4 Mart 2017 Cumartesi

"BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA" - Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA

Nasreddin Hoca yaşamış bir şahsiyet midir? O’nun adına söylenen nükteler gerçekten O’na mı aittir?
Başka ülkelerin Nasreddin Hoca’ya sahip çıkmaları ne anlama gelmektedir?[1] Biz yeterli ölçüde sahip çıkabildik mi?
Hoca’nın kültür tarihimizdeki yeri nedir? Niçin O’nun nükteleri, zihinlerde daha çok yer etmiştir?
Hoca’nın nükteleri sırf güldürmek için mi anlatılır?
Yabancı ülkelerde yaşayan Türk çocukları, neredeyse fıkralarımıza gülemez hale gelmişlerdir. Deyim ve ata sözlerimizi de anlamakta büyük güçlük çekmektedirler. Nasreddin Hoca nükteleri ile, biraz olsun onları bu vahim durumdan kurtarabilir miyiz?
Nasreddin Hoca vasıtasıyla insanların mizah duygularını harekete geçirip bazı sertlikleri ve kaba davranışları önleyebilir miyiz?
Toplumun çeşitli kesimlerinde yönetici olarak bulunan kişiler, Nasreddin Hoca Nükteleri’nden alacakları ilhamla daha başarılı olabilirler mi?
Günümüzde, çeşitli seviyede pek çok iletişim problemleri vardır. Nasreddin Hoca nükteleri bunun çözümüne ne derece yardımcı olabilir?
Nasreddin Hoca’nın nüktelerini öğretmen ve öğrencilerimize öğrettiğimiz takdirde eğitimin kalitesini artırabilir miyiz?
Nükteler yardımıyla bir düşünme eğitimi verebilir miyiz?
Hoca’nın nükteleri üzerinde düşündürerek, toplumda katılımcılık, hoşgörülülük, işbirliği ve teşebbüs ruhu uyandırılabilir mi?
İşte bu ve benzeri sorular, bizi Nasreddin Hoca konusunda düşünmeye ve araştırmaya sevk etmiştir.
Neticede O’nun eğitimci bir kişiliğe sahip olduğunu gördük. Bu konudaki tespitlerimizde, “Nasreddin Hoca Fıkraları” olarak sunulan nükteleri esas aldık.[2]
Bu fıkralar, Türk’ün aklını, şuur altını, zekâ inceliğini, nükte gücünü ve hayat felsefesini belli ölçüde yansıtmaktadır. Halkımızın mizah dehasını temsilde de önemli bir kilometre taşıdır. Bu sebepten, birçok mütefekkir, sanatkar, yazar ve karikatüriste ilham kaynağı olmuştur.
Hoca, kelimenin tam anlamıyla eğitimci bir millî şahsiyettir. Yediden yetmişe her kademedeki Türk halkı O’nu tanımakta, sevmekte, fıkralarını kendi mizahına vasıta yapmaktadır.
Hoca’nın bu derece gönülden sevilmesinin ana sebebi, O’nun nüktelerinde ele alınan konuların hayatla iç içe olması ve her seviyedeki insana hitap etmesidir.
Hoca’nın fıkralarına gülünür. Ama asıl amaç güldürme değil; düşündürerek insan davranışlarında müspet yönde değişiklik meydana getirmektir. Bir mantıksızlığın, düzensizliğin ve tutarsızlığın göz önüne serilişi hep bu yüzdendir.
Hoca, mizahlarının ilk bölümünde zekâsını göstermez. Bunun sebebi, halkın seviyesine inmektir. İkinci kısımda ise, kademeli bir şekilde dersini verir.
Hoca’nın fıkralarında tabiat ve toplum unsurları çoktur. O’nun nüktelerinin ayırt edici özelliği, zamana, mekâna, olaylara ve problemlere uygunluk arz etmesidir. Bu yönüyle Hoca, büyük bir eğitimcidir. Bu nüktelerin bir özelliği de, her zaman vuku bulması muhtemel olan sade olayları konu edinmesidir. Bu sebepten nüktelerdeki dersler, her zaman tazeliğini koruyacaktır.
Eğitim ve öğretim işini kendilerine meslek olarak seçenlerin, özellikle, Hoca’dan öğrenecekleri çok şey vardır.
Biz, iddiasız bir şekilde, konuyla ilgili bazı tespitlerimizi ortaya koymaya çalıştık. Ümit ederiz ki, bu sahada araştırma yapanlar, konuyu daha da derinleştirirler.
A. Hoca’nın Hayatı
Büyük halk filozoflarından olan Nasreddin Hoca, 1208’de Sivrihisar’ın Horto köyünde dünyaya gelir, 1284’de de Akşehir’de vefat eder. Devir, Anadolu Selçuklu devridir.[3]
Babası, köyün imamı Abdullah Efendi’dir. Okuma-yazma, ilmihal bilgisi, Arapça ve Farsça’yı ondan öğrenir.[4]
Hoca, küçük yaştan itibaren, çalışkanlığı ve afacanlığı ile bütün dikkatleri üzerine çeker. Bununla birlikte çocuk denecek yaşta Kur’an’ı hıfzeder. Aynı zamanda, fıkıh[5] ve kelâm ilmi[6] sahasında da derin bilgiye sahip olur.
Babası ölünce, yerine imam olarak geçer. Ama bu meslekte pek fazla gözü yoktur. O, her şeyden önce, sürekli okuma ve araştırma azmiyle yanıp tutuşmaktadır. Bu sebepten, imamlığı bırakarak ilim uğruna yollara düşer; birçok kasaba ve şehir dolaşır, insanların problemlerini yakından tetkik eder, gördüğü aksaklıklar karşısında içi burkulur.
Sadece görmekle yetinmez, hal çarelerini de araştırır. Âdeta bir psikolog ve sosyolog gibi insanların davranışlarını gözler, tahlil eder, kendine has metotlarla çözümler üretir. Bu yönüyle O, büyük bir eğitimcidir. O bu yola kendisini küçük yaştan beri adamıştır. Öyle ki, bazı aksaklıkları halka daha iyi gösterebilmek için, kendi üzerinde deneme yapmaktan bile çekinmemiştir. Bu tıpkı, bir ilaç keşfeden bilim adamının, kobay kullanma yerine, ilacı önce kendi üzerinde denemesi gibidir. Her eğitimci ve araştırmacı bunu göze alamaz. Böyle bir davranış, hem bilgi hem de yürek ister.
Hoca insanları eğitmenin bir toplum işi olduğunu bilir. O’na göre insanların eğitiminden herkes sorumludur. Sadece tek bir kişinin doğru olması yetmez.
Hoca bu düşüncesini şu nüktesi ile anlatır:
Bir gün eşeğe ters biner. Görenler hep bir ağızdan avazları çıktığı kadar bağırır:
-Niçin eşeğe ters biniyorsun?
Hoca cevap verir:
-Kabahat yalnız benim mi? Eşek ters duruyor. Onun hiç mi suçu yok? Eğer o doğru olsaydı, ben doğru binecektim. Niçin eşekte suç bulmuyorsunuz da hep beni paylıyorsunuz?
Yalnız suçu tek bir insanda ya da toplumda aramak, problemi çözmeyi zorlaştırmaktadır. Eğer toplum topyekûn tersine işliyorsa, sistem bozuksa, düzgün bir davranış sergilemek oldukça güçtür. Meselâ vasıtanız bozuksa, sizin mükemmel bir sürücü olmanız, pek fazla işe yaramaz. Aynı şekilde ehliyetsiz sürücüler olursa, mükemmel vasıtalarla da bir işe yaramaz.
Evet, eğitim bir toplum işidir.
Hoca birçok nüktelerinde bunu vurgular.
Meselâ bir gün evine hırsız girer, nesi var nesi yok hepsini yüklenip götürür. Duyan herkes, yine suçu Hoca’ya yükler:
-İlâhi Hoca, insan kapısını kilitlemez mi? Ev yalnız bırakılır mı? diye suç üstüne suç yüklerler Hoca’ya… Hoca ise şu cevabı verir:
-Anladık, bütün kabahat bende; ama şu hırsızın hiç mi suçu yok?
Önemli olan hırsıza karşı kaliteli kilit geliştirmek değil; hırsızlık yapmayan insanı yetiştirmektir. Tabiî ki bu prensip, eğitimin ideal yönünü oluşturmaktadır.
Molla Nasreddin, bozukluklara karşı çıkmanın bedelinin ağır olduğunu bilir. Fakat O, bu uğurda mücadele etmekten geri durmaz. Bilakis bu sahadaki bilgilerini daha da geliştirmek ister. Bunun yolu da okumak, daha çok bilgi edinmek, görmek, araştırmak, tartışmak, büyük bilginler ve mürşitler meclisinde bulunmak ve bu uğurda her türlü çilelere katlanmaktan geçerdi. Mevlânâ’nın deyişiyle hamdı, pişmesi ve yanması gerekiyordu.
Bu aşkla Konya’nın yolunu tutar.[7]
O devirde Konya, dünyanın her yerinden gelen bilginler, mutasavvıflar, dervişler, gezginler, tacirler ve gönül erlerinin harman olduğu yerdir. Medreseler öğrencilerle, tekkeler dervişlerle dolup taşmaktadır. İlim ve irfan sahipleri, saraylarda ve konaklarda ileri derecede saygı görmekte ve ağırlanmaktadır.
Diğer taraftan Konya, Anadolu Selçuklu Devleti’nin baş şehridir. Tahtta adaleti, kahramanlığı, bilgisi, dirayeti ve ilim adamlarını sevmesi ile ün yapmış Sultan I. Alâaddin Keykubad vardır. Devlet, bir taraftan en parlak dönemini yaşarken, diğer taraftan da pek çok problemlerle başa çıkmak zorundadır.[8]
İşte Molla Nasreddin, toplumu eğitmek için gerekli olan bilgi ve tecrübeyi bu ilim ve irfan şehrinde kazanır. Sonra Akşehir’e gelip yerleşir, evlenir ve çoluk çocuk sahibi olur.
Diğer taraftan Hoca, bir ilim adamı olup müderrislik görevi yürütür. Bir ara kadılık (hâkimlik) görevinde de bulunur. Kısaca Hoca, ilminin gereği olan bütün hizmetleri deruhte eder.
Hoca, talebelik hayatında olduğu gibi, meslek hayatında da azimli ve çalışkandır. Hakkında yazılan bazı kitaplarda, “cerri sevdiği için derslere çok çalışırdı.” şeklinde tasvirlere yer verilmektedir. Bazıları ise, “Hoca cerre çıkmakla birlikte softa[9] değildi.” gibi zorlama izahlar yapılmıştır. Kanaatimizce bu yazarlar, “cerr”in ne anlama geldiğini bilmediklerinden, Hoca’yı temize çıkarma gayreti içine girmişlerdir.
“Cerr” medreselerde, bir tür eğitim ve öğretim uygulamasıdır. Gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı döneminde medreseler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında öğrencilerini Anadolu’nun muhtelif yerlerine gönderirler, uygulama yaptırırlardı. Bu faaliyet, medreselerdeki bilgilerin halka iletilmesi maksadıyla yapılırdı. Bu esnada öğrenciler, halkı daha yakından tanırlar, gözlem yapma fırsatı bulurlardı. Medrese ile halk bu sayede bütünleşmiş olurdu.
Haliyle öğrencilerin bu hizmetlerine mukabil, halk (kendi isteği ile), bir miktar da yardım yapmaktadır. İşte “cerr” isminin çıkışı bu sebebe dayanmaktadır. Bunu hiç bir zaman, “medrese talebelerinin yardım toplamaya çıkması” şeklinde anlamamak gerekir.[10]
Nüktelerinin kalitesine ve temas ettiği meselelere bakıldığında, Hoca’nın hem iyi bir eğitim gördüğü, hem de kazandığı bilgileri çeşitli vesilelerle halka ulaştırdığı anlaşılmaktadır.
B. Hoca’nın Kültürümüz Üzerindeki Etkileri
Kültürün en güçlü aracı dildir. Nesiller kendi düşüncelerini, yaşama biçimlerini, sanatlarını ve dinlerini, hep bu dil aracılığı ile nesilden nesile aktarırlar.
Anadolu insanının başından geçen birçok olay, nerdeyse bir Nasreddin Hoca nüktesiyle özdeşleştirilerek anlatılmaktadır. Bu da zamanla, insanımızın hem dilini hem de düşüncesini etkilemiştir. Öyle ki, bazı atasözü ve deyimlerimizin kaynağı, Nasreddin Hoca nüktesidir. Bunlar dilimizde benimsenmiş olup yüzyıllar boyunca yaşayarak günümüze kadar gelmiştir.[11] Meselâ “Parayı veren düdüğü çalar” sözü, atasözü olarak dilimize yerleşmiştir. Bilindiği kadarıyla bu söz, Nasreddin Hoca’nın şu nüktesine dayanmaktadır:
Bir gün Hoca Konya’ya gitmek üzere yola çıkar. Akşehirli çocuklar etrafını sararak düdük ısmarlarlar.
Yalnız tek bir çocuk, ısmarladığı düdüğün parasını peşin verir. Bir kısmı da sonra vereceğini söyler.
Konya dönüşü Hoca, peşin para veren çocuğun düdüğünü getirir.
Bedelini ödemeden düdük öttürmeye çalışan çocuklar ise, Hoca’yı sıkıştırmaya başlarlar. Doğrusu Hoca, bu kadar yüzsüzlüğe dayanamaz:
-Çocuklar öyle yağma yok! Parayı veren düdüğü çalar! der.
Hoca bu nüktesinde, huzuru hazıra konmakta bulanlara, taban eti yemeden av eti yemeye çalışanlara, sabretmeden murada ermeyi düşünenlere, ortaya bir değer koymadan değerli olmak isteyenlere kızar. Aynı zamanda bu tiplerin, hem kel hem fodul oluşlarına dikkat çeker…[12] İşte onun için Hoca çocuklara, daha hayatlarının baharında iken, bir de ekonomi dersi vererek şu gerçeği öğretmek ister:
Ekmeden olmaz yemek.
Allah’a mahsustur almadan vermek.
Ne ekersen onu biçersin.
Beklersen tekkeyi çorbayı içersin.
Kim ki “yazın gölge hoş” türküsü çağırır,
Kışın çuval boş diye namerde yalvarır!.
Bilirsin ki çiğnemeden yutulmaz.
Ağustos’ta beyni kaynamayanın Zemheride kazanı kaynamaz!.[13] “Damdan düşen halden anlar!.” atasözünün dayandığı nükte ise şöyledir:
Bir gün Hoca damdan düşer. Ancak çektiği acıyı, soranlardan hiç birisine söylemez. Bunun sebebini soranlara şöyle cevap verir:
-İçinizde damdan düşen var mı? Benim acımı ancak o anlar!.
“El elin eşeğini türkü çağırarak arar.” atasözü de şu hikâyeden çıkarılmıştır:
Hoca bir gün dağ yolunda türkü çağırarak dolaşırken birisi:
-Ne yapıyorsun böyle Hoca? diye sorar. Hoca:
-Komşunun eşeğini arıyorum! der. Adam, Hoca’nın kaygısız, ilgisiz, vurdum duymaz haline şaşar. O zaman Hoca, insandaki bencillik duygusunun yansıması olan şu açıklamayı yapar:
-El, elin eşeğini, türkü çağırarak arar!.
“Dostlar alışverişte görsün.Yorgan gitti, kavga bitti; Kazan doğurdu; Ye kürküm ye, sana rağbet; Ben senin gençliğini de bilirim; Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Sen de haklısın; Eşeğin sözüne mi inanıyorsun; İpe un sermek; Fincancı katırlarını ürkütmemek; Hırsızın hiç mi suçu yok; Buyurun cenaze namazına; İşte şimdi kuşa benzedin; Ağaçtan öte yol vardır.” gibi sözlerin kaynağı da Hoca’nın nükteleridir.[14]
C. Hoca’nın Eğitiminin Amaçları
1. İnsanı Tanıtmak
İnsanı eğitmek için onu bütünüyle tanımak gerekir. Tanımadığınız insana hitap etmek, karanlığa taş atmak gibidir. Hoca’nın nüktelerinde göze çarpan belirgin bir özellik de insanın çeşitli boyutlarıyla dile getirilmesidir.
O âdeta insan sarrafıdır. Onun için insanı teraziye koyar, pek çok açıdan değer biçer.
Hoca nüktelerinde daha çok insanın egoistliği, fırsatçılığı, mütecessisliği, zayıflığı, korkuları ve şüpheleri üzerinde durur.
Hoca’ya, “En tehlikeli hayvan nedir?” diye sorduklarında, “İnsandır” cevabını verir. Sebebini soranlara ise, şu açıklamayı yapar:
-Köpek ekmeğini yediği adama hıyânet etmez. Yılan kendisine dokunmayanı sokmaz. Kurt ise, insanın bulunduğu yerlerden uzakta yaşar. Halbuki insan, hiç de böyle değildir. O kendisine iyilik edene bile fenalık yapar. Eğer inanmazsanız, birisine iyilik ediniz. Bakınız nasıl bir karşılık göreceksiniz? Siz, hiç dünyada hemcinsine insanlar kadar kötülük eden bir mahluk gördünüz ve duydunuz mu?
Hoca bu görüşleriyle, insanın iyi tanınmasına dikkat çekmektedir. Asla insan hakkında kötümser değildir. O bilhassa eğitilmemiş, ahlâkî şuuru gelişmemiş insanların ne derece zararlı olabileceklerini, hatta hayvanları bile geride bırakabileceklerini gözler önüne sermektedir.
Aslında Hoca insana, her şeyden daha fazla değer vermektedir. İnsanların dış görünüşlerine, elbiselerinin yeni ve pahalı oluşlarına göre değerlendirilmesini hoş karşılamaz. Hoca’nın nüktelerinde konuyla ilgili oldukça enteresan misâller vardır.
2. Ahlâkî Bozukluklara Karşı Tavır Almak
Hoca kötü huylu kişilerle hiç geçinememiş, ömür boyu bunlarla mücadele etmiştir. Nüktelerde bu gibi kişilerin genel karakterlerini birer birer gözler önüne serer. Kimlerdir bunlar?
Her sakala tarak uyduranlar, nabza göre şerbet verenler, neme lazımcılar, hazır yiyiciler, çıkarı uğruna her şeyini feda edenler, hem nalına hem mıhına vuranlar, pireye kızıp yorgan yakanlar, tepeden bakanlar, pişmiş aşa su katanlar, sağı solu belli olmayanlar, sinekten yağ çıkaranlar, su katılmadık hokkabazlar, suratı bir karış idareciler, tavşana kaç tazıya tut diyenler, hep “vur abalıya” felsefesi ile hareket edenler, başına buyruk gençler, çok bilmiş ukalâlar, daldan dala konanlar, kapıdan kovulsalar bacadan girenler, gücünün yettiğine kan kusturanlar, en küçük menfaat için her gün boğaz boğaza gelenler, boğaz tokluğuna çalıştırılan zavallılar, her devirde borusu ötenler, buldukça bunayan aç gözlüler, yürek yakanlar, kulp takanlar, kurtarıcılık yapanlar!.
Ekmek elden su gölden deyip âvare dolaşanlar, her mecliste boy gösterenler, boşta gezenler, boşboğazlık edenler, boş yere ömür geçiren boş kafalılar, bir baltaya sap olma yerine boş gezenin boş kalfası olanlar, üç kuruşluk keyif için borca batanlar, haline bakmayıp çalım satanlar, pot kıranlar, çam devirenler, çalımından geçilmez kabadayılar, çalıp çırpmayı meslek edinenler, “Rabbenâ hep bana!” diyenler!.
3. Teşebbüs Ruhu Kazandırmak
Hoca her vesileyle insanların çok yönlü düşünmelerini ister. İnsanları dar görüşlülükten ancak bu şekilde kurtarmak mümkündür.
Onun için, öğretmek istediği bir husus da teşebbüs ruhudur. Çünkü bu ruha sahip olan insanlar işin başını ve sonunu aynı anda görebilirler.
Bir gün Hoca bir dükkana uğrar. Bir anda gözüne ayrı ayrı yerlerde duran un, şeker ve yağ ilişir. Meraklanıp sorar:
-Bu ne?
-Un.
-Peki, bu?
-Şeker.
-Ya bu?
-O mu? O yağ.
-Öyleyse, niçin helva yapıp yemiyorsun?
Hoca bu nüktesiyle çok önemli bir ders vermektedir. Teşebbüs ruhu.. Yani pamuk ve yünü elbise, bir demir cevherini araba yapmak gibi bir şey.. Bu hem daha karlı hem de çok yönlü bir iştir. Eğer bugün bu ruha sahip olabilseydik.
4. Yoksulluk ve Açlığın Acısını Hissettirmek
