29 Haziran 2017 Perşembe

"RUMLARIN İZOLASYON BASKISINA TIK YOK!", "RUMLARIN GENETİK ARAŞTIRMA TEZGÂHI", "Rumlar asker sayısını arttırıyor", Prof. Dr. ATA ATUN

RUMLARIN GENETİK ARAŞTIRMA TEZGÂHI
Prof. Dr. ATA ATUN
22 Haziran günü Politis gazetesinde çıkan bir yazıya aramızdaki nesebi belli olmayan bir grup balıklama atladı ve akla zarar her tür iddiayı da ortaya koydu. Bence bu kesim kısa yoldan Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu Türk soyundan gelme ama “bizler Türk değiliz” deselerdi daha mertçe olurdu.
Bu mantıksız ve adanın tarihi geçmişine aykırı habere göre “Kıbrıs Nöroloji ve Genetik Enstitüsü” bünyesinde gerçekleştirilen ve geçen haftalarda “PlosOne” isimli Bilim Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmada, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların aynı “genetik havuzdan” geldikleri ve Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin, Lübnan ve İtalya’nın Calabria bölgesi halkıyla çok yakın bir genetik ilişkiye sahip oldukları tespit edilmiş(miş).
Özellikle, yapılan araştırmanın bir bölümü alınarak ve kimsenin İngilizce bilmediği farzedilerek yayınlanan haber, gerçeklerden ve bilimsellikten fersah fersah uzak olduğu gibi, araştırmanın içindeki esas detaylar haberleştirilmemiş nedense!
Gelelim araştırmaya; Kıbrıslı Rum olan 344 Kıbrıslı Rum erkek ile Kıbrıslı Türk olan 380 Kıbrıslı Türk erkeğine yapılan DNA testlerinin toplam maliyeti tanesi €260’dan €188,240 ediyor. Bu parayı da dolaylı bir şekilde Kıbrıs’taki “The Cyprus Institute of Neurology & Genetics” adlı bir kuruluş vermiş araştırmacılara. Aslında bu haber tamamen Kıbrıs Rum kaynaklı ve Araştırmayı yapan 6 araştırmacının 3’ü Rum/Yunan soyadı taşıyor. Bu araştırma projesini de “Cyprus National Bioethics Committee” adlı Rumlara ait resmi bir kuruluş onaylamış. Tezgah belli ve güzel, aynı zamanda da dahiyane.
Araştırmada denek Rumların hangi bölgelerden kaçar tane oldukları belirtilmiş (Nicosia (central) n = 78; Limassol (South) n = 75; Famagusta (East) n = 42; Larnaca (South East) n = 42; Paphos (South West) n = 27; Kyrenia (North) n = 42; and Morfou (North West) n = 38). Herhalde bunların hepsi asgari 45 yaş ve üzeriydi ki, Mağusa, Girne ve Güzelyurt bölgelerini temsil etmişler. Denek Kıbrıslı Türklerin sayısı verilmiş ama nereden ve hangi şehirlerden oldukları belirtilmemiş. Benim tanıdıklarımın arasında böyle bir test için örnek vermiş olan yok.
Araştırmanın “Giriş” bölümünün 3. paragrafında şu ifadeler yer alıyor;
“…. Tarihsel geçmişe rağmen her iki toplumun genetik ataları sistematik bir şekilde karşılaştırılmış değildir. Genel olarak iki farklı fakat karşılıklı münhasır bir senaryo düşünülebilir. Senaryo 1: Kıbrıslı Türkler ve Rumlar aynı babaya ait gen havuzundan gelme ve Osmanlı dönemindeki İslamlaştırmadan dolayı da aşamalı bir şekilde Kıbrıs Türk toplumu oluşmuştur. Senaryo 2: Kıbrıslı Türkler, Osmanlı döneminde Anavatan’dan Kıbrıs’a göç eden Türk baba genetik havuzundan türemişlerdir.”
1’inci senaryo doğru ise Rumların, Türkler daha önceleri adada yoktu ve adaya 1570 yılında geldi iddialarını çürütmekte ve aynı zamanda da Padişahın 1572 tarihli fermanı ile adaya Konya, Karaman bölgesinden gönderdiği Oğuz boylarının gelişini ve varlığını yalanlamakta.
2’inci senaryo doğru ise atalarımızın Türk oldukları ortaya çıkmakta…. 
Hiçbir bilimsel gerçeği olmayan bu araştırma hikayesine, Türlüklerinden imtina edenler inanabilir ancak bu konuda bilimsel çalışmalar yapmış bir babanın oğlu olarak benim inanmam mümkün değil. Babam, tam da bu konuda 1961 yılında akademik araştırma yapmış ve yayınlamıştı.
Kıbrıs’ta 1961 yılında Lefkoşa Genel Hastanesi Kan Bankası müdiresi Melihat Hacıburgul ile birlikte -ilk kez- Kıbrıs’taki Rumların ve Türklerin kan dağılımı araştırmasını yapan babam, Kıbrıslı Rumların büyük çoğunluğunun kan grubunun Yunanistan’da yaşayan Helenlerin kan grubu ile değil, Anadolu’da yaşayan Türklerin kan grubu ile uyuştuğunu ortaya koymuştu. Örnekler de kan bankasının kendi içindeki laboratuvarda analiz edilmişti.
Bu akademik tıbbi araştırma yayınladığı vakit çok dikkat çekmiş ve Rumlar tarafından örtbas edilmeye çalışılmıştı. Belli ki bu araştırmayı ortaya koymamız ve bununla ilgili bir köşe yazısı yazmamız gerekecek…
RUMLARIN İZOLASYON BASKISINA TIK YOK!
PROF. DR. ATA ATUN
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgi Raporunun taslağı içinde yer alan “Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması” tavsiyesi, Avrupa parlamentosundaki Rum Milletvekilleri ve AKEL de dahil olmak üzere bütün Rum siyasilerin ve bürokratların müştereken gösterdikleri yoğun çaba ve girişimler sonucunda bu hafta başında rapordan çıkarıldı.
Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın seçildikten sonra canla başla sürdürdüğü ve ne pahasına olursa olsun, -halen daha sürüncemede olan ve de hiçbir yaptırım ve icra yetkisi olmayan- “Dönüşümlü Başkanlık” uğruna vermediği tavizin kalmadığı “Ortak Devlet Kurmak” görüşmelerindeki müstakbel ortağımız Kıbrıslı Rumlar, işte böyle birileri. Onlara göre Kıbrıslı Türklere hiçbir yaşam hakkı verilmemeli. Boğazları öyle bir sıkılmalı ki, kurtuluş çaresini Rumların tüm isteklerini kabul etmekte ve Rumların kölesi veya da bir başka tanımla tebaası olmakta bulmalılar. Sadece oy verebilen kullar olsunlar, başka bir yetkileri de olmasın Kıbrıslı Türklerin.
Cumhurbaşkanı Akıncı’nın çanak tuttuğu, Rumların istedikleri ve akıllarındaki “Ortak Devlet” kavramına göre;
Görüşmelerde her şey Rumların istedikleri gibi gitmeli.  Görüşmeler sonrasında hayata geçirilecek yeni ortak devlet, mevcut Kıbrıs Cumhuriyetini ortadan kaldırmayan mevcutun yeni bir versiyonu olmalı. Bu yeni devletin anayasasında, Makarios’un 1964 yılında Temsilciler Meclisinde sadece Rum Milletvekillerinin oyları ile kabul ettirdiği uyduruk “Gereklilik Yasası” içeriğince tek taraflı ve Anayasaya aykırı olarak iptal ettiği Türklere ortaklık hakkı veren 13 madde asla yer almamalı. Yeni devlet Rum çoğunluğun mutlak idaresi altında olmalı. Türkler sadece vatandaşlık haklarına, yani sadece oy verme haklarına sahip olan köleler olmalı. Türkiye’nin garantörlüğü ile adaya askeri müdahale hakkı tartışılmayacak şekilde ortadan kaldırılmalı ve Türk askeri bir daha gelmemek üzere adadan gitmeli. 
Bu nedenle de Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgi Raporunun taslağı içinde yer alan “Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması” tavsiyesinin Rumlar tarafından iptal edilmesi halen daha KKTC gündemine gelmedi nedense. Dolayısıyla bırakın protesto için yollara dökülmeyi kınanmadı bile.
Aramızda Rumlara ayılıp bayılanlardan, uğurlarına her tür dini ve ulusal değerlerimizi çiğnemekten çekinmeyenlerden, Paskalya’da pilavuna ve paskalya çöreği yiyen ama Ramazanda oruç tutmayan ve  tutanlara da düşman gözüyle bakanlardan, camiye gidip ibadetlerini yapanlara yobaz yaftasını takanlardan, liselerimizden daha zengin bir müfredata sahip olan İlahiyat kolejlerinin kapatılması için canla başla çalışanlardan, anavatan Türkiye’ye laf etmeyi marifet sayanlardan, her fırsatta anavatandan gelerek adamızı kendilerine vatan yapan kardeşlerimizi kötülemekten çekinmeyenlerden ve de Rumları bir kurtarıcı gibi gören bu kesimden hiçbir “protesto” veya da kınama duymadım. AP’nin Türkiye Raporu taslağından bizlere uygulanan acımasız ve insanlık dışı izolasyonların kaldırılması tavsiyesinin çıkarılmasını eleştiren hiçbir karşı eylem görmedim. Türkiye’yi ve adamıza gelip yerleşenleri acımasızca eleştiren medya silahşörlerinden de tık bile çıkmadı. İşte Rum hayranı olmak ve kendi ırkını, milletini inkar etmek böyle bir şey.
Uğruna toprak tavizi verilmesi tarafımızca önerilen, mevcuttan daha da küçültülmüş bir KKTC haritası sunulan, Kıbrıslı Türklerin varoluş garantisi olan “Garantiler ve Güvenlik” konularını tartışmaya açmak ,Türk Ordusunun tamamen çekilmesini gündeme almak gibi tavizlerin verildiği, içi tamamen boş, yaptırım gücü olmayan, icra yetkisi bulunmayan, bir kukladan öteye hiçbir değeri bulunmayan “Dönüşümlü Başkanlık” uğruna böylesi tavizlerin verilmesini Kıbrıs Türk halkının büyük bir çoğunluğu elbet onaylamayacaktır, hele de müstakbel ortağımız Rumlar bizi her konuda boğmak için elinden gelenleri yaparken. 
Rumlar (Grekler) asker sayısını arttırıyor!..
Prof. Dr. ATA ATUN 
Bir taraftan görüşmeler devam ederken, Rumlar diğer taraftan Milli Muhafız Ordusunun sayısını arttırmak için paralı asker kiralamayı sürdürüyor.
Rum Savunma Nakanı Fotiou, bu yıl içinde 4 bin aparalı asker daha alınacağını açıkladı geçen gün. Yeni alınacak 4 bin paralı askerler ile Rum Milli Muhafız Ordusu (Ethniki Fruro) içindeki paralı asker sayısı 27 bine çıkacak. Bu bilgileri toplamak için de son 6 yılın Rumca gazetelerini okumak yeterli, başka bir araştırma gerekmez.
Paralı askerlerin tümü Yunanistan’dan geliyor. Ekonomik iflas nedeni ile işsiz olan Yunanlı gençler, kendi ülkelerinde zorunlu askerlik görevlerini yaptıktan sonra doğru Güney Kıbrıs’a gelip paralı asker oluyorlar. Hem paralı askerlikten iyi maaş alıyorlar, hem de Kıbrıs (Rum) vatandaşı oluyorlar.
Yunanistan’da Kıbrıs (Rum) vatandaşı olmanın büyük ayrıcalıkları var. İş kurmak, gayrı menkul almak, devlete vergi ödemek ve benzeri konularda Kıbrıs (Rum) vatandaşlarına ayrıcalık uygulanıyor. Daha az vergi, sıfır emlak vergisi, sıfır tapu harcı ve benzerleri gibi.
Makarios hükümeti, 21 Aralık 1963 sabahı adada mutlak Rum hakimiyetini kurmak için Akritas Planı gereğince Kıbrıslı Türklere karşı silahlı saldırı başlatmıştı. Dönemin Akritas Planı dâhileri Policarpos Yorgadjis ve Tassos Papadopulos’un yaptığı stratejik hesaplara göre de 45 dakika içinde tüm Kıbrıslı Türkleri esir alınacaktı. Ama Kıbrıslı Türklerden hiç beklemedikleri ve hesaplayamadıkları bir direnişle karşılaşınca Akritas Planını “uygulanamaz” kararı ile rafa kaldırdılar ve başka bir strateji belirlediler.
Bu yeni stratejiye göre sadece Kıbrıslı Rumlardan oluşacak düzenli bir ordu kurulacak ve Makarios’un da başkanlığının söz konusu olduğu “Bağlantısızlar Grubu” üyesi devletlerden de yasal yollardan bu ordu için silah ve askeri araç temin edilerek Kıbrıslı Türklere karşı daha bilinçli ve profesyonelce saldırılar yapılacaktı. Rum Temsilciler Meclisi Nisan 1964 tarihinde yaptığı toplantıda kabul ettiği “Milli Muhafız Ordusu Kuruluş yasası” ile bu karar hayata geçirildi ve (Rum) Milli Muhafız (Ethniki Fruro, National Guards) resmen kuruldu. Arkasından da resmi yollardan Mısır’dan, Arjantin’den ve Çekoslovakya’dan silahlar ile zırhlı araçlar alınarak Türklere karşı kullanıldı. (Bu silah ve araçlar, Girne, Yavuz Çıkarma Plajı bitişiğindeki Karaoğlanoğlu Şehitliği Açık Hava Müzesi’nde görüp incelenebilir. Gerçekte günümüzde Rumların borusunu çalan, Rum tarafını öven, Kıbrıslılığı yaymaya çalışan, Anavatan Türkiye ile Türkiye’den gelen kardeşlerimize karşı nefret duyguları besleyen ve bu duygularını yaymaya çalışan “nesepleri karışık” kişilerin gidip görmeleri gerekir bu “Açık Hava Müzesi”ni. Hayranı oldukları Rumların ne için ve hangi maksat için bu silah ve askeri araçları aldıklarını belki biraz olsun anlarlar.)
Rum Temsilciler Meclisinde kabul edilen “Milli Muhafız Ordusu Kuruluş Yasası” içinde, Yunanistan’dan gelip (Rum) Milli Muhafız Ordusunda görev yapan Yunanistan vatandaşlarının otomatikman Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlığını kazanacaklarına dair bir de madde yer almaktadır.
Bu ülkeye gelip yerleşen, iş kuran, evlenen, çoluk çocuğa karışan kardeşlerimize vatandaşlık verilmesine şiddetle karşı çıkan bu “nesebi karışık”dan herhangi birinden ben daha bugüne değin, Rum tarafında askerlik yaptı diye vatandaşlık verilen Yunanlılara karşı ağzını açıp tek bir eleştiri yapanını veya da protesto edenini de görmedim ve duymadım.
Özetleyecek olursak; Rum tarafında yayınlanan gazeteler, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetinin resmi nüfusunun 850 bin olduğunu, bunların 550 bininin Kıbrıslı Rum, geri kalanın da sonradan vatandaş yapılan Rum olmayan kişilerden oluştuğunu yazmakta. Bu 300 bin sonradan yapılma vatandaşların sayısı, bu yıl alınmış ve alınacak paralı askerlerle birlikte 357 bin olacak. Bir taraftan Anastasiadis “Sıfır Güvenlik, sıfır garanti, sıfır asker” derken diğer taraftan da “paralı asker” alıyor. Herhalde bu talepleri asırlardır olduğu gibi Avrupa sayesinde gerçekleşirse, ilk fırsatta Kıbrıslı Türkleri adadan temizlemek düşüncesinde….      
Rumların bu pis oyunlarına kanacak yok artık Anastasiadis, boşuna çabalıyorsun…

