12 Nisan 2016 Salı

İslam’ın Kanıtsız Dönemi_ Ahmet DURSUN ("İslam’ın ilk dönemlerindeki İslami kaynakların yokluğu")

İslam’ın Kanıtsız Dönemi

Ahmet DURSUN
Önsöz
Bu derlemenin konusu olan "İslam’ın Kanıtsız Dönemi" ya da "İslam’ın ilk dönemlerindeki İslami kaynakların yokluğu", çeşitli İnternet sitelerindeki yazılardan birleştirilerek oluşturulmuştur.
İslam’ın içinden çıktığı toplumların gerçek tarihini doğru olarak bilmenin mümkün olmadığı; gerçek İslam tarihinin bilinmesinin önündeki en büyük engelin İslam’a atfedilen tarih olduğu; bu tarihi, İslam'ın kendisi ve Muhammed hakkındaki bilgilerin sadece İslam'ın kendisinden kaynaklandığı öne sürülmektedir.
Yine klasik İslam tarihine göre Muhammed'in yaşadığı dönemde tüm Arabistan Yarımadası’nı ve 4 halife döneminde de Anadolu'nun neredeyse yarısını, Mısır'ı, İran'ın tamamını ele geçirmiş olan İslam devleti ve onun ideolojik, siyasal ve toplumsal dinamizmini yaratan İslam dini ile ilgili "tarafsız" herhangi bir belgenin, kaynağın olmayışı (en azından şimdilik ortaya çıkmamış olması) bu dönemi savunmayı zorlaştırmaktadır.
Gerçek İslam tarihi, mevcut İslam tarihini destekleyen veya reddeden kanıtlarla karşılaşılmadıkça kanıtlamayacaktır. İslam’ın kanıtsız dönemi için; "o dönemde yazı var mıydı?" diye sorulabilir. Ancak anılan komşu ülkelerde yazılı belgelerde İslam’dan söz edilmemektedir. Tarih, ülkelerdeki karşılıklı belgelerle yazıldığından, İslam’ın ilk 150 yılı için kanıt yokluğunun, yokluğun kanıtı olarak kabul edilmek durumunda kaldığı söylenebilir…
Yöntem olarak, 9., 10. Yüzyıl’da ortaya çıkmış olan İslam Literatürünün etkisinde kalmayarak ve sadece elde bulunan eşzamanlı tarihi belgelere dayanarak konunun irdelenmesi ve eleştiriyle tartışmaya açık bir derleme yazısının ortaya çıkması amaçlanmıştır.
Elde bulunan kaynaklara ulaşma, dil ve tarih konusunda bilgi yetersizliği gibi sorunlardan dolayı, elbette açık kalmış birçok konu bulunuyor. Bunu garipsememek gerek, çünkü İslam tarihinde, özellikle de Erken İslam zamanında (7. Yüzyıl’ın başları) karanlıkta kalan çok fazla konu mevcut.
Bu derleme yazısında yararlanılan kaynaklar hadis veya hadis derleyicilerinin kitapları ve inançlar değil, tarihi kanıtlardır. Derlenen yazılarda şimdiye dek Muhammed'in yaşadığı döneme -570 ile 632 yılları arasına- ait hiç bir tarihi kanıt bulunamadığı dile getirilmektedir.
Bu konu, on dört başlıkta irdelenmektedir.
01. Kur’an Tek Kanıt mı?
İslam dinine mensup olduğu söylenilen imparatorlukların ilk iki yüzyılları içerisinde, Kuran hariç, literatür niteliğinde hiç bir tanık bırakmadığı söylenebilir. Muhammed dönemini anlatan tarihi belgelerden elde olanlar hicretten 150 - 200 yıl sonrasına aittir. Ancak bu dönemde de Kur’an’ı destekleyen hiçbir maddesel kanıt bulunamadığı kaydedilmiştir. Ayrıca 693’te Kudüs’te yapılmış olan Kaya Kubbesi (Kubbetüs Sahra) üzerindeki yazıtların, elde bulunan en eski Kuran kodekslerinden daha eski olduğunu ve yazıtların bazı cümlelerinin Kuran’da da geçtiği belirtilmektedir. 9. Yüzyıl’dan (Hicri 3. Yüzyıl’dan) itibaren ama bol miktarda dini biyografik ve tarihi materyal oluşuyor.
02. İslam Literatürünü Destekleyen Dış Kaynak Var mı?
İslam’ın erken tarihi ve peygamberi Muhammed hakkında bilgilerin kaynağı sadece söylentiden ibaret İslami literatür olduğu belirtilmektedir. Bunun dışında Erken İslam ve Muhammed hakkında eşzamanlı tarihi bilgiler bulunamadığı ve İslam literatürünün içerdiği bilgileri destekleyen eşzamanlı ve dış kaynaklı tarihi kaynaklara ulaşılamadığı da söylenmektedir.
Kur’an’ı destekleyen belgelerin bulunamamasından ötürü Kur’an; hem İslam tarihi hem de Muhammed’in yaşamı konusunda tarihi kaynak kabul edilememektedir. Çünkü Kur’an’da Mohammad kelimesi sadece dört yerde geçer ve bunların sadece birisinde Arap peygamberi ifade edilir. Kur’an’da sadece bir yerde Mekke Vadisi geçse de, ne veya nerede olduğu hakkında somut bir ip üçü bulunmaz. Dört yerde Medine kelimesi geçse de, "Yesrib şehri" (şimdiki ismi ile: Medine şehri) anlamında mı, yoksa sadece Medine kelimesinin karşılığı olan "şehir" anlamında mı kullanıldığı belli değildir. Arap Yarımadası hakkında ise Kur’an’da hiç bir bilgi bulunamamıştır.
Arap peygamberi Muhammed için "bilgi" içeren ilk eserler yukarda verilen hadis derlemeleri ve biyografilerdir. Geleneksel İslam Tarihi ise Teberi’nin "Tarih" kitabından ibarettir.
03. İslam Tarihçilerinin Tanıklığı
Geleneksel İslam tarihinin iddiasına göre Muhammed 570 ile 632 yılları arasında yaşamıştır.
Fakat bu verinin kaynağı olan ve adları yukarda belirtilen eserlere baktığımızda, hemen göze batan bir nokta var: Bu eserlerin yazarları Muhammed’den 200-300 yıl sonra yaşamıştır. Tek başına bu gözlem dahi, Muhammed’in yaşam tarihini sorgulama için yeterli bir neden gibi görünmektedir.
Bizans'ın arşivlerinde de o döneme ait kayıtlara da rastlanılmamıştır. Kim, ne zaman, hangi amaçla bu söylentileri derledi, bilinmiyor. Bilinen tek şey bu söylentileri destekleyen tarihi belgelerin olmamasıdır.
İslam tarihini yazan ilk Müslüman tarihçilerin ne zaman doğup ne kadar yaşadıklarını ve eserlerini incelemeyi hiç düşündünüz mü? Onların yaşamı geleneksel İslam tarihinin nasıl yazıldığına ışık tutacağından çok önemlidir. İlk Müslüman tarihçilerden Ürwah ibn Zubayr'den, Al-Zuhri'den Al-Madaini'ye, Baladhuri'ye, Al-Müsabbihi'ye Al-Safadi'ye, Nizamüddin Ahmad'a kadar İslam tarihini yazan 66 tarihçiden hiç birisi gerçek anlamda bilimsel bir yapıt ortaya koymamıştır. Muhammed dönemini anlatan el yazmalarından elde olanlar hicretten 150-200 yıl sonrasına aittir.
a) Bu eserlerin asılları yoktur.
Bulunan el yazmalarıysa ancak, eser sahiplerinin ölümünden yüzlerce yıl sonra, başka kişilerin el yazmaları olarak günümüze kadar gelebilmiştir. Yani elimizde bulunan en eski el yazmaları; orijinal eserlerin (eğer gerçekten var idiyseler) kopyalarının kopyalarının kopyalarının... kopyasıdırlar. Bu kopyalama esnasında sık sık yapılan yazım hataları değiştirmeler, eklemeler, çıkarmalar konusunda ise henüz bilimsel bir araştırma inceleme mevcut değildir.
Yazılanların hiç birinin bazı kanıtlara ve kendilerinden önce yazılan belgelere dayandırıldıklarının en ufak bir kanıtı bulunamamıştır. Tarihçi olarak bilinen bu yazarların öncüleri halk arasında kulaktan kulağa dolaşmakta olan efsaneleri tarih adına kaydetmiş ve daha sonra gelenler onları gerçek olarak kabul etmiştir. Bunun sonucu olarak kuşkulu İslam tarihi çıkmıştır.
Muhammed biyografileri Kuran’da geçen bazı imaları alır, süsler, püsler ve masalımsı bir dil ile efsaneler anlatır. Anlatılan efsane içindeki tarihi bilginin ise; önce efsanenin çerçevesinden süzülmesi gerekir ki, yine de tutarlı bir bilgi edinmek çoğu zaman mümkün değildir.
b) Eserlerin Tanıklığı
İsmi geçen biyografiler bize ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının, kendi zamanları içindeki İslam ve Muhammed görüşünü yansıtabilir. Fakat kendi zamanlarından 200-300 yıl önceki olaylar için kaynak olamazlar. En azından birincil kaynak olamazlar.
Yorumları okurken hemen akla takılan sorular bolca. 9./10. YY’in geleneksel İslam tarihini objektif kabul ederek yine geleneksel İslam tarihini destekler nitelik de yorumlamalar: Bir yazıda "gemi" geçiyorsa hemen belli bir deniz savaşı, nerde bir"rahatsızlık" geçiyorsa hemen bir iç savaş yorumları... Ama bunların hiç birisi orijinal dokümanlarda geçmiyor.
Ama en önemlisi yorumların hiç birisinin, yazıtın tarihi ile içeriğinin tarihi arasındaki çok uzun zaman aralığına dikkat edilmemesi. Her tarihçinin bildiği basit bir konu, yüzyıllar süresince çoğaltmalarda /kopyalamalarda/ alıntılarda devamlı"tamamlamalar", "düzenlemeler" yapılır.
Bunlar çoğaltanın/kopyalayanın "bilgi durumuna" denk gelir. Diğer bir nokta ise tercümanların "bilgiçliği". Mesela bir yazıda geçen "sarazen"i veya "ismaili"yi"Müslüman" diye çevirmeleri.
c) Muhammed Hakkında İlk Kitap
İslam’ın kurucusu Muhammed Mustafa hakkında oldukça ayrıntılı biyografi(ler) vardır.
Doğumu yaşamı, eşleri, çocukları ve hatta günlük yaşamı ayrıntıları ile bilinir gözükmektedir.
Ancak ilginç olan bu ayrıntılı biyografinin onun ölümünden 153 yıl sonra vefat eden İbni İshak'ın Kitab-ül Megazi adlı eserine dayandırılmasıdır. Daha da ilginci Kitab-ül Megazi'den ibni Hisam (??? - 829/834) vasıtasıyla haberdar olmamızdır. Güçlü bir sözel aktarım geleneğine sahip Arap kültüründe bu, anlaşılır bir şey" denilebilir.
04. Tarih, Karşılıklı Belgelerle Yazılır…
Zamanın Bizans kaynaklarında da yeni bir dine rastlamak mümkün değil. Köyün çobanı anlamına gelen Arap(lar) ya "vassal" (confoederati = Küreys) olarak adlandırılıyordu ya da rakip (düşman) olarak. Ama yeni bir dinin adı geçmiyordu. Diğer taraftan İslam tarihine göre 7. Yüzyıl’dan önce dahi Hıristiyanlar, İslami Arap egemenliği altında yaşıyordu. Ancak bu görüş, Hıristiyan literatürle çelişmektedir.
Çünkü 8. Yüzyıl’a dek bu bölgede yaşayan Hıristiyanlar, hem yaşamlarından dolayı hem de misyonerlik görevlilerince, geriye yeteri kadar literatur bıraktı. Bu literatürde ama "İslam egemenliği altındaki" Hıristiyanlığın durumu geçmiyor. Belki literatur türleri bu duruma bir açıklık getirebilir: teolojik etütler, vaizler, mektuplar, kronolojiler, kilise raporları, filozofik yazılar vs. Eğer bütün bu yazılar İslam egemenliği altında oluşsaydı, zamanın durumuna ayna tutması gerekirdi. Sözgelimi monoteletişmuş ve monoenergetişmuş vs. konusunda şevkle konuşmayı, tartışmayı seven rahip ve piskoposların –ki bazılarının ömrü yollarda geçmiş- bütün Hristiyanlığı tehdit eden, yörenin ve zamanın egemenleri tarafından propagandası yapılan yeni bir dinden söz etmemesini anlamak mümkün değil.
Muhammed önce İsa için mi kullanılıyordu?