Yoksulluk ve açlık, sosyal ve ahlâkî problemlerin en büyük sebepleri arasında yer alır. Onun için Hz. Peygamber, fakirliğin nerdeyse insanı dinden bile çıkaracağını söyler. Birçok siyasetnamelerde de, yöneticiler bu konuda ciddi bir şekilde uyarılır.
Hoca’nın yaşadığı devir, Anadolu’nun bin bir çileyle karşı karşıya geldiği yıllardır. Bunların başında da yoksulluk ve acılar gelir. Hoca nüktelerinde bu gerçeğe dikkat çeker ve üzerinde düşündürür.
Günlerden bir gün Hoca çok açtır. Belli ki kesesinde parası da yoktur. Hemen yol üzerindeki fırına uğrar. Yiyecek ekmek istemeyi kendisine yakıştıramadığı için, fırıncıya şöyle bir soru yöneltir:
-Bu ekmeklerin hepsi senin mi? Ekmekçi:
-Evet, benim! diye cevap verir. Bu cevap karşısında Hoca’nın biraz canı sıkılır ve çıkışır:
-Be adam, madem ekmeklerin var, hepsi de senin, ne duruyorsun, yesene!.
Bir keresinde de Hoca, bir dere kenarında kuru ekmeğini suya batırıp yerken, oradan geçen bir tanığı sorar:
-Hoca ne yiyorsun? Hoca bu soruya, uzakta yüzen ördekleri göstererek, şöyle bir cevap verir:
-Ördek çorbası!.
Bir bayram günü, her taraf bol yemeklerle dolar. Börekler, tatlılar ikram edilir. Hoca bu bolluğun sebebini sorunca,
-Hoca, bugün bayramdır, onun için herkes güzel yemekler hazırladı! derler. Hoca bu açıklamayı, açlığın kara mizahını yaparak şöyle cevaplandırır:
-Keşke her gün bayram olsa!.
Bir gece Hoca’nın evinde geceleyin gürültüler duyulur. Karısı:
-Hoca, hırsız tıkırtısı galiba, nasıl yapsak acaba? der. Hoca, yoksulluğun kara mizahını yansıtan şu cevabı verir:
-Üzülme hanım, çalınmaya değer bir şey bulursa, elinden almak kolay!
Hoca’nın başı, bu hırsızlardan hep derttedir. Yine bir gün evine bunlardan birisi girer. Hoca hemen yatakların konduğu yüklüğe saklanır. Hırsız her yeri arayıp tarar. Fakat çalınacak kıymetli bir şey bulamayınca, yüklüğe bakar. Bir de ne görsün, Hoca orada değil mi? Şaşkınlıkla ne aradığını sorar. Hoca hiç istifini bozmadan şöyle cevap verir:
-Çalacak bir şey bulamayacağını bildiğim için, utancımdan buraya saklandım!.
5. Cimriliği Yermek
Hoca, hayat felsefesi itibariyle cömert bir kişidir. O cömertliğin üstün bir fazîlet olduğunu bilir. Onun için cimrileri fırsat düştükçe yerer. Av için tazı isteyen bir cimriye, semiz bir çoban köpeği götürüp:
-İriliğine bakma, bu hayvan senin kapında, on güne kadar tazı haline gelir! der.
6. Aşırılıklardan Sakındırmak
Hoca, her türlü aşırılığın zararlı olduğu inancındadır. Bu sebepten sahte ilim adamlarını, rüşvet yiyen kadıları, kerâmet simsarlarını hiç sevmez. Fırsat buldukça bu konuda halkı aydınlatır, yeri geldiğinde de bu cahilleri topa tutar. Bütün mesele, bu gibilerin kötülüklerinden halkı korumaktır.
Bir gün bir derviş[15] Hoca’ya, biraz evliyâlık taslar.[16] Hoca’ya bütün hünerinin insanları maskara etmek olduğunu, başka maharetleri varsa göstermesi gerektiğini söyler. Hoca:
-Sanki sende o saydığın şeyler var mı? Varsa söyle de bilelim der. Derviş de:
-Benim hünerim çok ve kemâlime de nihayet yoktur. Ben her gece bu dünyadan göçer ve göklere çıkarım. Oralarda gezer, acayip ve garip semayı seyir ve temaşa eylerim. dediği zaman, Hoca derhal:
-Oralarda gezerken yüzüne yumuşak ve sıcak bir şeyin dokunduğunu hisseder misin? diye sorunca, yalan ve düzenlerini yutturduğunu zanneden derviş, sevinç ve heyecanla:
-Evet, Hoca Efendi, evet! der. Bunun üzerine Hoca gayet ciddî bir tavırla:
-İşte o bizim eşeğin kulağıdır!
Hoca bazen, kendi hayatındaki aşırılıkları da dile getirip öz eleştiri yapar. Bunun anlamı şudur: “Ben denedim, iyi netice vermedi, siz yapmayın!”
Bir ara Hoca geçim sıkıntısı içine düşer. Buna çare olarak da her şeyden kısmaya başlar. Bu arada eşeğin de yemini azaltır.
Hoca ilk zamanlarda eşeğine bir şey olacağından korkmaktadır. Halbuki tasavvur ettiği gibi çıkmaz. Eşek yine eski neşesini muhafaza eder ve başı boş bırakılınca zıplayıp oynar. Bundan cesaret alan Hoca, eşeğin yemini biraz daha azaltır. Hayvanda yine bir değişiklik görmez. Tekrar yem miktarını eksiltir. Böyle yapa yapa hayvancağızın yemini bir avuç arpaya kadar indirir.
Hoca yaptığı bu tasarruftan son derece memnundur. Fakat günün birinde açlıktan, halsiz ve takatsiz kalan hayvan ölür. Bunun üzerine Hoca:
-Yazık oldu, hayvan tam alışmıştı ki, öldü! der.
7. Sorumlu İnsan Yetiştirmek
Hoca bir gün vaaz etmek üzere kürsüye çıkar. Kendisine göre bazı meseleleri dile getirir. Fakat bir ara, söyleyecek söz bulamaz. Cemaate:
-Bugün size çok faydalı şeyler söyleyecektim ama, nedense aklıma hiçbir şey gelmiyor! diyerek yakınır. O zaman oğlu:
-Baba, kürsüden inmek de mi hatırına gelmiyor? diye sorar.
Bu soru karşısında, Hoca derhal kendine gelir, topluma karşı olan sorumluluklarını hatırlar, cemaatin huzurunu bozmamak için derhal aşağı iner. Ve böylece, toplumda görev ya da sorumluluk yüklenen kişilerin başarısız duruma düştüklerinde, kendiliklerinden ya da küçük bir ikazla çekilmeleri gerektiğini öğretmiş olur.[17]
8. Egoistliği Yermek
Egoistlik, insanın sadece kendi çıkarını düşünmesidir. Bu düşünce, pek çok kötülüklerin de kaynağını oluşturur. Onun için Hoca, bunun ne derece zararlı olduğunu anlatmak için, “kötü adam” rolü bile üstlenir.
Hoca Akşehir’de kadı iken, bir gün biri mahkemeye gelerek:
-Kadı Efendi! Sığırlar kırda otlarken, sizin inek, bizim ineği karnından boynuzlayarak öldürmüş. Buna ne lâzım gelir? diye sorar. Hoca, derin derin düşündükten sonra:
-Hayvan bu! Ne bilsin. Öldürür a! Bunda sahibinin ne suçu var? diye hüküm verir. Bu sefer adam sözü değiştirerek:
-Yok yok, yanlış söyledim. Bizim inek sizinkini öldürmüş! diye işi düzeltir. Hoca’da şafak atar. Başını kaşır, kalkar, oturur ve çok ciddî bir tavırla:
-Ha. Öyle ise, mesele çatallaştı! Bana raftaki şu kara kaplı kitabı[18] indiriverin bir bakayım! der.
9. Şüpheli Şeylerden Sakındırmak
İnsanların olayları bütünüyle görmesi zordur. Bunun pek çok sebepleri olabilir. Meselâ insanın yaşı, bilgisi, kültürü, ihtiyaçları, hırsları, karakteri, menfaatleri, içinde bulunduğu zaman ve mekân, yanlış gözlemlere ve tereddütlere sebep olabilir.
Bundan dolayı insan, kayıtsız şartsız doğru olan bir gerçeği, pek alâ, yanlış ya da ters anlayabilir. Bilhassa, halkı aydınlatma, bilgilendirme, ya da idare etme görevini yüklenen insanların buna çok dikkat etmeleri gerekir.
Dedi kodular ve iftiralar da, çoğu kere bu yanlış gözlem ve anlamalardan kaynaklanır. Onun için, her zaman doğru olmak yetmez. Yapılan işlerin, başkalarını şüphelendirmemesi de gerekir.[19]
Unutmamak gerekir ki, başkalarının sûizanda bulunmasına sebep olacak hareketlerden korunmak, önemli bir tedbirdir.[20]
Hoca’ya kadılığı zamanında bir fetva sorarlar. Derler ki:
-Kadı efendi ! Helâda bir şey yemek câiz midir, değil midir? Hoca şak diye cevabı yapıştırır:
-Câizdir amma, çıkarken adamın ağzı oynar. Taamdan başka nesne yediğini de zannederler !
Kıssadan hisse.
Halkın zihninde boş yere şüpheler uyandırmak ve yanlış kanaatler oluşturmak, hiç bir zaman iyi bir davranış tarzı değildir.[21]
Bazı işler için, “Şüyuu’ vukûundan beterdir!.” denilir. Yani, bir konuda söylentilerin olması, o işin olmasından daha kötü tesir uyandırabilir. Onun için, sorumluluk mevkiinde olan kişilerin işleri, açık ve net olmalıdır. Asla su götürür tarafı olmamalıdır!.
10.Bilene Sormak
Bir gün Hoca’nın hanımı, eceli gelip ölür. Dinî âdetler yerine getirilir ve nihayet imam, cemaate:
-Ey cemaat! Merhumeyi nasıl bilirsiniz? diye sorar. Cemaat bir ağızdan:
-Çok iyi biliriz! deyince, Hoca başını sallayarak:
-Yahu! Kimi, kimden soruyorsunuz; siz onu bana sorunuz! der.
11.Zorlukları Nükte Vasıtasıyla Aşmak
İnsan hali her zaman bir olmaz. Bir bakarsın güneş açmış, gönüller neşe dolmuş. Her taraf güllük gülistanlık. Bir de bakarsın kara bulutlar, şimşekler, yeller. Arkasında da fırtınalar, yağmurlar, seller!.
İşte böyle anlarda insan, bir mizahla bu acılarını hafifletebilir. Hem kendisi hem de başkalarını bir an için neşelendirebilir. Ve böylece kötümser bir halden kurtulup iyimser bir tavır sergileyebilir.
Nükte bir nevi, kalkan görevini görmektedir. Bu sayede insan, kendisine yapılan hücumları, nükte sayesinde savar ya da hafif atlatır.
Nükteyi, azgın boğalarla savaşan gladyatörlerin ellerindeki kırmızı beze de benzetebilirsiniz.
Onun için öğretmen ve yöneticileri, mümkün mertebe, nükte yapmasını bilen kişilerden seçmek gerekir.
Bir gün ihtiyar bir kadınla genç bir kadın Hoca’ya gelir ve ihtiyar kadın:
-Hoca Efendi, bu taze gelinimdir. Oğlum ile evleneli üç sene olduğu halde henüz çocuğu olmamıştır. Kendisi ve kocası bundan çok müteessirdirler. Bilhassa oğlum çocuğu çok seviyor. Bu yüzden evde dirliksiz oluyor. Siz çok şeyler bilirsiniz. Bir dua mı okursunuz, bir muska mı yazarsınız? Yoksa bir ilaç mı tarif edersiniz? Allah aşkına şunun bir çâresini bulunuz ve evi cehennem olmaktan kurtarınız der.
Hoca kadına acır. Bazı şeyler söyler ve sonra da geline:
-Kızım acaba bu hal sizde irsî midir?[22] Sizin gibi validenizin de hiç çocuğu olmaz mı idi? diye sorar ve müteessir olan kadınları güldürür.
12.Düşünmeyi Öğretmek
Düşünmenin pratik tarifi, sebeplerle sonuçlar arasında ilişki kurmaktır. Doğru düşünmek için, dünyayı ihtirasların değil; hakikatin gözüyle görebilmektir.[23] Fakat bunun önünde pek çok engeller vardır. Meselâ bilgisizlik, zevkler, iştihâlar, şahsî menfaatler, zümre çıkarları, peşin hükümler, sabit fikirler, batıl inançlar, propagandalar, aşırı sevgiler ve nefretler, ne olursa olsun benliğimize tahakküm eden hisler, zafer duygusu, başarı gururu, nefse aşırı güvenmek, sağlıklı düşünmenin önündeki engellerden birkaçıdır.[24]
Bu açıdan Hoca’nın nüktelerine bakarsak, nerdeyse tamamına yakınının, düşünmenin önündeki engelleri kaldırmaya yönelik olduğunu görürüz.
Kendini beğenmiş müritlerinden biri, bir gün Sokrates’e sorar:
-Müridiniz olabilmek ümidiyle sizden ders almak için gelen herkese niye bir gölcüğe bakıp ne gördüklerini söylemelerini istiyorsunuz?
Sokrates şu açıklamayı yapar:
-Bu çok basit. Havuzda balıkların yüzdüklerini söyleyen herkesi yanıma almaya hazırım. Fakat havuzda, kendi imajlarının yansımasından başka bir şey göremeyenler, kendilerine aşık insanlardır. Benim onlarla alıp vereceğim olamaz!.
Görüldüğü gibi Sokrates, öğrencilerini seçerken, bir nevi düşünme testi uygulamaktadır. Çünkü O’na göre, kendisinden başkasını göremeyenler ve bilirim iddiasında olanlar iyi düşünemezler.
Bu açıdan bakıldığında, Hoca’nın bir çok nükteleri düşünme ile ilgilidir.Hoca bir gün, yelkenli bir gemiyle seyahat etmektedir. Âniden bir fırtına çıkar. Ve denizi alt üst etmeye başlar. Şiddetli dalgaların tesiriyle ipler kopma, yelkenler de parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Hoca fedakâr tayfaların direklere çıkarak kopan ipleri ve yelkenleri bağlamaya çalıştıklarını görünce:
-Ayol, gemi dibinden sallanıp sıçrıyor. Halbuki siz onun tepesiyle uğraşıyorsunuz. Sallanmayı durdurmak istiyorsanız gemiyi dibinden bağlayınız der. Bu nüktede Hoca, insanın bilmediği konularda fikir yürütüp tavsiyelerde bulunmasının, onu gülünç duruma düşüreceğini vurgular. Ayrıca anlaşılıyor ki Hoca, yelkenli gemilerin çalışması ile ilgili malumata sahip değildir. Onun için de sağlıklı düşünememektedir. Yani bilgisizlik doğru düşünmeyi engellemektedir.
D. Hoca’nın Eğitiminin İlkeleri
1. Çocukların Cevaplarını Hoş Karşılamak
Çocuklar, zihinleri yeterince gelişmediğinden, duyduklarını ve düşündüklerini ifade ederken, zaman, mekan ve gramer hataları yapabilirler.
Çocuğun bir özelliği de çok soru sormaktır. Onun için bazı eğitimciler çocukluk çağına “filozofluk çağı” derler. Özellikle çocuk, iki yaşından itibaren her şeyi merak eder, bıkmadan usanmadan sorar. Bütün bunları hoş görmek ve çocuğu ciddiye almak gerekir. Nitekim Hoca da öyle yapar.
Bir gün oğlu Hoca’ya:
-Baba! Ben, senin doğduğun günü hatırlıyorum!. der. Bu münasebetsiz sözü duyan annesi, kızarak;
-Sus ulan, halt etme!. Terbiyesiz!. deyince, Hoca müdahale ederek:
-Bırak karı, o akıllıdır; belki doğru söylüyor!. der.
2. Bilenlerin Bilmeyenlere Öğretmesi
Hoca bir Cuma günü vaaz etmek için camideki kürsüye çıkar ve:
-Ey cemaat!. Benim size ne söyleyeceğimi bilir misiniz? der. Cemaat hep birden:
-Bilmeyiz!.
Cevabını verir. Bunun üzerine Hoca:
-Siz bilmedikten sonra ben size ne söyleyeyim? der ve kürsüden inerek çıkıp gider.
Ertesi Cuma yine kürsüye çıkarak bir hafta evvelki gibi:
-Ey cemaat! Benim size ne söyleyeceğimi bilir misiniz? Sualini tekrar sorunca, bu defa cemaat hep birden:
-Evet biliriz! der. Hoca da:
-Madem ki biliyorsunuz. Benim söylememe hacet kalmadı diyerek yine kürsüden iner ve çıkıp gider. Öbür hafta tekrar kürsüye çıkınca, bu sefer cemaat, verecekleri cevabı aralarında kararlaştırır.
Hoca yine o suali sorunca halk:
-Kimimiz biliriz, kimimiz bilmeyiz!.
Cevabını verir. Hoca da:
-Öyle ise bilenler bilmeyenlere öğretsin!. der ve kürsüden inip gider.
Kıssadan hisse.
Bilenlerin de, bilmeyenlerin de sorumlulukları vardır. Bilenlerin sorumlulukları, bildiklerini, bilmeyenlerin akıl seviyelerini dikkate alarak onlara öğretmektir. Bilmeyenlerin sorumlulukları ise, öğrenme fırsatı buldukları her zaman ve her yerde bilmediklerini sormak ve öğrenmektir.[25]
3. İnsaflı Olmak
İnsaf, ölçülü hareket etmek demektir. Nitekim “İnsaf dinin yarısıdır” diye bir atasözümüz de vardır. İnsafsızlığın pek çok çeşidi vardır. Meselâ bir görevi ve iyi niyeti kötü bir amaç için kullanmak, tamamen insafsızlıktır.
Köylünün biri hediye olarak, Hoca’ya bir tavşan getirir. Hoca bu ikram karşısında elinden gelen misafirperverliği göstererek köylüyü ağırlar. Bir müddet sonra bu köylünün yakınları:
-Biz tavşanı getirenin komşusuyuz. der.
Hoca bunları da elinden geldiği kadar hoşnut etmeye çalışır.
Birkaç gün sonra gelenler de:
-Biz tavşan getirenin komşusunun komşusuyuz. diyerek Hoca’ya kendilerini bir güzel ağırlatmak ister.
Bu sefer Hoca,
-Bu tastaki su, o tavşanın suyunun suyudur!
diyerek iyi bir insaf dersi verir.
4. Bilimi Üstün Tutmak
Kâinat sebep-sonuç ilişkisi esası üzerine yaratılmıştır. Hangi sebeplerin hangi sonuçları doğurduğunu, ya da hangi sonuçların hangi sebebe dayandığını bilmek, gerçek anlamda “bilgi” demektir. İşte gerçek bilim budur. Fakat insanların çoğu, bu gerçeği bilmedikleri için, bilim yerine birtakım teferruatı ön plâna çıkarırlar. İşte Hoca, bu noktalarda uyarır. Özellikle de bilim yerine gösterişi ve dış görünüşü ön plâna çıkaranların gülünç durumlarını ortaya koyar.
Okuması için Hoca’ya Acemce bir mektup getirirler. O da, lafı hiç evirip çevirmeden bilmediğini söyler. Mektubu getiren:
-Kocaman kavuğu başına geçirmişsin. Bir mektubu bile okuyamıyorsun. Nasıl hocasın sen? Utanmıyor musun? diye paylamaya çalışır. Hoca buna karşılık, kavuğunu hemen çıkarıp adamın başına koyar:
-Kavukla okunuyorsa, sen oku da bir görelim!.der.[26]
5. Tecrübeye Önem Vermek
Tecrübe, bilgi ve anlayışı arttırıcı nitelikteki olaylarla çok karşılaşma hâlidir. Kültürümüzde görmüş ve geçirmiş olmak, bir olgunluğun ve bilgeliğin işareti sayılır. Onun için, “Başa gelmeyince bilinmez.” denilmiştir. Yani, tecrübeye dayanmayan bilgiye pek güvenilmez.
Hoca’ya,
-Çaylaklar bir sene erkek, bir sene dişi olurmuş, doğru mu? diye sorarlar. Hoca’nın cevabı şudur:
-En az, iki sene çaylak olmadan, bu soruya cevap veremem!.
Eğitimle yetenekler aşılamaz
Çürük tahta çivi tutmaz!.
Eşek büyümekle tavla başı olmaz!.
Hoca bir gün kara tavuğunu pazara götürür ve satılığa çıkarır. Müşterinin biri tavuğu iyice tetkik ettikten sonra:
-Beyaz olsaydı alırdım! der. Bunun üzerine Hoca, derhal oradan ayrılarak, eve gelir ve tavuğu sabunla yıkamayğa başlar. Fakat maksadına nail olamayınca da:
-Aferin boyacıya! Tamahkâr değilmiş; boyayı bol bol sarf etmiş! der.
6. Fırsat Kollama