22 Haziran 2017 Perşembe

KATAR KRİZİ (Başta Katar olmak üzere Körfez Ülkeleri, güvenlik satın almak zorundalar.) - ÖMER ÖZKAYA

KATAR KRİZİ (VE KÖRFEZ ÜLKELERİNİN GÜVENLİK SORUNU)
ÖMER ÖZKAYA
Gazeteci, Araştırmacı - Yazar
Başta Katar olmak üzere Körfez Ülkeleri, güvenlik satın almak zorundalar. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’nin bu bölgede yaptığı güvenlik hamleleri önemli. Burada temel soru şu: Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez Ülkeleri, Türkiye’den aldıkları güvenliği yeterli görürler mi? Bu üzerinde durulması gereken önemli bir durum. İkinci temel soru ise şu: Biz, onların güvenlik ihtiyaçlarına cevap verebilecek düzeyde olabilir miyiz? 
ABD ve diğer önde gelen devletler, Katar’ı hedef aldıysa, bölgede işimiz zor olabilir. Direnilebilir, Katar’la birlikte bir cephe de kurulabilir ama neticede Katar-Türkiye arasında lojistik bir bağlantı kurulması noktasında ciddi problemler çıkabilir. Çünkü başka ülkelerin hava sahalarını ve başka ülkelerin topraklarını geçmek zorundayız. Bunun gibi birçok coğrafi ve lojistik engelden dolayı katkımız sınırlı kalabilir. 
Katar’ın hedef haline getirilmesi önemli. Batılılar, bir taşla 20, 30 kuş vurma stratejisini gayet iyi uyguluyorlar. Körfez Ülkeleri’nin kendi hallerine bırakılmaması, birçok devlet için önemli bir strateji. Körfez’de, petrol, doğalgaz ve para var. Mücadelenin görünür yüzünde, bölgedeki enerjinin dünya pazarlarına güvenli bir şekilde arzı ve elde edilen büyük paraların denetim dışına kaymaması çabası var. Ancak bölgenin bir de coğrafi özellikleri ve Kadim Bilgi boyutu var, bundan zaten bahsedilemez. 
Hâkim olmadığınız bir coğrafya üzerinde dilediğiniz gibi tasarrufta bulunamazsınız! 
Asimetrik savaş hali içinde kimse düşmanını hafife almıyor, herkesin, her devletin kontrol edilmesi fikri giderek ağırlık kazanıyor. Katar’ın kendi haline bırakılmaması stratejisi, önemli ölçüde gelecekteki asimetrik gelişmeleri önlemek için. Küçük yapılar, küçücük paralarla büyük zararlar verebilir. Bu konsept çerçevesinde Katar’ı zorluyorlar, diğer Körfez Devletleri’ni de zorlayacaklar ve bu, bir süre daha devam edecek. 
Katar’ın elinde çok büyük paralar var, dünyadaki görünür yatırımlarının da 500 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Bu oldukça büyük bir rakam. Bu yatırımlar denetlenmek, oluşan kaymak birileri tarafından toplanmak isteniyor. Bizim kültürümüzde bu yaklaşım yadırganmakta, ancak Batı penceresinden bakılınca burada yadırganacak bir şey yok. Kimse, “her devlet kendi doğal haliyle gelişsin, biz buna müsaade edelim ya da müdahale etmeyelim” demiyor. 
Denetime itiraz eden, kontrole itiraz eden devletler var. Bunlardan biri de Katar. Bir grup devlet ve gün yüzüne çıkmak istemeyen bazı güç odakları, “ayrı bir cephe oluşturabilir miyiz” diye soruyorlar ve bunu gerçekleştirme arayışındalar. 
Küresel asimetrik ekonomik durum oluşturulmuş durumda. Önümüzde Yahudi Sermayesi örneği var. Nüfus çok az, ama tüm dünyaya hakim olmuş bir sermaye grubu, dünyayı istediği gibi yönlendirebiliyor. “Yahudi Sermayesi” gibi başka yeni bir yapının ortaya çıkması istenmiyor. 
Katar Krizi (2) 
Uluslararası bazı kurum ve kuruluşların misyonunu yitirmesi ve bunlara yeni bir misyon tanımı yapılamaması, devletler arasında ayrışmaya sebep oldu. Bu ayrışma giderek derinleşiyor, birileri de bu ayrışmayı durdurma peşinde. Büyük para merkezlerinin kontrolüyle, ayrışma ve yeni bir küresel yapının ortaya çıkması durdurulmak isteniyor. Katar üzerinden büyük para sahiplerine, “Paralarınıza çok da güvenmeyin, en mümkün olmayan isnatlarla sizi suçlar ve ablukaya dahi alırız” deniyor. 
Gelişmeler, asimetrik savaşın cephesinin genişleyeceğini, birçok asimetrik savaş silahının ortaya çıkacağını gösteriyor. Şuan “klasik” olan silahlar kullanılıyor. 
Siber saldırılar, süper güçleri bir anda kilitleyebiliyor. Bunu da kullananlar yine süper güçler. Afrika çöllerinden, Sudan’dan ya da Afganistan’dan birilerinin büyük güçlere siber saldırı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Büyük güçleri kilitleyebilecek bir siber saldırıyı, ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin gerçekleştirebileceğine inanmak, saflık olur. 
Büyük güçler arasındaki ayrışma giderek derinleşince bunu durdurma yolunda adımlar atılmaya başlandı. Devletler liginin üzerinde bir yapı, bu ayrışmayı durdurmaya çalışıyor.  Peki neden? Ayrışma olunca rekabet başlar. Rekabeti yönetmek her zaman kolay değildir. Bir unsur kontrolden çıkınca, onu başka unsurlar da izleyecektir. Bir nevi domino etkisi yaratır ve zincirleme reaksiyona sebep olur. Bu, gücün ve küresel denetimin yitimi demektir ve yeniden tesisi imkânsız hale gelebilir. Ama hemen hemen tüm güçlerin doğasında bu vardır, eninde sonunda bir ayrışma kaçınılmazdır. İnsanın ve yapıların zaafları vardır. Kıskançlık, haset gibi insani birçok faktör devreye girer ve birçok yapı, ilerleyen süreçte zayıflar. Bugün de olan, bundan farklı bir şey değil. Bu beklenen bir şeydi, burada yapılamayan şu: 
Teknolojik gelişmelere rağmen dünyada hemen hemen her alanda bir düzey düşüşü var. Ahlak ve karakterde bir düşüş var. Bu düşüş beraberinde, sosyal ve etik çözülmeyi getiriyor. Etik ve sosyal çözülme fazlalaştıkça, hırsların, ahlaksızlığın tavan yaptığı bir durumda artık aileleri, şirketleri, devletleri bir arada tutamazsınız.Gidişat küresel bir savaşla, küresel bir tsunamiyle sonuçlanabilir. Katar üzerinden yapılmaya çalışılanın, bütün bunları ötelemeye yönelik olduğu iddia ediliyor. 
Peki neden Katar? Büyük bir kütleyi, yine büyük bir kütleyle hareket ettiremezsiniz. Katar, bir manivela olarak değerlendiriliyor, tüm İslam dünyasını ve müştemilatını ayağa kaldırmaya yetti. Ya Türkiye olacaktı, ya da Katar! Katar’ı seçtiler. Katar’dan sonra hedef Türkiye olabilir. 
Katar, bir misyon yüklendi ve birçok riski de aldı. Misyon yüklenmek, risk yüklenmektir. Tıpkı öğrenilen bazı bilgilerin çok tehlikeli olması ve sonun ölümle bitmesi gibi… Yaptırılan işlerin sonunda öğrendiğiniz bilgiler, yaşamanıza engel olabilir, feda edilebilirsiniz. 
Katar, sosis imalatındaki süreçleri görmüş oldu, yani “sosisin nasıl imal edildiğini görseniz, yemezsiniz” denir ya… Katar bazı süreçlere şahit oldu, bu bir bilgi aktarımıdır, karşı taraf bu bilginin kullanılmasına ve başkaları tarafından bir takım kazanımlara dönüştürülmesine göz yummaz, yummuyor. 
Fatih’in bir fedaisinin olmasında sorun yok ama Fatih, fedaisi Kara Murat’tan duyulan korkunun kendisini geçmesini kabullenemez. Kara Murat’tan değil, Fatih’ten korkmak esastır her zaman!