"En erken bu zaman diliminde, 8. Yüzyıl’ın sonlarında, 9. Yüzyıl’ın başlarında, bir Arap peygamberi için bir hayat hikayesi, bir biyografi uydurma / yazma denemeleri başlamış olabilir. Önceleri İsa için kullanılan Muhammed terimi, nihayet Arap peygamberi Muhammed olarak Arap Yarımadası’nda Dünya’ya gelip arz-ı endam edebilir hale geldi. Kaçan balık büyük olur misali, bu Muhammed etkinliğini 7. Yüzyılın başlarında göstermiş olmalıydı.
10. Yy’dan kalma Muhammed biyografisi yok
Biyografilerinin, hadis derlemelerinin, tarih kitaplarının istisnasız hepsi 9. ve 10. Yüzyıl’a tarihlenmiş durumda. Fakat elimizde 9. ve 10. Yüzyıl’dan kalma herhangi bir Muhammed biyografisi de bulunmuyor. Biyografilerin 9. ve 10. Yüzyıl’da yazılmış olduğu bilgisi, 9. ve 10. Yüzyıl’dan yüzyıllar sonrasının eserlerinin verileri. Fakat bu eserlerin bu bilgilerinin gerçekliği hakkında herhangi bir bilimsel araştırma henüz mevcut değil.
9. ve 10. Yüzyıl’da büyük bir tarihselleşme / tarihselleştirme akımı başlamış olmalı. Pes peşe eserler ortaya çıkıyor: Halk arasında bilinen hikâyeler Muhammed’e bağlanıyor, yeni hikâyeler uyduruluyor."
Hayali Muhammed Dünyası mı?
Muhammed figürü etrafında uydurulan bu hayali Dünya’nın zenginliğine (Muhammed’in akrabaları, eşleri, cariyeleri, sahabeleri, arkadaşları, raviler, maceraları, savaşları, kervan baskınları, hadisleri vs.) bakarsak, bu kadar olayı tek bir insanın, tek bir insan ömrü süresi içinde yaşamış olması imkânsız. Bu insan peygamber dahi olsa, bu mümkün değil. Bu hayati yaşamak için, muhtemelen 10 veya daha fazla insan hayatı kadar bir süre gerekli. Bu zengin hayal dünyası bize, zamanın Araplarının tarihselleşme/tarihselleştirme çalışmalarına ne kadar önem verdiklerini gösterdiği gibi, kendilerine kimlik arama çalışmalarının bir kompleks duygusuna dönüşmüş olduğunu da gösteriyor.
05. Tarihselleştirme Çabaları Günümüzde de Devam Ediyor mu?
Günümüzde, internet ortamında dahi yeni hadisler uyduruluyor ve zincirleme maillerle Müslüman âlemine duyuruluyor. Kuran’da nerede bir peygamber, elçi, sen vs. gibi terimler geçiyorsa, parantez içinde Arap peygamberinin ismi olan Muhammed kelimesi ekleniyor.
(Hadisler ve hadisçiler sorgulanıyor…
Kur’an, tanrıyla kulu arasına girilmesine / din adamlarına izin vermez. Herkes kendi hesabını vermeyecek midir? Öyleyse, müminlerin günlük yaşamlarına müdahale eden sözde din adamlarının tanrıyla kulu arasında işi ne? Kur’an dışı din mi yaratılmıştır? O hadislerle mi bireysel din olan İslam, 71 mezhep ve tarikatla hoca denilen din adamlarının var olabileceği Hıristiyanlık benzeri toplum dinine döndürülmüştür?
Hadislerin, yarattığı "hoca" denilen sözde dinen makbul kişiler kadar müminlerin günlük yaşamlarına müdahale edilmesine de zemin oluşturduğu söylenebilir. Dinen"hangisi caizdir", "hangisi günahtır"
gibi günlük yaşamda atılacak her adım, din adamlarından sorulmaktadır; "Şöyle oturacaksın", "böyle adım atacaksın", "Senin yerine ben düşünürüm.", "Ne istediğin hakkında ben karar veririm.", "Şu partiye oy vereceksin.". Müminlerin yatak odalarına bile girip, bir biyolojik etkinlik olan kadın -
erkek çiftleşmesinde, nasıl sevişileceğine de onlar karar vermektedir. Böylece sözde dini soruların aslında tüm yaşamın muhatabı olmanın, bu din adamlarına siyasal iktidar için, mücadele etme zeminini sağladığı söylenebilir mi?)
06. Arkeolojik Kanıt Bulunabildi mi?
Problemlerden biri de Kur'an'da bahsi geçen kıssalarla ilgili olayları doğrulayan hiçbir arkeolojik kanıtın bulunamamış olmasıdır ki bu da son derece tuhaftır... Bu, Musa-Firavun öyküsüne benzemektedir. Mısır uygarlığı her şeyi kaydetmesine rağmen ortada tek bir yazılı doğru dürüst Musa-Firavun öyküsü bulunamamıştır... Kur'an (aslında Tevrat) kıssaları ile ilgili benzer Sümer taş yazıları mevcuttur ama sadece halk masalları ve inanılması zor çok tanrılı efsanelerden ibaret görünmektedir…
07. Pers ve Bizans Kaynakları Bahsediyor mu?
İslam’ın ilk iki yüzyılı için elimizde hiç bir tane eşzamanlı İslami literatür bulunmamaktadır.
Eşzamanlı Pers ve Bizans kaynakları da Arap Yarımadası’nda ortaya çıkmış yeni bir peygamberden veya yeni bir dinden bahsetmez. Maalesef bu basit ve temel gerçek, İslam Tarihi’ni konu edinen eserlerde dile getirilmez. Dile getirildiğinde ise, önemsenmez, göz önüne alınmaz.
08. Hristiyan Literatüründe Muhammad (= Seçilmiş / Övülmüş)
Havarilerin İşleri 13,17: İsrail halkının babaları Tanrı tarafından seçilmiş bir halk.
Pavlus Mektupları, Romalılar 8,33: İsa’ya inananlar seçilmişlermiş.
Jesaja 42,1 Tanrı, "Tanrının hizmetçisine" "seçtiğim" diye hitap eder.
Lukas 9,35: Bulutlardan gelen ses İsa’ya "seçtiğim oğul" diye hitap eder.
Lukas 23,35: Başkalarına yardım etmiş olduğu için çarmıhtaki İsa ile dalga geçerler: eğer seçilmiş ise, Tanrının Mesihi ise, kendine yardım ede..
Psalm 118, 26: İnşaat işçileri tarafından ise yaramaz gerekçesiyle kullanılmayan bir taş, köşe taşı olur. Tanrı mucizesi diye sevinen millet söyler: Tanrı adına gelen o övülsün..
Markus 11,9: İsa Kudüs’e girerken millet bağırır: Tanrı adına gelen o övülsün..
Markus 14,62: Büyük keşiş İsa’yı sorguya çeker: Sen büyük övülesinin oğlu Mesih misin? İsa cevap verir: O benim.
Büyük övülesi’nin oğlu İsa da elbette övülesidir, Tanrı tarafından seçilmiştir ve Tanrı’nın hizmetçisidir. Arapçası ile söylersek: İsa, Abdül Melik’in Muhammad’ıdır,Abdül Melik’in abd Allah’ıdır.
09. İslam Literatürü Dışında Kalan Kaynaklar Tanık Olabilir mi?
İslam Literatürü haricinde günümüze kadar gelebilen kaynaklar şunlardır:
a) Yahudi ve özellikle Hıristiyan kaynakları.
Yedinci yüzyılın Hıristiyanları sadece Çin’e kadar misyonlarını yayıp kiliseler, manastılar yapmakla kalmadı, günümüze kadar ulaşabilen literatür de bıraktı: Kronikler, mektuplar, vaizler, konsey kararları, apocalypseler, mezhepler arası tartışmalar vs. Bu konuda bir araştırmanın Türkçe tercümesi (henüz tamamlanmamış hali ile) burada veya şurada mevcut. Bu araştırmadan da anlaşılacağı gibi, yazarlarının birçoğu Orta Doğu’da yaşadığı halde, eşzamanlı Hıristiyan literatüründe, yani 7. yüzyılda, Erken İslam’ın ve Muhammed’in izine rastlamak mümkün değil. Bu literatürde Arap Yarımadası da bulunmamaktadır.
Eğer 7. Yüzyıl’da yeni bir din ve bunun peygamberi ortaya çıkmış olsaydı, Ortadoğu’da yaşayan Hıristiyan yazarları, sadece mezhep tartışmaları ile yetinmez, bu yeni din ile de tartışmaya girmez miydi?
Bu eserlerde bölgede Araplar egemendir, onlardan İsmaililer ve Sarazenler diye bahsedilir.
Az da olsa bir Arabiya’dan bahsedilir. Fakat bu Arabiya ile Arap Yarımadası değil, ya Mezopotamya bölgesi kastedilir, ya da Bizans’ın provincia Arabia’sı olan Kızıldeniz’in çevresi.
İsmaili ve Sarazenlerin inançlarına değinildiğinde ise, bu inanç sistemi bir Hıristiyanlık mezhebi olarak eleştirilir. Yani bölgeye hâkim olan Araplar Hıristiyan’dır.
b)Yazıtlar:
b.1. Ürdün’de Gadara Kaplıcaları’ndaki Muaviye’nin yazıtı. Tarihi 664.
b.2. Mısır’da Fustat’da (şimdi Kahire’nin bir parçası) bir köprü üzerindeki yazıt (691).
b.3. Kudüs’de Abdül Melik tarafından 693’de yaptırılan Kaya Kubbesi’nin içinde ve dışında bulunan yazıt.
b.4. Yine Abdül Melik tarafından, Şam-Kudüs yolu yapımında dikilmiş olan bir kaya üzerindeki yazıt (695).
b.5. Şam’da İ. Velid tarafından yaptırılan mabet üzerindeki yazıt (708) (Şimdiki ismi: Emevi Camisi).
b.6. Suriye’de, Humuş yakınlarında Qasr al-Hayr üzerindeki yazıt. Muhtemelen Hisam tarafından 732’de yazdırılmış.
b.7. Medine’de mabetdeki (Şimdiki ismi: Peygamber Camisi) yazıt (757).
Bu yazıtlara göre 750 yıllarına dek Ortadoğu’da ne bir İslam’dan, ne de onun peygamberi olduğu iddia edilen Muhammed’den söz edilebilir..
10. Sikkelerde Hristiyanlık Literatürünün Tanıklığı
MHMT kelimesi ilk olarak 661’de basılmış olan bir sikkede geçer. MHMT Aramice yazılmış.
Bu sikke İran’ın güney doğusundaki Zaranj’da (Şimdi Afganistan’da, İran-Afganistan sınırında) bastırılmış. Parayı kimin bastırdığı ise yazılı değil. Bu sikke Berlin’de Berliner Sammlung der Kallıgraphie’de bulunuyor.
Aramice kökenli Muhammed sözcüğünün bu zamana dek bilinen anlamı:"övülesi","övülmüş", ‘seçilmiş’ demektir.
MHMT yazan sikkeler
Üzerinde MHMT yazan sikkeler iki ayrı bölgede ortaya çıkıyor. Bunlardan birisi İran’ın kuzey doğusunda, şimdiki Türkmenistan ve Afganistan bölgelerinde. Bu sikkelerde MHMT kelimesi abd Allah ve kalifat Allah ile beraber kullanılıyor. Bu program daha sonraları Abdül Melik tarafından bastırılan sikkelerde de mevcut. Abdül Melik’in sikkelerinden, kendisinin Merv’den geldiğini de anlıyoruz. Merv Hazar Denizi’nin doğusunda, eski İpek Yolu üzerinde bulunan bir şehirdir.
Diğer MHMT sikkeleri ise MHMT ile beraber walı Allah programını kullanıyor ve güney doğuda, Kırman ve civarlarında bastırılıyor.
MHMT yazdıran ve ismi bilinen ilk kişi Abdül Melik’tır. Sikkelerin tarihlerinin sıralamasına bakarsak, doğudan batıya doğru bir sıralama görürüz. Öyleyse, Abdül Melik bu paraları doğudan başlayarak batıya doğru ilerlerken bastırılmıştır.
Sikkelerde Arap Yarımadası ile ilgi bulunamıyor
Bu zamana dek bastırılmış olan sikkelerin hiç birisi, Arap Yarımadası ile ilgili değildir.
Sikke bastırmak en az iki noktaya açıklık getirir: Bir yönetici kudret sahibinin varlığını ve on yıllar öncesinden başlamış olan ve hala süren bir dini programın ve/veya bir dünya görüşünün ve/veya bir politik programın varlığını. Bu programın başlangıcı, 7. Yüzyıl’ın başlarına ve daha da öncelerine kadar uzanabilir. Yani iddia edilen Muhammed zamanından daha öncelerine kadar dahi uzanıyor olabilir.
