını kaybetmiştir ancak bundan rahatsızlık duyan batılılar sayesinde anlaşma geçerlik kazanmamış, işgal kalkmış ancak Balkanlar'da birçok halk ya bağımsızlık kazanmış ya da özerklik ilan etmiştir. Sırbistan bağımsızlık ilan etmiş, Bulgaristan Prensliği Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlı özerk prenslik haline gelmiştir. Kırım elden çıkmış, İngilizler Kıbrıs'ı, Fransızlar Tunus'u işgal etmiştir. Bu başarısızlıklar karşısında iktidarı suçlayan Meclis-i Mebusanı feshetmiş meşrutiyeti askıya almıştır. Diktaya tevessül etmiş, hafiye teşkilatı kurarak vatanseverler üzerinde baskı oluşturmuş, istibdat rejimi ile özgürlükleri askıya almış başta Mithat Paşa olmak üzere birçok aydını sürgün etmiştir. Son dönemlerinde darbe paranoyasına kapılarak kendini Yıldız Sarayına hapsetmiştir. 
Şimdi bunca tarihi gerçeklere rağmen Ulu Hakan mı? 
Kızıl Sultan mı? 
Tartışmalarını açmanın kime ne yararı vardır? 
Bağırsan sesimizi duyarlar denilen Yunan adaları da Balkan Savaşının yenilgiyle sonuçlanması üzerine tahttan indirilen Abdulhamit'in yerine gelen Sultan Reşat döneminde İtalyanlara terk edilmiştir. Yani Lozan'la hiç mi hiç ilgisi yoktur ve 1947'ye kadar da İtalyan egemenliğinde kalmıştır.
Sayın Cumhurbaşkanının anlaşmanın 93. Yıldönümü dolayısıyla söylediği "Lozan Türkiye'nin tapusudur" ifadesi belki de Lozan'ı tanımlayan en güzel ifadedir. Eksiktir, fazladır o bizim işimiz değil, tarihçilerin işidir, ama bu anlaşma Sevr'i ortadan kaldırdığına göre herhalikarda iyidir. Lozan Cumhuriyet tarihimizde iki defa ileri götürülmüştür. Birincisi Atatürk'ün son günlerinde Celal Bayar'ın Başvekilliğinde Hatay Cumhuriyeti'nin kurulması ve sonrasında yapılan referandum sonucunda Türkiye'ye ilhak olmasıdır. Diğeri ise Başvekil Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun diplomatik zekası sayesinde imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarıdır. Bu sayededir ki adada garantörlük hakkı elde eden Türkiye 1974 yılındaki Barış Harekatı ile adaya girerek de facto durum yaratmıştır. Caber Kalesi ve Süleyman Şah türbesini terk edişimiz ise Lozan'da elde ettiğimiz bir hakkın geri gitmesi anlamına gelir.
Sayın Tansu Çiller'in üzerinde üç, beş keçiden başka hiçbir canlının yaşamadığı Kardak kayalıkları için gösterdiği hassasiyet ve dik duruş hafızalardadır. Bu ülkenin verilecek tek bir çakıl taşı bile yoktur diyerek gönülleri fethettiği de hepimizin malumudur.
Lozan'ı beğenmeyebilirsiniz ama öyle veya böyle gerçekten T.C'nin tapusudur, eksik buluyorsanız boş tartışmalar yerine ileri götürmeye bakınız. Unutmayın Lozan'ı imzalamayan tek büyük devlet A.B.D'dir. Her ne kadar taraf olmadığını iddia ederek imzalamadıysa da asıl çekincesi, ülkemizdeki Türk soylular dışındaki Müslüman unsurların azınlık değil bu milletin asli unsuru olmasıdır. Böylelikle Türkiye'nin bölünme ihtimali ortadan kalkmıştır, bu da A.B.D'nin işine gelmemiştir. Yarın savaş biter, Ortadoğu'da sınırların yeniden çizilmesi söz konusu olursa Türkiye'nin iddia edebileceği hakları vardır, ama Lozan'ı yok sayarak bu hakkı koruyamayız.
Tartışmayalım,
İlerleyelim.
Kalın sağlıcakla.

23 Eylül 2016 Cuma

HIRSIZIN HİÇ Mİ GÜNAHI YOK? - Prof. Dr. Ali DEMİRSOY

HIRSIZIN HİÇ Mİ GÜNAHI YOK?
Prof. Dr. Ali DEMİRSOY
Değerli Kardeşim
Herkes bu lanet kalkışmayı konuşuyor ve doğal olarak da kınıyor. Tamamen haklılar. Ancak bunca darbenin neden olduğunu ve bu darbelerden neden hiç ders alınmadığını; bu son kalkışmanın da doğru dürüst bir analizinin neden yapılmadığını üzüntüyle izliyor. Bir şeyin nedenini tam öğrenememişseniz, ders almamışsanız, bela başınızda hep duracak demektir. Son kalkışma için de işin aslına girmeyen çok şey söyleniyor ve yazılıyor. Benim görüşüme göre hiç kimsenin ders aldığı yok. Yönetim fırsat bu fırsat diyerek dini siyasete ve en önemli kurumlara sokmayı iyice yaygınlaştırıyor ve perçinliyor. Başörtüsü devletin en önemli yerlerinde resmi giysi haline getiriliyor. En kötüsü de daha beterleri için zemin hazırlanıyor…
Geçmişimde ülkemin yaşadıklarından zaman zaman şikâyet ederdim. Korkarım ki çocuklarım ve torunlarım bırakın şikâyeti, güvenli ve aydınlık bir çevrede yaşamayı bile çok arayacaklar…
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ali Demirsoy
***
HIRSIZIN HİÇ Mİ GÜNAHI YOK?
       Hepimizin bildiği bir Nasrettin Hoca fıkrası sanki bu günler için söylenmiş. Gelin birlikte bu fıkrayı biraz uyarlama yaparak bir daha anımsayalım:
       Hocanın evine hırsız girer, evde ne var ne yok götürür. Nasrettin Hoca durumu çevresine anlatınca, birkaç üzülme nidasından sonra hocaya: 
“Niye bu kadar bilmem ne gibi uyudun da farkına varmadın, kapını niye kilitlemedin, neden güvenlik önlemleri almadın, yıllarca kapında beslediğin ve sırtını sıvazladığın köpeklerin niye zamanında haber vermedi, hırsızı belli ki koynunda beslemişsin yoksa farkına varmadan bu kadar zamanda bu kadar kapsamlı soygunu nasıl yapabilirdi, neden birilerinin evi belli ki bu hırsız ya da hırsızlar tarafından soyulurken ortalıkta nutuk atıyordun; bu hırsız seninle uzun yıllar birlikte olmuş biri olmasın, yoksa hırsızı biliyordun da uyur gibi mi yaptın?" diye sorgulamaya başlayınca, Nasrettin Hoca, ey ahali buraya bakın, söylediklerinizin hepsi haklı ya da doğru olabilir; ama “hırsızın hiç mi suçu yok?”