Hoca uyarılarını yaparken, öyle ulu orta her yerde her şeyi söylemez. Uygun zamanı bekler, fırsat düştüğünde nazik bir şekilde araya girer ve taşı gediğine koyar.
Hoca, bir meseleyi söylemenin çok çeşitli yolları olduğunu bilir. Bazen bir olay, bazen bir soru, bazen de bir problem, O’nun söyleyeceği hikmetler için tam bir fırsattır. Bir keresinde, “Dünya kaç arşındır?” diyen gençlere, o sırada geçen tabutu göstererek:
-Onun erbabı işte şu gidendir. Sualinizi ona sorunuz. Bakınız dünyayı yeni ölçmüş gidiyor! der.
7. Ferdî Farklılık
İnsanlar farklı kabiliyetlerde yaratılmışlardır. Eğer bu özellik dikkate alınmazsa, insanlara büyük adaletsizlik yapılmış olur. Üstelik bu adaletsizlik, her sahada kendisini gösterir. Meselâ insanları yönetmek, problemlerini tanımak ve çözmek, kişilik ve yeteneklerine uygun düşen iş ve davranışa sevk etmek mümkün olmaz.
Batılı eğitimciler, eğitimde “ferdî farklılık” meselesinin önemini 17. yüzyılda yeni fark etmeye başlamış, uygulamaya ise ancak 19. yüzyılda geçebilmiştir. Fakat İslâm dünyasında, Hz. Peygamber’den itibaren, bütün âlimlerce bu konuya dikkat çekilmiştir. Yani bütün mesele, insanlara kabiliyeti ölçüsünde hitap etmek, aklının kavrayamayacağı ve nihayet nefret edeceği incelikleri açmamaktır. Hoca’nın eğitim prensipleri içersinde “ferdî farklılık”, son derece önemli bir unsur olarak görülmektedir. Onun içindir ki, herkesle anlayacağı dilden konuşmaya çalışmıştır. Nerdeyse bütün nüktelerinde, bu düşünce hâkimdir. Aynı zamanda bu sözler ve nükteler, mekâna da makama da uygundur.
Bir tarihte, Hoca’nın kadılık yaptığı bir sırada, birisi evine gelir. Başında bulunan bir davayı uzun uzadıya anlattıktan sonra:
-Kadı efendi, Allah aşkına söyle! Bunda ben haklı değil miyim? deyince, Hoca derhal:
-Hay hay, efendim! Haklısın, hem de yerden göğe kadar haklısın!. der.
Ertesi gün, bu zatın şikâyet ettiği ve mahkemeye verdiği adam gelir. O da Hoca’ya derdini anlattıktan sonra:
-Sen ne dersin Kadı efendi? Bu meselede ben haklı değil miyim? diye sorunca, Hoca ona da:
-Çok haklısın, bu kadar aşikâr hakka ne denir? der.
E. Hoca’nın Eğitim ve Öğretimde Kullandığı Metodlar
1. Soru-Cevap Metodu
Soru-cevap metodu, eğitim tarihinde en çok kullanılan öğretim metotlarındandır.
Bu metot, yaratıcı düşünmeye, ferdî teşebbüs kabiliyetinin gelişmesine, serbest konuşma ve tartışmaya meydan verir, fırsat hazırlar.
Soru-cevap metodu, muhâkeme, tasavvur ve araştırmaya sevk eden bir yoldur. İlk defa Socrates (M.Ö. 470-3397) tarafından belli bir sistem dahilinde kullanılmıştır.[27] Sorular şu sebepten dolayı öğretim için en uygun ortamı oluştururlar.:
a. Soran kişi, amacı belli olan sorular yöneltmek suretiyle muhatapta ilgi uyandırabilir. Bir konuyu öğrenmede ilgi uyandırılmışsa, öğrenme son derece kolay olur.
b. Sorulan kişi, bu soruları fırsat bilerek, cevap verirken, soran kişiye bazı meseleleri dolaylı bir şekilde öğretebilir.
Hoca çok soru sorulan bir kişidir. Bunlardan bir kısmı da lüzumsuz ve mantıksız sorulardır. Hoca’yı mat etmek maksadıyla sorulanlar da az değildir.
Bazen bir şeyi öğrenmek için, Hoca’nın da sorduğu sorular olmaktadır.
Hoca sorular karşısında son derece pişkindir. Hepsine sabırla ve güler yüzle cevap verir. Bu sorulardan bazı örnekler sunalım:
Bir gün bir papaz:[28]
-Sizin Peygamber mîraca[29] çıktı ve gökleri gezip dolaştı, değil mi? şeklinde alaycı bir soru sorar. Arkasından da:
-Bu nasıl oldu? Merak ediyorum doğrusu!. diyerek bir ilâvede bulunur.
Hoca alay edilmek istendiğinin farkındadır. Hemen elini sakalına götürerek, derin derin düşünür ve mütebessim bir sîma ile:
-Sizin İsâ’nın bıraktığı merdivenle![30] cevabını verir.
Bir gün ahmak bir adam, Hoca’yı sokakta yakalar ve burnunun dibine sokularak:
-Aman Hoca efendi, çok büyük bir müşkülüm var. Bunu rast geldiğim bütün hocalara sordum. Hiç biri cevap veremedi. Bilsen, bilsen, bunu ancak sen bilirsin! deyince, Hoca, fena yakalandığını anlar ve hiç renk vermeden:
-Haydi oğlum, anlat bakalım. Müşkülün nedir? der. Herif bir şey söyleyecekmiş gibi, ciddî bir tavır takınarak:
-Ben, yaz kış gölde yıkanır ve abdest alırım. Bunu yaparken, acaba ne tarafa döneyim diye, daima düşünürüm. Bunu âlimlere, şeyhlere ve başı sarıklı birçok kişiye sordum. Cevap alamadım.
Geçen gün yine gölde yıkanırken, bu meseleyi düşünüyordum. Biri dalgınlığımdan istifade ederek, esvaplarımı alıp gitmiş. Ben de tabiî ki, çırılçıplak çıkıp gitmek zorunda kaldım. deyince, Hoca meseleyi anlar ve aptal adama dönerek ciddî bir tavırla:
-Oğlum! Sualin hakikaten güç. Bunu herkes halledemez. Gölde yıkanır ve abdest alırken, elbiselerin ne tarafta ise, o tarafa dön!.
Hoca bilgi üretmeyen, yersiz tartışmalara sebep olan sorulardan, zihinleri karıştıran cevaplardan nefret eder. Bu gibi boş işlerle halkı oyalayan hocalardan da aynı şekilde hoşlanmaz.
Bir gün ölüyü gömmeye giderken, iki kişi kenara çekilip şu meseleyi münakaşa etmeye başlar: -Cenazeyi götürürken, tabutun sağında mı, solunda mı, arkasında mı, önünde mi durmak daha iyidir?
Hoca’nın verdiği cevap oldukça mânidârdır:
-İçinde bulunma da, neresinde bulunursan bulun!.
Bir gün bir toplantıda Hoca’ya bazı münasebetsizler, karısını çekiştirerek:
-Hoca, sizin hanımın maşallah hiç evde oturduğu yok, mütemadiyen komşu komşu geziyor derler. Hoca derin derin düşünmeğe başlar. Bunu görenler:
-Ne düşünüyorsun, yalan mı? deyince, Hoca lâkayt bir tavırla:
-İnanmam. Dedikodu olsa gerek.
Cevabını verir.
Toplantıda bulunanlar, kendilerinin haklı olduklarını ve Hoca’nın da hiçbir şeyden haberi olmadığını göstermek için:
-Niye inan mıyorsun? Bunu senden başka herkes biliyor. Sizin hanım çat kapı şurada, çat kapı burada dolaşıyor işte! dedikleri zaman Hoca:
-Aslı olmasa gerek!. Öyle olsaydı, bir kere de bizim eve uğrardı! cevabını verir.
Her sabah insanlardan bir kısmının bir tarafa, ötekilerin de öbür tarafa gittiğini soranlara Hoca: -Eğer hepsi aynı tarafa gitseydi, dünya devrilirdi! cevabını verir.
Hoca bu cevabıyla insanlara, toplumdaki işbölümünün gerekliliğini anlatmaktadır. Herkes aynı işi yaparsa, birçok iş ortada kalır. Bu konuda şöyle bir atasözümüz de vardır: Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa.
2. Muhatabın Delillerini Kullanmak
Birisine bir şey anlatırken, ya da bir problemin çözümünün ispatını yaparken, muhatabın konu hakkındaki bilgilerini ve delillerini kullanmak, oldukça etkili bir ikna metodudur. Bu metot aynı zamanda, muhataba kendi tutarsızlıklarını göstermek için, son derece faydalıdır. Kurnazlık yapanları, inatçılık edenleri ve ukalâlık taslayanları, kendi silahıyla susturmak için de birebirdir.
Muhatabın delillerini kullanarak bir meseleyi anlatmak ve bu yolla karşı tarafa bir şeyler öğretmek kolay olur. Bu bir nevi bilgi transferidir. Böyle durumlarda muhatabın diyecek pek bir şeyi olmaz. Çünkü kişiden, kendisi yaptığı zaman doğru kabul ettiği şeyi, başkası yaptığında da doğru kabul etmesi istenmektedir.
Hoca bilhassa fırsatçıları, kantarın topunu kaçıranları, ileri geri konuşanları, edebiyat yaparak hak elde etmeye çalışanları, en küçük menfaat için ağız değiştirenleri, çok bilmiş geçinenleri, tepeden bakanları, yere bakan yürek yakanları, pireyi deve yapanları, pişmiş aşa su katanları, masal okuyanları, oyunbazlık ederek makbule geçme hayaline dalanları, küçük bir ikaz karşısında küplere binenleri, kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalanları, haksızlık karşısında kılını bile kıpırdatmayanları, kırık dökük bilgilerle bilgiçlik taslayanları, başkalarına külâh giydirmeyi düşünenleri, yaygarayı basarak hep dört ayak üstüne düşenleri, kendi delilleriyle susturmaktadır.
Bir gün Hoca, çamaşır yıkayacaklarından bahsederek komşusundan bir kazan alır. Ertesi gün kazanın içine ufak bir tencere koyarak sahibine iade eder. Komşusu tencereyi görünce:
-Hoca Efendi, bu nedir? diye sorar. Hoca da:
-Sizin kazan bu gece doğurdu. O da yavrusudur.
Cevabını verir.
Kazan sahibi itiraz etmez, “pekâlâ” diyerek kazanla birlikte tencereyi alır.
Bir müddet sonra Hoca yine kazan ister. Komşusu, “hay hay” diyerek hemen kazanı getirir. Aradan epeyce zaman geçer, kazan iade edilmez. Artık sabrı taşan komşu, doğru gidip Hoca’dan kazanı ister. Hoca da:
-Başın sağ olsun komşucuğum! Sizin kazan öldü! deyince, herif hayret ve telâşla:
-Ne diyorsun Hoca Efendi, hiç kazan ölür mü? der. Hoca da:
-Sen ne tuhaf adamsın. Geçen gün kazanın doğurduğuna inandın da şimdi öldüğüne inanmıyor musun?
Cevabını verir.
Hoca bu olayda, kazanın doğurduğuna inanan; fakat işine gelmediği için öldüğüne inanmak istemeyen fırsatçı komşusuna karşı da aynı şekilde, komşusunun kendi delilleriyle cevap verir.
Bu gibi kişiler, karşısındaki kişilerin hatalarından, saflıklarından, unutkanlıklarından ve dalgınlıklarından, sinsice kendilerine pay çıkarmaya çalışırlar. Tabiî ki her zaman dört ayak üstüne düşemezler. Elbette bir gün iplikleri pazara çıkar. Eh, ne demişler? Ava giden avlanır. Eşen düşer. Doğrarsan kaşığına gelir. Avcı ne kadar al (hile) bilse, ayı o kadar yol bilir. Çalma elin kapısını, çalarlar kapını.
Açıkça anlaşılmaktadır ki Hoca, karda gezip izini belli etmeyen, nalıncı keseri gibi hep kendi tarafına yontan, menfaati il n, diye sorunca, yüzsüz adam gülerek:
-Tanrı misafiriyim ve bugün sizdeyim!
Cevabını verir. Hoca’nın tepesi atar. Bu hayâsız adama bir bir ders vermeye karar verir. Derhal kapıdan dışarı fırlar ve herife:
-Arkamdan gel! diyerek, onu câmi kapısına kadar götürür ve eliyle câmiyi göstererek:
-Ayol, sen yanlış yere gelmişsin! Tanrı’nın evi işte burasıdır; bizim ev değil! der ve herifi orada bırakarak evine döner.
Bu olayda adam, “Tanrı misafiriyim” demek suretiyle, kendi konumuna ve isteklerine kutsallık kazandırmaya çalışır.[31] Bu yolla insanları aldatmanın daha kolay olacağını düşünür.
Bazı kurnaz kimseler, istek ve arzularını, büyük bir ustalıkla, Tanrı’nın adını kullanarak dile getirir. Bu yolla, pek çok kişinin aldatılması ve beyninin yıkanması pekâlâ mümkündür. Çünkü, insanın yüce değerlere karşı büyük bir zaafı vardır.
3. Tabiî Ceza Metodu
Hoca bir gün eşeğine binmiş, bir köye gidiyormuş. Yolda hayvan, eşek terslerini görünce durur, yere eğilerek bu pislikleri koklamaya başlar. Hoca, eşeğinin beğendiği kanaatine vararak bunları toplar ve yem torbasına doldurur. Akşam olunca, torbayı hayvanın başına asarak, yem yerine bu tersleri verir. Fakat eşek huysuzluk eder ve başını sallayarak torbayı başından atmaya çalışır. Hoca eşeğin bu huysuzluğunu görünce:
-A mübarek hayvan! Bana zulmün ne? Sen beğendin, ben de doldurdum! der.
Hoca bu nüktesiyle tabiî cezâdan yana olduğunu göstermektedir.[32] Yani kişi yaptığı işin sonucuna katlanmalıdır. Bu arada, kişinin yanlışlarını görmesi için, sabredip kendisine biraz zaman tanımak yararlı olur.
4. İkâme Metodu
Sözlük anlamı itibariyle “ikâme”, yerine koyma, oturtma, ayağa kaldırma ve meydana çıkarma demektir. Terim olarak ise, kaldırılan bir şeyin yerine başka bir şeyin konulması anlamına gelir. Onun için ıslahâtçıların, eğitimcilerin ve idârecilerin ikâme metodunu iyi bilmeleri gerekir. Çünkü eğitim de ıslahât da, idâre de, eski şeylerin yerine bir nevi yeni şeyler yerleştirme demektir.
İnsanları alışkanlıklarından vazgeçirmek kolay değildir. Burada temel problem, vazgeçilen alışkanlığın yerine neyin konulacağıdır. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Siz doldurmazsanız, iyi ya da kötü bir şeyle, mutlaka kendiliğinden dolar.
Bazı kişilere, “Şu zararlıdır, mutlaka vazgeçmelisin!. Vazgeçmezsen, şu şu tehlikeler seni bekliyor!.” deseniz de, pek fayda sağlamayabilir. Bu ikazlar, bakarsınız, bir kulağından girip öbür kulağından çıkar! Asıl hüner, insanlara ne yapacağını göstermek ve bu alanda yardımcı olmaktır.
Meselâ sigara paketlerinin üzerinde, “Sigara sağlığa zararlıdır!” ikazı yer almaktadır. Bu ikazdan dolayı kaç kişi sigarayı bırakmıştır? Bu konuda bir araştırma yapılmış mıdır? Bana kalırsa çok faydası olmamıştır. Çünkü insanın tabiatında, (hele de ikna edilmemişse) yasaklara karşı tabiî bir ilgi vardır.[33] Bunun yerine, “içtiğiniz bu sigara ile günde şu kadar, şu kadar, yılda da şu kadar yiyecek ya da giyecek alabilirsiniz.” demek daha doğru olur. Her şeyden önce, bu parayı hangi olumlu yerlerde kullanabileceği hatırlatılmalıdır. Sonra da boşta kalan ağzını nasıl meşgul edeceği hususunda rehberlik yapılmalıdır. İşin fizyolojik boyutunu elbette ki kabullenmek gerekir. Yani peşinen bir zorluğa göğüs germek gerekir.
Adamın biri fazla küfürbâzmış. Vakitli vakitsiz küfreder ve bu yüzden başı da birçok belâlara girermiş. Bu huyundan vazgeçmek istediği halde, bir türlü terk edemeyince, Hoca’ya başvurmaya mecbur kalır ve kemâli afiyetle:
-Aman Hoca Efendi! Benim fena bir huyum var: Küfürbâzlık. Bundan bir türlü vazgeçemiyorum. Bana bir çare öğret de şu fena huyumdan vazgeçeyim der. Hoca bir müddet düşünür ve sonra ciddî bir tavırla:
-Evlât! Her sabah evden çıkarken, ağzına kuru bir bakla koy. O ağzında kaldıkça hatırlar ve küfretmezsin! cevabını verir.
5. Dolaylı Anlatım
Kimileri, hatalarının yüzlerine doğrudan doğruya söylenmesinden pek hoşlanmaz. Hatta kızanlar, kin besleyenler bile olur. Ama dolaylı bir şekilde yapılan ikazlar, karşı tarafı kızdırmaz. Onun için Hoca, uyarılarının birçoğunu, bu yolla, yani “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle!” metoduyla yapar.
Bir gün Hoca bir eve misafir gider. Fakat her nasılsa biraz geç kalır. Akşam yemeğine de yetişemez. Ev sahipleri yemeklerini yedikleri için, Hoca’yı da yeyip gelmiş zannederler. Hoca’nın kibarlığı tutar bir şey söyleyemez. Dereden tepeden konuşulur, kahveler, şerbetler içilir. Yatma zamanı gelir. Hoca’yı odasına götürerek:
-Allah rahatlık versin!
Derler ve kendileri de odalarına çekilerek yatıp uyurlar. Hoca, uyuyunca belki açlığı unuturum diye yatar. Sağına döner, soluna döner, bir türlü gözüne uyku girmez! Açlıktan kazınan midesi, bir türlü Hoca’ya rahat vermez. Uyku tutmayacağını anlayınca, kalkar ve ara kapıyı vurmaya başlar. Ev sahipleri alelacele yataklarından fırlarlar ve telâşla koşarak:
-Hayrola Hoca Efendi! Bir şey mi var? Bir emriniz mi var?
Diye sorduklarında Hoca da:
-Birader! Benim için çok mükellef bir yatak hazırlamışsınız. Teşekkür ederim. Ama dostum, ben fukara takımındanım. Böyle yataklara alışık değilim. Beni bir türlü uyku tutmuyor. Siz lütfen bana büyücek bir pide ihsan ediniz. Ben onun yarısını başımın altına yastık ve yarısını üzerime yorgan yapar ve altında rahat rahat ve mışıl mışıl uyurum diyerek açlığını anlatır.
6. Seviyeye İnmek
İnsanlar farklı kabiliyetlerde yaratılmıştır. İhtiyaç ve ilgileri de zaman içinde değişiklik arz eder.
Bilindiği gibi Hoca, hem örgün hem de yaygın eğitimde, aktif bir eğitimcilik görevi sürdürmüştür.
Yani, halkın her kesimiyle hemhal olmuştur. Çocuk, genç, ihtiyar, kadın, erkek, O’nun eğitimine muhataptır. Ara sıra gayr-i müslimler ve yabancılarla da tartıştığı bir gerçektir.
İşte bu sebepten Hoca, insanlara seviyelerine göre davranmakta ve anlayabilecekleri dilden konuşmaktadır.
Köylülerden birinin keçisi hasta olur, katran sürmesini tavsiye ederler. Köylü keçisini alıp doğruca Hoca’ya gelir:
-Hoca, senin nefesin uyuz illetine bire birmiş. Okuyunca hastalık şıp diye kesilirmiş. Şu keçiye bir nefes et. der.
Hoca şöyle cevap verir:
-Nefes ederim etmesine ama, illetin bir an önce hayvandan gitmesini istersen, benim nefese biraz da katran ilave etmelisin.
Hoca, insanların alışkanlıklarının bir çırpıda değişmeyeceğini, dolayısıyla da doğrulara inandırmanın kolay olmayacağını iyi bilmektedir. Onun için, “Bu keçinin hastalığı okumakla geçmez, bu bir bâtıl inançtır” diyerek boşuna çene yormaz.
Hoca burada, nefesle birlikte katran da sürmesini tavsiye eder. Ve problemi çözer. Zaten bir olayda ilk yapılacak iş, âcil olan durumun çözüme kavuşturulmasıdır. Bir anda A’dan Z’ye kadar düzeltmeye çalışmak, işi sarpa sardırabilir. Sonra da iş işten geçmiş olur.