Bölgede yüzyıllardan beri Süryanice konuşulduğu göz önüne alındığında, MHMT kısaltması
MHMD olarak okunduğunda "övülmüş, övülesi" anlamına geliyor ve lehçelerde"mehmad", "mahmed" diye okunuyor.
641’den beri gayet açık bir biçimde Hıristiyan sembollerinin kullanıldığını bildiğimizden, 661’den itibaren kullanılan MHMT ve muhammad sembollerinin İsa’yı gösterdiği söylenebilir.
MHMT/MHMD "muhammad" halinde Arapçalaştırıldı
Özellikle Abdül Melik zamanında ve yönetiminde uygulanan Araplaşma çalışmalarında MHMT/MHMD "muhammad" halinde Arapçalaştırıldı. Bunu 681 yılından itibaren bastırılmış olan bir kaç parada görebiliyoruz. Bu paralarda hem Pehlevi yazısıyla MHMT geçiyor hem de Arapça "muhammad". Suriye bölgelerinde, kısa süre sonraları, MHMT kelimesi kayboluyor ve yerine Arapça yazı ile Arapça bir terim olan muhammad kelimesi kullanılıyor.
Abdül Melik’in bazı sikkelerinde "peygamber Musa" yazdırdığını da bildirmekte yarar var.
"Mahmed" olarak kullanımının bir süre daha devam ettiği belli. Çünkü 750 yıllarında olmuş olan Samlı Johannes (Johannes of Damaşcenüs), Mamed (Yunanca okunuşu Mamed) isimli bir sanal peygamberden söz ediyor.
Bazan ahmed / ahmad kullanılıyor
Araplaşma, arapçalaştırma süresince MHMT’in HMT ve HMD hali ile "Ahmed","Ahmat" olarak kullanıldığın düşünmek de mümkün. Özelllikle teolojik alanda. Mesela Siyer "Ahmed"i "Muhammad" ile eşanlamlı kullanıyor. A. Sprengeri’in "Das Leben und die Lehre des Mohammad nach bisher grosstenteils unbenützten Quellen"kitabındaki gözlemine göre, 9. Yüzyıl’a kadar ahmed/ahmad ile mohammad isimlendirmeleri arasında bir gidip gelme var.
Bazan ahmed/ahmad kullanılıyor bazan mohammad.
641’den beri gayet açık bir şekilde Hıristiyan sembollerinin kullanıldığını bildiğimizden, 661’den itibaren kullanılan MHMT ve muhammad sembollerinin İsa için kullanıldığını söylemek doğru olur.
Övülen İsa mıydı?
Bu "övülen"," övülmüş olan", "seçilen", "seçilmiş olan", yani muhammad, İsa’dan başka birisi değil. Bunu Abdül Melik’in Kudüs’te, 693’te yaptırmış olduğu Kaya Kubbesi’nde de görebiliriz.
(693 yılı Araplara göre 72. yılı ifade ediyor. Bu 72 sayısının mistik bir anlamı vardır düşüncesi hemen akla geliyor.)
Bu sikkelerin üzerinde; a) Bir veya daha fazla hac işaretleri, b) Hristiyan liderlerinin resmi, c)Yahya’nın kafası, c) Güvercin, d) Balık, e) 5 ve 7 kollu yahudi şamdanı, f) Palmiye vardır.
Diğer bir anlam Volker Popp kaynaklı. Popp’a göre, Sami dillerinden ola ve M.Ö. 13.-14. Yüzyıl’a uzanan Ugaritçe’de MHMT "seçilmiş," "seçilen", anlamına geliyordu. Süryaniceye bu anlamı ile geçtiğini de düşünebiliriz. Orta İran lehçelerinde (=Pehlevi dili = Orta Farca) "mehmet", "mahmat" olarak kullanılıyordu.
Eşzamanlı tarihi iz bulunamıyor
Muhammed ve peşinden gelen dört halifeye dair para ve bu kişilerle ilgili eşzamanlı tek bir tarihi iz bulunamamıştır. Sikkeerde bulunan bu semboller de, Ortadoğu’da yaşamış Hıristiyanların verdiği literatür ile örtüşmektedir: 8. Yüzyıl’ın ortalarına dek Abdül Melik’in yönetimindeki devletin inancı İznik Konseyi öncesi Hıristiyanlığı olarak görünmektedir. Adı bilinen ilk dönemlerindeki sikkelerde, Muaviye zamanında da olduğu gibi, Abdül Melik’in sikkelerinde de İsa ismi geçmiyor. MHMT, MHMD veya Muhammad yani Aramice seçilmiş / övülmüş yazsa da, semboller sikke sahibinin Hristiyan olduğunu açıkça belirtiyor. O zamana dek bastırılmış olan sikkelerin hiç birisi, Arap Yarımadası ile ilgili değildir.
Bu süre içinde bölgede ne bir İslam dini mevcuttur ne de onun peygamberi olduğu iddia edilen bir Muhammed.
11. Kur’an’ın tanıklığına başvurulduğunda…
Kuran’ın oluşum süresini anlatan eşzamanlı literatür mevcut olmadığından, ancak elde bulunan para, yazıt ve yazmalardan sonuçlar çıkarabiliriz.
İslam araştırmacılarının çoğunluğuna göre Kur’an 650’li yıllarda Osman tarafından bir kitap haline getirildi ve diğer bütün kaynaklar (taşlar, kemikler, yapraklar vs.) imha edildi. Sözcük anlamı da "Bir araya getirilmiş+ sözler ya da kitap (o tarihlerde ne kastediliyorsa.) demektir.
Ama bunlar iddia edilirken çok önemli bir kaç nokta göz ardı ediliyor:
a) Bu bilgilerin kaynağının hepsi en erken 9. ve 10. yüzyıl.
b) 7. Yüzyıl’a ait elimizde Kur’an bulunmuyor.
c) Parçalar halindeki en eski Kur’an sayfaları 8. Yüzyıl’ın başlarına tarihlenmiştir.
Kuran’ın içeriğine örnek olan en eski tarihi kalıntı olan Sana Kodeksleri 926 ayrı el tarafından yazılmış, 12 000’den biraz fazla sayfadan oluşuyor. Hepsi parşömen olan bu sayfaların hepsi tam bir sayfa olmadığı gibi, toplamı da tüm bir Kuran’ı oluşturmuyorlar. En eski parşömen 710-715 yılları arasında yazılmış. Diğerlerinin yazılış tarihi ise 8. Yüzyıl’ın başlarından 10.
Yüzyıl’ın ikinci yarısına kadar uzanıyor.
Sana Kodeksleri
Eldeki Sana Kodekslerine bakarak şunu söyleyebiliriz: 7. Yüzyıl’ın sonuna dek, kitap halinde olup, şu an elimizde bulunan Kur’an’a eşdeğer bir Kur'an henüz mevcut değildi. Kur’an çok sonraları ortaya çıktı. Tıpkı Yeni Ahit’in de iddia edilen zamandan çok sonraları ortaya çıkmış olması gibi. Ama Kur’an ve Yeni Ahit arasında önemli bir fark var. Yeni Ahit çeşitli bilimsel yöntemlerle (mesela textual criticizm, higher criticizm vs. ) incelenmiş olduğundan, hangi zamanlarda yazıldığını, hangi süreçlerden geçtiğini, kısacası; oluşumunu takip etmek yeterince mümkün. Fakat Kur’an için bunu henüz söyleyemeyiz. Kur’an için benzer bilimsel yöntemler Mekki ve medinevi süreleri diye isimlendirilen ayrım hariç henüz uygulanmış değil.
Ki bu ayırım da, bir yere kadar, yine 9. ve 10. Yüzyıl eserlerindeki bilgilere dayanıyor.
İslam kendi tarihini anlatınca
Diğer tarihi konularda hiç bir tarihçinin kabul edemeyeceği bütün bu sorunlara rağmen, İslam bilimlerinde geleneksel İslam anlatımının günümüzde dahi hala yaygın olması elbette şaşılası bir durum. Bunun nedenleri şunlar olabilir:
a) Kur’an’ın Muhammed’in ağzından döküldüğü ön kabulü.
b) 9. ve 10. Yüzyıl eserleri göz ardı edildiğinde, Kuran’ın içeriğinde çok çok az tarihi, bölge yer ve biyografik bilgilerin bulunmasının sorun oluşturması.
c) Tembellik. 9. ve 10. yüzyılda ortaya çıkan çok sayıda eserin içeriğinin zenginliğinden kaynaklanan tembellik ve ağaçlardan ormanı görememe olgusu.
ç). O zamanlardan günümüze kadar gelebilmiş eşzamanlı tarihi kalıntıların azlığı ve bunlardan sonuçlar çıkarmanın zorluğu.
693’te Kudüs’te yapılmış olan Kaya Kubbesi (Kubbetüs Sahra) üzerindeki yazıtların, elde bulunan en eski Kuran kodekslerinden daha eski olduğunu ve yazıtların bazı cümlelerinin Kuran’da da geçtiğini biliyoruz. Bu yüzden Kuran’ın öncüllerinin de olduğunu tahmin edebiliriz. Fakat bu öncüllerin ne olduğunu, ne üzerine yazılmış olduğunu, kapsamının ne kadar olduğunu bilmediğimiz gibi, hangi dilde yazılmış olduğunu dahi bilmiyoruz.
12. Heraklios’un Tanıklığı
O zamanların tarihini tekrar yapılandırmak için eşzamanlı çokça sikke ve bir kaç tane yazıt mevcut. Bunlar, kısıtlı da olsa, o zamanın olaylarını belgelendiriyor. Sikkelerin çoğunluğu yapıldıkları yeri bildiriyor ve tarihlidirler. Tarihler başlangıçta bazen yerel sayımlara, kısa süre sonra ama "Araplara göre". Muaviyenin Arap sayımına göre 42 (MS 663) yılında Galilede tamir ettirdiği Gadara Ilıcalarında bulunan ve bir haç işaretiyle başlayan bir yazıtta üç tane tarihleme belirtiliyor: Bizansların vergi yılına göre, Şehrin tarihine göre ve "Araplara göre".
Buradan anlaşılan "Araplara göre" birinci yıl 622 yılı olup Güneş Yılına göre sayılıyor.
622 yılı neden bu kadar önemliydi?
Bu yıldaki bir Hicret ancak 9. yüzyılın kaynaklarında geçiyor. Daha önceki yıllarda Şaşanı Kralı Chasrau II Pers İmparatorluğunu genişletebilmişti. Bizans İmparatorluğu’nun doğu bölgelerini fethetmişti: Fırat’ın batısında Suriye’yi, Filistin, Anadolu’nun büyük bölümünü, Arap Yarımadası’nı ve Mısırı. Bizans Imparatorluğu artık kendi bölgesinden kovulmuş gözüküyordu. Ama gelişmeler beklenilenden değişik oldu: Genç Bizans Kralı Heraklios 622’de Perslere karşı beklenilmeyen bir zafer kazandı. Bunu, Şaşanı Krallığı’nın kısa süreli olmasına neden olan diğer askeri başarıların başlangıcıydı.
Heraklios’un Küreyşlileri
Hearklios bu zaferi, kendi tarafına çekebildiği, hem batı Suriye hem de İran Krallığında uzun süredir yerleşik Araplardan oluşan birliklerin yardımıyla kazanmıştı. Bu başarısına rağmen tekrar ele geçirdiği bu eski Roma bölgelerini doğrudan kendi hükümranlığı altına almadı kontrolünü bölgedeki, kendilerini Confoedereti (Arapça Quraisch) (C.N.: Küreys) olarak gören
Arap yöneticilerine teslim etti. 622 yılı, önce Roma İmparatorluğunun doğu bölgelerinde,
Arapların kendi yönetimlerinin ve Arap zaman sayımının başlangıcı oldu.
İkinci bir durağı ise 641 yılı temsil ediyor. İki olay önemliydi: Heraklios tarafından zayıflatılmış olan Pers İmparatorluğu parçalandığından Fırat’ın doğu tarafında yaşayan Arap kabileleri hükümranlığı ellerine geçirebilmişlerdi. Aynı sene içinde Bizans’ta Heraklios olmuş, eşi ve oğlu yeni kral tarafından sürülmüşlerdi. Heraklios ve ailesine sadık olan eski Bizans bölgeleri
Arapları artık kendilerini krala bağlı hissetmeyip bütün hükümranlığı üslendi.
Bu yeni suvaranlığın sembolü olarak 641’de ilk sikke çıkarımı başladı. Bu sikkelerin motifleri Hıristiyanlığın etkisinde: Hac, uzun haçlarla krallar veya yanlış anlaşılmaya yer vermeyen başka semboller. Anlaşılan o ki, yeni semboller kullanmak için neden yoktu. Önce doğuda daha sonra eski Pers İmparatorluğunda hüküm süren Arap kralı Muaviye idi. Bir Hıristiyan hükümdarı. Hangi Hristiyanlık akımına bağlı olduğu bilinmiyor. Hoşgörülü birisi olması gerek.