       Biz bu fıkrayı tersine çevirip, ev sahibinin hiç mi suçu yok şeklinde çevirelim ve 1960 darbesinden günümüzdeki darbeye kadar adım adım getirelim. Kapısını kapatamayanlar, gerekli önlemleri zamanında alamayanlar, dostunu düşmanını ayıramayanlar, küçük çıkarları için büyük kayıplara seyirci kalıp, işine geldiği zaman kol kola gezdiklerini sıra kendilerine gelince yok etmeye çalışanlar, kapısında güvenlik için bekleyenleri liyakate göre değil sırdaş olarak seçenler evlerini (ülkelerini) koruyamadılar; koruyamazdılar.
       Çok partili demokrasiye geçtiğimiz 1950-1960 yıllarında demokrasi kültürünü geliştirmekle yükümlü olan iktidar, milletvekillerinin yasal haklarını anayasaya aykırı olarak kısıtlayınca, milleti vatan partili ya da değil diye ikiye bölünce, her vatandaşın anayasal hakkı olan seyahat hürriyetini kısıtlayınca, meclis kararı olmadan yabancı ülkeye asker gönderip 1000 kadar askerin ölümüne zemin hazırlayınca, öğretim üyelerine, ordunun subaylarına hakaret edince, particiliği kindarlığa çeviren ve daha onlarca olmaması gereken olumsuzluğa imzasını atınca, kendi kurduğu kumpas ile İstanbul’daki Müslüman olmayan özellikle Rum vatandaşlarımızın malını yağma ettirince ve evlerini dükkânlarının tahrip edilmesine göz yumunca, kaynağı iç ya da dış olsun bir darbeye zemin hazırlamıştır. Uygar ülkelerde bunlardan birinin yaşanmaması nedeniyle darbe de olmuyor.
       1971 yılı Mart 12 Muhtırası (bir çeşit darbe), insanların sağcı ve solcu diye birbirini yediği; bu ülkenin sosyalizme şehir gerillası mı yoksa kır gerillası mı ile geçmesi gerektiğinin tartışıldığı, milliyetçi-mukaddesatçı bir kesimin kurumları babasının malı gibi yandaşlarla doldurduğu; cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığının hortladığı; gerekli önlemleri alması gereken yönetimlerin ve siyasilerin dedi ki dedi diye laf salatasıyla yıllarımızı heba etmesiyle bu muhtırayı yedik. Akıllanmadık.
       1980 Darbesi, günde 15-20 kişinin öldürüldüğü, herkesin çivi üzerinde oturduğu, şehirlerin sağcı solcu diye bölündüğü, FETÖ örgütünün milliyetçi ve ülkücü kimliği ile saklandığı ve kapsamlı olarak kuluçkaya yattığı, kadayıfın altı yandı mı yanmadı mı, şeriat devletinin gelişi kanlı mı kansız mı olmasının tartışıldığı, parlamentonun bir cumhurbaşkanını bile aylarca seçemediği; karaborsanın, mafyanın kol gezdiği; ailelerin çocuklarının akşam eve sağlam gelip gelemeyeceği endişesini yaşadığı bir ortamı yaratan siyasiler, Maraş ve Çorum’da yapılan iğrenç katliamlar; Milliyetçiler cinayet işler sözünü bana söyletemezsiniz diyen siyasiler kökü içeride ya da dışarıda olsun bir darbeye zemin hazırladı. Halk sevinç ile sokaklara döküldü. Ders alması gerekenler almadı.
       Bir önceki darbenin zemin hazırlayıcıları yeniden sahneye çıktı. Cemaatler, yolsuzluklar, üstüne üstlük bir önceki politikacılar tarafından hafife alınan PKK kalkışması; fırsat bu fırsat diye gericilik hareketlerinin her türlüsünün yaşandığı; yılan öyküsüne döndürülen başörtüsü sürtüşmesi; cumhuriyetin temel değerlerine ve simgelerine saldırılar 28 Şubat muhtırasını doğurdu. Keşke bütün bunlar bir film şeridi gibi birbirinin arkasına eklenerek anlamayanlara anlayacak şekilde tekrar tekrar izlettirilse.
       Biz en son kalkışmaya geçmeden. Yazının girişinde verdiğimiz hoca fıkrasını tersine çevirerek bir uyarlama yapalım. Bu sefer “ev sahibinin hiç mi kabahati yoktu?” diye verelim. Siz hırsızı evinizde el bebek gül bebek koynunuzda büyütmüşsünüz; ne istemişse vermişsiniz; sizinle birlikte namaz kılmış dua etmiş, aynı ülküye hizmet etmişsiniz; evin en değerli eşyalarının saklandığı kasaya (buna kozmik oda diyelim) halen ev halkının en değer verilen kişileri marifeti ile açmış ve ne var ne yok öğrenmesine izin vermişsiniz; komşular, mahalle halkı, akrabalar binlerce defa bu “sizce mutena olan bu kişinin ürkütücü bir yanı olduğunu, bir gün bu evi belaya sürükleyeceğini” söyleyerek uyarmış, siz sadece gülüp geçmişseniz; çok sayıda avukat, hukukçu, yazar, çizer, bilim adamı Ergenekon ve Balyoz diye başlayan çok sayıda davanın kumpas olduğunu ve bu savcı ve yargıçların Türk adaletini temsil etmediğini haykırmasına karşın, bu savcı ve yargıçların hatalı karar verdiğinde doğacak maddi ve manevi suçun ödentilerini devlete yükleyen yasa çıkardınız (bu yasanın açık anlamı: Benim yönetimime ve anlayışıma uygun karar alırsanız başınıza hiçbir şey gelmeyecektir demektir; şimdi de sıkılmadan kandırıldık diyorsunuz)[i]; evinizin güvenliği için tuttuğunuz bekçilerden size uyaranları derhal işinden atmış yeteneksizlere ve işbirlikçilere kulak vermişseniz; hırsızı övücü toplantılara cumhur cemaat katılmış övücü nutuklar atmışsanız; kirli işlerini görmezden gelmişseniz; yurt-barınak yapamayıp sokağa terk ettiğiniz bu ülkenin fakir çocuklarını bu yamyamın kucağına atmışsanız hatta bu çocukları evinizin kirli işleri için gelecekte yandaş olarak görmüşseniz; cumhuriyeti kuranlara akşam sabah küfür edilmesine sessiz kalmış, zaman zaman siz de katılmışsanız sizin de verilecek hesabınız var demektir.