Görüldüğü gibi bu olayda köylü, katran kullanmakta hiç tereddüt etmez. Eğer direkt olarak katran kullanması tavsiye edilseydi, kabul görmeyebilirdi. Onun için, verilen bilgilerin doğru olması yetmez. Bilgiyi verme metodunun da hesaba katılması gerekir. Hangi konuda olursa olsun, halkı eğitmek isteyenlerin, özellikle bu konuya çok dikkat etmeleri gerekir. Hoca’nın, hemen gerçekleri söyleme gibi bir acelesi yoktur. O yanlışların bir anda kökünün kazınamayacağını bilir. Onun için de insanlara anlayacakları şekilde konuşur.Şunu da unutmamak gerekir ki, insanlara bazı gerçekleri kabul ettirmek için tedricî bir metot uygulamak gerekir.[34]
Tedrîc metodu, birçok konularda eğitimcilerin uygulamaya ihtiyaç duydukları bir metottur. Bu metotta, parçadan bütüne, kolaydan zora, basitten mürekkebe, bilinenden bilinmeyene, mücerretten müşahhasa doğru bir yol izlenir. Kişinin önceki tecrübeleri hemen bir tarafa atılmaz; bunlardan yararlanılır. İnsanların eski tecrübe ve inançlarının hepsine birden karşı çıkarak onlara bir şeyler öğretmeye çalışmak, eğitimcilikle pek bağdaşmaz.
Yukarıdaki nüktede Hoca, katran ve nefesi birbirinden ayırmamaktadır. Çünkü O’nun hedefi, üzüm yemektir, bağcıyı dövmek değil.
Sonuç
Bu mütevazî ve kısa araştırmamızda gördük ki, Hoca çok yönlü bir Halk Eğitim Filozofudur. O aynı zamanda, İslâm Eğitim Felsefesi ve Türk karakterinin birçok inceliklerini yansıtmaktadır. Bu ölçülerin dışındaki nükteleri Hoca’ya mal etmek insafsızlık olur.
Hoca başta insanı, ihtiyaçları, ilgileri ve zaaflarıyla tanımaktadır. Aslında Hoca’nın insanlara, – herhangi bir vesileyle- zaaflarını öğretmesi esnasında ortaya çıkan hayret ve şaşkınlık, nükte şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Hoca’nın ele aldığı konular, insan ve problemleridir. Bu da fikirlerinin taze kalmasını sağlamıştır. Öyle ümit ediyoruz ki, ibret gözüyle okuyanlar, çok defa kendi problemleriyle nüktede ele alınan problemleri özdeşleştirmektedir. Çünkü Hoca, nükte ile tefekkürü birleştirmiştir. Yani nükte, verilen bilgilerin unutulmaması için bir öğretim vasıtasıdır.
Bu açıdan bakmak suretiyle, “Nüktelerin eğitimde kullanılması” adlı bir araştırmanın yapılması gereğine inanmaktayız.
Hoca hakkında araştırma yapanlar, O’nun pek çok yönünü ele almışlardır. Biz bu araştırmamızda konuya, eğitimci gözüyle bakmaya çalıştık.
Hoca sadece milletimizi değil; pek çok komşu milletleri de etkilemiştir. Son yıllarda uluslararası düzeyde gündeme getirilişi, yerli yabancı ilim adamlarının konuya eğilmesi, dikkatleri yeniden Hoca üzerine çekmiştir.
Hoca, yetişme şekline, mesleğine ve hayatına bakılırsa, bütünüyle eğitimcidir. Araştırmacıların bundan sonra, bu konuya daha ağırlık verecekleri kanaatindeyiz.
Nasreddin Hoca hakkında araştırma yapacaklara küçük bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz. Hoca’yı anlamak için, Türk tarihini, Türk edebiyatını, Türk folklorunu, İslâm dinini, kısaca Türk kültürünü çok iyi bilmek gerekir.
Bu çalışmanın, her seviyedeki eğitimcilere, yararlı olacağını düşünmekteyiz. Eğitimcilerimiz Nasreddin Hoca’nın bu yönünü tanıdıkça, hem mesleklerinde başarılı olacaklar, hem de büyük Türk eğitimcisini tanıdıkları için gurur duyacaklar, kendilerine karşı güvenleri artacaktır.
Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 522-535
Dipnotlar :
[1] Başka milletlerin hikâyeleri arasında Hoca’nın nüktelerine benzeyenler şüphesiz vardır. Bunun bize göre iki sebebi olabilir: Birincisi, Hoca’nın bazı hikâyelerini alıp kendi kültürlerine adapte ederek yazmış olabilirler. İkincisi, insan oğlunun farklı kültürlerde de olsa, benzer problemlere yine benzer çözümler üretmiş olmasıdır. Nitekim atasözleri ve deyimlerde bu durum açıkça görülmektedir. Onun için, bu benzerlikler, hiçbir zaman, Nasreddin Hoca’yı başka kültürün insanı yapmaz.
[2] Hangi nüktelerin Nasreddin Hoca’ya ait oluşuyla ilgili olarak, şimdiye kadar değişik fikirler ileri sürülmüştür. Hatta konu ile ilgili bazı ölçüler de getirilmiştir. Ama bunun üstesinden gelmek o kadar kolay değildir. Onun için biz, Türk halkını temsil eden bir Nasreddin Hoca olarak meseleye yaklaştık. Ve O’nun adına söylenen nükteleri de, Nasreddin Hoca Okulu’nun amaçları, ilkeleri, müfredatı ve metodları olarak değerlendirmeyi uygun bulduk.
[3] Bazı araştırmacı ve yazarlar, sırf ad benzerliğinden (Nasraddîn) dolayı, Hoca ile alakası olmayan kişilerin Nasreddin Hoca olabileceğini ileri sürmektedirler. Böylece ortaya bir sürü Nasreddin Hoca çıkmaktadır. Bununla birlikte, kulaktan kulağa duyulan ve geleneksel olarak yaşatılan bir “Akşehir-Nasreddin Hoca” ilişkisini göz ardı etmemek gerekir. (Bak: Pertev Naili Boratav, Nasreddin Hoca, Edebiyatçılar Derneği, İkinci Baskı, Ankara, 1996, s, 7-39.)
“Nasreddin Hoca” ismi, Osmanlı Coğrafyası ve ona komşu olan yerlerde değişik adlar altında tanınmaktadır. Araplar “Cuha”, İranlılar ise “Hace Nasreddin” olarak isimlendirmişlerdir. Bu adlarla O’nun adına yazılan risâle ve kitaplar da vardır. Diğer taraftan Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevisinde “Cuhî” isimli bir şahıstan bahseder. (Bak: Mevlânâ, Mesnevî, Terceme ve Şerh: Abdulbaki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi, İst. 1984, c,5, Beyit No: 335-340.)
Bazı kıyaslamalar yoluyla, Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde geçen “Cuhî”nin Nasreddin Hoca olduğunu iddia edenler vardır. Delilleri ise şudur: Rivâyete göre, Mevlânâ ile, Ahîliğin kurucusu Ahi Evran Nasıruddin Mahmud’un araları açıktır. Mevlânâ bu şahsı, direkt isim vermeden, O’nun çeşitli sıfatlarını kullanarak eleştirir. Bu noktadan hareketle, Ahi Evran’ın bilinen Nasreddin Hoca olduğu ileri sürülmektedir. (Bak: Mikâil Bayram, Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren, Bayrak Mat. Ltd. Şt. İst. 2001, s, 33-40)
[4] İlmihâl: Namaz, abdest ve temel inanç konularını ele alan öğretici kitap.
[5] Fıkıh: Kelime anlamı itibariyle, “bir şeyi layıkıyla bilme, şuurlu olarak idrak etme, kavrama” demektir. Bu kelime İslâm kültüründe,-Istılah olarak-daha ziyade “İslâm hukuku” anlamında kullanılmaktadır.
[6] Kelâm: Kelime olarak, “söz, lafız, konuşma, nutuk, ibare, bir mana ifade eden söz dizisi, dil, lehçe, söyleme tarzı, söyleyiş” anlamlarına gelmektedir. Kur’an’a da “Kelâm-ı Kadîm, Kelâmullah” denilir. Bu anlamda “Kelâm”, “İlâhî emir, vahiy” manalarına gelir. İslâm kültüründe gelişen bir ilmî disiplin olarak gelişen Kelâm’ın manası şudur: İslâmî inançları aklî ve naklî (nakil ve rivâyete dayanan) delillerle ispat ederek şüpheleri ortadan kaldırmayı hedefleyen, İslâmiyeti çeşitli felsefelere karşı korumak için ortaya çıkan ilim, müslüman felsefesi, ilm-i kelâm.
[7] İbrahim Hakkı Konyalı, Konya Tarihi adlı kitabında “Pirebi Türbesi ve Zâviyesi”ni anlatırken, Hoca hakkında şöyle bir izah yapar:
“Ağız haberlerine göre Pir Ebî; 618 H. 1221 M. yılında ölen Hacafakıh’ın müridlerinden ve talebesinden imiş. Hoca Nasreddin ile Hoca Cihan da samimi arkadaşlarından imişler. Bir gün hocalarının kuzusunu kesip yemişler. Hocaları da bunlara inkisar etmiş:
Nasreddin’e:
-Sen dünyalar durdukça âleme gülünç ol!.
Pirebî’ye:
-Senin de daima kemiklerin kaynasın.
Hoca Cihan’a da:
-Çocuklar seni mezarında rahatsız etsinler!. Bak: İbrahim Hakkı Konyalı, Konya Tarihi, Yeni Kitap Basımevi, Konya, 1964, s, 701.
Evliya Çelebi de, ünlü eseri olan Seyahatnâmesi’nde Timur’la Hoca’nın aynı çağda yaşadığını yazmaktadır. Bak: Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Topkapı Sarayı Bağdat 305 Transkripsiyonu-Dizini, Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, İst. 1999, 3. Kitab, s, 14.
Şükrü Kurgan, Evliya Çelebi’nin bu tespitinde yanıldığını söyler. Bak: Şükrü Kurgan, Nasrettin Hoca, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/695, Ank. 1996, s, 10.
Yalnız Evliya Çelebi (M.1611-1682) gibi ünlü bir seyyâhın Nasreddin Hoca’dan bahsetmesi çok önemlidir. Bu vesile ile, yaklaşık üç yüz elli yıl sonra, Akşehir halkı arasında Nasreddin Hoca nüktelerinin söylendiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu da bize göstermektedir ki, Nasreddin Hoca öz be öz bu ülkenin ve bu kültürün yetiştirdiği ulu bir şahsiyettir.
Tarih itibariyle Hoca ile Timur aynı asırda yaşamamıştır. Hoca 13. yüz yılda, Timur ise, 1336-1405 yılları arasında yaşamıştır. Ama Hoca’nın yaşadığı yıllarda Selçuklu Devleti Moğol istilası altındadır. Akşehir’de de zâlim Moğul şehzâdelerinin bulunması muhtemeldir. Onun için halk zâlim ve despotlara karşı, daima âlim ve hazır-cevap kişileri çıkarır. Böylece onları susturmuş olur. Bize göre, Hoca ile Timur’un karşı karşıya getirilişinin sebebi bu olsa gerektir.
[8] Hoca’yı tanımak için, yaşadığı devrin özelliklerini de göz önünde bulundurmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz. Kısaca bu devri şöyle özetleyebiliriz:
Anadolu Selçukluları’nın en sıkıntılı dönemleri. Anadolu isyan ve sıkıntılarla çalkalanmaktadır..Yerleşme sıkıntıları. Çeşitli sosyal sıkıntılar. İç huzursuzluklar. Mogol istilâsı her tarafı kasıp kavurmakta. Saltanat kavgaları. İlmî hayat kısmen durmuş. Halkı eğiten gönüllü kuruluşlar birbirlerine küskün ve düşman hale gelmiş. Tasavvuf hareketi yaygın. Buna karşılık, gerçek din anlayışı küçümsenmektedir. Bâtınî zümrelerin faaliyetleri artmış. Hurâfe her tarafta kol gezmekte. Dinî bağların zayıflamasına paralel olarak sosyal ilişkiler de zayıflamış durumda. Herkes ümitsizlik içinde!.
[9] Softa: Medrese talebesi için halk arasında kullanılan bir tabirdir. Aslı “suhte = ilim aşkıyla yanan” demektir. Sonraları kelime tahrife uğrayarak, “softa” şeklini almıştır. Bak: M. Zeki Pakalın, Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M. E. B. c, 2, s, 252.
[10] Bak: Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İst. 1977, c, 1-2, s, 554 (8 No’lu dipnot); Pakalın, a.g.e, c, 1, s, 279-280.
[11] Bak: Şükrü Kurgan, age., s, 54-58.
[12] Hem kel hem fodul: Eksik tarafı olduğu halde üstünlük taslayanlar için söylenir.
[13] Zemheri: Kışın en soğuk zamanı, şiddetli soğuk, karakış.
[14] Hoca’nın nüktelerinde geçen deyim ve atasözleri, aynı zamanda O’nun eğitiminin ilkeleridir.
[15] Derviş: 1. Kapı kapı dolaşan dilenci, fakir. 2. (Tasavvuf dilinde) Tarîkata girmiş kişi. 3. Dünyadan yüz çevirip kendini ibadete veren kişi. 4. (mec.) Alçak gönüllü, hoşgörülü kimse. Yunus’un tarifine göre derviş şöye tanıtılır: “Derviş bağrı taş gerek. Gözü dolu yaş gerek. Koyundan yavaş gerek. Sen derviş olamazsın!.”
[16] Evliya: (tek. velî) 1. Velîler, ulular. 2. Dostlar, yakınlar, velâlyet ve kerâmet sahipleri, Allah’a yakın olanlar, ermişler. 2. Halim selim ve iyi ahlâk sahibi kimse. Evliyalık ise, evliya olma halidir.
[17] Bak: Şükrü Kurgan, a.g.e. s, 69.
[18] Kara kaplı kitap: Her işte, her meslekte zorlukların nasıl giderileceğini halletmeye yarayan kitap, özellikle kanun vb. kitabı.
[19] Şüphe: 1.Bir konuda kesin bilgi veya kanaate varamamaktan doğan tereddüt. 2. Kararsızlık. 3. İnançsızlık. Tabiî ki biz burada “bilimsel şüphe”yi söz konusu etmiyoruz.
[20] Sûizanda bulunmak (etmek): Kötü şeyler yakıştırmak.
[21] Yapılan işlerle ilgili olarak başkalarını şüphelendirmeme konusunda Hz. Peygamber’in önemli bir ikazı vardır. Bir keresinde Hz. Peygamber mescidde i’tikafta iken, hanımı Safiyye ziyaretine gelir. Bir müddet sohbet ederler. Ayrılırken Hz. Peygamber hanımını uğurlamaya çıkar. O esnada oradan Ensâr’dan (Hicret eden müslümanlara yardım eden Medineli’lerden) iki zât geçmektedir. Ve bu iki şahıs Hz. Peygamber ve hanımını görünce hızlarını artırırlar. Bu durumu farkeden Hz. Peygamber, “Ağır olun!. Bu kadın Huyey kızı Safiyye’dir” der. Adamlar, “Sübhânellah yâ Rasûlellah!.” derler. O zaman Hz. Peygamber şu önemli açıklamayı yapar: “Şüphesiz Şeytan insanın kanının aktığı yerden akar. Ben de sizin kalbinize şerr atar diye korktum.” Bak: Müslim, Selâm, 23, 24, 25. Yine Hz. Ali’nin oğlu Hasan’a Hz. Peygamber’den (Dedesinden) ne ezberlediğini sorarlar. O da şunu ezberlediğini söyler: “Sana şüphe (kuşku) veren şeyi bırak. Şüphe vermeyen şeyleri yap!. Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.” Bak: Tirmizi, Kıyâme, 60. Bu konuda Hz. Peygamber’in daha pek çok uyarıları vardır.
[22] İrsî: Soydan geçme.
[23] Bak: Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergah Yayınları, İkinci Baskı, ist. 1977. s, 24.
[24] Bak: Nüvit Osmay, İnsan Mühendisliği, 3. Baskı, Ank. 1985, s, 103-104.
[25] Bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi: Bilgi, insanlığın ortak malıdır. Kim bir şeyler biliyorsa, onu, bilmeyenlere öğretmesi gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’inde (Vefatından önce Mekke’de, Arafat’da yaptığı konuşmada), son tavsiyelerini, toplanan halka (yaklaşık124 bin kişi) yaptıktan sonra, “Burada bulunanlar, bulunmayanlara bu söylediklerimi ulaştırsın. Olur ki kendisine bilgi ulaştırılan kimseler, dinleyenlerden daha kavrayışlı olabilir!.” demiştir. Bak: Müslim, Kasâme, 29, 30; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İrfan Yayınevi, 4. Baskı, Terceme: Salih Tuğ, c, 1, s, 300.
[26] Benzer bir eleştiriyi Yunus da yapar. Birtakım görüntülerle bilgiçlik taslayanlara, “Dervişlik olsaydı tâc ile hırka/Biz dahi alırdık otuza kırka.” Diyerek.
[27] Socrates soru-cevap metodunu çok dar anlamda kullanmıştır. Fikir doğurtmak için (Irony=İstihzâ), karşısındaki ile alay etmiştir. Bak: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İst. 1979, c, 6, s, 40. “Saraka” md.
Socrates, meseleleri, “doğurtucu” bir yöntemle tartışmaktadır. Amacı tartışmak değil, ustaca sorularla gerçeği karşısındakine buldurmaktır. Bu yüzden kendisine, “Ben ebeyim” demektedir. Çünkü Sorates’e göre bilgi “doğuştan”dır. Onun için, insanların akıllarında taşıdıkları gerçekleri doğurtmak, yani meydana çıkarmak gerekir. O’na göre eğitimciye düşen görev, öğretmek değil, doğurtmak’ tır. Bak: Orhan Hançerlioğlu, age, c, 1, s, 338, Doğurtucu md; Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İst. 1979, Socrates md.
[28] Papaz: Hıristiyan ruhanî reisi, din adamı; râhip, keşiş.
[29] Mirac: “Urûc” kökünden türetilmiş olan “Mirac”, yükseğe çıkarılma anlamına gelir. Dinî bir terim olarak ise, Hz. Muhammed’in Allah tarafından göklere yükseltilip kendi huzuruna çıkarılmasıdır.
[30] Hz. İsâ: Kur’an’da zikredilen kitap sahibi peygamber. Hıristiyanlık onun takipçileri tarafından kurulmuştur.
[31] Tanrı misafiri: Bu tabir daha çok, kendiliğinden gelen ve genellikle tanımadığımız bir konuk için kullanılır.
[32] Cezâ: Kelime anlamı itibariyle “karşılık” anlamına gelmektedir. Karşılık, olumlu ya da olumsuz yönde olabilir. İkisi de “cezâ” demektir. Tabiî cezâ daha çok, kişiye, işlediği fiilin kendi cinsiyle ilgili bir müeyyide uygulamaktır. Yani eşen düşmeli, doğranılan şey, doğrayanın kaşığına gelmeli; kısaca herkes, kendi ettiğini bulmalı!. Hani bir söz vardır: Kendi düşen ağlamaz!. Espirisi itibariyle çok dğru bir söz. Biz konuya şöyle bir açıklık getirmek istiyoruz: Kendi düşen de ağlar; ama başkasına bahane bulamaz!. Bu anlayış, ferdî sorumluluğu da kuvvetlendirmektedir.
Hukûkî anlamda cezâ ise şu anlama gelmektedir: 1. Suç, kusur veya yanlış hareket sonucunda tatbik edilen müeyyide. 2. Kanunların ihlali halinde uygulanan müeyyide.
[33] Yasaklara karşı ilgi: Niçin yasaklara karşı ilgi vardır? Bunun pek çok sebepleri vardır. Başta insan, merak sahibi bir varlıktır. Yasaklarla, belki de aklında olmayan şeyler hatırına getirilmiştir. Yasaklarla dile getirilen hususların ne anlama geldiğini bilmeyen kişiler ve toplumlarda da yasaklara karşı ilgi vardır. Yani bilgisizlik, bu konuda bir ilgi sebebidir. Yasaklarla engellenen hususların mantıksızlığı veya insan tabiatına aykırı oluşu da ilgiyi artırmaktadır. Menfaatler ve iktidar hırsları da yasaklara karşı ilgi uyandırır.