12 Haziran 2017 Pazartesi

ANKARA KALESİ "KATAR TÜRKİYE’YE NE KATAR?" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ANKARA KALESİ
KATAR TÜRKİYE’YE NE KATAR?
Prof. Dr. ANIL  ÇEÇEN
S-1- Katar  nasıl  bir ülkedir ?
C-1- Katar  Orta Doğu’nun tam ortasında ,ayrıca  Basra Körfezi’nin de  tam merkezinde yer alan bir   yarımada ülkesidir . Körfezin güney kıyısında  Arabistan sınırından İran’a doğru uzanan bir jeopolitik konuma sahiptir . 22.000  kilometre kare yüzölçümüne sahip bulunan bu Arap ülkesinde  dünyanın çeşitli ülkelerinden çalışmak için gelen büyük işçi  topluluklarıyla birlikte beş milyona yakın insan yaşamaktadır . Doğal yapısı itibarıyla bir taş çölü yüzeyine sahip bulunan Katar ülkesi ,ikinci dünya savaşı sonrasında petrol şirketlerinin bu bölgeye gelmesiyle birlikte  çöl ülkesinden petrol ülkesine doğru bir değişim geçirmiştir . Katar’ın petrol ile başlayan macerası daha sonraki aşamada doğal gaz rezervleri ile birlikte devam ederken , dünyanın  en küçük ülkelerinden birisi olan Katar , yirmi birinci yüzyıla girerken aynı zamanda yer kürenin en zengin ülkelerinden birisi konumuna gelmiştir . Batılı petrol şirketleriyle birlikte doğal gaz tekelleri de Katar’ın bu zenginliklerinden yararlanabilmek üzere bu ülkeye gelmişler  ve Katar’ı dünyanın en zengin ülkelerinden birisi haline getirmişlerdir .  İran ve Pakistan’dan gelen binlerce işçi petrol ve doğal gaz şirketlerinin kampuslarında çalışarak  enerji üretimi yapmışlar ve bu sürecin sonunda bugünkü Katar  devleti meydana çıkmıştır . Dünyanın en küçük devletlerinden birisi olan Katar’ın , gene dünyanın en zengin ülkelerinden birisi konumuna gelmesiyle birlikte  ortaya bir çok sorun çıkmış ve bu yarım adanın başı dertten bugüne kadar  kurtulamamıştır . Bugün zenginler Katar’ kıskanmakta ve önünü kesmeye çalışmaktadır . 
S-2- Katar’ın nasıl bir tarihi  vardır  ?
C-2- Katar eski bir Osmanlı ülkesi olmasına rağmen, merkezi coğrafyanın tarih öncesi dönemlerden gelen bölgesel tarihi içinde yer alan bir geçmişe sahip bulunmaktadır . Merkezi coğrafyada meydana gelen siyasal gelişmeler bütün bölge ülkeleriyle birlikte Katar’ı da  yakından etkilemiştir . Özellikle Arap yarımadası üzerinden meydana gelen yeni siyasal yapılanmalar bu yarımadanın bir parçası konumunda olan Katar’ı da doğrudan etkilemiştir . Katar bir küçük coğrafya olarak hiçbir zaman  ayrı devlet olma şansına sahip olamamıştır . Merkezi alanı kontrol altına alan bütün büyük güçler ya da emperyal  devletler bölgenin diğer yerleri ile birlikte Katar’ı da bu coğrafyanın bir parçası olarak ele geçirmişlerdir . Asya ve Avrupa kökenli emperyal saldırılar bölge ile birlikte Katar’ı da içine almıştır . Orta Doğu’da  Osmanlı öncesinde kurulan   Roma,Bizans, Emevi, Abbasi,Selçuklu gibi  devletlerin sınırları içinde  yer alan Katar’a zaman zaman çeşitli topluluklar gelerek yerleşmiştir . Özellikle  İslamiyet’in ortaya çıktığı  sekizinci yüzyılda  Hazar İmparatorluğundan  gelen göçlerin bazı uzantıları Katar yarımadasında yerleşmişlerdir . Bu nedenle , Katar isminin Hazar kavramından ileri geldiği öne sürülmüştür . Hazar-Tatar-Macar ve Katar  sözcükleri arasında  tarihsel bir süreç bağlantısı olduğu , Hazar’dan yapılan göçler arasında  bu yarımadaya gelen Hazar boyunun bu ülkeye Katar adını verdiği bazı  kaynaklarda öne sürülmüştür . Orta Doğu’nun  Arap dünyasında Filistinliler gibi Hindistan kökenli bir halk topluluğu nasıl  bugünlerde  de yaşıyorsa  ,Hazar kökenli Katar’lıların da bu çizgide bölgede var oldukları öne sürülmüştür . Hatta daha da ileri gidilerek Batı dünyasının  Hazar lobileri tarafından  yönetilen büyük şirketlerinin gene  merkezi coğrafyaya gelirken Katar’ı  üs olarak seçtikleri de dile getirilmektedir . Bir anlamda tarihten gelen bir Hazar-Katar çizgisi günümüze uzanmaktadır . Katar’ın  bölgedeki devletlerden ayrılan yanı  emperyal  güçler tarafından bölge devletlerine karşı kullanılmıştır . İngiliz icadı olan Vahhabillik Osmanlı devletine karşı harekete geçerken  Katar’ı merkez olarak seçmiştir.Osmanlılar I913 yılında Katar üzerindeki haklarından vazgeçmiş  ve bu ülke 1916 yılında İngiltere’ye doğrudan bağlanmıştır . İngiltere bölgenin haritasını çizerken , 7 kız kardeş adı verilen 7 büyük petrol şirketine Basra körfezinde  ayrı ayrı şeyhlikler ve krallıklar üzerinden  alanlar tahsis ederken , Katar’da  diğer körfez ülkeleriyle birlikte  bağımsız devlet konumuna gelmiştir . 1970 yılının Mayıs ayında Katar diğer Birleşmiş Milletler üyesi devletler gibi bağımsızlığını kazanmıştır ama  eski İngiliz sömürgeleri gibi  “COMMON WEALTH “ ülkesi konumunu da  muhafaza etmiştir .
S-3-  Katar 20 .yüzyılda ne gibi gelişmeler ile karşı karşıya kaldı ?
C-3-Katar devleti 1971 yılından sonra bağımsız emirlik olarak  çalışmalarını sürdürdü ama  Körfez de kurulan  Birleşik Arap Emirlikleri federasyonunda yer almayarak  Arap Birliği ve Birleşmiş Milletlere doğrudan üye olarak daha sağlam bir devlet statüsünü kazanmıştır . Katar Emiri ülkesini güçlendirirken , başbakanın kendisine karşı darbesi ile karşılaşmış batılı emperyalistlerin  desteğini alan  Katar başbakanı Emir’i tahttan indirerek, yerine geçerek ülkeyi modernleştirme doğrultusunda önemli adımlar atmıştır . Yeni Katar şeyhi kendisini aynı zamanda Halife ilan ederek  krallık ile birlikte bir din devleti yapılanmasını da  aynı zamanda  tamamlamaya çalışmıştır . Petrol şirketleri bu küçük ülkenin iç işlerine karışırken  önce başbakan darbesini şeyhe karşı desteklemişler,  daha sonra da yeni şeyhin oğlunu babasına karşı kışkırtarak ikinci bir darbenin gerçekleşmesini de sağlamışlardır . Bu gibi dış müdahalelerden kurtulmak isteyen Katar, hem Körfez işbirliği paktına hem de Arap Birliğine üye olarak kendisini güvence altına almaya çalışmıştır . Katar  daha sonraki aşamada Suudi Arabistan devleti ile de bir güvenlik antlaşması imzalayarak  sınır komşusu ile çatışmaları önlemeye çaba göstermiştir . Ne varki , bu küçük ülke topraklarından çıkartılan petrol ve doğal gaz miktarı kısa zamanda fazlasıyla artınca ortaya çıkan güvenlik sorunlarını Katar devleti  Amerika Birleşik Devletleri ile bir güvenlik antlaşması imzalamakta görmüş ve ABD’ye  ülke içinde büyük bir askeri üs kurma hakkı tanınarak güvenlik açığı kapatılmaya çalışılmıştır . Bahreyn ve diğer Arap  şeyhlikleri ile  sınır anlaşmazlıkları bulunan Katar’ın  sürekli olarak güvenlik problemi olduğu için ,bu küçük ülke kendi güvenliği için  bir çok ülke ile  işbirliği antlaşmaları imzalamıştır . Bu çizgide ,en son olarak Türkiye ile de bir güvenlik antlaşması imzalanarak, ABD’ye olduğu gibi Türkiye’ye de bu yarım ada üzerinde bir askeri üs bulundurma hakkı tanınmıştır .
S-4-Bu kadar fazla güvenliğe önem veren Katar , neden günümüzde büyük bir  güvenlik sorunu ile karşılaşmıştır ?
C-4-Soğuk savaş döneminde İngiltere ve Fransa ikilisinin çizmiş olduğu sınırlar içerisinde Orta Doğu devletleri  belirli bir durgunluk dönemi içinde idi .Bölge devletleri  batılı petrol şirketlerinin baskıları altında yollarına devam etmeye çalışırken  Arap ve İslam Birliği örgütlerinin çatısı altında birbirleriyle iyi geçinmeye çalışıyorlardı . Ne var ki , küreselleşme dönemi ile birlikte var olan devletlerin parçalanmaları olgusu gündeme gelince , sırasıyla Irak,Libya ve Suriye  gibi orta boy merkezi devletler daha küçük devletçikler oluşturularak  parçalanmaya çalışılmıştır . Bir yandan etnik ve mezhepsel çatışmalar körüklenerek toplumlar ve devletlerin parçalanması için uğraşılırken  diğer yandan  da  şirketler aracılığı ile devletlerin ve ulusların ekonomik kaynaklarına el konulmaya devam edilmiştir . Bu gün Katar var olan devlet yapısının çok fazla ilerisinde bir ekonomik güce ulaşmış ve bu doğrultuda eline geçen  parayı  ülke dışında etkin bir biçimde kullanmıştır . Afrika’nın ortasındaki büyük ülke olan Kongo’da Katar bugünkü ülkesinin üç misli toprak alarak bir anlamda yeni bir Afrika ülkesi olmuştur . Ayrıca gelecekte gıda sorunu ile karşılaşmamak için , Sudan ve Somali gibi Afrika ülkelerinde de tarım arazileri  satın almıştır .Uluslararası alanda on trilyon doların üzerindeki bir ekonomik gücü  çeşitli yatırımlar ile  siyasal güce dönüştürmüştür . Bankacılık sistemlerinde  Katar  büyük ülkelerin fonlarından  daha büyük bir yapılanmayı Asya,Avrupa,Afrika ve Latin  Amerika kıtalarında gerçekleştirdiği için  batılı emperyal güçlerin ciddi bir rakibi olarak hedef haline gelmiştir . Batı sistemi petrol için verdiği paraları bu ülkelere silah satarak geri aldığından dolayı ekonomik alanda büyüyen İran,Libya,Kuveyt gibi Müslüman ülkelerin önü kesilmiştir .