       Bütün uyarılara karşın sonunda koynunuzda geliştirip büyülttüğünüz bu kişi ve şürekâsı evi soymaya kalkışınca “kandırıldık” diye günah çıkarmaya başladınız. Meydanlara çıkıp bu aşağılık hareketin sanki sorumlusu siz değilmiş gibi nutuklar atmaya başladınız. Bakın bu ülkeye hiçbir melanet durup dururken gelmedi. Türkiye’de olan tüm darbe ve muhtıraların temelinde yönetimlerin bilgisizliği, yeteneksizliği, çıkarcılığı, demokrasinin özünü içselleştirememesi, ihmali, vurdumduymazlığı, ağır kusurları yatmaktadır. Hep bir ağızdan darbe ve muhtıraları kınayalım, lanetleyelim. Ancak izin verin de gelecekte olacakları önlemek için şu soruyu de kendimize çekinmeden, açık yüreklilikle soralım: Hırsızların suçu vardı da ev sahiplerinin hiç mi kusuru yoktu? Galiba bu melanetlerin bir daha tekrarlanmaması için önce bu son soruya yanıt vermemiz ve gerekeni yapmamız gerekmektedir.
            Son günlerde siyasetçiler, yazarlar, bilim adamları, yöneticiler ağızlarını açar açmaz “Üst Akıl”dan dem vurarak aklanmaya çalışıyorlar ve hedefi bulduklarının müjdesini yavan bir şekilde veriyorlar. Ömrünüz korku ile geçti. Kıvırmayın. Ben açık açık yazayım. Sizin Üst Akıl dediğiniz Amerika Birleşik Devletleri yönetimleridir. Teşhis doğrudur; eşek olanın üstüne binen çok olur sözü de doğrudur. Ne melanet geldiyse yöneticilerimizin ziyaret edip akıl aldığı oval ofisin sahiplerinden geldi. Bunu bilen ve önlemeye çalışanlar geçmişte oldu mu oldu (çoğu canıyla ödedi); kimlerdi? Size anlatayım.
       Türkiye Cumhuriyeti ne zamandan beri kandırılıyor, kimler tarafından kandırılıyor? Önce bunu bilmeliyiz. Çünkü ne yazık ki halkımız okumuyor, geçmişe ilişkin bilgisi hemen hemen hiç yok; öğrendiklerini de hemen unutuyor; buna bilim dilinde balık hafızalılar deniyor.
       Menderes’in NATO’ya girme ve biraz yardım alma bahanesiyle yaptığı “elimizi kolumuzu bağlayan çok sayıda” anlaşmaları bu yazıda dile getirmeyeceğim (daha önce Türkiye’de herhangi bir yabancı ülkenin askeri üssü bulunmuyordu ve kendimizi bağlayan anlaşmalar da en azından 1946 yılına kadar yoktu). Yıl 1969 Şubat 16, tarihe geçen adıyla “Kanlı Pazar” Amerika’nın 6. Filosu İstanbul’u ziyaret edecek. Bir grup üniversite öğrencisi (76 gençlik örgütü) bu filonun ziyaretinin ve İstanbul’u bir genelev gibi kullanmalarının bir emperyalist çıkarma olacağını, bu ilişki ile Türkiye’nin gelecekte altının oyulacağını, çeşitli dalaverelerin başlangıcı olacağını sezinleyerek, Beyazıt Meydanı’ndan başlayarak Karaköy’de “6. Filo defol” sloganı ile tepki göstermeye kalkıştı. Ne oldu biliyor musunuz? Valilikten izin alınmasına karşın, Türk güvenlik güçleri izin vermedi. Tepki gösterenleri, araya girerek gruplara böldü ve çok sınırlı sayıda gencin iskeleye girmesine izin verdi. Bu arada daha sonra Milliyetçi-Ülkücü ve Milli Görüşçü takımın beyinlerini oluşturacak insanların da dâhil olduğu bir kesimin, karşı tepki göstermek üzere Taksim Meydanı’nda toplanması ve daha sonra toplu namaz kılınmasından sonra bu nümayişçi gençlerin üzerine saldırmaları için gerekli tüm zemin hazırlandı. Mehmet Şevket Eygi gibi yazarların azmettirmesi, Komünizmle Mücadele Derneği, Milli Türk Talebe Birliği’nin öncülüğünde literatürefaşist şiddet olarak geçecek olay gerçekleşti (Vikipedia). Bu gün FETO’ya iş adamı olarak yardım etmiş olanlar ve benzerleri o gün de camiye sakladıkları 2000 kadar değneği bu anti nümayişçilerin eline vererek onları eşek sudan gelinceye kadar güvenlik güçlerinin gözetiminde dövdüler; bıçakladılar; taşlarla kafalarını gözlerini yardılar; Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan bıçaklanarak yaşamını orada yitirdi. İktidarda AP partisi vardı. Bu tepkiyi hazırlayan gerçek milliyetçi gençlerden 12’si daha sonra milli güvenlik güçlerimizce çeşitli yerlerde kıstırılarak öldürüldüler ve Menderes hükümetleri zamanında zemini hazırlanmış Üst Akıl, böylece bu ülkeye bu kesimin aracılığıyla yerleşti. Unutmadan söyleyeyim Bekir Coşkun’un da 31 Ağustos 2016 tarihinde köşesinde dile getirdiği gibi, bu gün Büyük Millet Meclis başkanlığına getirilen İsmail Kahraman o gün cihat çağrısı yapıp, kürek saplarını emperyalist uşaklarına dağıtanlardanmış; cihat dediği de 6. Filoyu savunmakmış. Daha da gülünç tarafı, Kıble yerine 6. Filoya dönerek namaz kılmaları olmuş. Diyoruz ki Üst Akıl ile flört edilenleri Allah kahretsin; iyi de içimizde hala yetkili olarak dolaşanları ne yapacağız Alt Akıllılar.