Çünkü Suriye Hıristiyanları tarafından da övülüyordu. Doğu Suriye Patriği Isoyaw III (ölümü 659) "Din huzur içinde ve çiçek açıyor.".
Arapların Hristiyan Motifli Sikkeleri
Şimdiye dek bilinen ve üzerinde MHMT yazan ilk sikke "Araplara göre" 38 yılında (MS 659),
Mezopotamya’nın uzak doğusunda bastırıldı. Aniden bu parolayla çıkarılmış sikkeler, hem coğrafya olarak hem zaman olarak doğudan batıya yayıldılar. Anlaşıldığına göre, geleceğin
Abdülmelikinin geçeceği rota üzerinde, doğudan başlayıp Mezopotamya’da, Filistin’de ve
Kudüs’te bastırılmaya başlandı. Batıya geldiğinde, göze çarpan yerinde MHMT yazan çok dilli sikkelerin kenarlarında muhammad açıklaması bulunmaya başladı. Kısa süre sonra ise bu zaman kadarki MHMT yerini muhammad’a bıraktı.
Kim bu muhammad? Aramice kaynaklı sözcük, Arapçada da "yüceltilen/övülen (benedictus)
veya "yüceltilesi/övülesi" anlamına geliyor. Hristiyan sikke motiflerinde İsa için kullanılan bir sıfat. Bu anlama tarzı 69’de Abdülmelik tarafından yaptırılmış olan Kubbetüs Sahra’nın yine kendisi tarafından içine yerleştirtilmiş olan yazıt tarafından da destekleniyor. Bu tek ve benzersiz Tanrı’ya tanrıcılık tapınması başlıyor ve eski Hıristiyanlık inancı çerçevesinde devam ediyor; "Övülesi (muhammad[un]) Tanrı kulu/hizmetçisi (‘abd allah) ve onun elçisi (...).
Çünkü Mesih İsa, Meryem’in oğlu, Tanrının elçisi ve sözüdür.". Bu, Kur’an’ın önermesine de denk geliyor.
İsa Sembolü
Kubbetüs Sahra’nın içi düzlenmemiş. Ziyon Dağı’ndaki, kayanın tepesini çatı gibi örtüyor. Bu ise Suriye teolojisinde, mesela Aphrahat’a göre (ölümü 345) bir İsa sembolüdür: "Şimdi kaya üzerinde belirtilen dine ve kaya üzerine kurulu binaya kulak verin(...). İsa, peygamberler tarafından kaya diye adlandırılan (...)." Artık Abdülmelik’in sikkelerindeki hac motifleri yerini kaya gibi İsa motiflerine terk etmeye başladı. Bizans ve Suriye Hıristiyanlarından farklı olan bir Arap krallığı işareti/sembolüydü.
Muhammad, İsa’dan Kopuyor
Muhammad başlangıçta, -‘abdallah sıfatı (Tanrının kulu / hizmetçisi), peygamber, elçi, Mesih gibi – bir Hıristiyan unvanıydı. Daha sonraları ama mümammad ilgili olduğu İşadan koptu ayrıldı. Bunu iki diğer iki gelişme ile gözetlenebilir: 707/708 yıllarında Şam’da yapılan Mescidel-
Emeviyye’nin ve 756’da Medine’de kurulan Kutsal Mabed’in yazıtları Kubbetüs Sahra’nınki ile formel (biçimsel) yapı olarak benzer: Tek olan Tanrı övüldükten sonra muhammada,
Tanrının kulu/hizmetçisine ve elçisine şehadet edilir. Ama Kubbetüs Sahra’da olduğu gibi İsa,
Meryem’in oğlu, açıkça anılmaz. Kudüs’teki teolojiyle benzer olsa da, doğrudan İsa ile ilişkili değildir. Benzer olgu sikkelerde de mevcuttu. Onların kaya sembolleri, mesela hac işaretlerinde olduğu gibi, artık açıkça Hıristiyanlık olarak göze çarpmıyordu. Muhammadın mihenk noktası artık yoktu.
Muhammad Hıristiyanlığı ve Kur’an hareketinin başlangıcı ama, sikkelerin tanıklığına bakıldığında, Mezopotamya’nın uzak doğusundan kaynaklanıyor. Buna temeli Eski Suriyece (Aramca / Aramiçe) olan sözlerin / önermelerin yazı biçimlerine işaret ediyor.
Mekke’de Yapılan İlk Sikke 8. Yüzyıl’ın ikinci yarısından 9. Yüzyıl’ın başına kadar bu zaman süresi için de kaynaklar az.
Çok bölgeler – zaman zaman – "Merkez" ile az bağlı veya bağlı olmasa da, Arap egemenliği artık yerleşiyor. Sikkelerin ve yazıtların üzerindeki semboller apokaliptik programlardan çıkmış izlenimi veriyor. Buna paralel olarak, günlerin bittiğinde ortaya çıkacak olan kurtarıcıyı
(İsa) atıflayan Hıristiyanlıktan motiflenmiş mehdi düşünceleri ortaya çıkıyor. 9. Yüzyıl literatüründe sayılan, fakat sikkeler tarafından desteklenmeyen, mesihi adlandırmalar halifelerin isimleri olarak yorumlanıyor. Bu sembolik terimler kişi adları mı yoksa bu adlandırmaların arkasında anonim hükümdarlar mı yatıyor? 8. Yüzyıl’ın sonunda ilk olarak
Mekke göze çarpıyor. Mekke’de yapılan ilk sikke hicri 203 tarihli peşinden hicri 249 ve 253
tarihliler geliyor. Nihayet bu zaman civarında İslam kendi ayakları üzerinde duran bir din olarak ortaya çıkıyor.
13. İlk Arap Emirliklerinin Tanıklığı
Heraklios 622’de, Ermenistan’da, persleri tam bir bozguna uğratır. Bizans’ın o günkü durumuna bakılırsa, bu, beklenmeyen bir zaferdir. Muhtemelen bu zaferden önce, kesinlikle ama bu zaferden sonra Heraklios’un Arap yardımcıları, yandaşları mevcuttur. Bizans bunları foederati diye isimlendirir. Aramiçesi qarama, Arapçası ise quraish. Siyer’in Muhammed’in kabilesi diye bize tanıtmak istediği, fakat aslında Heraklios’un İranlı ve Suriyeli foederati’leri küreys’leri, kısacası yandaşlarıdır ilk Arap Emirlikleri. Bu emirliklerin kabilelerinin isimleri elbette ki Küreys değildi. Tabi bunlar tek bir kabile de değildi. Küreys teriminden, bir Arap kabilesini değil, Heraklios’un yandaşlarını anlamalıyız.
Bu yandaşların kim olduklarını tahmin etmek kolay: Pers egemenliği altında yaşayan Hıristiyanlar.
627’de Ninive’de Persler yine yenilir. Chosrau II (Hüsrev II) kaçar. Tahttan düşer ve öldürülür.
Heraklios Hüsrev’in oğlu ile eski sınırların geçerli olduğu bir anlaşma yapar. Persler Bizans topraklarından çekilir. Heraklios için bu savaş yeni topraklar edinme amaçlı değil, dini bir savaştı. İlk haçlı seferi de diyebiliriz.
Heraklios; Bizans, Ortadoğu ve Mısır kiliselerini bir araya getirmek için uzun süre uğraşsa da başaramaz. Nihayetinde Ortadoğu’dan ve Mısır’dan çekilir. Persler ve Bizans’ın yokluğu ile bölgede oluşan otorite boşluğunu artık Bizans’ın foederatileri / küreysleri doldurmaktadır.
İlk Arap paralarında Hıristiyan sembolleri var
Yaşamı süresince Heraklios’a minnettar olan Arap emirleri (= küreysler, Bizans’ın yandaşları)
Heraklios’un öldürülmesinden sonra (641) bu sadakati bitirir. Ve kendi başlarına sikke bastırmaya başlar: İlk Arap sikkeleri. Bu ilk sikkelerde bol bol Hıristiyan sembolleri vardır:
Hac, balık, palmiye, Yakup’un kafasının saklandığı kutu vs. Birçoğunun kimler tarafından bastırıldığını bilmesek de, Muaviye adına bastırılmış olan sikkelerde Hıristiyan sembolleri ile bezenmiştir.
Bu sikkelere ve Muaviye’den günümüze kadar gelmiş olan ittifaklara bakarak, bu dönemde
İran ve Suriye’de Hristiyanlığın hâkim olduğunu, yönetenlerin ve yönetilenlerin çoğunluğunun Hıristiyan olduklarını saptamak kolay.
14. İslami Kanıt Neden Bulunamıyor?
İlk 150 yıl komşuların tarihi belgelerinde İslam ve Muhammed hakkında bir tek kanıt bulanamıyor. Araplarda da mı yoktur? Çünkü "Henüz neşir Arap'lar tarafından keşfedilmemiştir. Okuryazar oranı yüzde 1-2 civarındadır. Kitap yazma geleneği yoktur. Kâğıt yoktur. Okur olmayınca yazar da olmaz. Yazar olsa bile ortaya çıkacak yapıt bir söylenti olmaktan kurtulamaz" denilmekle tarihi kanıt bulunamaması durumu açıklanabilir mi? Böyle bir açıklama tarihi ve yazılmasını reddetmek değil midir?
İslam tarihini yakından inceleyenler yörede yaşayan Hristiyan ve Yahudi kabilelerde yazılan eski eserlerden İslam tarihi hakkında bir şeyler elde etmeye çalışmıştır. Bazı papazların yazdıkları bireysel anılar ile tarihsel olguları açıklamaya çalışmak son derece yetersizdir.
Günümüzde yapılanlar bunlardır. Sadece Muhammed değil, ilk dört halife oldukları iddia edilen, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali hakkında Bizans'ın arşivlerinde de o döneme ait kayıtlar ve bir tek belge bulunamadı.
Sonsöz
Bahsedilen tarihsel süreç içerisinde Sasani devletinin İslam akıncıları tarafından yıkıldığını bu nedenle Sasaniler’e ait kaynakların da yok edildiği varsayılsa bile İstanbul’un fethi ile son bulan Bizans İmparatorluğu’nun kayıtlarında yeterli doygunluğu verecek kadar belgenin elimizde olması gerekmez miydi?
Genişlemesini Bizans İmparatorluğu’nun topraklarının fethedilerek küçülmesi ile sağlamış görünen bu yeni güç hakkında neden en erken 8. Yy başlarında kayıtlara rastlıyoruz? Tüm 7.
Yy ’da olup bitenler üstelik de kendi aleyhlerinde olduğu halde Bizans kayıtlarına girmemiş olsun ki? İlk elden Müslümanlarla karşılaşmış olan Kudüs kilise örgütlenmesi, daha kuzeyde yazılı bir geleneği sürdüren Süryani kilise ve kültürü neden tarihe hiç bir kayıt düşmemiştir?
Gerçek İslam tarihi, mevcut İslam tarihini destekleyen veya reddeden kanıtlarla karşılaşılmadıkça kanıtlamayacaktır. Tarih, ülkelerdeki karşılıklı belgelerle yazıldığından,
İslam’ın ilk 150 yılı için kanıt yokluğunun, yokluğun kanıtı olarak kabul edilmek durumunda kaldığı söylenebilir…
********
Aynı konunun kaynaklar bazında işlenmesi.
K.H.Ohlig: İslamın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi
Avrupa'da Müslüman nüfusun artışı ve bu artışla beraber Avrupalıların İslam yaşam biçimiyle kendi topraklarında tanışmış olmaları Avrupalı bilim insanlarının, araştırmacılarının İslam dinine merakla dolu eleştirel bir tutum almalarını kaçınılmazlaştırdı. Daha fazla araştırmacı, tarihçi ve bilim insanının "dışarıdan" islama bakmaları ve yüzyıllardır alıştıkları bilimsel yöntemlerle
İslam'ı mercek altına almaları ilginç olguların ortaya çıkmasını tetikleyecek demekti, nitekim de öyle oldu.
İslam'la büyümüş dünyaya bakış açısı geleneksel olarak islamla şekillenmiş bizlerin kolaylıkla gözünden kaçabilecek ilginç sonuçlara, ayrıntılara ve kanıtsız gerçekler diyebileceğimiz ön kabullerimize kısaca sağ duyumuza ters olgulara ulaşmaları çok sürmedi.
Klasik islam tarihi Muhammed Mustafa'nın hayatı, peygamber oluşu ve vahiyle aldığı ayetlerle oluşturulmuş Kuran gerçekliği ile başlar, en yakın "müritleri"
olan 4 halife dönemi, Emevi hanedanlığı ve bu hanedanlığın anti-tezi Abbasi
İmparatorluğu ile devam eden tarihsel bir süreci anlatır. Ve tabi ardından tarih sahnesine çıkan Türkler ve Osmanlı İmparatorluğu ile devam eder.