Şimdi sıranın Katar’a geldiği görülmektedir . Petrol ve Doğal gaz zengini Katar’a bu zenginlik bırakılmak istenmemekte  ,kapitalist sistemin çıkmazlarının aşılmasında  petro-dolarlara el konularak  eski dengeler korunmak istenmektedir . Suudi Arabistan’ın ABD bankalarında bulunan iki yüz milyar dolarlık hesaplarına el konulduğu gibi , Katar’ın bankacılık sistemi içindeki fonlarına el konularak bu ülkenin daha fazla  batı karşıtı çizgide dış yatırımları yönelmesinin önü kesilmeye çalışılmaktadır . Ayrıca , Arap dünyasına  batı tipi demokratik rejimleri  getirmek isteyen  İngiltere destekli Müslüman kardeşler örgütüne  Katar’ın ekonomik yardımlarda bulunması , bölgedeki İsrail ve ABD planlarını bozduğu için  bu ülke bugün hiç hak etmediği biçimde teröristlik ile suçlanmaktadır . Orta Doğu bölgesinde savaşı yaygınlaştırmak için silah  dağıtan ve satan ABD-İsrail ikilisi  açıktan terör örgütlerine destek olurken , Müslüman kardeşler gibi demokrasiyi savunan bir örgütü  terör örgütü gibi göstererek , bu örgüt üzerinden Katar’ı  terör suçlusu ilan etmeleri  tamamen gerçeklere ters düşen bir durumdur . Bölge devletlerine savaş açanların bu çelişkisine bütün dünya  bugün  karşı çıkmak durumundadır .
S-5-  Katar ve Türkiye ilişkileri ne düzeyde sürdürülmektedir ?
C-5-Türkiye Cumhuriyeti bir Orta Doğu devleti olarak  , bölgedeki bütün devletler ile ilişkilerini en üst düzeyde geliştirmeye çalışmıştır . Osmanlı  döneminden kalma ortaklıklar  güncellenerek bölgesel bir dayanışma ortamı yaratılmaya çalışılmış ama  İsrail ve ABD ikilisinin bölgeye egemen olma çabaları  yüzünden ilişkiler bir türlü geliştirilememiştir . Türkiye bölgede İran,Irak,Suriye ve Mısır gibi büyük devletler ile yakınlıklar oluşturmaya öncelik vermiş ve bu yüzden   Körfezin küçük devletleri ile ilişkiler fazla geliştirilememiştir . Son dönemde Irak,Suriye ve Libya gibi bölge devletlerinin parçalanması ile  petrol ve doğal gaz trafiği önem kazanınca , Türkiye körfez ülkelerine daha yakın durmaya çalışmıştır . Körfezin küçük devletlerinin hemen hepsi ile ekonomik ilişkiler geliştirilirken , Sünni ya da Şii kimlikli siyasetten uzak durmaya çalışan  Katar, laik Türkiye cumhuriyetine    diğerlerinden daha yakın gelmiştir . Katar kendi nüfusu içinde  Sünni çoğunluğun yanı sıra   toplumun dörtte biri oranında  Şii nüfusa da sahip olduğu için olabildiğince Şii-Sünni çekişmelerinden uzak durmaya çaba göstermiştir .ABD-İsrail ikilisinin Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleri etnik ve mezhepsel çatışmalar çıkarmaya dayandığı için , Katar sahip olduğu nüfus yapısını dikkate alarak  Sünni ve Şii kamplaşmalarına karşı mesafeli durarak  siyasal ve ekonomik yapısını  korumaya çalışmıştır . ABD başkanı ise bölgeye gelerek Şii İran’a karşı Sünni Arabistan’a  yüz milyarlarca dolarlık silah satarak  bölgede İsrail’in istediği   mezhep savaşının kışkırtıcılığını yapmıştır . Türkiye bir bölge ülkesi olarak bu gibi tehditlerle karşı karşıya kalınca ,kendisini de kurtarmak üzere  bölge devletleri ile yakınlaşmaya başlamıştır . ABD-İsrail  ve İngiltere üçlüsü Türkiye’yi  komşusu olan bölge devletleri ile  savaştırmaya çalışırken , Türkiye Katar gibi ülkelerin güvenilir desteği ile bu gibi emperyal oyunları bozmaya çalışmıştır . Türkiye’de işbaşında  uzun süre kalan ılımlı İslamcı kadro  Arap ve İslam dünyası ile ters düşünce,  Katar’a daha yakın durmuş ve batılı emperyalistlerin hazırladığı ekonomik tuzakları aşarken , Katar’ın maddi desteklerinden yararlanmıştır .Katar son yıllarda Türkiye’ye büyük yatırımlar yaparak  bankalar,şirketler ve topraklar alarak Türkiye ekonomisinin içine girmiştir .Katar Türkiye’ye ekonomik yatırımların ve yardımlarını artırırken , Türkiye’de büyük bir devlet olarak Katar’da  kurduğu askeri üs ile Katar’ın güvenliğinin sağlanmasında önde gelen bir rol üstlenmeye çaba göstermiştir . İki ülke arasında ticaret artarken geleceğe dönük bir biçimde sağlam  ilişki düzeni kurulmuştur .
S-6- Katar ile ilgili olarak son  kriz olayı nasıl gelişti ?
C-6-Katar’ın son yıllarda artan zenginliği ve uluslararası alanda yaptığı büyük yatırımlar hem batılı devletleri hem de Suudi Arabistan gibi bölge devletlerini rahatsız ediyordu . Bölgede mezhep savaşı çıkartmak isteyen  ABD-İsrail ikilisi  Suudi Arabistan’a çok miktarda silah satarak bu büyük ülkeyi bir Sünni kamplaşmasının öncüsü yapmağa çalışmıştır .  Silahları alan ve ABD desteğini yanına çeken Suudiler de  İran’a yönelik bir savaş hazırlığı içine girdikleri aşamada, İran ile Arabistan arasında yer alan Katar devletine  yönelik bir komplo içine girmişlerdir . Arabistan Katar ile ilişkilerini keserek  diplomatlarını geri çekmesiyle birlikte bölgedeki 8 Müslüman devlet  de ,  Suudiler ile birlikte hareket ederek Katar ile ilişkilerini kestiklerini  ileri sürmüşlerdir . ABD ve İsrail ikilisi yıkmak istedikleri devleti önce teröristlikle suçlayarak harekete geçtiği için,  benzeri strateji  Irak,Suriye ve Libya sonrasında  Katar için de gündeme getirilmiştir . Arabistan İran’a karşı bir mezhep savaşı doğrultusunda  provoke edilirken  ,öncelik  İran ile arasında yer alan Katar’a verilerek savaşa giden yolda bu ülke hedef alınarak kışkırtılmıştır .ABD terör örgütlerine dağıttığı silahların parasını Suudiler’den almış ve  böylece bölgede savaşın tırmanmasının önünü açmaya çalışmıştır . Arabistan diğer İslam ülkelerini Sünni dayanışması doğrultusunda  yanına çekerek , Şiiliğin merkezi görünümündeki  İran’a  ABD ve İsrail desteği ile meydan okumuştur .ABD başkanı Arabistan’ı ziyaret ederken , Mısır devlet başkanı da oraya gelerek üç devletin başkanı  dünyayı yansıtan bir küreyi birlikte avuçlayarak  ortaklıklarını tüm kamuoyuna göstermeye çalışmışlardır . Daha önceleri de İsrail’li diplomat ile  Arabistan’lı bir komutan  ABD başkentinde ortaklıklarını İran ve Türkiye’ye karşı açıklarken  ,Müslüman kardeşlere karşı Mısır’da darbe yapan bugünkü başkan Sisi’yi birlikte desteklediklerini  ilan ediyorlardı .
Çin’in öncülüğünü yaptığı  yeni İpek Yolu projesinin , dünyanın ortasında yer alan  bölgeden geçmesi , ABD ve İsrail’in  merkezi alanı ele geçirme projelerini tehdit ettiği için  merkezi  alanda  batılı ülkeler acilen savaş çıkartarak yeni ipek yolunun önünü kesmeye yönelmektedirler . Tam bu aşamada  Amerika ve İngiltere gibi iki büyük  Atlantik gücünün bir çok alanda karşı karşıya gelmesi de  Orta Doğu’daki gelişmeleri fazlasıyla etkilemiştir . İngiltere önceden kurmuş olduğu düzeni savunurken  bir Sünni-Şii savaşına karşı çıkmaktadır çünkü hem İran’ın hem Arabistan’ın hem de Katar’ın  devlet olmasını sağlayan İngiltere’dir . Şimdi Büyük İsrail’in  orta dünyada kurulabilmesi için İran ve Arabistan arasında mezhep çatışmaları üzerinden bir büyük savaş çıkartılmaya çalışılmakta ve bu doğrultuda da ilk raund arada kalan ülke olarak Katar üzerinden oynanmaya çalışılmaktadır . Petrol ve gaz kaynaklarının en çok bulunduğu Basra  Körfezi  bölgesinde  mezhepler üzerinden bir dünya savaşı çıkartmak ABD ve İsrail planlarına uygundur  ama bu duruma  Çin,Rusya,İngiltere  , Fransa,Almanya  ve Hindistan  gibi büyük  devletler  açıkça  karşı çıkmaktadırlar .Kurban olarak seçilen Katar’a, savaş istemeyen ve dünya barışından yana bütün devletler destek olmaktadır .
Türkiye ,bu aşamada  ilk günden itibaren Katar’ın yanında olmuş ve bu ülkenin güvenliği için yardımcı olmaya çalışmıştır . Ne var ki , Katar olayının ana amacının bir İran-Arabistan savaşı ya da bir mezhepler çatışması çıkartmak olduğu artık açıkça kesinleşmiştir . Türkiye doğu komşusu  İran’a yönelik bir mezhep savaşına girmemek durumundadır . Katar son yıllarda Türk ekonomisine önemli miktarda para aktararak ve yardım yaparak  Türk devletinin yanında olmuştur ama bu durum Katar üzerinden bir mezhep savaşına Türkiye’nin sürüklenmesini gerektirmez . Katar Türkiye’ye  bir çok maddi desteklerle  katkılar sağlamıştır ama Türkiye’de bunun karşılığında Katar’a her türlü yardımı yapmaya çalışmıştır . Bundan sonrası  bütün dünyayı tehdit eden ve kıyamet senaryosuna dönüşebilecek bir Orta Doğu savaşı senaryosu olduğuna göre ,Türkiye böyle bir oyuna alet olmamalıdır . Katar  sorunu Türkiye’yi  büyük komşusu İran ile savaşa sürüklememelidir .
(14.6.2017-ANAYURT  GAZETESİ)