       Üst Akıl lafından da nefret ediyorum; kim üretti ise kahrolsun; çünkü üst akıl denince bizim alt akıl olduğumuz anlamı çıkıyor (buna halk dilinde geri zekâlılar denir). Ben bir Atatürkçü Cumhuriyet çocuğu olarak bu sıfatı asla kabul edemem. Olsa olsa bizim aramızda geri zekâlılar vardır diyebilirim. Dolayısıyla FETO’nun (Gülen’in) emperyalistlerle iş birliği bir başlangıç değildi; bir sonuçtu. Bunu bu ülkenin aydınlık yüzlü insanları hep gördü ve yönetimleri hep uyardı. Son darbede Amerika Birleşik Devletlerinin denetiminde olan, habersiz bir sineğin bile uçamayacağı İncirlikten kalkan uçakların darbecilere yakıt ikmali yapmasını bu halka nasıl açıklayacaksınız, 6. Filonun bekçileri? (onların bir kısmı hala aramızda) O gün de bu gün FETO’cularla kol kola gezmiş Üst Aklın uzantıları, işbirlikçileri vardı. Hatta 6. Filo ihanetine bizzat katılan çok sayıda kişi son yönetimde bu ülkenin en yüksek makamlarına yüceltilmişlerdir. Bu zevat hala ortalıkta Üst Akıl saptırması ile sırıtarak beyanatlar veriyor. Bu halk o günden bu yana “çeşitli adlar altında zuhur eden” bu guruplar tarafından hep kandırılmıştır.
       Bizim, Atatürk’ün yapmaya çalıştığı gibi hiçbir ülkeye göbek bağıyla bağlanmamıza gerek yok. Bu ülkenin insanları devletler kurmuş ve yönetmiş bir halkın çocuklarıdır. Kendi ayaklarımız üzerinde onurla ve başarıyla durabilirdik, durabiliriz de; yeter ki kendini ümmetçiliğe, Arap Milliyetçiliğine, batı hayranlığına kaptırmamış, evrensel değerleri ölçüt almış, oval ofisten ve Brüksel’den talimat almayan, Cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerinden ilham alan laikliği ve demokratik olmayı içine sindirmiş liderleri ve yöneticileri seçebilelim.
       Bu yorumdan sonra birkaç kuşakta zor temizleyeceğimiz, cumhuriyetin bugüne kadar aldığı en büyük darbenin (kalkışmanın) ve yıkımın bir genel değerlendirmesini yapalım.
       Sonunda, yılların birikimi 15 Temmuz kalkışması ile tümüyle su üstüne çıktı. Son yarım yüzyıllık siyasi tarihimizin kirleri, siyasilerimizin, yönetimimizin yetersizlikleri; din paravanasını kullananların çirkin yüzü; iktidar için kimin kimlere taviz nasıl tavizler verdiği; aydın bir kesimin kumpaslarla birkaç soysuza nasıl teslim edildiği; halkının çıkarını korumak için iş başında olanların bunları görüp vatandaşını koruyacağı yerde adaletin yüz karası savcıların melaneti yetmiyormuş gibi, savcılığa nasıl soyunduğunu; kılıcın ucu kendilerine değince gözlerini fal taşı gibi açarak zorunlu olarak cumhuriyete nasıl sahip çıkmaya çalıştıklarını ibretle izliyoruz.
       Bu ülkedeki düşünen, çıkar peşinde koşmayan, cumhuriyete gönül vermiş, akıllı, geleceği görebilen yüzlerce insan “yapmayın, etmeyin, tehlike büyük; gelin bu dincilik tutkusundan vazgeçin; cemaatleri siyasete sokmayın; cemaatçi olanları ayıklayın” demesine karşın, yöneticilerin kılı kıpırdamadı; inadına cemaatçileri bir yerlere atadılar. Kandırıldık lafı, doğuştan ve genç yaşta dini eğitim alarak beyni formatlanmış insanlar için geçerlidir; akıllı ve eğitimli insanlar için kandırıldık sözü özür olarak görülmez. Çünkü istihbaratı, danışmaları, yüzlerce bilgi kaynağı olan bir yönetim kandırılamaz; ancak bir birey kandırılabilir. Kaldı ki bu ülkenin okumuş, eğitimli, akıllı, dünyayı tanıyan yüzlerce insanı binlerce defa kandırılıyorsunuz, cemaatçilik, din simsarlığı ve Atatürk düşmanlığı sizi ve bizi bir yere götürmez diye uyardı (e az ben çok sayıda yazımda uyardım). Hiç birine kulak asılmadı. Kime önem verildi? Kozmik odanın talan edilip bilgilerin PKK’ya sızdırılmasına neden olanlar, kumpasın genişletilmesini ve devamını sağlayanlar; FETO örgütüne yıllarca devletin olanaklarını peşkeş çekenler ve her fırsatta ona övgü düzenler hala yönetimin içinde “abi” sıfatıyla yer bulunuyorlar ve utanmadan, sırıtarak ekranlara çıkıyorlar.[ii]Bu köpekdişinin kökleri hala yönetimin içindedir. Bir avuç cumhuriyetçiye, Kemalist’e ve Atatürkçü’ye kulak verin. Tehlike birkaç on yılda geçecek gibi değil. Bir ilke imza atın derim: Kalkışmanın en büyük zeminini hazırlayan sizler; bu zeminin pislikten temizlenmesi için elinizden geleni yapın derim. Bunu yaparken bir devrin kandırıldığını söyleyen dönek, yalaka, din simsarı, çıkarcı insanlarıyla bunu yürütemezsiniz. Doğruyu yazan basına kulak verin. İnsanı doğru yola sokan akıllıca yapılmış uyarı ve eleştirilerdir. Bu ülkede kandırılan bir kesim varsa o da “kandırıldığının farkına varamayan” halkın kendisidir.
       Doğru ya da düzmece, ancak dünya tarihinin en büyük soygunlarından biri olarak sunulan 17-25 Aralık soygun öyküsü birilerini (son darbecileri) harekete geçmek için yeşil ışık yakmıştır[iii]. Çünkü hukuken aklanmayan bir hırsızlık vakası, her zaman kuşkuludur ve halkın yanında itibar yitirilmesidir. Bu aklanmayan olay iyileşmeyen; kabuk bağlamış bir yara olarak tarihimizin kirli sayfalarına işlenmiştir. Yaklaşık 40 yıldır cumhuriyeti yıkmaya yemin etmiş, en sinsi ve kurnaz yöntemleri kullanmış, belli ki büyük bir ülkenin önemli desteğini almış; onunla yetinmemiş kendini akılı zanneden birçok siyasimizin desteğine mazhar olmuş bu örgüt aradığı zemini bulduğunu düşünerek düğmeye basmıştır. Hele ki, kumpas davaları ile tamamen temizlenmemiş cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine bağlı bir avuç kahraman subay canları pahasına bu kalkışmayı önlemiştir.