[34] Tedrîc: Derece derece, azar azar, yavaş yavaş gitme, olma, ilerleme.

28 Şubat 2017 Salı

"Böyle olur tek adamlık dediğin" - MUSTAFA K. ERDEMOL

Böyle olur tek adamlık dediğin

MUSTAFA K. ERDEMOL
              Kitap yazıp zorla okutturan da var, kendisini Tanrı’yla eşitleyen de. Camii, Kilise, Tapınak yaptıran da var, AIDS’e ilaç buldum diyen de. Gücünün doruğundayken attan düşen de var
Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev muhterem eşi Mihriban Aliyeva’yı "Devlet Başkanı Birinci Yardımcılığı"na atayınca herkesin şaşırdığını düşünen yoktur herhalde. Örneğin Başbakanımız Binali Yıldırım Bey, bu atamayı çok yerinde bulduğu için bizzat hanımefendiye kutlama mesajı yolladı biliyorsunuz. Kayınpederi tarafından bakan yapılan Berat Albayrak Bey’in de, Aliyeva’yı en iyi anlayanlardan biri olduğuna kuşku yok. O da şu sıralar bulunduğu Azerbaycan’da muhterem İlham Aliyev’i söz konusu atama nedeniyle kutlamayı ihmal etmedi.
"Tek adam" rejimlerinde olur bunlar. Çağlar aşıp gelen bir tutumdur bu. Eskimeyen bir tutum olduğu için de son derece "klasik" bir tavır aynı zamanda. Tabii günümüzün tek adamları eski zamanlara oranla daha "normal" atamalar yapıyorlar haklarını yemeyelim. Roma İmparatoru manyak Caligula, taparcasına sevdiği atı İncitatus’u yargıç (kimileri senatör der) olarak atamıştı, örneğin. Çok şükür hayvan dostlarımızın önemli devlet kurumlarında görevlendirildiği o çağlar geride kaldı.
Gerçek demokrasinin az olduğu ya da hiç olmadığı veya yok "Türk tipi", "Kazak tipi", yok"Rus tarzı" gibi önadlar eklenerek tanımlanan, coğrafyaya/memlekete özgü "demokrasiler"de tek adamların kimi icraatlarında bizim anlamadığımız kerametler kuşkusuz vardır.
Büyüklüğünü herhalde yıllar yıllar sonra anlayacağımız Türkmenistan’ın bir önceki Devlet Başkanı canım Saparmurat Niyazov ne büyük insandı. Ama bu büyüklüğünü nedense başkalarının kendiliğinden fark etmesini beklemek gibi bir huyu yoktu. Ülkesi insanlarının hepsinin önderi olduğu için soyadını "Türkmenbaşı" olarak değiştirmesi mütevazılık gibi görülmeyebilir ama ne yapsındı? Millet"çobansız" mı hissetsindi kendini?
Kendisini herşeyin kendisinde barındığına o kadar inanmıştı ki, memleketteki doktorlara Hipokrat’a değil kendisine yemin etmelerini emreden kanun çıkarmıştı örneğin. Bu değerli adamın kitap yazmasında da herhalde şaşırılacak bir taraf yoktur. Okuma mutluluğuna erişemediğim Ruhname adlı kitabı kuşkusuz çok mühimdi. Okuyan cennete gider dermiş. Okullarda ders kitabı olarak okuttu uzun süre. Ehliyet almak mı istiyorsunuz, Ruhname’yi ezberlemeniz yeterdi bunun için.
Ne yaptıysa milleti için yapmıştı Türkmenbaşı. Milletinin de onu sevdiğine inanırdı. Bir de böyle yanları var bunların, hayrettir gerçekten. Bu sevgiye(!) karşılık olarak adını iyice ölümsüzleştirsin diye ay isimlerini, değiştirip, Ocak ayına Türkmenbaşı adını verdi. Anasının adı da aylardan birine layık görülmüştü. 1948 depreminde yaşamını yitirmişti anne. 2003 yılına da annenin adını yani Gurban Sultan’ı adını verdi ülke parlamentosu. Ülkede üretilen parfümlerden biri de annenin adını taşıyor.
Kim ona kendini beğenmiş, kibirli derse kalbini kırarım. Bu değerli adam "bu televizyonlar beni övüyor, çok ayıp bir şey bu" diyerek, basın danışmanının maaşını kesmişti. Kendisinden en az söz eden yayın kuruluşlarına ödül vermişliği de vardır. Çok muhteremdi gerçekten.

Gelen de farklı değil

Emri hak vaki oldu, darı bekaya göç etti Türkmenbaşı. Yerine, vasiyeti üzerine, "gayrimeşru oğlu" olduğu da iddia edilen diş doktoru Kurbangülü Berdimuhammedov getirildi. Bu da çok değerli bir ademdir. Judoda, tekvandoda siyah kuşak sahibi, sokun bir gece kulübüne bir DJ’lik yapsın, bayılırsınız, o kadar iyidir bu alanda. Tam 35 kitap yazmış biri bu. Kitaplarından biri "Barış Müziği, Kardeşlik ve Dostluk Müziği" adını taşıyor. Başkent Aşkabat’taki Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende, hükümet üyelerinin bakanların, kültür, sanat dünyasının temsilcilerinin, basın mensuplarının nihayet çok sayıda vatandaşın da katılımıyla tanıtımını yaptı kitabının. Tanıtım töreninde gerçekleştirilen konuşmalarda, Berdimuhamedov’un yeni eserinde ozanların Türkmen kültüründe ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ifade ettiler. "Aziz Devlet Başkanı’nın kaleme aldığı bu eseri ile kültür ve sanatın dünya barışına önemli katkı sağladığını tüm dünyaya duyurduğunu" anlattılar. Eserden örnek parçalarda okudular. Türkmen ozanı ağabeyini düşmandan kurtarmak için eline silah yerine Türkmenlerin milli saz aleti olan dutarı alıyor örneğin.
Yakın zamanda, geçtiğimiz Nevruz Bayramı’nda yani, yeni bir kitap yazıp bunu hükümet mensuplarına hediye etti. Kitap çay üzerine son derece değerli bilgiler içeriyor. (Okumadım ama mutlaka öyledir). Ölene kadar devlet başkanı ilan edilen Berdimuhammedov’un insanüstü olduğuna inanılabilirdi, eğer bindiği attan düşmeseydi. Sırtından atmış at bunu. Bu asil hayvanların diktatör sevmezlikleri de pek bir enteresan doğrusu.

Tanrısı da kurtaramadı

Bizim coğrafyaya özgü değil tabii bu tek adam güzellikleri. Rafael Leonidas Trujillo Molina vardır, bilinir. 1961’e kadar ülkesi Dominik Cumhuriyeti’nin diktatörüydü. Kendine aşık bir zat olduğuna kuşku yok. Başkentin büyük meydanlarına "Tanrı ve Trujillo" yazılı panolar astırması biraz fazla tabii. Diktatörün, tek adamın kendisinden çok etrafındakiler pek bir ahlaksız olabiliyor, kişi ya da kurum fark etmez. Dominik’teki kiliselerde "Gökyüzünde Tanrı, Yeryüzünde Trujillo sloganları yazılıydı örneğin. Ayıptır yahu. "Gökyüzündeki Tanrı" da herhalde kendisiyle eşitlenmesine kızıp, suikastçilerinin işini kolaylaştırmış diktatörün. 1961’de öldürdüler muhteremi.
Bunların hepsi "öte alemlerce" seçildiklerine inanmışlar fena halde. Haiti’nin diktatörü François Duvalier ülkenin resmi dini olan Vodoo’nun en ulu kişisi ilan etmişti kendisini. Bunların bir de yok camii, yok kilise, yok tapınak yaptırmak gibi huyları da var. Türkmenbaşı çok camii yaptırmıştı. Fildişi Sahili diktatörü Félix Houphouët-Boigny’den söz ederler. Hiçbir zaman tam olarak dolmadığı söylenen dünyanın en büyük kilisesini yaptırmış: 7 bin kişilik.
Uganda’nın o sefil diktatörü İdi Amin (tam adı Haci İdi Amin Dada idi) ülkesini her diktatör gibi kanla, baskıyla yönetti, tüm zamanını sınır komşularıyla kavga etmekle geçirdi. Öldüğünde, çok sorunlar yaşadığı komşu Tanzanya’nın Devlet Başkanı "Afrikalı bir ananın doğurduğu en büyük hayvan"diye söz etmişti ondan. Böyle de sevilirdi(!).
Memleket onundu nasılsa, baktı ki Tanzanya’yla sorunları çözemiyor, eski boksördü bir de, Tanzanya cumhurbaşkanını kendisiyle, İngiltere’den bir hükümet yetkilisinin hakemlik yapması koşuluyla, boks maçına çağırdı. Kazanan sınırlarla ilgili iddiasından vazgeçecekti. Kabul etmediler tabii. Sonra devrilince, birkaç ülkeye "boks antrenörü" olarak iltica etmek istedi, almadılar. Suudi Arabistan, boks moks yapmayacaksın deyip bağrını açtı. Orada öldü zaten. Müslümandı bu. Ünvanlarından birini çok severim: "Topraktaki Hayvanların ve Denizdeki Balıkların Efendisi". Yahu ne adamdı.
Tabii Yahya Jammeh’den söz etmeden olur mu? Daha önce de yazmıştım bu zat hakkında. Adamımdır bu benim. 22 yıl ülkesini yönetti. Tuttu, "AIDS’e ilaç buldum" deyip, ne kadar HIV/AIDShastası varsa hepsine bu "ilacı" içirdi. Yüzlerce ölüden söz ederler.
Seçimler yapıldı geçenlerde, kaybetti haliyle. "Gitmem, yeniden seçim yapılsın" deyip tutturdu. Tek adamların ortak noktalarından biri de budur. Seçim beğenmediler mi, bir daha istiyorlar. Gören de seçimle başa gelmeye inandıklarını sanır. "Beni Allah getirdi, o götürür" dedi ciddi ciddi. Afrika Birliği, "şu kadar süre içinde ülkeyi terk etmezsen tepelerim" deyince kaçtı ülkeden. Afrika Birliği’nin askeri tehdidi "götürdü" yani sonunda. Giderken ülkenin tüm hazinesini de aldı yanına.
Uzağımızda değil bu tipler. Bir bakarsınız buluşuvermişiz.
Aman, ol gani seddar yüzümüze baksın.
"Hayır"lısı neyse, o olsun. (28.02.2017)

10 Şubat 2017 Cuma

TARİHİ, İLMİ, ORİJİNAL 'BAŞKANLIK SİSTEMİ' NEDİR VE NE DEĞİLDİR?. Cemal TUNÇDEMİR [Amerika Bülteni Türkçe Amerika Gazetesi] Mutlaka Okuyun