İslamın kurucusu Muhammed Mustafa hakkında oldukça ayrıntılı biyografi(ler) vardır. Doğumu yaşamı, eşleri, çocukları, ve hatta günlük yaşamı ayrıntıları ile bilinir gözükmektedir. Ancak ilginç olan bu ayrıntılı biyografinin onun ölümünden 153 yıl sonra vefat eden İbni İshak'ın Kitab-ül Meğazi adlı eserine dayandırılmasıdır. Daha da ilginci Kitab-ül Meğazi'den ibni Hişam (??? - 829/834) vasıtasıyla haberdar olmamızdır. Güçlü bir sözel aktarım geleneğine sahip Arap kültüründe bu anlaşılır bir şey" denilebilir.
Ama yine klasik islam tarihine göre Muhammed'in yaşadığı dönemde tüm Arabistan Yarımadasını ve 4 Halife döneminde de Anadolu'nun neredeyse yarısını, Mısır'ı, İran'ın tamamını ele geçirmiş olan İslam devleti ve onun ideolojik, siyasal ve toplumsal dinamizmini yaratan İslam dini ile ilgili "tarafsız" herhangi bir belgenin, kaynağın olmayışı (en azından şimdilik ortaya çıkmamış olması) bu savunmayı zorlaştırmaktadır.
Bahsedilen tarihsel süreç içerisinde Sasani devletinin islam akıncıları tarafından yıkıldığını bu nedenle Sasanilere ait kaynakların yok edildiğini düşünsek bile İstanbul'un fethi ile son bulan Bizans İmparatorluğu kayıtlarında yeterli doygunluğu verecek kadar belgenin elimizde olması gerekmez miydi?
Genişlemesini Bizans İmparatorluğunun topraklarının fethedilerek küçülmesi ile sağlamış görünen bu yeni güç hakkında neden en erken 8.yy başlarında kayıtlara rastlıyoruz? Tüm 7.yy'da olup bitenler üstelik de kendi aleyhlerinde olduğu halde Bizans kayıtlarına girmemiş olsun ki? İlk elden Müslümanlarla karşılaşmış olan Kudüs kilise örgütlenmesi, daha kuzeyde yazılı bir geleneği sürdüren Süryani kilise ve kültürü neden tarihe hiç bir kayıt düşmemişlerdir?
Bu özet yazıda Ohlig'in sonuca ulaşmayan ancak sorular sorarak cevaplar bulmaya çalıştığı İslam tarihinin yeniden kurgulanmasını düşündürecek çalışmalarını öğreneceğimizi umuyoruz.
T.D Sitesi
İslam’ın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi
İslam bir milyardan fazla inanırı ile dinamik büyüyen bir dindir. Kendisini Tanrı tarafından gönderilen, rivayete göre 570- 632 yılları arasında Arabistan
Yarımadasında yaşamış olan Muhammedin (muhammad) kurduğunu belirtir.
Onunölümünden sonra başarılı bir askeri ve dini tarih başladı. Yayılmacı savaşcıları bulundukları bölgedeki iki büyük imparatorluğa, -Bizans ve Sasani (Pars) İmparatorluğu- karşı koyabildi. Bir kaç on yıl içerisinde hakimiyeti bütün Yakın Doğudan Hindistan sınırına kadar erişebildi. Mısır ve Kuzey Afrika fethedildi, İspanya’ya ve Güney Fransa’ya kadar erişildi.
Bu operasyonlar, Muhammedin politik önderliğini takip eden halifeler tarafından yönetildi: Önce (661 yılına kadar) sonradan Dört Halife olarak adlandırılanlar tarafından, sonra 750 yılına kadar, başkenti Şam’a taşıyan
Emeviler tarafından. Ve nihayet 8. yüzyılın ortalarından itibaren ise Bağdat merkezli Abbasiler tarafından.
Muhammed öğretisini sözlü olarak bildirdi. Bunlar dinleyiciler tarafından hafızalarda tutuldu, kemiklere ve hurma yapraklarına kaydedildi. İslami rivayete göre bu materyallar üçüncü halife Osman (Othman, Uthman) toplatıldı, Zaid ibn Thabit’in başkanlığında bir komisyon tarafından 650-656 yılları arasında, yani Muhammedin ölümünden 18-24 yıl sonra bu gün elimizde bütün olarak bulunan haline getirildi Halife Osman geri kalan tüm versiyonları yasakladı. 1925 yılında
Kahirede basılan Kuran'ın (Kahire Kuranı), -ki Kuran tefsirlerinin temelini oluşturur- Osman’ın Kuranına denk geldiği iddia edilir.
Batı Kuran araştırmaları bu güne kadar hala müslüman geleneğini takip ediyor.
Hans Zirker bu ortak görüşü şöyle formüle ediyor: "İncil ile karşılaştırıldığında Kuran kısa ve homojen bir oluşum süresine sahip. (…) Muhammed'in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra kitap haline geldi. Bu günküler onun bir kopyasıdır. Vahiylerin, Muhammede gönderildiği şekliyle otantik olarak Kurana girdiğinden, bir kaç istisna haricinde, müslüman olmayan bilim adamlarının dahi şüphesi yok."(1)
Rudi Paretin fikri de bu yöndedir: "Kurandaki bütün ayetler içinde herhangi bir tanesinin dahi Muhammed tarafından dikte edilmediğini kabul etmek için bir nedenimiz yok."(2)
Tarihsel Sorunlar
Müslüman geleneğinin benzeri olan batılıların bu ortak görüşün temellerini hiç bir tarihci kabul edemez. Arap peygamberi Muhammed hakkındaki "bilgiler" ilk olarak dört"biyografik eserde"mevcut. Ki bunlara ancak 9. ve 10. yüzyılın başlarında erişilebiliyoruz. Sonuncusu ise, Tabari’nin Yıllıklar’ı, Arapların yayılması, imparatorlukları ve halifelikleri hakkında sözlü iletileri içeriyor.
Bu "biyografiler" efsanevi materyal sunuyorlar: "Gerçek tarihi kalıntı çok az.
Kurandaki imalar yardımıyla dallandırılıp büyütülüyor."(3) Her şeyden önce Muhammed ve İslamın başlangıcına dair görüşler, Muhammedden ikiyüz-üçyüz yıl sonra ortaya çıkmış olduğundan, bunlar ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının düşüncelerine şahitlik yapabilirler ama, çok geride kalan bir zaman için kaynak değiller.
Muhammedin ölümünden sonraki iki yüzyıl için eşzamanlı islami edebi yazı mevcut değil. Bu durum genellikle bildirilmiyor. Josef van Ess bir istisna.
İslamiyetin 2. ve 3. yüzyılını üzerine altı ciltlik araştırmasında, İslamın birinci yüzyılı hakkında elde sadece bir kaç sikke ve yazıttan başka bir şey bulunmadığından dolayı bu yüzyılı incelemeye almadığını belirtiyor. "Aynı sorunları" tesbit ettiği halde 2. yüzyıldan başlıyor. (4) Karşı taraf olan
Bizanslılar da arapların yeni bir dini temsil ettiklerini belirtmiyorlar.
İslam Hâkimiyeti Altında Hıristiyan Literatürü
Ama Arap hâkimiyetindeki hıristiyanlar – Suriyeliler, Yunanlılar, Mısırlılar – bu iki yüzyılda sadece manastır ve kliseler kurup Çine kadar misyonerlik yapmadılar. Geriye zengin bir literatür de bıraktılar: Kronikler, mektuplar vaizler, ruhani kararlar, apokalipsler (Ç.N.: kıyamet tavsirleri). Her şeyden önce de teolojik eserler. Ama bunlar genellikle günlük işlerle ilgiliydi: hıristiyanların kendi aralarında tartışmaları, Chalkedonier’ler Monophisitler’e karşı,
Monerget’ler Monothelet’lere karşı, Suriyani hristiyan görüşü, Yunanlı hıristiyan görüşüne karşı vs.
Bu yazılarda çok seyrek olsa da ara sıra yeni Arap egemenliğinden söz ediliyor.
Arap sözcüğünü pek kullanmıyor, çoğunlukla, "islam öncesi" zamanlarda da olduğu gibi, ya Sarazen (çadırda yaşayanlar, haydut, göçebe) diye adlandılıyorlardı ya da 4. yüzyıldaki Hieronimusdan beri alışıldığı gibi – ki zamanında kainat hakkındaki"bilgiyi" temsil ediyordu – İsmali’ler veya
Haceri’ler diyorlardı (Genesis 16’ya dayanarak, İbrahim’in Hacer’den olan oğluİsmail’in soyu anlamında).
Bunlardan Genesis "çölde" oturanlar diye bahseder (Gen. 21, 9 – 21; 25, 12 –18) . Bazan "Arabistan" ile de ilşkilendiriliyorlardı, ama bununla Arap
Yarımadasını değil, Mezapotamya'daki Arabistan'ı veya 106 yılnda Roma'lılar tarafından fethedilen, Şamdan Kızıldeniz'e kadar uzanan Nabataer Bölgesini (provincia Arabia) kastediyorlardı. O zamanda yaşayanlar bir İslam yayılmacılığından/işgalinden bahsetmezler. "Arap" hükümdarı Muaviye zamanında Arap Hükümdarlığını överlerken, Abdulmelik zamanından bir yük ve Tanrının bir cezası gibi bahsediyorlardı. Apokalipsler de daha da ileri gidip ancak beklenilen Deccal hükümdarlığı tarafından aşılabilecek bir kötülükler toplamından bahsediyorlardı.
Arabların yeni bir dininden ise hıristiyan kaynaklar bahsetmiyorlar. Nadir hallerde, özel bir Tanrı anlayışından bahsediliiyor: Tanrı birdir ve benzersizdir/ortaksızdır ya da isevi anlayışta olduğu gibi, İsa Tanrının oğlu değildir. Bu yüzden olsa gerek, babası uzun yıllar yönetimde yer almış olan,
Araplar'ı iyi tanıyan Şamlı Johannes (ölümü 750 civarı) İsmali’lerin dinini hıristiyanlıkdan sapanlara (Ç.N. bir hristiyan mezhebi anlamına da gelebilir)dahil ediyordu.
İznik Konsili öncesi Kuran'ın süryani teolojisi.
İznik konsili öncesi süryani teolojisi Kuran'ın temel önermeleridir. Kuran'da muhammed terimi sadece dört defa bulunmakdadır. Bunların sadece birisinde sonraları eklenmiş bir bölümünde, kesinlikle bir arap peygamberi kastedilir.
Kuran'da İsa 24, Meryem 34, Musa 136, Harun 20 sefer anılır. Kuran'ın teolojisi doğru tanrı anlayışı ve hristiyanlık noktalarına odaklanmıştır. Sık sık, Tanrının tek olduğu, benzersiz/ortaksız olduğu vurgulanır. Yani Tanrı İkiliksiz,
Üçlüksüzdür (DMA: Üçlü Birlik= teslis). Mesela 112. surede vurgulanır: "1 De ki: O tekdir, 2 dört dörtlük Tanrıdır(?), 3 doğurmadı, doğurulmadı.. 4 kimse ona eşdeğer/benzer değildir." İsa için, Tanrının oğlu olmadığı, mesih, kul/hizmetci elçi ve peygamber olduğu söylenir. Mesela sure 4, 171: İsa mesih, Meryem'in oğlu, sadece Tanrının elçisidir, Meryem üzerinden size ulaştırdığı (Tanrı’nın)
sözü ve onun (Tanrı’nın) ruhundandır. (...). Tanrı tekdir (...) çocuk sahibi olmakdan (münezzehdir) ."
Bu teoloji ve hristiyanlık yeni bir şey değil. Tersine eski süryani hristiyanlığı tarafından temsil ediliyordu. Kuzey Suriye Teolojisinde "monarhianizm"in öğretildiği biliniyor. Devlet iktidarına dayanan unitarist, monoteist bir öğreti.
Dinamik monarhianizme göre, İncil’deki Tanrının sözü ve Tanrı’nın ruhu önermeleri, tek ve aynı Tanrı’nın etkilerinin dışa yansımasının işaretleri,
Tanrının kuvvetleri olarak anlaşılması gerekiyor. Buna göre İsa bir insandır.
Etiklik yönünden kendisini diğer insanlardan daha fazla ispatlayan bir insan.
Onun peşinden gidenlerinde yine kendilerini ispatlayabilecekleri, ispatlamak zorunda oldukları düşüncesi. Bir antiochenisch (Ç.N.: Antakya usulü?)
liyakat/yararlılık (Ç.N.: kendini ispatlama, çile çekme, çileye dayanma anlamına da gelebilir) hristiyanlığı.