9 Haziran 2017 Cuma

"HELYUM BOMBASI", Rifat SERDAROGLU

HELYUM BOMBASI
Rifat SERDAROGLU
Hidrojen Bombası veya füzyon bombası kontrolsüz termonükleer enerji sağlayabilen yıkıcı nükleer bir silahtır. Hidrojen bombasının yüksek boyutlardaki patlama gücü, hidrojen atomlarının birleşerek HELYUM atom yapısına dönüştüğü termonükleer tepkimeden doğar.
Hidrojen bombası, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 1000 misli daha güçlüdür.
AKP Genel Başkanı Bağımsız ve Tarafsız Cumhurbaşkanı Erdoğan, Özel Harekât Başkanlığındaki iftarda Emniyet ve Jandarma mensupları ile bir araya geldi. Asker ve polislerin silahlarının önceden toplatıldığı iftar yemeğinde Erdoğan şunları söyledi;
"Burası gazi bir mekandır. 
15 Temmuz’da burası FETÖ ihanet çetesinin ruhunu
1 dolara şeytana satmış mensupları tarafından bombalandı. FETÖ hainlerinin buraya attıkları 650 kiloluk HELYUM bombası, PKK operasyonlarında dahi kullanılmayan tahrip gücü o derece yüksek bir bomba!"
Erdoğan "Başörtülü bacımı, belden üstü çıplak 50 adam dövdüler, yerlerde sürüdüler sonra da üzerine işediler. Görüntüleri elimizde, cuma günü yayınlayacağız" olayında olduğu gibi yine doğru ile yanlışı karıştırdı!
Ya da oruç başına vurdu, ne söylediğini bilmiyor!
Eğer Gölbaşı Özel Harekât binasına Hidrojen Bombası atılsa idi değil Gölbaşı, Ankara tümden yok olurdu! Ayrıca TSK envanterinde Helyum Bombası yok.
Zaten Helyum Bombası diye bir bomba yok! AKP Genel Başkanını bomba ile Ramazan topunu karıştıran bir Başdanışman aldattı galiba!
TOBB Başkanı şimdilik yerli araba yapmaya çalışıyor, daha oralara gelmedik!
Napalm bombası dese bir derece ama o da atılmadı ki…
Erdoğan şunları da söyledi;
- "Mahkemeleri takip ediyorum. Başdanışmanlarımın yarısı Ankara’daki, yarısı İstanbul’daki davaları izleyip rapor ediyorlar. Bu eli kanlı katillerin hiçbiri de kendilerini bekleyen acı akıbetten kurtulamayacaklardır. Mahkemelerde yapılan ahlaksızlıkların, cezaevinde açık net söylüyorum, çürürken onlara hiçbir faydası olmayacaktır!"
- "Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir. Onların yüzlerine tükürecekler ve milletin tükürüklerinde boğulacaklardır."
Değerli Okurlar;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çadır devleti değil de bir HUKUK DEVLETİ ise yönetme sorumluluğunu üstlenmiş hiç kimse böyle konuşamaz.
Erdoğan’ın söylediklerinin tamamı suçtur! Anayasanın 138. Maddesini ihlal etmiştir. Ayrıca, herkesin adil yargılanma ve kendisini savunma hakkı vardır, engellenemez.
Kişi suçlu ise cezasını mahkemeler verir. Başka hiçbir makam ceza veremez.
Kişinin yüzüne tükürmek, onu milletin tükürüğünde boğmak, linç kültürüne sahip ilkel kafaların ürünüdür. Bu davranışın insanları taşlayarak öldürme yani recm denen olaydan ne farkı var?
Sayın Erdoğan;
Siz ŞAH değilsiniz, PADİŞAH değilsiniz, SULTAN değilsiniz, HALİFE hiç değilsiniz.
Siz de bizler gibi sorumluluk yüklenmiş bir fanisiniz. Her istediğinizi yapamazsınız, her düşündüğünüzü söyleyemezsiniz. Kendinizi anayasanın ve yasaların üzerinde göremezsiniz.
Bugün için bunları bizden başka kimse, size söyleyemez ama inanın ki sizin
için de en güvenilir rejim demokrasi ve hukuk devletidir.
Dikta rejimlerinde neler olduğu tarih sayfalarında duruyor. Başdanışmanlarınızı mahkemelere göndereceğinize, biraz tarih okuyup size özet çıkarmalarını emredin.
FETÖ, TBMM’ye saldırarak onun saygınlığına zarar verdi!
Fakat, korumalarınızın uzun namlulu ağır silahlarla AKP Grup toplantı salonuna girmeleri, milletvekillerini itip kakmaları da en az yukarıdaki olay kadar TBMM’nin saygınlığına zarar vermiştir. Böyle bir görüntü ne Esad’ın ne Saddam’ın çakma meclislerinde bile yaşanmamıştır.
Bu yazı için de mutlaka sizin Savcılarınız tarafından soruşturma başlatılacaktır!
Olsun biz antidemokratik her yönetime karşı direnmesini de kendimizi hakkıyla savunmasını da iyi biliriz. Bu günler de geçer!
Yalnız size şu teminatı verebilirim ki, eğer yaşarsam ben, ömrüm yetmezse çocuklarım sizin ilerde yargılanmanız esnasında bir aşiret kafası ile değil, hukuk devleti ilkeleri altında yargılanmanız için de mücadele veririz…
Sağlık ve başarılar dilerim. 09 Haziran 2017
Rifat Serdaroğlu