TANRI'NIN, AZGIN BİR TOPLUMA VERECEĞİ EN BÜYÜK CEZA!..
CEMAL TUNÇDEMİR [AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
1968 yılında ABD Başkanı seçilen Richard Nixon, anayasal başkanlık yetkilerini en fazla istismar eden ABD Başkanı olarak tarihe geçti. 1972 yılında ikinci kez seçilmek için mücadele verdiği seçim kampanyası sadece meşru faaliyetlerden oluşmuyordu. Devletin imkanlarını kendisine seçim kazandırmak, muhaliflerini sindirmek için kullanmaya başladı. Bu eylemlerinden biri de Demokrat Parti’nin genel merkezine dinleme cihazı yerleştirtmekti. Seçimden yaklaşık 5 ay önce 17 Haziran 1972 akşamı Watergate İşhanında bulunan Demokrat Parti merkezine girmeye çalışan 5 kişi tesadüfen yakalandı. Nixon yönetimi tüm yetkilerini ve devlet imkanlarını istismar ederek konuyu örtbas etmeye çalıştı. Ancak iki kurumun, medya ve yargının ilkeli duruşu, devlet gücünü kişisel kariyer hizmetinde çekinmeden kullanan bu politikacıya dur diyecekti.
Nixon, Watergate skandalının patlamasından birkaç ay sonra 1972 Kasım ayındaki başkanlık seçimini çok açık bir farkla bir kez daha kazanmanın da verdiği özgüvenle, Watergate soruşturmasını yürüten hukuka ağır bir müdahalede bulundu. 20 Ekim 1973 Cumartesi günü gerçekleşen ve Amerikan tarihine ‘Cumartesi Gecesi Katliamı’ olarak geçen müdahalede, Nixon önce Adalet Bakanı Elliot Richardson’a, Watergate soruşturmasını yürüten ve bu soruşturma kapsamında Beyaz Saray Oval Ofis’teki konuşmaların tapelerini talep eden savcı Archibald Cox’u görevden alması talimatı verdi. Ancak Nixon’un kendi adalet bakanı anayasaya aykırı bu talimatı yerine getirmeyi reddetti. Bakanı görevden alan Nixon yerine atadığı Bakan Yardımcısı William Ruckelshaus’a verdi bu kez. Ancak Bakan Yardımcısı Ruckelshaus da anayasaya aykırı bu talimatı reddetti. Nixon, birkaç saat içinde onu da görevden aldı. Bütün gün Adalet Bakanlığı kadroları arasında savcı Cox’u görevden alacak bir yetkili araştıran Nixon, ancak bakanlık müşavirlerinden Robert Bork’a bunu yaptırabildi. Fakat bu son derece cüretkar anayasa ihlaline rağmen hukukun işlemesine yine engel olamadı. Çünkü soruşturmaya atanan yeni savcı Leon Jaworski de hukuk ve yasalardan yana durarak soruşturmayı derinleştirdi ve tapelerin derhal gönderilmesini istedi.
Kendi atadığı yargıçlara güvendi ama!…
Nixon’ın avukatı mahkemede, ‘Başkan, seçildiği 4 yıllık görev sürecinde Fransa Kralı Lui gibi dokunulamaz güce sahiptir. Ve bu konumu nedeniyle, azil mahkemesi hariç hiçbir mahkemeye hesap vermez’ savunması yaptı. ‘Bu yasaldır çünkü Başkan yaptı’ şeklinde formüle edilen bu mantık, bugün Amerikan politik ve hukuk tarihinin kara cümleleri arasında anılıyor. Yargıç Sirica, Nixon’un bu savunmasını reddetti ve tapelerin derhal mahkemeye sunulmasını talep etti. Nixon bu kez de ‘devlet sırrı’ gerekçesini öne sürdü ve Yüksek Mahkeme’ye temyiz başvurusunda bulundu. 9 üyeli Yüksek Mahkemenin 3 üyesini Nixon atamıştı bir üyesi ise eski bir mesai arkadaşıydı. Ancak hiç beklemediği bir karar çıktı. Yüksek Mahkeme oy birliğiyle ‘devlet başkanının mutlak sorumsuzluğu’ ve ‘devlet sırrı’ gerekçelerini reddetti ve Nixon’dan Oval Ofis tapelerini mahkemeye sunmasını istedi. Bu karar, ABD’de yargı bağımsızlığının en parlak örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Bir devleti demokratik bir devlet yapan unsurların başında görülen ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin fikir babası Montesquieu’dur. Kuvvetler Ayrılığının teoriden uygulamaya geçip kurumsallaşması ise tarihte ilk kez ABD Yüksek Mahkemesinin bir kararı ile oldu. Mahkemenin 1803 yılında, ‘Marbury v. Madison’ adıyla bilinen davada aldığı karar ABD’de yargı ile devlet başkanlığı arasındaki sınırları çizerek bugüne dek gelen uygulamayı başlattı. Dönemin mahkeme başkanı John Marshall, kararı açıklarken, ‘Amerikan devleti anayasal bir devlettir, şahıs kararları devleti değil’ diyecekti.
Amerikan anayasa yapıcılarının, yeni devlete şekil verecek 1787 Philadelphia Anayasa Kongresinde tartıştıkları konulardan biri de Yüksek Mahkeme üyelerinin ve federal yargıçların nasıl seçileceğiydi. Temel ilkeleri olan ‘denge ve kontrol’ sistemine uygun bir yöntemde uzlaştılar. Yargıçları başkan aday gösterecek, Senato adayları dinleyip sorguladıktan sonra onaylayacaktı. Senato onayı ile göreve başlayacak yargıca görevine başladıktan sonra dokunmak ise mümkün olmayacaktı. James Madison, ABD Anayasası ilan edildikten kısa süre sonra Anayasa’ya dahil edilecek ve sonradan ‘Haklar Bildirgesi’ diye anılacak ilk 10 ek maddeyi Kongre’ye sunduğu günlerde, 51’nci Federalist:
Makalede şöyle yazacaktı:
“Bağımsız yargı, kendisini bu hakların en öncelikli koruyucusu görecek. Yasama veya Yürütme gücünün bu haklara dokunmaya dönük her türlü girişimine karşı aşılmaz bir siper olacak. Anayasa tarafından ilan edilen temel haklara her el uzatıldığında direniş sergileyecek.”
ABD anayasasının yapıcılarından Alexander Hamilton ise Federalist Makalelerin 78’incisinde, “Yargı, diğer iki erkin yani yasama ve yürütmenin her türlü etkisinden bağımsız değilse ülkede özgürlük asla söz konusu olamaz” diye yazacak ve ekleyecekti:
“Özgürlüğün, yargı bağımsızlığından korkacağı hiçbir şeyi yok. Ama yargının devletin diğer iki erki ile birleşmesi halinde özgürlük korkması gereken her şeye sahip hale gelir.”
ABD’de hem Yüksek Mahkeme üyeleri hem de federal yargıçların bağımsızlığını korumak için, ‘ömür boyu görevde kalma’ ve ‘özlük haklarında aleyhte düzenleme yapılamaması’ garantisi getirildi. ABD’de, başkanın, Kongre’nin veya bir başka merciin bir hakimi verdiği karardan dolayı görevinden azletmesi, -ki devlette doğuracağı katastrofiye atıfla buna ‘nükleer seçeneği’ deniyor-, söz konusu bile olamaz. Yaklaşık 230 yıllık Amerikan tarihinde sadece 13 yargıcın Temsilciler Meclisinde azli yeterli oya ulaştı ve bunlardan da sadece 8’i Senato tarafından onaylanarak kesin azle dönüştü. Bunların da tamamı, yargıcın rüşvet aldığı veya yemin altında yalan konuştuğu gibi kesin ispatlanmış yasadışı fiilleri nedeniyledir.
Kendisini seçen politikacıya değil, hukuka bağlı
Bugün Amerikan federal yargısında bölge mahkemeleri ve bölge temyiz mahkemelerinde 874 federal yargıç görev yapıyor. Yüksek Mahkeme ise 9 üyeden oluşuyor. Bütün bu yargıçlar atandıkları görevde ömür boyu kaldıkları için, tek bir başkanın veya partinin ülkenin yargısına şekil verme şansı teknik olarak imkansızdır.
Yüksek Mahkemeye seçilen üyeler, kendisini seçen ABD başkanına mutlak bağlılık sergilemez. Yakın yıllarda kendi isteğiyle emekliye ayrılan Yüksek Mahkeme üyesi Jean Paul Stevens, “bir yargıcın kariyerinin politik yönü, adaylığının Senato’da onaylandığı gün biter, bitmelidir” diyerek Yüksek Mahkeme üyelerinin düşünce sistematiğini sergiliyordu. Bu durum birçok ABD başkanının mahkemeye kendi atadığı isimlerin aleyhlerinde kararlarıyla yüzleşmelerine nedendir.
Cumhuriyetçi Başkan Dwight Eisenhower’ın, “hayatındaki en ahmakça kararın” mahkemeye Earl Warren’ı ataması olduğunu söylemesi meşhurdur. 1950’li yıllarda mahkemenin başkanı da olan Warren dönemi, mahkemenin tarihindeki en özgürlükçü kararlarından bazılarını art arda aldığı bir dönem oldu. Eisenhower’ın mahkemeye atadığı ikinci isim olan William Brennan ise bu kararlarda Warrren’ın en büyük yardımcısı olurken, Eisenhower’ın da ‘ikinci en ahmakça kararı’ olarak tarihe geçti. Baba Bush’un mahkemeye atadığı David Souter da kısa süre sonra Cumhuriyetçileri kızdıran birçok karara imza atacaktı. George W. Bush’un atadığı ve halen Yüksek Mahkeme başkanı olan John Roberts da birçok davadaki oylarıyla Cumhuriyetçilerin tepkilerini çekiyor.
Yüksek Mahkeme üyelerinin katıldığı tek devlet toplantısı
Google’da ABD Başkanı Barack Obama’nın Yüksek Mahkeme üyeleri ile beraber göründüğü bir fotoğraf aradığınızda karşınıza çıkacak fotoğrafların neredeyse tamamı aynı mekanda çekilmiş fotoğraflardır. Çünkü Yüksek Mahkeme üyelerinin, başkan da dahil politikacılar ile bir araya gelmesi çok çok nadirdir ve sadece Anayasal törenlerde mümkün olmaktadır. Beraber yemek yemeleri veya seyahate çıkmaları ise düşünülemez. Roberts, Mayıs ayı başında Arkansas’ta yargıçlarla bir araya geldiğinde, “Sizden önceki 16 Yüksek Mahkeme başkanından aldığınız en önemli ders nedir” diye soran bir hakime, “En öncelikli ve önemli görevimin ABD’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin devamını sağlamak olduğu” yanıtı verecekti.
Başkan Lyndon Johnson’ın 20 yıllık arkadaşı olan ve onun tarafından ABD eski Yüksek Mahkeme üyeliğine atanan Abe Fortas, başkanlık makamının, yasama (Kongre) aleyhine daha güçlenmesinin ülkenin ihtiyacı olduğunu ve anayasaya aykırı olmadığını dile getirince ABD’de kıyamet kopmuştu. Johnson’ın arkadaşı Fortas’ı mahkemenin başına geçirme planı, Demokrat ve Cumhuriyetçi senatörlerin ortak engeline takıldı. Kendisine seçen politikacıya vefalı davranmayı hukuka önceleyen Fortas’ın Yüksek Mahkeme üyeliği sadece 4 yıl sürdü. Bütün saygınlığını yitirdiği için mahkeme üyeliğinden istifa ederek ayrıldı.
ABD devletinin üç erkini bir araya getiren yegane toplantı, ABD başkanlarının her yıl Ocak ayında Kongre’de yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasıdır. Yüksek Mahkeme üyeleri bu toplantıya ‘yargıç cüppeleri’ ile katılır. Ancak Yüksek Mahkeme üyeleri, yargıç kimliklerine ve tarafsızlıklarına gölge düşmemesi için konuşması boyunca ABD başkanını alkışlamazlar. Konuşmaya fiziksel bir tepki vermezler. Yargıçlardan Samuel Alito’nun, 2010 yılında Obama’nın konuşması sırasında bir Yüksek Mahkeme kararı ile ilgili eleştirisine “doğru değil” diye kendi kendine söylendiği kameralara yakalanmış ve bu 3 saniyelik görüntü ABD’de günlerce tartışılmıştı. Çünkü, devlet başkanı lehinde veya aleyhinde her jest ve davranışın siyasi bir doğası var ve bu mahkemenin tarafsızlığına gölge düşürür.
Mahkemenin eski üyelerinden Sandra Day O’Connor, mahkeme üyelerinin bu konuşmaya katılma geleneğine yönelik eleştirilere hak veriyor ve yargıçların ‘devletin birliğinin gösterildiği’ bu toplantıya bile katılmaması gerektiğini savunuyor. 2010’da kendi isteği ile emekli olan Jean Paul Stevens da, tarafsızlığa gölge düşürdüğü gerekçesiyle, bütün devlet erklerini bir araya getiren bu toplantıya gitmeyi bile reddediyordu. Son yıllarda Birliğin Durumu konuşmasına katılmayan Yüksek Mahkeme üyesi sayısı arttı. Obama’nın son yıllarında en fazla 6 üye katılır oldu.
Mahkeme üyelerinin çoğunluğunun katılmadığı son Birliğin Durumu konuşmaları ise Bill Clinton’ın son iki yılındaki Birliğin Durumu konuşmaları olmuştu. Monica Lewinsky skandalında yalan beyanda bulunmak ve böylece yargıyı engellemekle suçlanan Bill Clinton hakkında hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da başkanlıktan azil süreci işliyordu ve öylesi bir süreçte yargıçların çoğu o durumdaki bir ABD başkanı ile aynı resme girmeyi tarafsızlığa aykırı buluyordu.
“Yargıç, çoğunluğun hoşuna gitmese de hukuktan yanadır”
Yargı bağımsızlığının bir başka göstergesi de, yargıçların kararlarını, toplumunun çoğunluğunun veya günün politik yönetiminin şiddetli tepkisini çekeceğini bilseler bile alabilmeleridir. ABD Yüksek Mahkemesinin eski başkanlarından William Rehnquist, yargının sadece devletten değil toplumdan da bağımsız karar alabilmesinin önemine dikkat çekerken şu sportif metaforu kullanıyordu:
“Yargı bağımsızlığı, bir basketbol maçında hakemin son saniyelerinde coşkulu taraftarının önünde ev sahibi takım aleyhine faul düdüğünü rahatlıkla çalabilmesidir. Şiddetli şekilde yuhalanacaktır ama o tribünleri dolduran kalabalığın istediği düdüğü değil, gördüğü faulün düdüğünü çalacaktır.”
Örneğin 1954 yılında Brown v. Board davasında ABD’de beyazların gittiği kamu okullarında siyah öğrencilerin kabul edilmemesi anayasaya aykırı bulunarak iptal edildiğinde karar, ABD’nin büyük çoğunluğunu oluşturan beyazlar arasında büyük bir tepki meydana getirdi. O tarihte, beyazların ezici çoğunluğu, siyahlarla beyazların aynı mekanları kullanmasını, toplumsal düzeni ve sosyal dokuyu bozucu, kargaşayı teşvik edici bir karar olarak görüyordu.
Federal hakimler ve Yüksek Mahkeme, 11 Eylül gibi bir terör saldırısı sonrası önüne gelen bazı ‘terör’ davalarında verdiği kararlarla da hem Bush yönetiminin hem de 11 Eylül travmasını henüz atlatamamış halkın çoğunluğunun tepkisine hedef oluyordu. Guantanamo’da tutulan terör şüphelilerinin açtığı Rasul v. Bush (2004), Hamdi v. Rumsfeld (2004), Hamdan v. Rumsfeld (2006) ve Boumediene v. Bush (2008) davalarının tamamında mahkeme, terör şüphelisi sanıkların adil yargılanma hakkının çiğnendiği gerekçesiyle Amerikan başkanı veya bakanları aleyhine karar verdi. 2008’deki Boumediene v. Bush davasının gerekçeli kararında mahkeme şöyle dedi:
“Ülkenin temel belgesi olan Anayasa bu şekilde bir yorumla bükülemez. Anayasa, Başkana ve Kongreye ülkeyi yönetme yetkisi vermiştir, Anayasanın ne zaman, nerede, kimlere uygulanıp, nerede, ne zaman kimlere uygulanmayacağına karar verme yetkisi vermemiştir. Devletin politik erkine böyle bir güç vermek, anayasal olmayan bir rejime yol açar.”
Yüksek Mahkeme, 1989 yılında da, “Texas v. Johnson” başlıklı davada da, yine kamuoyundaki yaygın görüşün aksine, “Amerikan bayrağı yakmanın kriminal bir suç olmadığına, ifade hürriyeti olduğuna” hükmedecekti.
Bağımsız yargının en önemli işlevlerinden biri de toplumda azınlıkta olanların, sevilmeyenlerin haklarını, çoğunluğa karşı korumaktır. Amerikan nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Hristiyan çevrelerin büyük tepkisine aldırmadan 1962 ve 1963 yılında art arda verdiği iki kararla “kamu okullarında dua yasağı” uygulamasını başlattı. Kamu okullarının yönetimlerinin (özel ve dini okullar bu kapsamda değil) öğrencilere, topluca dua yaptırmasını engelleyen bu karar, Müslüman, Yahudi, Hindu, Budist vb. azınlık öğrencilerin her sabah İncil’den pasajlarla derse başlamak zorunda kalmalarına engel oldu.
Eski yargıçlardan Hugo Black 1940 yılında, “mahkemeler, toplumun çoğunluğunun estirdiği her türlü rüzgarda, sayıca az ve zayıf oldukları için direnemeyecek azınlıkların korunağı olmalı” diyecekti.
“Anayasaya ‘yargı bağımsızlığı’ yazmak yetmiyor…”
‘Yargı bağımsızlığı’, bir devleti bir mafya çetesi organizasyonundan ayıran en önemli farktır. Bu nedenle de Anayasasında ‘yargı bağımsızlığı’ yer almayan devlet yok gibidir. Sisi veya Mübarek döneminin Mısır anayasasında da ‘yargı bağımsızlığı’ garanti altına alındı, Saddam’ın Irak’ında veya Beşar Esat Suriyesi’nin anayasasında da… Kuzey Kore’de bile Anayasanın 166’ncı maddesi ‘mahkemeler bağımsızdır’ der. Ancak uygulamada, yargıçların, devlet yönetimlerinden ve toplumsal baskıdan bağımsız karar alabilme garantisine sahip olduğu ülke sayısı çok azdır.
Birleşmiş Milletler’in Hindistan’ın Bangalore şehrindeki toplantısında kararlaştırıldığı için ‘Bangalore İlkeleri’ diye anılan yargı etiği ilkelerinin birincisinde yargıcın, yasama veya yürütme erki ile uygun olmayan ilişkilerden sadece uzak durması yetmez, yakın olduğu şeklinde bir izlenim bile vermemesi gerektiği vurgulanır. İşte bu temel hukuk kriteri gereği ABD’de yargıçlarla, görevleri ne olursa olsun politikacıları aynı karede görmek çok zordur.
“Ahmaklıkların en büyüğü…”
ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında çeşitli politik konulardaki kutuplaşma oldukça yüksek düzeyde. Ancak her iki toplumsal kesimin de büyük çoğunluğu yargı bağımsızlığının hayati önemi konusunda görüş birliğine sahip. Cumhuriyetçi Partili hukukçu Bruce Fein ve Demokrat Partili hukukçu Burt Neuborne 2000 yılında beraber kaleme aldıkları, 
‘Yargıç Bağımsızlığı Hepimizi Neden İlgilendiriyor?’ 
başlıklı makalede şöyle yazdılar:
“ABD’deki yargısal bağımsızlığı, özgürlüğün, ülke huzurunun, hukuk devletinin ve demokratik ideallerin ana güç kaynağıdır. Cahil partizan yığınların yaygarasına kulak vererek Anayasanın bu paha biçilmez hazinesini kısa vadeli politik kazanımlar için çarçur etmek ahmaklıkların en büyüğü olur.”
Anayasaya yazmakla bırakılmayıp ‘gerçekte de uygulanan’ yargı bağımsızlığı bir toplum için hem en büyük talih hem de temel huzur kaynağıdır. Mülkün temeli budur. Aksi durum ise adeta bir lanettir.
ABD Yüksek Mahkemesinin gelmiş geçmiş en efsane başkanı olan yargıç John Marshall, 1829 yılında Virginia’da katıldığı bir toplantıda bunu şöyle dillendirecekti:
“Tanrının, azgın bir topluma vereceği en büyük ceza, yolsuz, cahil ve devleti yönetenlerinin emrinde bir yargıdır.”
AMERİKAN ANAYASASI NASIL YAPILDI?
CEMAL TUNÇDEMİR 
[AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
Amerika’daki 13 koloninin, 4 Temmuz 1776’da İngilizlerden bağımsızlık ilan etmesinin üzerinden 7 yıl geçmişti. Henüz ABD kurulmamıştı. Gevşek bir bağla birbirlerine bağlı konfederal bir yapı vardı.   Kontinental ordunun başkomutanı general George Washington da herkesin dilindeki ‘askeri darbe’ söylentisini duymuş ve 15 Mart 1783 günü, New York Newburgh’da bulunan darbeci cuntanın karargahına şok bir ziyarette bulunmuştu.
Cuntanın başında Washington’un eskiden beri rakibi olmuş olan general Horatio Gates vardı. ABD ile İngiltere arasındaki savaş hali resmen devam ettiği için çoğu milislerden oluşan ordu dağıtılmıyordu. Askerler bağımsızlık ilanının üzerinden 7 yıl  geçmesine rağmen, Kontinental Kongrenin başarısız ve dağınık halinden şikayetçilerdi. Maaşları ödenmiyor, erzaksız zor kışlar geçiriyorlardı. Uğruna hayatlarını tehlikeye attıkları bağımsızlık bu muydu? Bu dağınıklık ve başıboşluğa son verecek tek bir yol vardı: Kongreyi ve gerekirse Washington’u devirip ülkede askeri bir rejim kurmak.
O soğuk Mart sabahı General Washington kendi askerlerinin karargahına habersiz davetsiz girerken, ülkesi tarihin kavşak noktasında duruyordu. Washington ya omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına sadık kalacaktı ya da çok inandığı cumhuriyet ve demokrasi rejimine. Odaya girdiğinde, subayların darbe toplantısı sürüyordu. Washington konuşmakta olan General Gates’in lafını kesti ve söz aldı. Subaylar bu müdaheleye sessiz kaldılar. Sonuçta Kontinental ordunun başkomutanı sıfatını taşıyordu.
Hitabetiyle meşhur Washington hayatında belki de ilk defa konuşmaya başlamakta zorlandı. Derken, tarihe Newburgh Konuşması olarak geçen ve insan soyunun yönetim anlayışında geldiği noktaya vurgu yapan konuşmasını yaptı. Subaylarına, tarihte hiçbir politik ve sivil sorunun askeri yöntemlerle ebeddiyen çözülemediğini anlattı, ‘’barışçı ve hukuka uygun her türlü davanızın yanındayım.’’ dedi ve kimsenin konuşmasına mahal vermeden onları kendi toplantılarıyla başbaşa bırakıp çıktı.
Konuşma karşısında, bazı subayların gözleri dolmuştu. Kontinental ordusu, işte o sabah maceraperest bir çapulcu takımı olmaktan çıkıp gerçek bir orduya dönüşmüştü. Washington o sabah askerleriyle beraber, ABD’yi bir diktatörlüğe kolayca dönüştürebilirdi. Askerler buna çok hazırdı ve yola çıktıklarında karşılarında duracak hiçbir güç de yoktu. Ancak Washington o dönüm noktasında tercihini tek adamlıktan yana değil, Cumhuriyet ve demokrasiden yana kullanmıştı.
Aynı yılın Kasım ayında İngiliz Krallığı ile ABD arasında Paris Antlaşması imzalandı ve ABD bağımsızlık savaşı resmen sona erdi. George Washington, Paris antlaşmasından 1 ay, askeri darbeyi engelledikten 8 ay sonra Aralık 1783’te, başkomutanlıktan istifa etti. Ülkesine 8.5 yıl hizmet, ordusuna komutanlık yapmıştı. Mount Vernon’daki evine gitti. Karısı Martha kapıda kendisini bekliyordu. Yeniden savaştan önceki işine çiftçiliğe döndü. Toprakla dolu münzevi bir hayatın içine kendini attı. Lafayette’e yazdığı mektupta şöyle söylüyordu:
Potomac Nehrinin kıyısında, kamusal hayatın bütün meşguliyetinden uzakta kendi incir ağacımın altında gölgelenen sıradan bir vatandaşım… Sadece kamu görevlerimden değil, kendimden de emekli oldum. Kalbimin tatmini yolunda sakince dolaşıyorum.
13 koloniden oluşan Amerikan halkı, yeni devlete iktidar olanakları vermekten çekiniyordu. İngilizlerden ve bir ‘kral’dan yeni kurtulmuşlardı. Zayıf ve gevşek bir devlet yönetimi istiyorlardı. Üstelik bu 13 koloninin her biri kendini bağımsız bir devlet olarak görüyordu. Hiçbirinin bir diğerine güveni yoktu.
Peki ne oldu, nasıl oldu da birbirinden pek de hazzetmeyen bu 13 koloni, savaş, askeri güç veya ekonomik kriz gibi hiçbir mücbir sebep olmadan gönüllüce bir araya gelip ortak bir devlet düzeninde anlaşabildiler?
George Washington’un istifasından sonra Amerikan devleti, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gereken 3 zorlu yıl daha yaşadı. Ta ki 11 eylül 1786 yılında toplanan Annapolis Kongresine kadar. 13 eyaletten sadece 5’i temsilci gönderdi. Çok fazla bir karar alınamadı ancak çok çok önemli bir sonuç doğurdu. Kurultayın iki yıldızı Alexander Hamilton ve James Madison’un, ülkenin devlet sistemini ve kurumların yerini açıkça belirtecek bir anayasaya ihtiyacı olduğunda ısrarıyla bir anayasa kongresi toplantısı düzenlenmesi ve kolonilere davet çıkarılması kabul edildi. Bu karar yaklaşık 3 ay sonra sonuç verdi ve Kontinental Kongre, 21 Şubat 1787 günü, Mayıs ayında Philadelphia’da, yani 10 sene önce İngiltere’den bağımsızlık ilan ettikleri Kongre salonunda bir Anayasa Kongresi toplamayı kabul etti.
Ömrünün son demlerini Mount Vernon’daki münzevi hayatında geçireceğini sanan George Washington, bir kez daha ülkesinin çağrısının baskısı altındaydı. Israrları kırmayarak 28 Mart günü Kongre’ye katılmayı kabul etti.
Philadelphia’da anayasa baharı