       Her şeyde bir hayır vardır sözünü şimdi daha iyi anlıyorum. Eğer 17-25 Aralık soygunları gündeme gelmeseydi. Vücudumuzun her hücresi bu virüsle bulaşmış olacaktı. Bu cumhuriyet yıkılacak niteliği Ortaçağı anımsatan yeni bir düzen kurulacaktı. Bir yüzyıldır zor şer yetiştirmeye çalıştığımız aydınlık yüzlü insanların kafaları belli ki yerinde olmayacaktı.
       Yıllarca yazıldı, söylendi, bu ülkenin geleceği için “dini siyasete ve eğitime sokmayın” dendi. Anlayan kim? Tam tersi yapıldı. İnsan karşılaştırma yapabilen mahlûktur; başarısı da bu özelliğinden kaynaklanır. Yaklaşık %80 Ateist olan Japonya, yaklaşık %65-80’ni Ateist olan Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka hatta Hollanda bilimde neden bu kadar yeni buluşa imza atmış; sanatta ve edebiyatta önemli yerlere gelmiş; hırsızı, soyguncusu, yalancısı, dolandırıcısı, teröristi en az olan ülkeler olmuş da, aklını dinle bozmuş İslam ülkelerinin tümü; Hindistan, Güney Amerika ülkeleri ahlaksızlıkların ve anarşinin yuvası olmuş?
       Bütün bunlardan sonra gelecek için umutlu musun diye sorarsanız, doğrusu evet diyemeyeceğim. Çünkü hala din eksenli bir yönetim peşinde koşuluyor. Türk milleti gelecek için büyük endişelerle kıvranırken, liyakatli insanların belirli yerlere atanmasını özlemle beklerken, yönetim, sanki çok elzemmiş gibi, darbenin en sıcak günlerinde topçu kışlasını gündeme sokuyor; polislerin türbanlı olmasının yolunu açan kararlar alıyor. Hiç kimse demiyor ki, dünyada polisinin başına türban takıp da insan içine karışmış bir ülke var mı diye? Yıllarca türbana tavır koymuş Türk Silahlı Kuvvetlerinin sağlık açısından amiral gemisi olan GATA’nın Suudi hanımlarını andıracak bir bayan doktora teslim töreninin görüntülerini boy boy basına servis ediliyor. Türk demokrasisi türbana endekslenmiş demokrasi oluyor. Yandaş basın hep şöyle yazıyor “Türkiye’ye demokrasi artık yerleşmiştir; türbanlı kadınlar artık her yerde boy gösterebiliyorlar”. Demek ki batı demokrasisi hiçbir zaman bizim demokrasimizin düzeyine ulaşamadı. Bu düpedüz uygarlaşma yolunda epeyi yol almış bir ülkenin yıllar sonra tekrar Ortadoğu çukuruna yönlendirilmesi demektir. Basın, eğer doğruyu yansıtıyorsa, gazeteler, Türkiye’nin önemli yerlerine, kesinlikle tarafsız ve yansız olan kurumlarına yine cemaatçilerin atandığı haberleriyle dolu. Bu da daha sonraki bir kalkışmanın yumurtalarının kuluçkaya konması demektir. Sayısız cemaat sırada aport halinde beklemede olmalı… El konan FETO okulları imam hatip liseleri olarak eğitime sokuluyor. 03 Eylül 2016 tarihinde internette -eğer doğruysa, dilerim doğru değildir- milletin sarayı milletin camisi diye vergilerimizle yapılan camide büyük bir kitleyle zikir yapılmış. Belli ki cemaatin biri gidiyor, birileri geliyor. İnsan ister istemez düşünüyor. Fetullah Gülen denen meczubun yapmak istedikleri başka birileri tarafından sistematik bir şekilde gerçekleşiyor. Amaç şeriat devleti miydi? Giyimiyle, kuşamıyla, eğitimiyle, devletin zirvesindeki milletin binalarında yapılan zikirle al sana ön hazırlıkları.
       Demek ki huylu huyundan vazgeçmiyor. Yayı ne kadar gererseniz yapacağı tahribat o kadar derin olur ve o denli uzaklara uzanır. Bu nedenle umutsuzum. Sadece bir (bu) belayı halkımızın sağduyusuyla ve Atatürkçü subayların özverisiyle savuşturduk. Sistematik ve sinsi bir şekilde dini eğitimle formatlanan zamanımızın genç kuşağının gelecekte bu erdemi göstereceğini kimse garanti edemez; tam aksine kalkışmalara yandaş olması beklenen bir nesil yetişiyor. Aslında yetiştirildi de biz hala uyur numarası yapıyoruz. Ülkemizden akın akın IŞID denen belaya katılımı laik ve Atatürkçü eğitim uygulaması ile mi açıklayacaksınız? 19 Eylül 2016’da okulların açıldığı gün cumhurbaşkanı “okullara sahip çıkmalıyız” diye bir mesaj verdi ve hemen ardından haberlerde bundan böyle ilk ve ortaokullarda din dersi (ayet öğrenme, fıkıh, peygamberimi seviyorum, dinimi seviyorum, kuran okuma, Arapça öğrenme) başlıkları altında din dersi eğitiminin zorunlu hale getirildiği açıklandı. Cemaat de yönlendirmeyi bu yolla yapmıştı. Anadolu’da yüzyıllardır söylenen bir öz söz vardır: Bela nereden gelir? Ölünün köründen.