30 Mayıs 2017 Salı

BAĞIMSIZ CUMHURİYET PARTİSİ GENEL BAŞKANI HAKKI KARĞIN “AKP OLAĞAN ÜSTÜ BÜYÜK KONGRESİ HAKKINDA” BİR ELEŞTİRİ YAYINLADI

AKP, OLAĞAN ÜSTÜ PARTİ KONGRESİNE ELEŞTİRİ
HAKKI KARĞIN
BAĞIMSIZ CUMHURİYET PARTİSİ 
(BCP) GENEL BAŞKANI
(67 Yıllık "KARŞI DEVRİM"
Sürecinde Ülkenin Geldiği Nokta)
AKP, Kendiliğinden ortaya çıkmış bir parti değil, ülkede söz sahibi olan diğer partiler gibi CIA tarafından organize edilmiş bir sürecin ürünüdür.
1945-1950 yıllarında Kemalist Halk İktidarını ele geçiren karşı devrimin görevi, Türkiye Cumhuriyeti Kemalist sistemi dağıtmak, Liberal (emperyal) sisteme geçmek idi.Ülkede bu amaçla örgütlenen emperyalizm ve İşbirlikçiler,1946 seçimlerinde,Halk Meclisi (TBMM) ni kenara iterek,Atatürk CHP parti programını yırtıp atarak, Parlamenter sisteme geçiş yalanları ile farklı iki partiymiş gibi karşımıza çıkartıldılar.Biri Liberal Sistemi doğrudan savunan DP,
2. ise Atatürk CHP'sinden arındırılmış Kemalist devrimleri inkâr eden sol düşünce ve Sosyal Demokrat gibi beylik laflar ile sulandırılmış özünde Liberal ''Yeni İnönü CHP'' sidir. Partiler bir yanda görücüye çıkarken diğer yandan da devrimci bir karakter taşıyan Türk Milliyetçiliğini; Türk Irkçılığına dönüştürmek için Türkeş'i yetiştiriyorlardı (Politikada Irkçılık İlk Olarak Batı da ortaya çıkmıştır)
İktidar Güçtür,iktidarı belirleyen güç ise ülkede,üretim araçları  ,insanı üstünde yaşadığı toprak ve insan ile ürün döngüsünü sağlayan Kapital (para)dır .İşte Kavga tam da bu nokta da dır.Kemalist sistem de araç gereçler para halka,liberal sistem de ise şahıslara aittir.
1950 seçimlerinde Ümmetçi toplum dayatması ile halkın karşısına çıkan DP halktan kabul görmeyip yıpranınca, CIA devreye girdi.İnönü-Türkeş ittifakı ile Dp'ye karşı 1960 darbesini yaptı. Ümmetçi yapılanmayı ileride tekrar kullanmak için geri çekti.''Özgürlük demokrasi adına Sol, Sosyal Demokrasi ve Türk Irkçılığını sahneye sürdü. Öte yandan da CIA/FETO,
ile Ümmetçi toplumu yeniden yaratmak için illegal örgütlenmeleri başlattı.
1960 darbesi mükemmel bir organize ile halka yutturularak, Anayasa ve Mahkemelerin değişmesi ile Kemalizme 1945 den sonra 2.darbeyi vurdu.
Sahneye çıkan Sol-Sağ 1970-80 yılları arasında ülkeyi kaostan kaosa sürüklerken,CIA,Bir yandan teorisyenlerinden Kemal Derviş'e 24 ocak kararlarını yazdırıyor(1976),diğer yandan bu kararları hayata geçirecek Ümmetçi yapılanmayı FETO ile hızlandırmaya başlıyordu.
1978-80 sol,sağ kavgalarını çok korkunç göstermek için CIA eylemlere başladı.Solcu gençlerin toparlandığı yerleri bombalayan CIA ,eylemleri, sağ görüşlü gençlere yıkıyor ya da tersi sağ gençliği katlediyor, sol örgütler üstüne yıkıyor,Camileri,otobüsleri bombalıyor ülkede kaosu derinleştirerek 1980 hazırlıkları yapıyordu.
70’li yıllarda Fethullah Gülen’in okullarına akıtılan paralar BOP’un altyapıları ve 1976­ 1981 yıllarının hazırlık aşamaları idi. O yıllarda ülkemizde yaşanan kaos tesadüfi değil, görünmeyen hükümet CIA'nın işi idi. 12 Eylül darbesi yapıldığında, bundan daha Türkiye basını bile habersizken, ABD basını darbeyi sabah saat 05’te manşetten ''Bizim çocuklar bu işi başardı'' diye veriyordu (http://www.milliyet.com.tr/.…/dunyadetay/04.06.2011/1398393/...). '12 Eylül, ulusal solcu ve ulusal sağcıları işkence tezgвhlarında, İsa'nın öcünü alırcasına  çarmıhlara gererken, ümmetçi toplumu yaratacak olan Özal, ABD’de kampa alınmış ve Kemalizm'in tasfiyesi için 1976’da Kemal Derviş tarafından yazılan ‘24 Ocak Kararları”nın hayata geçirilmesi için eğitiliyordu (24 Ocak Kararları Kemalizm'in tasfiye kararlarıdır.).
Irak ile sınırımızda tampon bölge açılarak çekiç gücü yerleştirilecek, ‘Güneydoğu sorunu’ adı altında APO görevlendirilecek ve PKK güçlendirilecekti. Onların çocukları başarılı oldu, silahlarımız yenilendi, yeni açılan üslerimiz Ortadoğu’ya yönlendirildi ve böylece bir taşla iki kuş vuruldu. SSCB’nin yıkılması için kutsal cephe ile ittifak yapan radikal İslam, ikiz kulelerin havaya uçurulması ile yerini ılımlı İslama bıraktı. Nehri geçerken at değiştirmeye kalkışan Batı emperyalizmi, Bin Ladin'i Afganistan'da karşısına aldı. Bin Ladin şöyle diyordu; “Bizim gerçek düşmanımız SSCB değil, ABD imiş”. Bir yandan Bin Ladin ile savaşan ABD, öte yandan sünnilerin önderliğinde “Ilımlı İslam” adı altında ruhani lider Fethullah Gülen'i Ortadoğu'nun halifesi gibi tanıtmaya başladı. Bill Clinton, İstanbul Çırağan Sarayı’nda şöyle demişti; ‘’Yahudilerin Haham’ı, Hristiyanların Papa’sı var ama Müslümanların bir ruhani lideri yoktur.’’. Özal’ın zamansız ölümü sonrası iktidara gelen Ecevit -­ Devlet Bahçeli hükümeti BOP’u suya düşürecekti. Özal hükümetinin devamı gerekiyordu. Görünmeyen hükümet devreye girdi, dönemin İstanbul Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ı hazırlamaya başladı. Arkasından ’24 Ocak Kararları’nın sahibi olan Kemal Derviş’i göndererek Ecevit hükümetini devirdiler. AKP ile eş başkan Tayyip Erdoğan’ı iktidara taşıdılar ve suyu yoluna koyan görünmeyen hükümet 2003’de BOP girişimini başlattı. ‘’Yeni dünya düzenini ben kuracağım, benim ile gelen payını alır’’ sloganı ile ortaya çıktı. Ardından ‘’Saddam kimyasal silah ile dünyayı tehdit ediyor’’ gerekçesi ile 10 Mart 2003’de Saddam’ı vuracağını açıkladı. Böyle bir müdahaleyi ancak BM yapabilirdi. Çünkü dünyanın düzenini sağlayan karakol BM’dir. Dünyayı böyle bir tehlikeye atan ülkenin sorununu, silahlı kanadı olan NATO gücünü göndererek çözer. 20 Mart 2003’e kadar ABD’ye ‘bekle, ben sorunu çözerim’ derken, ABD bu kararı tanımadı ve aynı tarihte Irak’ı işgal etti. Bu tarih yeni dünya düzeninin başlangıcı olacaktı. Bu işgal AB’yi ve BM’yi parçalarken, dünyada da yeni müttefikleri oluşturdu;
a) ABD ve İngiltere’nin başını çektiği, Irak işgaline katılan grup
b) Almanya ve Fransa’nın başını çektiği, Irak işgaline katılmayan grup
c) ŞİÖ (Şangay İşbirliği örgütü)
Fas, Tunus, Cezayir ve Libya’dan sonra Irak işgali ile ‘Arap Baharı’ adım adım ilerlerken, diğer yandan Batıda Kuran'lar yakılıyor, Hz. Muhammed’in karikatürleri yapılarak alay ediliyor ve ‘’Büyük Asya Projesi’’nin patronları, arka arkaya şu açıklamaları yapıyordu.
‘’Tek Dünya düzeni ister istemez kurulacaktır, tek sorun bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır’’ –James Paul Werburg­ (bkz.http://www.millicozum.com/mc/kasim­2004/deccalin-sovalyeleri).
‘’Tek bir dünya devleti oluşturduğumuzda modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakkı, artık dünya bankerleri ve entellektüelleri olan elit otoritesi altına girecektir.’’ –David Rockofeller­‘’(bkz. http://blog.milliyet.com.tr/gizli­orgutlerin-ortak­hede.…/…/... ).
“ABD’nin misyonu ulus devletleri gömmek, halklarını daha küçük birimlere bölerek yaşatmaktır. Gelecek Amerika’nın mıdır? Yeni dünya düzeni Amerika İmparatorluğu ve tüm insanların rakip olmadığı evrensel düzenin adıdır.’’ –R. Strausz Hupe­(bkz.http://huseyinguzel.blogcu.com/emperyalizmin­amaci…/13788667).
Batı bu gelişmeleri yaşarken Tayyip, ‘’bu bir medeniyetler buluşması, ben Ortadoğu’nun eş başkanıyım’’ diyerek, yüz yıllık dostlukları bir kenara itip, Suriye işgali için efendilerinin talimatını yerine getiriyordu. Fakat Suriye işgali başlamak üzere iken kurbağa gözünü açtı.
Putin; ‘’bu bir haçlı seferidir, biz Çin’i yanlış tanımışız’’ diyerek Karadeniz’de Çin, Kazakistan ve Rusya’dan oluşan üçlü tatbikatı başlattı. Bu tatbikat, üç guruba bölünmüş dünyaya, ayrı ayrı mesajlar veriyordu (http://www.tarafsizhaber.com/.…/dr­mehmet­hakan­saglam­batil...).
Bu, birinci gruba bir gövde gösterisi, ikinci gruba uyarı, grupların dışında kalan ve stratejik önem taşıyan ülkelere de ‘’gözünüzü açın’’ mesajı idi. Söz konusu tatbikat ile Suriye işgalinin yolunu kapayan ŞİÖ, bedelini Rusya üzerinden Ukrayna ve Kırım ayaklanmaları ile ödüyordu. Bu saldırıları da ŞİÖ nezdinde bertaraf eden Putin, Batı emperyalizmini bunalımdan bunalıma sürüklemeye başladı. Bunalıma düşen emperyalizm, çareyi iç ayaklanma ve Sünni radikal İslam örgütlerini, Alevi Esad’ın üzerine kışkırtmakta buldu. İç ayaklanmanın temsilcisi olarak seçilen SUK ‘'Suriye Ulusal Koalisyon’’, eş başkan Tayyip tarafından İstanbul Maltepe’de, ÖSO ise Antakya’da kuruldu. Destekçileri; PYD, El­Nusra ve el altından PKK İdi. Esad’a karşı bunlar yetersiz kalınca, 1500’e yakın radikal örgütleri Suriye üzerine göndermek için Ortadoğu’da toparladılar. Toparlanan ruh hastalarının finansmanlarını Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve BAE üstlenirken, silahlarını da İsrail ve ABD tedarik ediyordu. Tarihte benzerine rastlanmayan iğrenç saldırılara rağmen Esad devrilmedi.
Dünyada yapılan 3.Devrimi (elektronik) de kaçıran Batı emperyalizmi, pazarı Çin’e kaptırınca bölgesel kontrolü elinden kaçırmaya başladı. Boşluktan yararlanan PKK güç kazanmaya, 1500’e yakın ruh hastaları kontrolden çıkmaya başlarken, Esad direndikçe Tayyip kuduruyor, güvendiği efendilerinin elinden bir şey gelmeyeceğini ve piyon olarak kullanıldığını anlayınca, bölgedeki ruh hastası örgütlerden bir kısmını yanına alarak bir kısmına da el altından yardım ederek, ‘’RABİA’’ işaretini yapıyordu. Bu şu anlama geliyordu; ‘Gülen ile birlik olarak beni kullandınız, ya ben ya Gülen’ kozunu masaya sürerek, Süleyman Şah rolüne soyunmak... Yıllar önce planlanan ve bunun için Gülen okullarına ve Zaman Gazetesi’ne para akıtılarak ‘ılımlı islam’ yatırımı yapan ABD, Tayyip’in blöfü ile bunları çöpe atamazdı. Bu nedenle 17 – 25 Aralık operasyonu düzenlendi ve ABD Gülen’i tercih etti. 10 yıllık ortaklık bir günde yok oldu. Efendiler ve işbirlikçiler birbirine düştü.
Sonuç;
Doğu-Orta Doğu ve Afrika da yaşanan günümüz savaşları toprak
savaşları değil,sistem savaşlarıdır.Yazımızın 1. ve 2.bölümünde anlattığımız gibi,Tek Dünya din İmparatorluğu kurmak için yola çıkan Batı emperyalizmi ve bölge işbirlikçileri Orta Doğu da çakılıp kaldı.Geri dönme ve uzlaşma şansı olmayan emperyalizm yenilginin getirdiği sonuçlar itibarı ile büyük bir sarsıntı ve dağılma sürecindedirler.
Büyük bir dağılmayı önlemek için devreye giren Papa,önce AB ülkelerini toparlayarak çatlak sesleri susturdu.
.http://www.sozcu.com.tr/…/ab-liderleri-roma-anlasmasinin-6…/
Arkasından Trump,Suudi Arabistan'a gönderilerek;İngiliz ve İsrail tarafından denetim altıda tutulan ''Arap Nato''sunu denetleyerek yeni süreç için her türlü garantinin verileceğini iletti.http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39973092
Suudi Arabistan dan İsrail'e geçen Trump,Papa-Haham ittifakının geçerli olduğunu,Suriye üzerinden gelecek her türlü saldırının güvenliğini alacaklarını iletti.http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39997996
İsrail'den Vatikan'a geçerek Papa'ya rapor verdi. http://www.sozcu.com.tr/…/trump-ile-papa-vatikanda-bir-ara…/
Yeni talimat ile Nato'yu toparladı.
http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40042111
Yukarıda ki gezintiye; PYD,stratejik ortağımızdır diyerek ağır silahlar ile donatacağını ekleyerek.Ve Lübnan Vekili VALİD SAHRYA'nın ''Orta Doğu Modern harita ile son günlerini yaşıyor'' TRUMP ''Ona (Şi Ciping) güveniyorum. O iyi bir insan Kuzey Kore sorununu çözün,O çözmezse biz çözeriz''
Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki;Batı emperyalizmi ve bölgesel işbirlikçileri 2.Sykes-Picot saldırısı için yeni strateji hazırlıklarını tamamlamak Üzere Haçlı Ordularını toparlamıştır.(Kurtuluş savaşında bizi arkadan vuran kimdi,Suudi Arabistan,Ürdün)
Bölgeden Rusya' yı söküp atmak için Alevi-Sunni çatışmasının kapısını aralayan ABD,Kürt kartı,Feto. ile Türkiye'nin safını belirlemesi gerektiğini AKP hükümetine dayatırken (Son nokta ABD'de nasıl kondu ? ) ÇiN'e de bu kavga senin kavgan değil diyerek SIO birliğini parçalamak istiyor.
Bu stratejileri, yapacağı şeyleri de gizlemeden bağıra bağıra söylüyor.
'‘Bize karşı çıkan devletleri komşuları ile birbirine düşürecek durumda olmalıyız. Ancak, eğer karşı çıkan devlet ve komşuları birlik olarak bize karşı çıkarlarsa, o zaman dünya savaşı çıkaracak güçte olmalıyız.''
Siyonist Protokol/7­(http://www.google.com.tr/url...)
Sürecin Türkiye'ye dayattığı “Benim partim, benim derneğim” demek değildir.Hayat ve devrim “Tam Bağımsız Türkiye” diyen her siyasi yapıyı birleştirecek Kemalist Birleşik Cephe' yi önümüze koymuştur.
Mustafa Kemal; ‘'Bu Türkiye’ nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir’ diyerek kurduğu Türkiye Cumhuriyeti' ni gençliğe emanet ederken şunları söylüyordu:
'‘Bu sistemi koruyamazsanız, yüz kat daha güçlenerek gelecek ve elinizden alınacaktır’'
İşte gün o gündür. Ordularımız dağıtılmış, kalelerimiz cebir ve hile ile ele geçirilmiş, iktidara sahip olanlar gaflet, delalet ve ihanet içindedirler.
Saflar NET !.
Ya İHANET Ya da CUMHURİYET !.
BAĞIMSIZ CUMHURİYET PARTİSİ