Kongrenin toplanmasında en önemli rollerden birini oynayan henüz 35 yaşındaki James Madison, 3 Mayıs günü Kongre için Philadelphia’ya gelen ilk delege oldu. O geldiğinde bir tek zaten şehirde çalışan Pennsylvania delegeleri vardı. Madison’un en büyük korkusu, Anayasa Kongresi’nin resmi çalışmasını başlatacağı gün olarak ilan edilen 14 Mayıs günü gerçek oldu. Bir avuç delege hazırdı. Bu da toplantıya başlamaya yetmiyordu.
Ancak delegeler gelmeye başladı. Ve her biri kendi başına bir devlet gibi olan 13 koloninin 55 temsilcisinden oluşan Phildelphia Anayasa Kongresi, 25 Mayıs 1787 günü sessiz bir şekilde açılış oturumunu yaparak çalışmaya başladı.
Kurucu babalardan bir tek Paris’te olan Thomas Jefferson katılmamıştı. İşte bu 55 adam, sadece pazar günleri hariç, aylarca, günde bazen 15 saat süren toplantılarla bir imkansızı başardılar. 13 ayrı koloniden bir devlet çıkardılar. Yürütme, yasama ve yargı organı, erkler ayrılığı, kontrol ve denge sistemi özgün hatlarla belirlenen kurumlar hiyerarşisi tesis ettiler. Aralarından bunun için uğraşanlar oldu ama köleliliği yasaklayamamak gibi zaafları da oldu bu yeni devletin. Çıkarları farklı, hedefleri farklı, devlet anlayışları farklı bu delegeler, toplantılara başladıktan 3 ay 23 gün sonra 17 Eylül 1787 günü, Amerikan Anayasası üzerinde anlaştılar. Washington bir kez daha görevini yapmış olmanın gururuyla Mount Vernon’daki evine çekildi.
Amerikan Anayasasının kabulünden 1,5 yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongrenin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Ülkenin kurucu başkanı Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından emekli oldu ve yeniden Mount Vernon’a döndü. İki yıl, yeniden normal vatandaş olarak yaşadı. Anayasa Kongresinden önce inzivada olduğu yıllarda, en büyük arzusunun 19’ncu yüzyılı görmek olduğunu söylemişti. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yani 19’ncu yüzyıla sadece 17 gün kala yaşamını kaybetti.
Amerikan Anayasası bir ‘mucize’ mi?
ABD Anayasasının yapılışı hakkında uzun yıllar en fazla referans gösterilen kitaplardan biri, Catherine Bowen’in 1966 tarihli ‘Miracle at Philadelphia (Philadelphia’da Mucize)’ kitabıdır. Adından da tahmin edebileceğiniz gibi, bu kadar bir birine zıt, bölük pörçük kolonilerin bir araya gelip tarihin en görkemli politik metinlerinden birini ortaya çıkarabilmeleri ve devlet sisteminin yapısı üzerinde uzlaşabilmelerini adeta bir mucize olarak nitelendirmekte. Aslında, Anayasa Kongresine giden süreçte bir sonuç alınabileceğinden şüpheli olan Washington da, Philadelphia Kongresi’nden sonra Lafayette’e yazdığı mektupta, ulaşılan neticeyi bir ‘mucize‘ olarak nitelendirmişti. Bowen kitabında, ‘’Mucizeler durup dururken olmaz. Her mucizenin uzun acılar içinde yapılmış duaları vardır.‘’ diye yazıyor.
Oysa Philadelphia Anayasa Kongresinin Pennsylvania devleti delegasyonundan Gouverneur Morris, Anayasa kabul edildikten sonra, ‘’Bazıları buna gökten inmiş muamelesi yapıyor.  Oysa ki bu metin 55 sade ve samimi adamın gayretlerinin ve samimiyetlerinin ürünüdür’’ diye konuşacaktı. Açıkçası bu çok daha sağlıklı bir bakış açısı. Bu 55 adamın her biri ötekinden farklıydı. Dahası her biri 13 ayrı devleti temsil ediyordu. Farklı sosyal, etnik, kısmen dini, sınıfsal arka planlara sahiptiler. Bir kısmı diğerinden pek de hazzetmiyordu. Örneğin, John Adams ve Alexander Hamilton, her ikisi de federalist olmasına rağmen birbirlerinden ölesiye nefret ediyorlardı. Ben Franklin, kölelik karşıtı söylemleri nedeniyle birçok kurucu babanın eleştirilerini çekiyordu. Thomas Jefferson, görüş ayrılıkları nedeniyle George Washington ile tüm iletişimini ölünceye kadar, Adams ile 15 yıl boyunca kesecekti. James Madison ve Hamilton devletin şekli konusunda ciddi görüş ayrılıklarına düşmüştü.
Ama hepsinin çok önemli bir ortak noktaları vardı: samimiyet. Toplumsal bir uzlaşma aramakta samimiydiler. Bir uzlaşmayı, laf olsun diye değil, gerçekten istiyorlardı. Kendileri de dahil kimsenin babasının malı gibi olmayacak, denetime açık, istismara mümkün olduğunca kapalı bir devlet istemekte samimiydiler. Hiçbirinin, kurnazlıklarla iktidar ve gücü kendi uhdesine geçirme art niyeti yoktu. İşte bu samimiyetin sonucunda ortaya çıkan Anayasanın başlangıç bölümü de şu muhteşem cümle oldu:
‘’Biz Birleşik Devletler Halkı olarak, kendimiz ve gelecek kuşaklar için daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti sağlamak, vatanımızda huzuru korumak, halkımızı savunmak, toplum refahını artırmak ve özgürlük nimetini güvence altına almak için, bu anayasayı tesis ediyor ve kabul ediyoruz’’
Tarihçi Richard Beeman da bu anayasanın yapılış hikayesini, ‘’The Plain Honest Men’’ adlı nefis kitabında, 1787 yazının Philadelphia’sına götürüyor bizi. Sadece Pennsylvania eyalet kongresinin salonundaki hararetli tartışmalara değil… 25 Mayıs’tan 17 Eylül gününe kadar 3 ay 23 gün boyunca akşamları gitikleri restoranlara, tavernalarda dönen kulislere, evlerdeki toplantılara, ağrıyan dişlere, yaşaran gözlere, öksürük nöbetlerine…
Bununla şu çok önemli noktayı göstermeye çalışıyor Beeman;
‘’Bu adamlar, yani Kurucu Babalarımız, elbetteki seçkin iyi yetişmiş insanlardı ama bazılarının da görmek istediği gibi yarı tanrı filan da değillerdi. Fanilerden oluşan bir heyetti bu. Amerikan Anayasasını bizim gibi faniler yaptı…’’
Herkesin haklarını ve özgürlüklerini, herkesin huzurunu, güvenliğini garanti altına alan gerçek bir anayasa için, yarı tanrı gibi davranan devlet liderlerinin varlığına, olağanüstü güçleri olan süper kahramanlara değil, samimiyete ihtiyaç vardır. Kimsenin bu anayasayı, kendi kişisel politik kariyerinin veya kabilesinin veya partisinin iktidarını tahkim etmek için bir truva atı olarak kullanmak gibi ucuz, pespaye kurnazlıklar peşinde olmadığı bir samimiyete…
Gerisi birkaç aylık iş…
BAŞKANLIK SİSTEMİ NASIL DOĞDU?
CEMAL TUNÇDEMİR [AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
Hangi yazarımızdan okudum hatırlamıyorum ama 1990’lı yıllarda bir Amerikalı ile atışmasını anlatmıştı. Amerikalıya, ‘’biz Türklerin devleti kaç bin yıllık tarihe sahip, sizinki hepi topu 200 yıllık bir devlet’’ diye övünmeye kalkınca, Amerikalı şu düşündürücü soruyu sormuş; ‘’Bizim Anayasamız 200 küsur yaşında. Sizinki kaç yaşında?’’
Dünyada halen yürürlükteki yazılı anayasaların en eskisi olan ABD Anayasası, yeni devletin çerçevesini belirledikleri için ‘framers’ diye anılan 55 delegenin, Philadelphia’da 25 Mayıs 1787 gününden 17 Eylül 1787 gününe kadar 3 ay 23 gün süren toplantısı sonrası ortaya çıktı.
Amerikan Anayasası toplam 7 ana maddesi ve sonraki birkaç yılda eklenen 27 değişik maddesi (amendments) ile dünyanın en kısa anayasası aynı zamanda. 7 maddenin ilk üç maddesi, kuvvetler ayrılığı doktrinini kesin ve net hatlarla garanti altına alıyor. Anayasa yapıcıların, Philadelphia Anayasa Kongresi’nde en fazla tartıştığı konulardan biri de, ‘yürütme erkinin’ tepesinde yer alacak makamın, ismi ve yetkileriydi.
Çünkü farklı arka planlardan gelen bu 55 adamın da en ortak korkusu yeni bir ‘monarşi’ye zemin hazırlamaktı. Hepsi, İngiliz Kralı 3. George’tan da onun keyfi icraatlar yapan valilerinden de çok çekmişlerdi. Bu nedenle de devletin 3 erkini düzenlerken devletin merkezine, yürütme organını değil, yasama organını yerleştirdiler.  ‘Kongre’yi, yürütmenin başı olacak makama öncelediler. Amerikan Anayasası’nın birinci maddesinin yasamayı ve ikinci maddesinin yürütmeyi düzenlemesinin nedeni budur.
Connecticut delegelerinden Roger Sherman, yürütmenin başını oluşturacak makamın tek bir kişiye emanet edilmemesi gerektiğini savunanlardandı. ‘Kaç kişiyi bu göreve atayacağına Kongre karar versin’ teklifinde bulundu. New Jersey delegesi William Paterson da ‘yönetici’nin bir kaç kişiden oluşması gerektiğini savunuyordu. Virginia delegesi Edmund Randolph, yürütmenin başının tek kişiden oluşmasının kaçınılmaz şekilde monarşiye yol açacağını söyleyerek, farklı kolonilerden seçilecek 3 kişilik konsey önerdi. North Carolina delegesi Hugh Williamson da yürütmenin başının tek kişide toplanması halinde ‘seçilmiş kral’ gibi olacağını veya en azından kendini böyle hissetmemesinin mümkün olmadığını dile getirecek ve şöyle konuşacaktı:
‘’Bir kere seçildikten sonra kendisini ömür boyu devlet başında tutmanın yolunu araştırmaktan ve bunu sağladıktan sonra da halefinin, oğlu olmasını garantiye almaya çalışmaktan geri durmayacaktır.”
13 koloniden seçilen birer üyeden müteşekkil bir konseyin devleti yönetmesini de tartıştılar. Ancak Anayasa Kongresi’nin en aktif üyelerinden James Madison ve arkadaşları, yürütmenin başında bir komitenin olmasının işlevsiz olacağını, başarısızlıkta sorumluluğu kimsenin üstlenmeyeceği, komite üyelerinin farklı çıkarlar için mücadelesinin, yürütmenin başının her hangi bir icrai karar almasını engelleyeceği vb gerekçelerle, yürütmenin başında ‘tek bir kişi’ olması fikrini kabul ettirmeyi başardılar. Bunu oradaki 55 kişiye kabul ettirebilmelerinde hiç şüphesiz en etkili neden, kendisi de Anayasa Kongresi’ne Virginia delegesi olarak katılan George Washington’du. Çünkü eğer yürütmenin başı tek kişiden oluşacak olursa herkesin aklındaki tek isim oydu ve herkesin Washington’un o makama tiranlıktan uzak bir şekil vereceğine güveni tamdı.
Anayasa yapıcıların, başkanın en az 35 yaşında olması gerek şartını getirmelerinin nedeni de ‘hanedanlık’ oluşmasını engellemekti. O günün ortalama yaşam süresinde, çok az kişi oğlunun 35 yaşına geldiğini görecek kadar yaşıyordu. Yani devletin başına seçilecek kişi, bu anayasal engel nedeniyle yerine oğlunu getiremeyecekti.
Yürütmenin başında yer alacak tek kişinin nasıl seçileceği de uzun uzun tartışıldı. ”Halkın eğitimsiz olduğunu ve kolayca manipüle edilebileceğini” savunan delegeler Kongre’nin başkanı belirlemesi gerektiğini savunuyordu. Devletin başının doğrudan halk oyu ile belirlenmesi gerektiğini savunanlar da vardı. Bir ‘çoğunluk diktatörlüğü’ oluşması endişesi de tartışmalarda önemli yer tuttu. Çoğunluğun her zaman, evrensel hukuktan, herkesin hakkının gözetilmesinden veya farklı inançlardan olanların korunmasından yana olmayabileceği görüşü ağırlıktaydı. Sonuçta orta yol benimsendi ve ABD başkanının bugün artık sembolik hale gelen iki dereceli seçim yöntemi benimsendi. Yani, halk, tek görevi ABD başkanını seçmek olan meclisin (electoral college) üyelerini seçecek ve bu meclis de toplanıp ABD başkanını seçtikten sonra dağılacaktı.
Yürütmenin başı olacak kişinin ünvanı da günlerce tartışıldı. New York delegesi Alexander Hamilton, ‘’Governour of the United States’’ ünvanını önerdi. South Carolina delegesi John Rutledge, ‘His Excellency (Majesteleri)’ ünvanını önerdi. Ancak krallığı hatırlatan bu ünvanlar itibar görmedi.
‘President’ kelimesinin kökeni
Sonunda, 18’nci yüzyıl Amerikasında yaygın şekilde kullanılan ‘president’ kelimesinde karar kılındı. President sözcüğünün temeli olan Latince ‘praesidere’ kelimesi, ‘pre(ön) ve sedere (oturma) köklerinden geliyor. Ancak ‘önde oturan’ anlamına gelen 18’nci yüzyılın dünyasına göre mütevazı bu ünvan herkesi memnun etmedi. Anayasa Kongresi sırasında yurt dışı görevinde olduğu için bulunmayan John Adams, 1789’da yeni teşekkül eden Kongre’ye, ‘’kriket kulüplerinin, itfaiye kurumlarının bile bir ‘president’i var’’ diye yakınarak, devletin başındaki insana, ‘’devletin haşmetine yakışacak onurlu bir ünvan verilmesi gerektiği’’ önerisini getirecekti. James Madison yine sahneye çıkacak ve ‘’yönetici makamı ne kadar fazla mütevazı ne kadar daha fazla cumhuriyetçi olursa ulusal saygınlığımız o kadar büyük olur’’ diye karşı çıkacaktı bu öneriye. Thomas Jefferson’a yakın Senatör William Maclay ise Adams’ın devlet başkanına yüklediği anlamı, ‘putperestçe ve aptalca’ olarak nitelendirecekti. Adams’ın önerisi kimseden kabul görmedi. Adams, Washington’dan sonra, ‘haşmetmeab’ olmak yerine ABD’nin ikinci ‘president’i olabildi ancak.
Philadelphia Anayasa Kongresi’nden bir buçuk yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongre’nin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından yeniden Mount Vernon’daki evine döndü ve iki yıl sıradan vatandaş olarak yaşadı. Kişisel tek hırsı, 19’ncu yüzyılı görmek içindi. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yeni yüzyıla sadece 17 gün kala hayatını kaybetti.
ABD başkanının gücü
ABD başkanının yetkilerinin sınırı, George Washington’dan Obama’ya kadar tartışılan bir konu olageldi. Bununla beraber kuvvetler ayrılığı veya ‘check and balance (denge ve kontrol)’ prensibi 200 küsur yıl sonra hala uygulanmakta. Başkan halkın iradesiyle belirleniyor ama Kongre de öyle… Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerini de halk seçiyor. Sisteme rota çizen Yüksek Mahkeme’nin üyeleri ise başkanın aday göstermesi ve Senato’nun onay vermesiyle belirleniyor. Kendi istekleriyle emekli olmazlarsa ‘ömür boyu’ için seçildiklerinden, Kongre’nin de Başkan’ın da etkisinden bağımsız karar alıyorlar. Yani ABD Başkanı’nın karşısında her şeyden önce Kongre ve Yüksek Mahkeme gibi iki önemli kontrol mekanizması var. İfade özgürlüğünün anayasal teminatıyla(First Amendment), medyasının ve üniversitelerinin dünyanın geri kalanına göre görece özgürlüğü de ayrı bir denetim mekanizması getiriyor… ABD Başkanının istediğini yapabilecek gücü yok.
İkinci Dünya Savaşı’nın kudretli orgenerali Dwight Eisenhower halefi olarak ABD Başkanı seçildiğinde Harry Truman’ın, ‘Zavallı Ike, Oval Ofis’e oturacak ve ordudaki alışkanlığıyla emirler yağdıracak ama emirlerinin hiçbiri yerine gelmeyecek. Ordudaki gücünü özleyecek’ diye takılması bundandı. ‘Başkanken bütün yaptığım, etrafımdaki insanlara, ben söylemesem bile kanunen yapmak zorunda oldukları şeyleri yapmalarını söylemekten ibaretti’ diye yakınacaktı Truman. Bill Clinton da bir keresinde, ‘’başkan olmak mezarlık bekçiliği gibi. Altınızda epey adam var ama kimse sizi dinlemiyor’’ şeklinde bir şakayla yakınacaktı.
Elbette ki ABD Başkanlığı Truman’ın veya Clinton’ın karikatürize ettiği kadar sembolik bir makam değil. Güçlü başkanlar veya kriz zamanlarında bu makamın gücünü Anayasal sınırları zorlayacak derecede artırdığı da vaki. Ancak, bugün, dünyanın en güçlü devletini yöneten ‘Başkan’ Obama’nın kendi devleti üzerindeki otoritesi, parlamenter sistemle yönetildiğini düşündüğümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanının devlet üzerindeki otoritesinin yanına bile yaklaşamaz.
Obama’nın 6 yıldır süren başkanlığının en önemli yasal düzenlemesi olan sağlık sigortası reformunu (Obamacare), ABD Kongresi’nden geçirmesi 1,5 yılını aldı. O da Kongre’deki muhalefet ile uzlaşma antlaşmalarına uygun olarak reformun ilk halinden büyük tavizler vererek… Diğer önemli seçim vaadi olan göçmenlik reformu ise ilk denemesinde başarısız oldu. İkinci girişimi ise yıllardır Kongre’den kabul görebilmiş değil. Anayasa gereği, Obama’nın Büyükelçiliklerden bakanlıklara, federal kurumların yöneticilerinden federal yargıçlara kadar aday gösterdiği her isim ancak 100 sandalyeli Senato’dan onay alırsa ‘atanmış’ sayılıyor. Senato onaylamazsa, Başkanın atadığı kişi görevine başlayamıyor.
Obama, Kongre, bütçeyi onaylamakta direndiği için 2013 yılında devletin kapısına kepenk vurmak zorunda kaldığında, ‘’ABD Başkanının Kongre’ye doğru olanı yaptırma gücü yok. Amerikan halkının var’’ diye çaresizliğini itiraf edecekti. Kongre üyeleri ise milletvekili seçilmelerinde, ne ABD başkanına ne de Parti yönetimlerine muhtaç olmadıklarından ikisinden de özgür tavırlar alabiliyor. Örneğin Obama’nın desteklediği bir yasal düzenlemeye karşı Kongre’de mücadele edenler arasında kendi partisinden milletvekili veya Senatörler de olabiliyor.
Anayasa Kongresi çalışmalarını bitirdiği gün Benjamin Franklin, Philadelphia Kongre Binasından çıkarken Elizabeth Powel adlı kadın yolunu keser. Konuşmaya tanık olan Maryland delegesi James McHenry’nin aktardığına göre kadın sorar:
”Doktor Franklin, bu kongreden sonra neyimiz var artık, monarşi mi Cumhuriyet mi?’‘
”Cumhuriyet” der Benjamin Franklin ve ekler, ”Tabii eğer sahip çıkabilirseniz”
***
BAŞKAN OLMAK YA DA OLMAMAK!… NEDİR BU MESELE?
CEMAL TUNÇDEMİR 
[AMERİKA BÜLTENİ, Türkçe Amerika Gazetesi]
“Maaşı güzel, üstelik işe yürüyerek gidebiliyorum” Eski başkanlardan John F. Kennedy işini bu şakayla tarif edermiş soranlara. Kennedy açık sözlü bir başkandı. Yalan konuşamıyordu. George W Bushdoğruyu konuşamıyordu. Obama ise, öyle görünüyor ki bu ikisi arasındaki farkı konuşamıyor. Kennedy, “Başkanlığa seçildikten sonra bizi en fazla şok eden, herşeyin, seçim kampanyası boyunca iddia ettiğimiz derecede kötü olduğunu görmemiz oldu” demişti. Aslında bu söz Obama’nın yaşadıklarını anlatmaya yeter. Öyle bir ekonomi devraldı ki 60 günde saçları ağardı.
1950’lerin müzmin kaybedeni Adlai Stevenson (-ki ayrı bir yazıyla size anlatmayı düşüneceğim kadar ilginç bulduğum bir politikacıdır-), “Bu ülkede, her çocuk başkan olabilir. Ve onların hayat boyunca karşılaşabilecekleri risklerden biridir bu” demiş. Demiş ama tam 4 kez de başkanlık için adaylık mücadelesi vermiş. Stevenson’un başaramadığını başaranHarry Truman belki de bu insani çelişkiye ironi olsun diye, “Yaptığım işi yapanların hiçbiri eğer mizah duyguları gelişkin olmasaydı bu işi yapamazdı” diye anlatır başkanlığı. Sahte gülücüklerden, bitmez tükenmez merasimlerden, hiç tanımadığı insanlara durmadan övgüler dizmekten, hiç tanımadığı insanlar tarafından durmadan övgüler dizilmekten yakındığı onlarca konuşması var Truman’ın. Baba Bush da başkanlıktan ayrıldığının ertesinde gazetecilere, sahte sevgiyle çevrili başkanlığı şöyle anlatmıştı: “Golf oynarken yenilmeye başlayınca anladım başkanlığın bittiğini“.
Politika bu, alışsan bırakamazsın, sen bıraksan o seni bırakmaz. Cumhuriyetçi Senatör George Allen, “Dünyada hiçbir iş Washington’da geçiçi bir iş sahibi olmak kadar kalıcı değil” dermiş. Yaşayan başkanlar da anayasal engelleri, eşleriyle, oğullarıyla ve yakın gelecekte muhtemelen kızlarıyla aşıp yine de ‘Pennsylvania Caddesi‘ndeki manzaralı eve dönmenin yollarını arıyor.
Başkanlardan bahsetmemin sebebi, haberiniz vardır, bir başkanlık seçimi daha yaşıyor olmamız. ABD 18’nci yüzyılda kurulmasına rağmen, 20’nci yüzyıl başına kadar hiçbir başkanı ülke sınırları dışına adım atmamış. 1901 yılında başkanlığa seçilen Theodore Roosevelt, ABD dışına çıkan ilk başkan ama o da Panama’ya gidiyor. Teddy Roosevelt aslında meraklı avcı ruhlu bir başkan. ABD içinde de çok dolaşıyor. Avcılığı seviyor. Tabiatı seviyor. New York Doğal Tarih Müzesi ile platonik ilişkisi de bu sebepten. İlk otomobil süren başkan aynı zamanda. İlk uçağa binen de o…
1’nci Dünya savaşı yıllarındaki başkan Woodrow Wilson, Atlas Okyanusunu geçen ilk ABD başkanı. Okuyan yazan kafa yoran bir başkan. Uzun süre birinci dünya savaşına girmemek için direnmiş, sonra girmesi gerektiğini düşündüğünde ise, bir entelektüele yakışır şekilde “estetik” bir gerekçe bulmuş; “Bütün savaşları bitirecek savaş” demiş. Tarih derslerinde öğretilen Wilson Prensiplerinin sahibi olması boşuna değil. Zaten görevi sırasında doktora derecesi sahibi olan ilk başkan.
Hepsi Wilson gibi değil, okuma yazmayla arası iyi olmayan ABD başkanı da olmuş. Aklınıza hemen o geldi ama değil, bir başkasından söz edecem. Abraham Lincoln, öldürüldüğünde ABD başkan yardımcısı olan Andrew Johnson kendini br anda başkan olarak bulur. Politikaya girmeden önce terzilik yapan Johnson, Beyaz Saray’da karısından okuma yazma ve aritmetik öğrenmiş. Azledilen ilk başkan da o. İcraatları sebebiyle ABD Başkanlık tarihçilerine göre gelmiş geçmiş en kötü Amerikan başkanı. ‘Eğitim şart’ diye söyleneceksiniz şimdi. Tam öyle değil. Johnson’ı “en kötü başkanlık” klasmanında en fazla zorlayan başkanlardan birinin “hem Harvard Üniversitesi hem de Yale Üniversitesi mezunu tek başkan” olması(evet bildiniz, W Bush), mevzunun diploma olmadığını gösteriyor. 18’nci yüzyılda doğan Thomas Jefferson 6 dil konşuyordu. 21’nci yüzyıla ve ‘küreselleşmeye’ girerken başkan olan Corci tek dili bile iyi konuşamıyordu. Mesele eğitim değil. İnsan isteyecek. Misal, üniversite mezunu olmayan 9 başkanı daha var bu ülkenin ki biri Abraham Lincoln.
Bugüne kadar gelen 43 başkanın tamamı, 7 etnik kökenden, İngiliz, Hollandalı, Alman, İrlandalı, Galli, İskoç ve İsveç kökenli. Obama, ilk ‘ortaya karışık’ olanı. Çekik gözlü Endonezyalı kız kardeşi de var, simsiyah Afrikalı akrabaları da. İrlandalı akrabaları da var Kızılderili akrabaları da… Zengin kudretli politikacı hiçbir akrabası yok. Fakir bir halk çocuğu olarak başkan olabilmesi, gerçekten insanlığın geldiği seviyeyi göstermesi açısından muazzam. Obama’nın, ülkeyi ele alış koşulları olarak en çok benzetildiği Franklin Delanor Roosevelt namı diğer “eF Di aR“, Obama’nın aksine kendinden önce gelen tam 11 başkanla kan bağına sahipmiş. ABD’nin 12 yıl başkanlık yapan tek başkanı olan FDR, aynı zamanda televizyona çıkan ilk ABD başkanıydı da… Beyaz Saray’da kitaplardan daha enteresan şeyler keşfeden Bill Clinton ise televizyonda yüzü kızaran ilk başkan oldu…
Ronald Reagan Hollywood’tan Beyaz Saray’a gelen ilk başkandı. Obama, jimnastiği bırakmazsa Beyaz Saray’dan Hollywood’a giden ilk başkan olacak. Başkan Yardımcısı ne yapar konuşmuştuk. Peki Başkan ne yapar? Cevabını, en orijinal başkanlardan biri olan Harry Truman veriyor:
"Başkan; Bütün yaptığı, insanlara, zaten yapmaları gereken işi öperek, överek ya da söverek yaptırmak olan bir halkla ilişkiler görevlisidir"
*** Cemal Tunçdemir‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz.