Havari Babaları isimli kutsal metinler listesi en eski tanrıya yakarış yazmalarından oluşur. Bunlardan birisi, 2. yüzyılda Suriye’de yazılmış olan
Didache (Ç.N. 12 havarinin öğretisi) İsa’yı "Tanrı’nın kulu/hizmetcisi" olarak isimlendirir. Diğer birinde, Martyrdom of Polycarp’da ise Tanrı, "bu sevilmiş ve övülmüş kul/hizmetci İsa’nın babası" olarak anılır (Aynı isimlendirme 97
yılında Roma’da yazılmış olan Clemens’in birinci mektubunda da geçer.). Tanrı anlayışı bu gelenkte monarhistdir: İsa "sadece" Tanrı’nın bir kulu/hizmetcisidir(6).
Fırat yakınlarında Samotadaki piskopos Paul (ölümü 272), İsa’nının Tanrı’lığını reddediyor ve ekliyordu "Eğer Tanrının Oğlu bir Tanrı olmuş olsaydı Tanrılar bunu bildirirlerdi"(7). Paul’un öğretisi; İsa bize eşit bir insan , ama üzerindeki "rahmetinden dolayı" "her yönüyle daha iyi" bir insan(8).
Yunan Kilisesinde ise İsa’nın Tanrının Oğlu olduğu, Tanrı sözünün yeniden doğuşu olduğu görüşü hükmediyordu ve 325 yılında, İznik Kararları ile resmileştirildi: Oğul "Tanrıdan bir Tanrı, ışıkdan bir ışık, gerçek Tanrıdan bir gerçek Tanrı, doğurulan, yaratılmayan"dı, daha da ileri giderek "babaya eşdeğer"di.
Fırat’tan Hindistan’a kadar uzanan Pers Hükümdarlığındaki kiliselerin büyüğü olan Doğu Süryani Kilisesi, Roma İmparatorluğu’ndaki bu tartışmalara katılmıyordu. Önun öğretisi İznik Konsili öncesinin teolojisi idi: Tanrı tekdir (hükümranlık sadece ona aittir). İsa onun elçisi, kulu/hizmetcisi, peygamber ve mesihdir. Ancak 410 yılında, baskıyla, sasanilerin başşehri Seleukia-
Ktesiphon’da (bugünkü Bağdat yakınında), kendisini otonom bir kilise görmesine rağmen, ruhani meclisinde İznik Konsili karalarını kabul etti. Tanrıya eşdeğer olan Tanrıoğlu düşüncesinin Doğu Süryani Kilisesinde yayılabilmesi çoğu bölgelerde 6. yüzyıla kadar sürdü.
Mesela Suriye teoloğu olan Aphrahat’ın (ölümü 345 yılında) İznik
Kararlarından haberi yoktu. „Tanrılığın kutsal ismi, Tanrıya layık adaletli insanlara da verildi. Tanrı sevdiği insanlara „oğullarım" „arkadaşlarım" diye hitap etti." Örnek olarak Musayı, Süleymanı, bütün İsrail Halkını gösteriyordu.
„Onu (İsa’yı) biz Tanrı diye adlandırdık. Onun (Tanrı’nın) Musayı kendi adıyla isimlendirdiği gibi.(9)" Yani Aphrahat’ın görüşüne göre de İsa Musa’dan daha fazla veya değişik bir şekilde Tanrı’nın Oğlu değildi.
Pers sürgünlerinin rolü
Peki ama bu eski Suriye teolojisi Doğu İran'da nasıl daha da güçlenerek ayakta kaldı, korundu? Pers Hükümdarları, Partlar ve Sasaniler, Tevratta tanıdığımız
Asurların ve Babilonların sürgün geleneğini devam ettirdiler. Fırat nehri sürekli olarak Roma İmparatorluğuna sınır olarak kalsa da, Akdenize kadar uzanan kısa süreli fetih savaşları ve peşinden şehir halkının sürgün edilmesi sık sık oldu.
Sürgün edilenler,-ki içlerinde hıristiyanlar da vardı- doğuda çok uzaklara yerleştirildi Bir seferinde Antakya'nın tüm şehir halkı (10).
241 yılında, Dicleden kuzeye, Fırat'a kadar uzanan Arabiya krallığının Dicle yakındaki başşehri Hatra da Sasanilerin eline geçti. Bura halkı ve daha fazla halk grupları Arabiyadan sürülerek doğuda çok uzaklara yerleştirildi. Tahminen
Marvda (bugünkü güney Türkmenistan) yaşamaya zorlandılar. Bunların arasındaki aramanlılar, belki arap hıristiyanları da, yeni yurtlarında, izole edilmiş durumlarıyla, eski hıristiyanlık geleneklerine devam edip geliştirdiler.
Sonraları Pers İmparatorluğundaki doğu Suriye büyük klisesi İznik Kararlarını zamanla da Roma İmparatorluğunun başka kararlarını kabul etmiş olsa da bunlar (Ç.N.: sürgünler) soylarının getirdiği Hıristiyanlığı korudular. Kuran geleneğinin Suriye başlangıcını o zamanın sürgünlerinde aramak gerekir.
Doğu İrandan kaynaklanan Kuran öğretileri, en azından temel oluşturan bir bölümü, batıya erişti. Abdulmelik, -ki kendisi Marv'lıdır- ve oğlu Velid zamanında devlet doktrininini oluşturup Arapçaya çevrildi. Kuranın Allah önermelerinin çoğunluğunun"teklik" olması böylece anlaşılımış oluyor, çünkü
İznik'in kutsallık ruhuna pek değinmiyor. Sadece Kuranın sonraları ortaya çıkan ve seyrek bazı yerleri Üçlü Tanrı düşüncesine karşı çıkıyor.
Kuranın Allahı eski Suriye Hristiyanlığının erken çağının düşünceleriyle direk ilişkilidir. Bunlar Kuran teolojisinin çekirdeğini teşkil ederler. Zaman içerisinde ama diğer başka materyallar da eklendi.
Sikkelerin ve Yazıtların Tanıklığı
O zamanların tarihini tekrar yapılandırmak için eşzamanlı çokca sikke ve bir kaç tane yazıt mevcut (11). Bunlar, kısıtlı da olsa, o zamanın olaylarını belgelendiriyorlar. Sikkelerin çoğunluğu yapıldıkları yeri bildiriyorlar ve tarihlidirler. Sikke tarihleri başlangıçta yerel sayılmalara, ama kısa süre sonra "Araplara göre" belirlenmiş. Muaviyenin Arap sayımına göre 42 (MS 663)
yılında Galilede tamir ettirdiği Gadara Ilıcalarında bulunan ve bir haç işaretiyle başlayan bir yazıtta üç tane tarihleme belirtiliyor: Bizansların vergi yılına göre, Şehrin tarihine göre ve "Araplara göre". Buradan anlaşılan "Araplara göre" birinci yıl 622 yılı olup Güneş Yılına göre sayılıyor.
622 yılı neden bu kadar önemliydi? Bu yıldaki bir Hicret ancak 9. yüzyılın kaynaklarında geçiyor. Daha önceki yıllarda Sasani Kralı Chosrau II Pers İmparatorluğunu genişletebilmişti. Bizans İmparatorluğunun doğu bölgelerini fethetmişti: Fıratın batısında Suriyeyi, Filistin'i, Anadolunun büyük bölümünü, Arap Yarımadasını ve Mısır'ı. Bizans İmparatorluğu artık kendi bölgesinden kovulmuş gözüküyordu. Ama gelişmeler beklenilenden değişik oldu: Genç
Bizans Kralı Heraklios 622 yılında Perslere karşı beklenilmeyen bir zafer kazandı. Bu Sasani Krallığının kısa süreli olmasına neden olan diğer askeri başarıların başlangıcıydı.
Hearklios bu zaferi, kendi tarafına çekebildiği, hem batı Suriye hem de İran Krallığında uzun süredir yerleşik Araplardan oluşan birliklerlerin yardımıyla kazanmıştı. Bu başarısına rağmen, tekrar ele geçirdiği bu eski roma bölgelerini direk olarak kendi hükümranlığı altına almadı, bu bölgelerin kontrolünü kendilerini Confoederati (Arapca Quraisch) (Ç.N.: Küreyş) olarak gören Arap yöneticilerine teslim etti. 622 yılı, Roma İmparatorluğunun doğu bölgelerinde başlayarak, Arapların kendi yönetimlerinin ve Arap zaman sayımının başlangıcı oldu.
İkinci bir durağı ise 641 yılı temsil ediyor. İki olay önemliydi: Heraklios tarafından zayıflatılmış olan Pers İmparatorluğu parçalandığından Fıratın doğu tarafında yaşayan Arap kabileleri hükümranlığı ellerine geçirebilmişlerdi. Aynı sene içinde Bizansda Heraklios ölmüş, eşi ve oğlu yeni kral tarafından sakatlanarak sürülmüşlerdi. Heraklios ve ailesine sadık olan eski bizans bölgelerinin Arapları artık kendilerini krala bağlı hissetmeyip bütün hükümranlığı üslendiler.
Bu yeni egemenliğin sembolü olarak 641 yılında ilk sikke çıkarımı başladı. Bu sikkelerin motifleri hristiyanlığın etkisindeydi: Haç, uzun haçlarla krallar veya yanlış anlaşılmaya yer vermeyen başka semboller. Anlaşılan o ki, yeni semboller kullanmak için neden yoktu.(12). Önce doğuda daha sonra eski Pers İmparatorluğunda hüküm süren Arap kralı Muaviyeydi ilk hükümdardı. Bir hıristiyan devlet başkanı. Hangi hıristiyanlık akımına bağlı olduğu bilinmiyor.
Toleranslı birisi olması gerek. Çünkü Suriye hıristiyanları tarafından da övülüyordu. Doğu Suriye Patriği İsoyaw III (ölümü 659) "Din huzur içinde ve çiçek açıyor."(13) diyordu.
Şimdiye dek bilinen ve üzerinde MHMT yazan ilk sikke "Araplara göre" 38 yılında (MS 659), Mezopotamyanın uzak doğusunda bastırıldı. Bu günden sonra bu parolayla çıkarılmış sikkeler, hem coğrafya olarak hem zaman olarak doğudan batıya yayıldılar. Anlaşıldığına göre, geleceğin Abdulmelik'inin geçeceği rota üzerinde, doğudan başlayıp Mezopotamya'da, Filistin'de ve
Kudüs'de bastırılmaya başlandı. Batıya geldiğinde, göze çarpan yerinde MHMT yazan çok dilli sikkelerin kenarlarında muhammad açılımı yer almaya başladı.
Kısa süre sonra ise MHMT yerini muhammad’a bıraktı.
Kim bu muhammad?(14) Arapca "yüceltilen/övülen (benedictus) veya "yüceltilesi/övülesi" anlamına geliyor. Hıristiyan sikke motiflerinde İsa için kullanılan bir sıfat. Bu anlama tarzı 691 yılında Abdulmelik tarafından yaptırılmış olan Kubbetüs Sahra’nın (Ç.N:: Kaya Kubbesi) yine kendisi tarafından içine yerleştirtilmiş olan yazıt tarfından da destekleniyor. Bu yazıt tek ve benzersiz Tanrıya şahitlikle başlıyor ve eski Hristiyanlık inancı çerçevinde devam ediyor; "Övülesi (muhamad[un]) Tanrı kulu/hizmetcisi (‘abd allah) ve onun elçisi (...). Çünkü mesih İsa, Meryemin oğlu, Tanrının elçisi ve sözüdür."
İsanın Tanrı Oğulluğu reddediliyor(15). Bu; Kuranın önermesine de denk geliyor.
Kubbetüs Sahranın içi düzlenmemiş. Ziyon Dağındaki kayanın tepesini çatı gibi örtüyor. Bu ise; Suriye teolojisinde, mesela Aphrahata göre (ölümü 345) bir İsa sembolüdür: "Şimdi kaya üzerinde belirtilen dine ve kaya üzerine kurulu binaya kulak verin(...). İsa, peygamberler tarafından kaya diye adlandırılan (...).(16)"
Artık Abdulmelikin sikkelerindki haç motifleri yerini kaya gibi İsa motiflerine terketmeye başladı; Bizans ve Suriye hıristiyanlarından farklı olan bir Arap krallığı işareti/sembolü.
Muhammad terimi başlangıçta, - tıpkı ‘abdallah sıfatı (Tanrının kulu/hizmetcisi) peygamber, elçi, mesih terimleri gibi – bir hristiyan ünvanıydı. Daha sonraları mumammad temsil ettiği İsa'dan koptu, ayrıldı. Bu iki diğer gelişme ile de gözetlenebilir: 707/708 yıllarında Şamda yapılan Emevi Camisi (Ç.N.: Mescidel-
Emeviyye) ve 756 yılında Medinede kurulan Kutsal Mabedin yazıtları
Kubbetüs Sahranınki ile formal olarak benzer yapıdadır: Tek olan Tanrı övüldükden sonra, muhammada, Tanrının kulu/hizmetcisine ve elçisine şehadet edilir. Ama Kubbetüs Sahrada olduğu gibi İsa, Meryemin oğlu, açıkca anılmaz.