       Sonuçta siyasi erkân bütün bunların yasalardan kaynaklandığını ileri sürerek ağızlarını açtıklarında yen Anayasa ile söze başlıyorlar. Belki de dünyanın en demokratik ve özgür anayasasını 1960’lı yıllarda yapmıştık. Aynı kafa (özellikle tutucular) bu bize bol geldi diye sürekli yonttular. Aslında iki şeyi bir türlü anlayamadık, birincisi halkı bilinçli olan bir ülkenin üst akla (yerine göre moda söylemle vesayet kurumlarına) danışması gerekmez; yönlendirmesini de kabul etmez. Formatlanmış beyinler üst aklın peşine takılırlar (çünkü bu tip insanlarda her zaman birine biat etme kültürü gelişir; bu kültürü şeyhinden, dini önderinden edinir). İkincisi, sorunlarımız büyük ölçüde yasalardan (bu cümleden olmak üzere Anayasadan) kaynaklanmıyor; siyasilerin Anayasa ve yasalara bin bir katakulli ile uymamasından kaynaklanıyor. Bizde yapılan darbe ve muhtıralara bir bakın, yapanların hepsi darbe ilanlarına Anayasaya saygı çağırısı ile başlıyor.
       Adı geçen hükümetler ve son kalkışmaya muhatap hükümet hep kötü şeyler mi yaptı? Hepsinin bu ülkeye şu ya da bu şekilde katkıları oldu. Son birkaç hükümetin de özellikle geçmişte hayal etmeye bile zorlanacağımız katkıları oldu. Ancak demokrasinin en nankör tarafı (belki de en muhteşem tarafı) yöneticiler önemli bir hata işlediği zaman yaptıklarına bakmaksızın görevi başkasına devretmeleridir. Bu nedenle sorunlar kronikleşmez; demokratik yollardan çözüm bulunur. Demokrasiyi şeklen işleten ülkelerde yöneticiler tutkalla yapışmış gibi görevlerini bırakmaz, çeşitli suçlamalar ve inkârlarla egemenliklerini devam etmeye çalışırlar. Diretmelerinin nedenlerinden biri de bu gibi toplumlarda yönetici kendisine, çoluk çocuğuna, çevresine ekonomik çıkar sağlamasıdır. Gittiğinde foya açığa çıkacaktır. Bu nedenle başta kalmak için her yolu dener ve bir gün darbe, kalkışma ya da muhtıra ile karşılaşırlar. Almanya’nın efsanevi başbakanı Willy Brandt, hem ülkesinde hem de dünyada en saygın yere sahipti. Alman milleti neredeyse ona tapıyordu. Ancak danışmanlarından birinin casus olduğu ortaya çıkarıldığı akşam hemen, bunu yönetim aksaması ya da hatası olarak algılayarak “kandırıldık, boş bulunduk gibi laflar etmeden” görevinden hemen ayrıldı (1974)[iv]. Batı demokrasisi buna benzer örneklerle bezenmiştir. İşte bu nedenlerle bu ülkelerde muhtıra, kalkışma ve darbe olmuyor. Bu nasıl kandırılma ki Sözcü Gazetesinin 04.09.2016 tarihli yazısına göre 150 General, 10.000 Subay, 12.000 Astsubay, 5.000’e yakın akademisyen, 100 000’e yakın bürokrat ve memur (gerisi daha yavaş yavaş geliyor), casusluk, terör örgütüne üye olma, vatana ihanet, darbeye hazırlık ve teşebbüsten tutuklanıyorlar, işlerinden uzaklaştırılıyorlar, soruşturmaya uğruyorlar ve biz sütten çıkmış ak kaşık gibi “haberimiz yoktu” diyebiliyoruz.
       Sözcü Gazetesi 13 Eylül 2016 tarihli basımında, Emniyet Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan Fetullah Örgütünün önemli kişilerini (bu gün hepse tutuklu ya da kaçmış) o zamanın Devlet Güvenlik Mahkemesine isim isim telefonlarıyla bildiriyor ve tehlikeyi açık açık anlatıyor. Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Nuh Mete Yüksel gerekli izni veriyor (izin verdiği için o da bir kaset ile yolcu ediliyor). Ancak siyasi irade bu soruşturmayı durdurduğu gibi, müdürü de sürüyor. Halkın ifadesiyle “boru değil” emniyet müdürü dikkat çekiyor.
       1999 yılında bir açık oturumda, cüzzamlı hastaların anası ve koruyucusu olan Sayın, Rahmetli Prof. Dr. Türkan Saylan sanki geleceği görüyormuş gibi cümle cümle anlattı[v]. Ne mi yaptık? Ağır kanser hastası olan Sayın Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evini gece yarısı bastık, kendisini zindana tıktık. Bu ülkede kandırılamayacak kadar akıllı insanların olduğunun farkına varamadık.
       Silivri Mahkemelerini birkaç defa başından sonunu izledim. İnönü Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve Sayın Dr. Doğu Perinçek savunmalarında ilkokuldan terk birinin bile anlayacağı açıklıkta, belgelerle bu yargılamaların bir düzmece olduğunu açık açık anlattılar; tehlikenin ve şer odağının merkezine dikkat çektiler. Savcı gayet gayri ciddi bir şekilde elini iki tarafa sallayarak “tutuklanmalarının devamına” dedi ve yargıçlar da büyük bir karar veriyormuş gibi kabul ettiler. O gün Türkiye’nin geleceği açısından dünya başıma yıkılmıştı; günlerce uyuyamadım. Böyle bir seciyesiz yargılama taş devrinde bile olamazdı. Silivri mahkemelerini tek bir defa izleyen biri notunu hemen orada verebilirdi. Öyle oldu mu? Köşe yazarlarına soruyorsunuz, İstanbul’da oturmalarına karşın “merak edip!!!” bir defa bile izlememişler; şimdi sayfa sayfa yazı döktürüyorlar. Çatı iddianamesinde bir cumhuriyet savcısı FETÖ örgütünün bütün yapılanmasını, amacını ve yapacağı eylemleri önceden tek tek sırasıyla bir bir hiçbir hata yapmadan yazmış olduğu açıklandı (Vatan Gazetesi 19.09.2016). Vatandaşlarının hatta suçluların bile haklarını korumak yükümlülüğünde olan yönetim, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanın belki Genel Kurmay Başkanı ya da ilgili kurumların başındakiler, sayısız danışmanlarından birini gönderip “karışmadan giden bakın bakalım oralarda ne oluyor?” deseydiler ve tek bir defa bile görüş alsaydılar, göğüslerindeki yumruk büyüklüğündeki organın sesini duyabilseydiler, bu tezgâhı hemen anlayabilirlerdi ve yüzlerce gerçek vatanseverin zindanlarda çürümesini önleyebilirlerdi. Şimdi kalkıp yazarı, çizeri, yöneticisi, şunu, bunu biz kandırıldık diyor. Bu sözleri duyunca hemen kalkıp aynaya bakıyorum, acaba anlımda “keriz mi yazılıyor” diye.