13 Mayıs 2017 Cumartesi

GAZİ MECLİS VE ATATÜRK “Ve emruhum şûrâ beynehum”... (..İşleri de aralarında şûra iledir;..)

“VE EMRUHUM ŞÛRÂ BEYNEHUM”... 
Atatürk ün soyağacı
Tuncay DEĞİŞ 
(tuncay degis <tdegis69@yahoo.com>)
Atatürk kimin çocuğu?
“Lütfen sonuna kadar okuyun...”
Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.
2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.
Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi.
Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık.
Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.
Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev.
Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge. Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler.
Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz; Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”. Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed. Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.
Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var.
Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim)
Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…
Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”
Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir. Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş. Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu. Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.
Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar...
1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş.
Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor. Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım bu borcu inkâr eder. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz. İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor. 1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden... Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:
45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek
20 kuruş değerinde 1 köhne pantol
40 kuruş değerinde 1 palto
20 kuruş değerinde 1 sandık
5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani
10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub
Mirastaki son maddede duralım. Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.
Şöyle başlıyor:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.
Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”
Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal ise 1925 yılında bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatmıştı. Muhtemelen bu kitap da uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı. Bu başlangıcı yüzünden çokça eleştirilen kitabın ancak 1976 yılında Latin harfleriyle basılması bunu gösteriyor. Yine de emin değiliz.
Babasından miras kalan kitap hâlâ kütüphanesinde mi diye merak edip Anıtkabir sitesindeki Atatürk’ün kitapları bölümüne bakarsanız, benim gibi bulamayabilirsiniz. Belki de depodadır.
Ama Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:
“Ve emruhum şûrâ beynehum”...  
(..İşleri de aralarında şûra iledir;..)
Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...

4 Mayıs 2017 Perşembe

KIRIM’IN DOMATES KADAR ÖNEMİ YOK MU? & TURKISH-FORUM (Kırım Tatar halkının lideri, Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu)