Oralardaki formüle etmeler, Kudüsdeki teolojiyle benzer olsa da, direk İsa ile ilişkili değildir. Benzer olgu sikkelerde de mevcuttur. Onların kaya sembolleri mesela haç işaretlerinde olduğu gibi, artık açıkca hristiyanlık olarak göze çarpmıyordu. Muhammad'ın mihenk noktası artık yoktur. İzole edilmiş bu terim artık, yeni "materyal"ile doldurulabilinirdi.
O, ilk olarak 8. yüzyılın ilk yarısında, bir arap peygamberi görünümde tarihleştirildi. En eski kaynak olarak Şamlı Johannes bir yalancı peygamber
Ma(ch)medden bahsediyor. Daha sonraları, 9. yüzyılda, yine bir hıristiyan ünvanı olan ‘abdallah, Tanrının kulu/hizmetcisi, Muhammedin babası olarak tarihleştirildi: Abdullahın oğlu Muhammed. Bu zamanda başlangıç olayları da
Arapların etnik yurdu olan Arap Yarımadasına kaydırıldı(17). Bu konuda yardımcı olan bir olgu da, Kuran materyalleriyle direk bağlantısı olduğu halde artık çoktanberi mevcut olmayan Mezopotamyanın Arabiya Krallığı veya
Bizansın provencia Arabiası ve fakat Kuran’ın bu bağlantıyı anımsar olmasıydı.
Muhammad hıristiyanlığı ve Kuran hareketinin başlangıcı , sikkelerin şahitliğine bakıldığında, Mezopotamyanın uzak doğusundan kaynaklanıyor. Buna temeli
Eski Suriyece ( Aramca) olan sözlerin/önermelerin yazı şekilleri de işaret ediyor.
8. yüzyılın ikinci yarısından 9. yüzyılın başına kadar geçen zaman için de kaynaklar az.Bir çok bölgede zaman zaman gevşek olsa da Arap Egemenliği artık yerleşiyor. Sikkelerin ve yazıtların üzerindeki semboller apokaliptik programlardan çıkmış izlenimi veriyorlar. Buna paralel olarak, günlerin bittiğinde ortaya çıkacak olan kurtarıcıyı (İsa?) atıflayan hıristiyanlıkdan motiflenmiş mehdi düşünceleri ortaya çıkıyor. 9. yüzyıl literatüründe sayılan fakat sikkeler tarafından desteklenmeyen, mesihi adlandırmalar halifelerin isimleri olarak yorumlanıyor. Bu sembolik terimler kişi isimleri mi yoksa bu isimlendirmelerin arkasında anonim hükümdarlar mı yatıyor? 8. yüzyılın sonunda ilk olarak Mekke göze çarpıyor. Mekkede yapılan ilk sikke hicri 203 tarihli. Peşinden hicri 249 ve 253 tarihliler geliyor. Nihayet bu zaman civarında
İslam kendi ayakları üzerinde duran bir din olarak ortaya çıkıyor ve daha önceleri Panteteuchun (Ç.N.: Musaya atfedilen 5 kitap) yazarlarının İran tarihinin araçları ile ayrıntılı bir şekilde yaptıkları gibi, kendisini daha eskilerde çıkmış gibi gösteriyor(18). Bu zamanda yapılan okullar da da Perslerin geleneklerini andırıyor(19).
Kuran Hakkında Birkaç Not
Tarihi belirlenmiş en eski tam teşkil Kuran 870 yılından kalma. Ama, çoğu 8. yüzyılın ikinci yarısından kalma parçalar halinde el yazmaları da mevcut. Bu parçalar, sure sıralamasındaki değişiklikleri ve bazı diğer özellikleriyle, Kuranın bu zaman içinde henüz tamamlanmamış olduğunu gösteriyor. Herşeyden önce ama, "defektif" diye anılan şekilde yazılmış : Bütün Sami yazılarında olduğu gibi sesli harfler mevcut değil, bunlardan ayrı olarak sessiz harfler de tek anlamlı değiller. Arapca 28 tane sessiz harf tanıyor ama, bunların sadece yedi tanesi yanlış anlaşılmayacak harf işaretine sahip. Diğer bütün sessiz harfler çok anlamlı olup anlamına ancak seslendirme işaretleri ile karar veriliyor; üstüne veya altına konulan birden üçe kadar noktalarla. Eski el yazmalarında sesli harfler bulunmadığı gibi hemen hiç seslendirme işaretleri de mevcut değil. Bazı harflar iki ile beş arasında anlamlara gelebiliyor. Mesela r veya g, r veya z, b veya t gibi. Yazının okunması ve tabi anlamı bir çok yerde belirsiz oluyor.
Ancak 9. yüzyıl süresinde bu yazılara seslendirme işaretleri ve sesli harfler eklendiler(20).
Her şeyden önce Christoph Luxemberg'in dil bilgisi temelinde yaptığı araştırmalar şimdiki Kuranın Eski Suriyece ve Arapcanın eşit yoğunlukda kullanıldığı bir bölgede yazılmış olduğunu gösterdi. Arapca yazılmış Suriyece sözler olarak okunduğunda Kurandaki bir çok muğlak anlamlı noktalar anlam kazanıyordu. Böylece Kurandan, tamamen yeni ve çoğunlukla Hristiyanlığa dayanan önermeler ortaya ortaya çıkıyordu.
Christoph Luxemberg yeni çalışmaları – ampirik denilecek kadar – Kuranın Arapca yazılmış halinin temelini Suriyece alfabesi oluşturduğunu gösteriyor(22). Suriyece ve Arapca yazılarda kullanılan birbirine benzeyen fakat farklı sessiz harflerin el yazmalarında birbiriyle karıştırılmış olabileceğini de göz önüne alarak, kopyalama hatalarının mevcut olduğunu gösteriyor. Ancak bu birbirine karıştırma hataları düzeltiğinde anlam ifade eden kelimelerle okumak mümkün oluyor.
Bu bilgi, teolojik ve nümizmatik araştırma sonuçlarıyla birleştiririldiğinde, Doğu
İrandaki eski Suriye cemaatının, çerçevesi henüz tam belli olmayan bir Kuran önermeleri/sözleri kataloğu oluşturduğu anlaşılıyor. Bu önermelerin görevi Tevrat ve Evangelizmi yorumlamak ve benzerliklerini (islam) göstermek olsa gerekdi. Jan M.F. Van Reet’e göre bu görev için Doğu Suriye Teolojisi
Okullarında özel öğretmenler dahi vardı(23).
Bu Kuran Sözleri, artık Arapca dilli hristiyanlar tarafından, batıya getirildi ve Abdulmelik ve peşinden gelen Velid'in zamanında, eski Suriyece-Arapca karışımı bir dille , ama Arapca yazısıyla yazıldı. Nihayet son aşamada, defektif yazılmış olan Kurana, muhtemelen ek önermeler/sözlerle, 9. yüzyılın sonlarına kadar sesli harfler ve seslendirme işaretleri eklendi ("Plene Yazma Stili"). Fazla bir değişikliğe uğramayan alfabe işaretlerinin (rasm) yorumu artık İslam anlayının etkisindeydi. Kuran bu son aşamasında, "arkeolojisi ve anlaşılmayan bazı yerleri göz ardı edildiğinde, artık bir İslam kitabıdır.
Geri dönüp baktığımzda; eş zamanlı kaynaklar göze alındığında ortaya çıkan görüşler göre, çok sayıda geleneksel pozisyonun/görüşün düzeltilmesi gerektiği bunların İslam Bilimlerinde tartışılması gerektiği ortaya çıkıyor. Başlangıcın tarihi şartlarının göz önüne alınması, dogmaların gevşemesi ve moderne doğru atılması gereken bir adım anlamında, bilinçlenmenin Hıristiyanlığa etkisinde görüldüğü gibi, gerekli bir şans kapısı açabilir.
Kaynaklar:
1- Hans Zirker, Christentum und Islam. Theologische Verwandtschaft und Konkurrenz, Düsseldorf 1989, S. 79.
2- Rudi Paret, Vorwort, in: Der Koran. Übers. und hrsg. von Rudi Paret, Stuttgart-Berlin-Köln-Mainz (1979), 20049, S. 5.
3- Carl Heinrich Becker, Grundsätzliches zur Leben-Mohammed-Forschung, in: Ders., Islamstudien. Vom Werden und Wesen der islamischen Welt, Bd. 1, Leipzig 1924, S. 520f.
4- Josef van Ess, Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra. Eine Geschichte des religiösen Denkens im frühen Islam, Berlin, Bd. 1: New York 1991, Vorwort VIII.
5- Vgl. zu diesem Fragenkomplex Karl-Heinz Ohlig, Hinweise auf eine neue Religion in der christlichen Literatur "unter islamischer Herrschaft", in: Ders. (Hrsg.), Der frühe Islam. Eine historisch-kritische Rekonstruktion anhand zeitgenössischer Quellen, Berlin 2007, S. 223 - 325.
6- Vgl. Ders., Ein Gott in drei Personen? Vom Vater Jesu zum Mysterium' der Trinität, Mainz-Luzern 20002, S. 40f.
7- Paul von Samosata, Aus dem Hymenäusbrief, in: Friedrich Loofs, Paulus von Samosata. Eine Untersuchung zur altkirchlichen Literatur- und Dogmengeschichte, Leipzig 1924, S. 324.
8- Ders., Fragmente aus dem Synodalbrief, 5, in: F.Loofs,ebd., S. 331.
9- Aphrahatis Sapientis Persae Demonstrationes 17, 3.4. Deutsch in: Aphrahat, Unterweisungen, aus dem Syrischen übersetzt und eingeleitet von Peter Bruns (Fontes Christiani, Bd. 5.1), Freiburg-Basel-Wien u.a. 1991, S. 419f.
10- Vgl. Erich Kettenhofen, Deportations II. In the Parthian and Sasanian Periods, in: Eshan Yarstater (Ed.), Encylopaedia Iranica, Vol. VII, Fascicle 3, Costa Mesa, Cal. 1994, S. 298 - 308.
11- Vgl. zum Folgenden vor allem: Volker Popp, Die frühe Islamgeschichte nach inschriftlichen und numismatischen Zeugnissen, in: Karl-Heinz Ohlig/Gerd-R. Puin (Hrsg.), Die dunklen Anfänge. Neue Forschungen zur Entstehung und frühen Geschichte des Islam, Berlin 20073, S. 16 - 123; Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: ebd. S. 124 - 147; Volker Popp, Von Ugarit nach Sâmarrâ. Eine archäologische Reise auf den Spuren Ernst Herzfelds, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 13 - 222.
12- Die These, Münzprägungen seien konservativ und verwendeten alte Symbole weiter, gilt nur innerhalb fortdauernder Traditionszusammenhänge. Hätte es einen ideologischen Bruch - den Wechsel vom Christentum zum Islam - durch islamische Eroberungen gegeben, wären die Münzen anders, im Sinne der neuen Religion, gestaltet worden.
13 'Iso'yaw patriarachae III. Liber epistularum (CSCO, Vol. 12, Scriptores Syri II, tomus 12), S. 172.
14- Vgl. zu Folgendem Karl-Heinz Ohlig, Vom muhammad Jesus zum Propheten der Araber. Die Historisierung eines christologischen Prädikats, in: Ders. (Anm.5), S. 327 - 376.
15- Ich beziehe mich auf die Dokumentation und Übersetzung der Inschrift von Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: K.-H. Ohlig/G.-R. Puin (Anm. 11), S. 124 - 147.
16- Aphrahat (Anm.9). Er führt noch viele alttestamentliche Stellen an, in den von Stein/Fels die Rede ist; alle diese Stellen deutet er christologisch.
17- So auch Patricia Crone, What do we actually knowabout Mohammad? www.openDemocracy.net(31.8.2006). Sie nimmt allerdings fälschlich die Gegend um das Tote Meer als Entstehungsort des Islam an.
18- Vgl. Ignaz Goldziher, Islam und Parsismus (Islamisme et Parsisme), deutsch in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 418.
19- Vgl. I. Goldziher, ebd., S. 419f.
20- Vgl. Karl-Heinz Ohlig, Weltreligion Islam. Eine Einführung, Mainz - Luzern 2000, S. 60 - 67.
21- Vgl. Christoph Luxenberg, Die syro-aramäische Lesart des Koran. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Koransprache, Berlin 20073.
22- Vgl. Ders., Relikte syro-aramäischer Buchstaben in frühen Korankodizes im higasi- und kufi-Duktus, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 377 - 414.