       Kafamız karmakarışık. Bakanlarımız bir zamanlar PKK terör örgütü için Ateist, Komünist, Leninist güruh; Fetullah Gülen için de kâinatın imamı, himmet-hizmet cemaati diyorlardı. Şimdi de İslamiyet’in en katı görüşüne sahip Sünni/Nurcu tarikatına bağlı FETO örgütü ile PKK’nın birlikte hareket ettiği; aynı amaca hizmet ettiği söyleniyor. Açılıma karşı çıkanlar ve tehlikeyi sezinleyerek uyaranlar demokrasi düşmanı olarak damgalandı; 16 Eylül 2016 günü başbakan Sayın Binali Yıldırım 26.000 şehide ve 7.000 gaziye kendi el yazısı ile başsağlığı ve geçmiş olsun mektubu yazarak, dünyadaki birçok savaştan daha çok insan yitirilen bir terörle mücadelenin aslında başarı-başarısızlık analizini gözler önüne serdi. Millet olarak bu şer çetesine esas zemini hazırlayanların yargılanmasını görmek istiyoruz. Bunun riskini alanlar bu belanın temizlenmesinde başarılı olacaklardır.
       Nasrettin Hoca bir gün bir kahvenin önündeki bir bahçede gazelleri panik bir şekilde karıştırıp bir şeylere bakar gibi yapıyormuş.
       Kahvedekiler: “Hayrola hoca ne arıyorsun?” diye sormuşlar.
       Hoca: Çuvaldızımı kaybettim onu arıyorum.
       Kahvedekiler: Hoca, çuvaldızla bahçede ne yapıyordu ki kaybettin?
       Hoca: Aslında çuvaldızımı ahırda kaybetmiştim.
       Kahvedekiler: İyi de hoca ahırda yitirdiğin çuvaldızı bahçede niye arıyorsun ki?
       Hoca: Vallahi orası çok karanlık, onun için burada arıyorum.
       Yalan yanlış beyanlar vererek Fetocuların Kozmik Odaya girmesine zemin hazırlayarak Türkiye’nin savunma sisteminin deşifre edilmesine, hatta teröristlere servis edilmesine neden olanlar: hocaya laf söyleyenlere hakaret edenler; tehlikeyi önceden haber veren yetkilileri görevden alanlar ya da o yana bu yana sürenler; en önemli kadroları ve değerli arsaları bu melunlara peşkeş çekenler sırıtarak ortalıkta dolaşıyor. Aslında çuvaldızın yitirildiği yer şu anda bir türlü elimizi sürmediğimiz esas sorumluların bulunduğu yerdir. Eğer yönetim bu melanetin bir daha tekrarlanmamasını ve gerçek suçluları bulmak istiyorsa önce temizliğe kendi evinden başlamalıdır.
       Bir fıkra ile başlamıştık, yine Ali Demirsoy’un “Anılar, öyküler ve fıkralarla Anadolu” kitabından, cemaat-yönetim işbirliği ile ilgili bir fıkra ile bitirelim:
       Er önemli bir yerde önemli bir tesis için gece nöbet tutuyor. Ancak büyük abdesti geliyor. Ne yapsın? Nöbet sırasında abdeste gitmek yasak; çok önemli bir görevde de buluyor. Sağa bakıyor, sola bakıyor; gelen yok giden yok. Tüfeğini kulübeye dayayıp, arkaya geçip abdestini yapmaya başlıyor.
       Bu arada general denetim için tesise geliyor. Nöbetçi kulübesinde tüfeği görüp de nöbetçiyi görmeyince, tüfeği alarak askeri aramaya başlıyor. Askeri iş başında yakalıyor. Ye bakayım şu bokunu diye tüfeği ona doğrultuyor. Asker bakar ki çare yok bokunu yiyor. General silahı askere uzatıyor ve bir daha böyle bir şey yaptığını görmeyeyim diyor. Ancak asker çok kızmıştır. Tüfeği alır almaz generale çeviriyor ve bu boktan sen de yiyeceksin yoksa seni burada gebertirim diyor. General bakar ki er ciddi; postu deldirecek. Bir parmak da kendisi boktan yiyor.
       İkinci gün general teftişe çıkıyor. Erler sıra ile dizilmiştir. Büyük bir azametle önlerinden yavaş yavaş geçiyor. Bir önceki günün nöbetçisinin önüne gelince: Gözüm seni bir yerden ısırıyor asker diyor.
       Evet, generalim geçmişte birlikte çok bok yemiştik.
 ***
[i]   Bu savcı ve yargıçlar, yarın normal işleyen bir hukuk sisteminde, biz devlet güvencesinde (ya da görüşünde) bu kararları verdik ve o günkü yasaya göre verdiğimiz kararlardan da sorumlu değiliz derlerse ne yapacaksınız? Biz de sizin gibi kandırıldık derlerse ne yapacaksınız?
[ii]  Bu sırıtanlar biz kandırıldık diyerek geçmişteki suçlarından sıyırılmaya çalışıyorlar. Pek ala darbeye kalkışanlar, bu ülkenin aydınlık yüzlerini zindanlarda çürüten hukuk müsveddeleri ve bu terör örgütüne maddi katkıda bulunanlar biz de kandırıldık derlerse ne yapacaksınız? Devlet kandırıldıktan sonra diğerleri haydi haydi kandırılır demektir.
[iii]   15 Haziran 2015 seçiminde muhalefet partileri kalkışmaya güçlü bir neden hazırlayan 17-25 Aralık yolsuzluklarını gün yüzüne çıkarmak için büyük ve tarihi bir fırsat yakalamıştı. Kısa süreli de olsa bir koalisyon kurup halkın kuşkulandığı, darbecilere neden oluşturan tüm işlem ve olayları; bu arada 17-25 Aralık olaylarını masaya yatırıp aydınlığa çıkarabilirlerdi. Ancak malum partinin inadı nedeniyle (artık inat da diyemiyorum; çünkü bu parti, yönetimin cumhuriyetin gidişini değiştirmek için alacağı her kararda can simidi oldu) hiçbir şey açıklığa çıkarılamadı ve darbecilere çok güçlü bir neden sunuldu. Gelecekte muhalefet de özellikle malum parti de bu darbenin sorumlularından sayılacaktır.