4 Şubat 2017 Cumartesi

"MÜZAKERE SONRASI KIBRIS", 18. Dönem Sakarya Milletvekili: Yalçın KOÇAK

MÜZAKERE SONRASI KIBRIS
Yalçın KOÇAK
Kısa bir hatırlatma;  Kıbrıs’ta tüm şer güçler Derviş Eroğlu seçilmesin diye uğraştı ve kim olursa olsun Eroğlu olmasın blok’u bu AKINCI denilen zatı seçti, ikinci turda bunda ittifak ettiler.
Bu eskinin Talat döneminin devamı gibidir ama “gelen gideni aratır” sözü de çok doğru bir laftır. Tezahür etmiştir. Kıbrıs’ta şimdi rey verenlerde dâhil destekte bulunanlar bu garabetten nasıl sarfı nazar edecekler, nasıl kurtulacaklar arayış içindedirler.
Çözümü illa ki vardır, tabi hukuk içerisinde kalmak kaydıyla ilgililer bir çözüm bulacaktır. Biz yinede aklımıza geleni paylaşalım. Dünya da ki Anayasa yapıcıları Anayasalara da yazmasalar da seçilmiş Başkan’ın nasıl değişeceği, geri çağırılacağı veya Emredici Vekâlete muhalefetten sebep nasıl azil edileceği konularında çalışmışlar çeşitli müktezalar (hukuki fikirler) üretmişlerdir. Birisinden bir yerden başlamak lazımdır. Bu işin AKINCI ile gitmeyeceği veya bizim istediğimiz yere yanaşmayacağı çok açıktır.
Kıbrıslı insanlarımıza Batı Trakya turları organize edelim; Hem de AB’nin gözü önünde Yunan’ın insafına bıraktığımız Batı Trakya Türklüğünün halini pür melalini bir gösterelim;

* Türk okullarının fiziki bakımsızlıkları,
* Öğretmenlerin yetersizlikleri,
* Okullarda ki müfredata ve Türk dili saatine müdahale,
* Türkçeyi hileli engelleme teşebbüsleri,
* Ekonomik izolasyon,
* Medeni bir şekle sokulmuş tehcir politikası,
* Vakıf mallarını (Arşivleri karartarak) gasp etmek,
* Yüksek emlak vergileri tahakkuk ettirerek Türk malları üzerine icrai tedbirlerle çökmek,
* Müftülük seçimlerine mani olmak,
* Müftüler meclisini oluşturmamak,
* Batı Trakya Türklüğünün hukuki özerkliğini tanımamak,
* Dini yapılarımızı Taverna, Meyhane gibi saygısızca kullanmak,
* Cami ve Medreselerimize bir çivi dahi çaktırmamak,
* Dernek tabelalarında Türk ismini kullandırmamak,
* Bölgede devamlı göç sebepleri çıkartmak,

Üyesi olduğu AB'ye göz göre göre yalan beyanda bulunup bizde Türkler değil, Müslümanlar yaşamaktadır, dilleri de Müslümancadır diyebilmektedir, arsız palikarya.
Neydi eskiden Kıbrıs ve Batı Trakya meselelerimiz birlikte düşünülürdü, aynı dergilerde birlikte okunurdu, birlikte tasarlanır, uygulanırdı.
Bu işlerin eski adamlarının seslerine kulak verelim Batı Trakya'dan Ahmet Aydınlı’yı dinleyelim, Yeşil Ada dergisinde haykıran Nevzat Karagil rahmetlilerin çizdiği yoldan gidelim. Bu güne değin bir arpa boyu yol alınmadıysa bu millet midir suçlusu, yoksa sorumlu diplomat, general okumuş rütbeli, cüpbeli allâmelermidir, işleri profesyonel dernekçilik olanlarmıdır, buyrun konuşalım?
Sayın Cumhurbaşkanımız artık savunma pozisyonundan çıkıyoruz derken ne demek istemiştir. Bu güne kadar bu bölgesel politikaların bu çıkmazlarda tıkanmasına sebep olan kişilerin erdem gösterip bu konumlarını boşaltmaları gerekmektedir. Kimlerin mesela Haymatloz geldiği bu ülkede han, hamam, apartman sahibi olmak için bölge siyasetini istismar eden dernekçi, siyasetçi, vakıfçı ve particilerin. Şimdilik sıfatlarıyla yetinelim, anlamazlarsa adlarını da yazarız. Yeter beyler Batı Trakyadan da Kıbrıstan da paradan başka bir şey düşünmeyen beyinlerinizin kumanda ettiği ellerinizi çekin...
Yunan ve Rum arsızdır (greek)’tir, hırsızdır, hep çalar, önce Teselya’yı (Bizim SILA'mızı) çaldılar, sonra Ege Makedonyasını, sonra Batı Trakya’yı ve en sonra Ege adalarını tek mermi atmadan bin bir entrika ile çaldılar, Kıbrıs’ta bir çöp dahi vermeyiz bu palikaryaya, o da durmaz mart kedisi gibi soysuzun hedefi bilinsin ki İstanbul’dur.
Bize düşen bu tavizler manzumesini, bu makarayı geri sarmak diplomasinin ve Kifayetsiz beyinlerin bıraktığı mecraları ele geçirmek, Anladıkları dilden konuşmazsak Genel Kurmay Başkanınızı tamamen bizim olan Kardak kayalıklarına çıkarmazlar. Bu komutanın bir cengaver pilotu yokmuydu dümeni kilitlenmiş uçağını kazara teröristlerin barındırıldığı ama Yunanın hep red ettiği Lavrion kampına düşürtemedi? Sizleri de Snu Tzu çarpacak beceriksiz beslemeler! Omuz haraketleri anlıktır, zamanlamasını kaçırdıktan sonra bir anlam ifade etmez. Saratoga, Muavanet meselesini ders olarak okumuyormusunuz yoksa?
Unutmayınız ki; tarih bir kez daha Akdeniz de çıkan doğal gazın Avrupa'ya nakli için Batı Trakya'dan geçme coğrafik mecburculuğu ile iki önemli meselemizin aynı platformlarda çözülmesini emretmektedir. Ben Pelask'ım MÖ 3 binde Sıla dediğim yere gelmişim, Greek 2 binde Moraya gelmiş. geldiği yer Mısır ve deniz, onu geldiği yere kadar kovalamaz bu politikaları işlemezsek biz SAKA'lara yazıklar olsun.
Biz unutsak da tarih unutturmuyor. Coğrafyamız, Kaderimizdir. 
Te Sıla bre, Teselya bekle er yada geç ama illaki geleceğiz...