KIRIM’IN DOMATES KADAR ÖNEMİ YOK MU?
TURKISH-FORUM
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin görüşmesinden sonra yapılan basın toplantısında öne çıkan başlıklardan biri  “domates” olmuştur.  Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki olimpiyat kenti Soçi’de Putin ile görüşmesinin ardından basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Domates dışında her konuda mutabık kalındı” derken,  Putin şu açıklamayı yapmıştır: “Domates dışında kısıtlamaların kaldırılması için anlaştık. Kendi pazarımızı Türk domatesine sonsuza kadar kapatmayacağız. Fakat bahsettiğim yatırım sonuçlanınca bu konu da liberalleşecek.”Domates dışında her konuda mutabık kalındığını Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da onaylamıştır: “Şu anda bir geçiş süreci var. Bu arada ara formüller bulmak suretiyle süreci belirli bir zemine oturtacağız. Domates konusundaki soru işaretleri konusunda mutabık kalındı.”
Daha önce Kalkınma Bakanı olan Cevdet Yılmaz (DPT’deki son Avrupa Birliği Genel Müdürüdür. Kurucu Genel Müdür, o dönemdeki ismiyle AET Daire Başkanlığını kuran  bu satırların yazarıdır), Rusya’nın, Türkiye’nin  önemli  bir ticari  ortağı ve önemli bir komşusu olduğunu belirterek  şunları söylemişti: “…Ukrayna’da yaşayan bütün etnik grupların, bütün değişik kesimlerin de memnun olacağı bir çerçevede bu sorunların aşılmasını arzu ediyoruz. Orada Kırım Türkleri de yaşıyor biliyorsunuz. Özellikle, Kırım Türklerinin koşulları tabi bizi çok yakından da ilgilendiriyor.”
Soçi’deki görüşmede Kırım’da yaşayan soydaşlarımızın günlük hayatlarını ve eğitimlerini etkileyen sorunların gündeme gelip gelmediğini bilemiyoruz. Bununla beraber bir gerçeği hatırlamakta yarar vardır:  Günümüzde başta Eskişehir olmak üzere Kırımdaki Tatar nüfusundan daha çok Kırım Türkü Anadolu’da yaşıyorsa, bunun sebebi Kırım Hanlığının Rus nüfuzuna geçmesidir.
Kırım’dan Türkiye’ye kitle göçleri, 1783’de Kırım Hanlığının ortadan kaldırılarak Rusya İmparatorluğu’nun Kırım’ı ilhak etmesinden sonra gerçekleşmiştir. İki yüzyıldan fazla bir süredir Anadolu’ya yönelik göçün sebebi, Kırım Türklerine yönelik baskıdır. 18 Mayıs 1944 de Stalin tarafından vatanlarından sürülen ve yarısı yollarda katledilen Kırım Türklerini unutmayalım.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel Mayıs 1998’de Kırım’ı ziyaretinde şunları söylemiştir: “Tarihin karanlık bir döneminde zorla, yaşadıkları topraklardan koparılmış olan Kırım Tatarlarının yeniden anayurtlarına dönmeleri, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün küresel bir mutabakata dönüştüğü zamanımızın ruhuna uygun bir tarihi gelişmedir.”
Torun tarafından Tatar olduğunu açıklayan eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun“Ukrayna’nın bütününün, Kırım da dahil olmak üzere istikrara kavuşması en büyük temennimizdir” demeci önemlidir. Fakat, Kırım’ın  referandum sonucunda Rusya’ya bağlanması,  Suriye ve Irak’taki son gelişmeler  göz önüne alındığında, bazı kesimlere örnek olabilir. Soçi’de Cumhurbaşkanı  Erdoğan  YPG ile Rus askerlerinin fotoğraflarını Putin’e gösterdiğini söyleyerek,  “Fotoğrafları ilettik. Tarihleri yerleri ile verdik. Konuyu anlattık. İnceleyeceğini söyledi. Bundan sonraki süreç Putin’e kaldı” demiştir ama ben Putin’in bilgisi dışında bu askerlerin  orada bulunduğuna inanmak istemiyorum. Eğer inanırsam, kendimi çok saf bir Kırımlı olarak değerlendiririm.
Eski Başkanı olduğum Kırım Türkleri Derneği’nin 11-12 Ekim 2014 tarihleri arasında Eskişehir’de düzenlediği Çalıştay’ın sonuç bildirisinde, “Türkiye ve Rusya arasında bu yıl sonunda yapılacak olan Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nde ve Türkiye ile Rusya arasında yapılacak olan tüm toplantılarda Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunlar gündeme getirilmelidir” tespiti yapılmıştır. Ortak Akıl Çalıştayı Sonuç Bildirisi’nde belirlenen ilkeleri Türkiye-Rusya Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nde Türkiye’nin muhataplarına iletmesi, Türkiye’de yaşayan  Kırım Türklerinin arzusudur. Alınan kararlar günümüzde de geçerlidir:
Kırım’ın 2014 Şubat ayında Rusya tarafından işgali uluslararası hukuka aykırıdır. Rusya 1994 yılında Budapeşte Mutabakatı ile kabul ettiği Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü Kırım’ı işgal ederek ortadan kaldırmıştır.
Kırım Tatarlarının Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov ve aktivistleri Kırım’dan uzak tutacak tüm kısıtlama, karar ve uygulamalara son verilmelidir.
Kırım’da insan hakları ve uluslararası hukuka aykırı uygulamalar ile basın, yayın ve haberleşme hürriyetinin önündeki engellemeler kaldırılmalıdır.
Rus işgali ile birlikte Kırım Tatarlarının vatan Kırım’da yaşama, ibadet ve eğitim hürriyetlerini kısıtlayan tehdit, darp, insan kaçırma ve cinayetlere son verilmelidir.
Türkiye ve Rusya arasında bu yıl sonunda yapılacak olan Üst Düzey İşbirliği
Konseyi’nde ve Türkiye ile Rusya arasında yapılacak olan tüm toplantılarda Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunlar gündeme getirilmelidir.
Her yıl yapılan 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde tüm dünyada Kırım’da
insan hakları ihlal edilen Kırım Tatarlarının korunması için KTMM’nin Karar alması beklenmektedir.
Kırım’daki Kırım Tatar varlığı her zamankinden daha ciddi tehdit altındadır. Türkiye ve Türkiye dışındaki Kırım Tatarlarının işbirliğini geliştirici somut çalışmaları başlatmaları gereklidir.
Kırım’da vatanlarından diktatör Stalin tarafından sürgün edilmiş Kırım Türklerinin bir daha bu sürgünü yaşamamaları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda Putin nezdinde ağırlığını hissettirmesi, Türkiye’de yaşayan Kırım Türkleri için çok önemlidir.
Türkiye ve Rusya arasındaki krizin olumsuz etkileri giderilmeye çalışılırken Kırım Tatar Milli Meclisi üyesi Gayana Yüksel; Rusya’ya Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın ara kararını yerine getirme,  Rusya tarafından işgal edilen Kırım’da Kırım Tatarlarına karşı  uygulamaları  durdurma ve  Kırım Tatarlarının temsil organı Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyet yasağını kaldırma çağrısı yapmıştır.
BM Yerli Meseleleri Daimi Forumu’nun 16’ncı  toplantısının ikinci haftasında,  hakları için mücadelelerinde yerli halklara yardımcı olanlara destek hususunda özel raportör ile diyalog kurulması konulu toplantıda konuşan  Yüksel, “Özel Raportör’ün dikkatini, Rusya’yı köklü halk Kırım Tatarlarına karşı baskıları, takibat ve ırk ayrımcılığını durdurmaya ve halkın temsil organı Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerini yenilemeye mecbur tutan Lahey’deki BM Uluslararası Adalet Divanı’nın ara kararına çekiyoruz” demiştir.
Kırım’ın işgal altında bulunduğu 3 yıl boyunca Rusya’nın Kırım Tatarlarını korkutmaya ve bölmeye, yarımadada meydana gelen olaylar hakkında gerçeklerin sesini susturmaya çalışarak Kırım Tatarlarına karşı baskı uyguladığını vurgulayan Yüksel, günümüzde 23 Kırım Tatarının düzmece suçlamalarla cezaevinde tutulduğunu  açıklamıştır.
Rus baskısının örneği olarak Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Ahtem Çiygöz’e karşı başlatılan davayı gündeme getiren  Yüksel, Çiygöz’ün, 26 Şubat 2014 tarihinde Kırım’ın işgaline karşı düzenlenen barışçıl mitinge katıldığı için  iki yıldan fazla tutuklu bulunduğunu ve toplu kargaşa organize etmekle suçlandığını söylemiştir. Yüksel ayrıca,  toplantı katılımcıların dikkatini, işgal edilen Kırım’da Kırım Tatarlarının avukatları Emil Kurbedinov ve Edem Semedlayev ile baskılara uğrayanlara hukuki yardım sağlayan diğer avukatlara çekerek şunları söylemiştir:
“Kırım, korku yarımadası olmasının yanı sıra Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi’nin maddelerinin ihlal edildiği bir yer oldu, çünkü zorunlu izolasyon şartlarında yaşamaya devam ediyoruz. Kırım’da köklü halk Kırım Tatarlarının susması, onların 16 Mart 2014 tarihinde yapılan sözde referandumun sonuçlarını kabul ettiği anlamına gelmiyor. Düzenlenmesi sırasında askeri unsurların baskısı ve demokratik sürecin olmaması dikkate alınarak Venedik Komisyonu tarafından yasallığı kabul edilmeyen sözde referandumun sonuçlarını da kabul etmiyoruz.”
Kırım Haber Ajansı’na (QHA) göre Birleşmiş Milletler  Uluslararası Adalet Divanı, 19 Nisan’da Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’na karşı açtığı dava kapsamında ilk kararını açıklamıştır. Divan, Rusya tarafından işgal edilen Kırım’da ulusal azınlıkları koruma amaçlı Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme‘yi ihlal ettiği için Rusya’ya karşı sınırlayıcı tedbir uygulanmasını onaylamıştır.
Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını açıklayan hakim Ronny AbrahamRusya’yı, Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerinin yasaklanması dahil Kırım Tatarlarına karşı sınırlamalardan kaçınmaya mecbur tutmuştur: “Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetlerinin yenilenmesi dahil olmak üzere Kırım Tatarlarına yönelik çıkarların temsil edilmesine ilişkin sınırlamalardan kaçınılsın. Ukraince eğitim verilmesi sağlansın.”
Mahkeme,  Uluslararası Adalet Divanı’na Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmeyi ihlal ettiği için bu ülkeye karşı geçici tedbir uygulanmasını kabul etmemiştir. Mahkeme, Ukrayna’nın, uygulanacak geçici tedbirlerin ülkeye verilen zararı durduracak olmasını kanıtlayamadığını açıklamıştır.
Rusya, Adalet Divanı’nın kararını kendine göre yorumlamış ve  kararda Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyet yasağının kaldırılması talebinin olmadığını öne sürmüştür. Fakat, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi 45 ülke Rusya’dan, BM Uluslararası Adalet Divanı’nın kararını yerine getirmesini istemiştir.
Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı, Ukrayna milletvekili Refat Çubarov, Birleşmiş Milletler  Uluslararası Adalet Divanı’nın Ukrayna’nın Rusya’ya karşı açtığı dava  kapsamında  verdiği ara karar ile ilgili olarak Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını QHA’na şöyle  yorumlamıştır: “Bu tür açıklamalar, saldırgan ülkenin tipik, yüzyıllardır değişmeyen alışılageldik davranışlarıdır. İngilizce olarak net bir şekilde açıklanan ve onlarca önde gelen politikacı tarafından yorumlanan, uzmanlar tarafından Ukraince ve Rusça’ya tercüme edilen, net ve açık şekilde ‘Rusya Kırım Tatar Milli Meclisi yasağını iptal etmeli’ diyen karar, Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın tepkisine neden oluyor! Dün (2 Mayıs) Rusya Dışişleri Bakanlığı, kararda böyle bir talebin olmadığını, Ukrayna’nın her şeyi yanlış anladığını iddia etti… Moskova, yüzyıllar boyunca tarihin izahı dahil olmak üzere tüm alanlarda bu şekilde davranmıştır.”
Çubarov,  Rusya Federasyonu’nun  hiçbir girişiminin,  Ukrayna’nın Kırım’ın işgaline son vermekle ilgili siyasi tavrını değiştirmeyeceğini, ancak işgal edilen yarımada için ve Kırım Tatarlarının vatanlarında yaşama hakkı için mücadelesini daha da güçlendireceğini belirtmiştir:“Biz kendi işimizi yapmalıyız. Sergiler düzenlemeliyiz, tarihimizi öğrenmeliyiz, halkımızın çıkarlarına uygun olan şeyleri yapmalıyız, uluslararası arenada kendimizi savunmalıyız, Uluslararası Adalet Divanı’nın benzer kararlar vermesi için çalışmalıyız ve Rusya’yı köşeye sıkıştırmaya devam etmeliyiz. İstedikleri açıklamalarda bulunsunlar, çünkü söyledikleri her şey yalandır.”
Şubat 2017’de yapılan Kırım Tatar Platformu toplantısında  Kırım Tatar halkının lideri, Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun   değerlendirmeleri de  önemlidir: “Biz Kırım’ı silah zoruyla değil, diplomasi ve yaptırımların baskısıyla kurtarmayı istiyoruz. İşgalden sonra Ukrayna ve dünyada Kırım Tatarlarına bakış bambaşka oldu. Tatarların itibarı çok yükseldi. Zira başka unsurlar da işgale karşı çıksa da, topyekün işgale bir millet olarak direnen tek topluluk Kırım Tatarları olarak öne çıktı. Bu fırsattan faydalanıp halkımız ve Ukrayna için uygun ve faydalı olacak kararların alınmasını sağlayacağız.”
Kırımoğlu, Türkiye’nin son zamanlardaki tutumuna da değinerek şunları söylemiştir:“Türkiye dünyadaki birçok ülkenin uyguladığı yaptırımlara katılmadı. Tersine, şimdi Türkiye-Rusya arasında ‘işbirliği’ ve ‘dostluk’ kelimeleri kullanılıyor. Ambargoya katılmayı bırakın, son zamanlarda iki ülke arasında ticaret hacmi artıyor. Şimdi dünyada bize soruyorlar, Türkiye size bu kadar yakın, en kalabalık diasporanız da orada, Türkiye niye böyle davranıyor diye. Biz elimizden geldiğince Türkiye’yi savunuyoruz. Ama bunlar çok tesirli, çok inandırıcı olmuyor. Diyorlar ki, akrabalık böyle olmaz.”
Kırım, Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya arasında bir barış ve huzur köprüsü olmalı, şövenist yaklaşımlara ortam hazırlayan bir alan asla olmamalıdır.