[iv]  Bizde yöneticilerin atadığı bakanlar, bürokratlar, yaveri, danışmanları, korumaları, arkadaşları, partidaşları, silah arkadaşları ve neredeyse alayı, casus, hain, darbeci çıkıyor; istifayı bırak yaprak kımıldamıyor…
[v] http://edepsiz.tv/gundeme-bomba-gibi-dusen-video-kesinlikle-izlenmeli-turkan-saylan-feto-yu-bakin-17-yil-once-nasil-anlatmisti

9 Eylül 2016 Cuma

KAPATILAN ÜNİVERSİTELER - Yalçın KOÇAK, 18. Dönem Sakarya Milletvekili

KAPATILAN ÜNİVERSİTELER
Yalçın KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Üniversite kapatmak, kitap yakmak kadar, fikir suçlusunu hapsetmek kadar kötü sonuçları olan bir fiildir.
Bizce,  acizliğin aculluğun ifadesidir.
Yıl 1974: Türkiye ilk vakıf/özel üniversite kapatma deneyimini yaşadı. Sıkıntısı hala devam ediyor. Heybeliada Ruhban Okulu da kısmen bu meseleden kaynaklanıyor.
Türkiye o zaman da, bu üniversiteleri kapatmamış, hami üniversitelere devir etmişti.
Konuyu iyi bilmesi gerekenlerden birisi de cumhurbaşkanıdır, onun da okulu Marmara Üniversitesine devir edilmişti.
Biz bu hale nasıl geldik;
Doğramacı hocayı arar olduk…
Yerine gelen seleflerden “ben Amerikancıydım, beni niye içeri aldılar anlamadım” diyen Kemal Gürbüz, “Türkçeden Akademik Lisan olmaz”da dediği gibi, bunu YÖK yönetmeliklerinin maddelerine de koyarak sabotajına devam etmiştir.
Bunlara aptal diyemezsin sıfatları Profesör,
Hain diyemezsin Makamları T.C, maaşlarını bizden alıyorlar.
YÖK’çülerin Yaptıkları Vakıf Üniversiteleri yasasına bir bakın.
Vakıf gibi bir kurumsal yapı kurulacak. Kurucu Vakıf 50 milyon TL, o garabet yapıya hibe edecek ve en fazla iki kişiyle (o vakıf gibi garabetin) yönetimine girecek. Okumuş Batı sıfatlı allâmelerimiz Prof.’lar da bir elleri yağda, bir elleri balda çiftlik yönetir gibi Vakıf benzeri, türedi garabeti yönetecekler.
Ye Memet ye...
Devlet kendi üniversitesine öğrenci başı 3000 TL bütçe ayırırken, bu garabet kuruluşların 30 bin TL absürt ortalama fiyatlarıyla dünyanın en pahalı yüksek öğretiminin fonlatılması hangi aklın ürünüdür, hangi kitabın insaf cüzüne sığar. Emekli hocalar kendilerine iş buluyor, çocukları da diploma almış aileler, kendilerini tatmin etmiş oluyor, yarınlar ise hüsran. Genç akademisyenlerin hakları bu yasa da unutulmuş, çünkü kendi emeklilikleri için düşünülmüş bu garabet vakıf gibiymiş gibi, aslında vakıf adını da istismar eden verme değil, alma kuruluşları.
Üniversite tabelalı, Üniversal olmayan kurumlar.
Profesör olmadıkları halde bu sıfatın ticaretini yapan öğretim görevlileri…
Üniversite kapatılıyor ve ülkemde kimsenin sesi çıkmıyor.
Niye?
Kapatanların haklı tarafları var.
Kim verdi bu izinleri, hangi YÖK Başkanı?
Hangi Eğitim Bakanı bu kurumlarda ki uzantılar sorgulanmalı…
Üniversite kapatmak, sevimsiz bir fiil; Biz kapatan değil, yaşatan olalım, el koyalım, rehabilite edelim, yönetimini ve yöneticilerini lime lime edelim, devletin hızı yavaştır, sabrı çoktur, yapamayacağı yoktur.
Dilsiz şeytanlar, susuyorsa biz doğruyu yaparak ön alalım.
Kravatlı eşkıya şehre inmiş halkımızın istikbale yatırım olarak gördüğü evladına (aslında ülkenin geleceğine) yaptığı, yapacağı yatırıma kene gibi yapışmış servisten emiyor, kafeteryadan götürüyor, defter-kitaptan, geziden, tosttan, çaydan, kıldan, tüyden asalak tufeyli bir taife ortaya çıkmış sömürüyor.
TÜBİTAK’ı soydular;
MEB milyon dolarlık kitaplar bastılar sattılar;
Girdikleri her kurumu tahrip ettiler.
Belli kurumlar dışında boşalan kadrolara adam almayalım.
Devlet organizasyonunu sil baştan yapılandıralım.
Hukuk reformunu, İstinabe mahkemelerini yıllarca konuştuk, daha az hâkim, daha az masraf ve daha kesin sonuç, daha doğru olacaktır.
Özal rahmetli “Teritoryal Güç” dediğinde anlamadan ahkâm kesenler, “Amfibik bir ordumuz olmalı” gerçeğini daha yeni fark etti.
Cüpbe ve Rütbelere yeni düzenleme getirelim.
Orgenerallik Rütbesini toprak alana;
Korgeneral rütbesini bölgesinde terörü bitirip, asayişi sağlayana;
Valilerin ve yerel meclislerin önerisiyle Cumhurbaşkanı versin.
Denizci ve Havacı niye Genel Kurmay Başkanı olmuyor dediğimizde yıl 1988 idi.
Niye Hulusi Behçet’ten beri dünya literatürüne Türk adıyla bir icadımız yok diye sorgulamadık. Profesör Aziz Sancar bizi mahcubiyetten kurtardı. Niye Türk her dalda dışarıda başarılı da, burada değil? Üniversitelerde ki makam ve sıfatları dünya ölçeğinde rehabilite edelim, Profluk hacca müşteri bulmak için kullanılan bir makam olmasın.
Çare için;
1930 yılında Atatürk niye ülkenin tek Üniversitesi olan İstanbul Üniversitesini kapattı sorusuyla başlayalım.
Cevabı;
Yetersiz ve liyakatsizlerin Akademik kıskançlığı, bu gün de ziyadesiyle var.
Liyakatsiz hocaların, korkaklığı ve emir kipi ile cümle kuramama erk'sizlikleri ortada.
İbn-i Haldun'un bunlara danışın ama idareye getirmeyin sözü de orada..
Mukaddime de.?