23- Vgl. Jan M. F. Van Reet, Le coran et ses scribes, in: Acta Orientalia Belgica (hrsg. von C. Cannuyer), XIX: Les scribes et la transmission du savoir (volume édité par C. Cannuyer), Brüssel 2006, S. 67 - 81.
T.D Sitesi

6 Nisan 2016 Çarşamba

FARKINDA MISINIZ?.. YOKSA UNUTTUNUZ MU?.. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ İLE YAPILAN İLK İKİLİ ANTLAŞMALAR

AMERİKA  BİRLEŞİK DEVLETLERİ  İLE  YAPILAN  İLK İKİLİ  ANTLAŞMALAR
ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, 23 Şubat 1945 tarihinde imzalandı. Borç alma ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma TBMM'de 4780 sayıyla yasalaştı. Anlaşmanın temel özelliği, adının Karşılıklı Yardım Anlaşması olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıydı. Anlaşmada, 'Koruyucu Hükümler' olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil ABD'nin 'haklan' korunuyordu. Anlaşmanın II. maddesi şöyleydi: TC hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ye teslim edecektir.' Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması, örneği olan bir uygulama değildir. TC hükümeti, ABD'ye hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.
ABD ile yapılan ikinci anlaşma, 27 Şubat 1946 gün ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemeleri satın alması koşuluyla Türkiye'ye borç verilmesiydi.
Türkiye 1950'ye dek ABD ile 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi ile İlgili Anlaşma, 6 Aralık 1946 tarihli Kahire Anlaşmasına Ek Anlaşma, 12 Temmuz 1947 tarihli Askeri Yardım Anlaşması ve 27 Aralık 1949 tarihli bir başka Askeri Yardım Anlaşmasını imzaladı.
Demokrat Parti döneminde, 1954 yılında uluslararası petrol şirketlerinin adamı Max Bell'in hazırladığı ve Atatürk'ün çok önem verdiği petroldeki devlet tekelini kaldıran Petrol Yasası çıkarıldı. Bu yasanın 136. maddesi şöyleydi: Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez.
23 Haziran 1954 yılında, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Vergi Muafiyetleri Anlaşması imzalandı. Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye'deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu. 1959 yılında millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD hükümeti olmasını kabul eden, İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması yasalaştırılıyor ve bu yasaya Erzurum Milletvekili Sabri Dilek, 'Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir diye tepki gösteriyordu.
ABD ile Türkiye arasında 12 Kasım 1956 tarihinde Tarım Ürünleri Anlaşması imzalandı. 24 Eylül 1963 gün ve 11513 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, ABD Türkiye'ye 46,3 milyon dolarlık (o zaman 1 dolar 10 liraydı) buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktı. BU ürünler azgelişmiş bir tarım ülkesi olan Türkiye'nin temel ürünleriydi ve bunlar ABD gibi bir ülkenin eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu. Ama daha vahim olanı anlaşmanın 2. ve 3. maddeleriydi. 2. madde şöyleydi: Türkiye'nin yetiştirdiği ve bu anlaşmada adı geçen ya da benzer ürünlerin Türkiye'den yapılacak ihracatı Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir.' 3, maddenin b bendi ise, Türk ve Amerikan hükümetleri Türkiye'de Amerikan mallarına karşı talebi artırmak için birlikte hareket edeceklerdir' diyordu.
31 Mayıs 1968 tarihinde yapılan ve 12978 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan, Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Kredi Anlaşması;  Türkiye'yi ekonomik, mali ve siyasi bağımlılığa sürükleyen koşullu kredi anlaşmalarına çarpıcı bir örnektir. Anlaşma 30,5 milyon dolarlık bir anlaşmaydı ve Türkiye'nin bu borcu koşullara bağlanmıştı. Etibank'ın Ergani hariç tüm bakır işletmelerini ABD'nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.'ye devretmesini şarta bağlayan anlaşmanın 3. maddesi şöyleydi: 'Şirketin kuruluş sözleşmesi, tescil belgesi, organizasyon şeması, Türk hükümetinin krediyi şirkete borç vereceğine ilişkin hükümetle şirket arasında yapılmış olan sözleşmenin tasdikli bir örneği, yönetim kurulu üyelerinin isimleri Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilecektir. ABD'in bütün bunları uygun görmesi halinde kredi ödemesi yapılacaktır.'
ABD ile yapılan ikili anlaşmalar burada konu edilenlerden çok daha fazladır ve büyük bir karışıklık içindedir. İlgili ve sorumlu Türk makamları, Amerikalılarla yapılan anlaşmaların anlam ve kapsamının ne olduğunu, ne zaman imzalandığını ve hangi koşulları taşıdıklarını bilmiyorlardı. Bu karışıklıktan Amerikalılar geniş ölçüde yararlanarak Türkiye'de diledikleri gibi hareket etmişler ve anlaşması olmayan konularda bile anlaşma varmış gibi uygulama yapmışlardı, Orgeneral Refik Tulga bu konuda 1969 yılında şu açıklamayı yapmıştı; "Genelkurmay, bir anlaşmaya dayanmadan kullanılan Sinop ve Yalova havaalanları için, Amerikalılara 'buradan çıkın' diyordu. Amerikalıların yanıtı 'bize müsaadeyi hükümet verdi' oluyordu. 'Anlaşmayı gösterin' dendiğinde Amerikalılar 'anlaşma yok' demekten başka yanıt bulamıyorlardı."
Türkiye ile Batılılar arasında uzun süre içinde oluşturulan anlaşmalar setinin temel özelliği, Türkiye pazarını adım adım yabancı rekabete açması ve büyüme ihtiyacı içindeki ulusal tarım ve sanayinin gelişimine engel olmasıydı Bu engelleme ABD ve AB kaynaklı programlar ve bu programların dayanağı olan yabancı uzman raporlarıyla gerçekleştiriliyordu.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, ABD yardımlarına yön vermek üzere Amerikalı ekonomist Thornburg Türk ekonomisini inceledi ve Türkiye'nin “Bugünkü Ekonomik Durumunun Eleştirisi” adlı bir rapor düzenledi. Atatürk dönemi ekonomik uygulamalarını eleştirmekle başlayan rapor, Türkiye'nin ağır sanayii kurma girişimlerine karşı çıkıyor, Karabük demir-çelik tesislerinin tasfiyesini istiyor ve 125 lokomotif imal edecek kapasitede bir fabrika kurma projesini reddediyordu.  Thornburg,  Türkiye’nin lokomotif fabrikası kurmak için istediği krediyi kastederek, Türkler böyle düşündükleri sürece dolarlarımızın ABD'de kalması daha iyi olacaktır' diyor ve Türkiye'nin makine, uçak ve dizel motoru yapımı projelerine kesin bir biçimde karşı çıkarak, Türkiye'yi bu tür düşüncelerden vazgeçmesi yönünde adeta tehdit ediyordu: 'Amerikalılar böyle düşünenleri iyi çalışma arkadaşı saymazlar.' Thornburg Raporu, bugün Türkiye'ye kurtarıcı gibi getirilen Kemal Derviş'in, Dünya Bankası yetkilisi olarak 1978 yılında Türkiye için hazırladığı raporun hemen aynısıydı.
Atatürk döneminde gerçekleştirilen ekonomik atılımlar ve bu atılımları planlayan, uygulayan ve geliştiren ulusçu Kadroların tasfiyesini öngören Thornburg anlayışı, Türkiye'de sürekli bir biçimde iktidar oldu. Bu iktidarın somut ifadesi olan hükümetlerin hemen tümü, anti-Kemalist politikalar yürüttüler. Atatürk'ün Türkiye için sakıncalı gördüğü hemen her girişimi uygulamaya soktular. Thornburg Raporu'yla aynı anlayışa sahip olan ve Atatürk döneminde rafa kaldırılan 1800 sayfalık Dorr Raporu yeniden gündeme getirildi ve uygulandı. 1945'ten sonra yeniden Türkiye'ye gelen Dorr'a olağanüstü ilgi gösterildi ve kimi hükümet üyeleri Dorr'a, “Raporun kendileri için kutsal kitap olduğunu” söylediler.
1945'ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi ve bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı; gübre ve tarım ürünleri dahil ithalata yönelindi; yoğun olarak dış borç alındı; NATO'ya girildi; Petrol Kanunu çıkarılarak petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı; KİT'lerin satılacağı açıklandı. Yasadışı ilişkiler ve karaborsayla palazlanan zenginler türedi, arazi spekülatörleri ve büyük toprak sahipleri, uluslararası şirketlerin temsilciliklerini almaya başladılar. CHP, 1947 yılında programını değiştirdi ve Demir-Çelik Kombinaları, Genel Makine Fabrikası, Elektrolitik Bakır Kombinası gibi ağır sanayi projelerinden vazgeçildiğini açıkladı. MKE'nin (Makine Kimya Endüstrisi) gerçekleştirdiği ve Danimarka dahil birçok ülkeye ihraç edilen 8 kişilik yolcu uçağı üretimine son verildi.
Türkiye, Batıya bağlanmanın yeni bir aşaması olan Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET) sürecine 20 yıllık anti-Kemalist uygulamalar döneminden sonra böyle geldi. 1959'da üyelik için AET'ye başvurduğunda, Türkiye Atatürk'ün 1938'de bıraktığı Türkiye'den çok farklı bir yerdeydi. Tam bağımsızlıktan ödün vermeyen, emperyalist bloklarla ittifak yapmayan, kendi gücüne dayanarak kalkınan ve dünyanın hiçbir ülkesine en küçük bir bağımlılığı olmayan, borçsuz ve bağlantısız Türkiye'nin yerinde; iç ve dış siyasette özgürce karar üretemeyen, açık bütçeli, sanayileşemeyen ve sürekli borçlanan bir Türkiye vardı. Ülkeyi yönetenler Batıya bağlanmaktan başka bir yolun olmadığını söylüyor, söylemleri yönünde uygulamalar yapıyor, üstelik bu uygulamaları Atatürkçülük adına yaptıklarını ileri sürüyorlardı.
Atatürk'ün ölümüyle başlayan ve 1963 yılında AB ile imzalanan Ankara Anlaşması'na dek geçen 25 yıllık geri dönüş süreci içinde, yapılan uygulamalar ve bu uygulamaların Türkiye'yi getirdiği durum şuydu:
1- Türkiye, imzaladığı çok sayıda uluslararası ve ikili anlaşmayla yönetim inisiyatiflerini önemli oranda yitirdi ve egemenlik haklarını dışarıyla paylaşır duruma geldi, Atatürk'ün yaşamsal düzeyde önem verdiği tam bağımsızlık işleyişinden vazgeçildi ve Tanzimat Batıcılığı yeniden yerleşik devlet politikası haline geldi.
2- Ulusal sanayi yatırımları durduruldu, dış yönlendirmelere bağlı olarak 'savaş zenginleri ve dış borca dayanılarak tüketime yönelik montaj yatırımlarına yönelindi. Dışardan alınan borçlar, teşvik kredisi adıyla, yerli ortak bularak yatırım yapan uluslararası şirketlere devredildi ve geleceğini Batıya bağlamış olan yeni bir işbirlikçi zümre yaratıldı.
3- Yabancılara hemen her alanda imtiyaz hakları tanındı. Petrol başta olmak üzere tüm stratejik madenler yabancı sermaye yatırımına açıldı. Yatırımcı kuruluşların yönetimlerine, dışarıda eğitim gören ve Batı değerlerini temsil eden kadrolar getirildi. Ulusçu ve Atatürkçü kadrolar devlet yönetiminden uzaklaştırıldı.
4- Dış ticaret ve bütçe dengeleri bozuldu. İhracatın ithalatı karşılaması oranı sürekli küçüldü ve bütçe açıkları hızla arttı. Bu olumsuz gelişmenin doğal sonucu olarak ve giderek artan bir yoğunlukta dış borçlanmaya gidildi. Milli kambiyo işleyişi zedelendi, Türk parası sürekli değer yitirdi.
5- 'Eğitim Birliği' ilkesi uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye her çeşit insan yetiştiren bir ülke haline getirildi. Misyoner okulları, tarikat mektepleri, paralı kolejler, imam hatip kurs ve okulları, yabancı dilde eğitim yaygınlaştırıldı. Köy enstitüleri ve köy öğretmen okulları kapatıldı, eğitimin ulusal niteliği bozuldu.
6- Bağımsız ve bağlantısız niteliğiyle tüm dünyada saygı uyandıran Atatürkçü dış siyasetten vazgeçildi. Batı politikalarının dümen suyuna gidildi. Türk ordusunun büyük bölümü NATO emrine verildi. Kore'ye asker gönderildi. Kurtuluş Savaşı ile örnek olunan ve anti-emperyalist bir mücadele içine giren 'mazlum' uluslar değil, büyük devletler desteklendi. Kemalist Cumhuriyetin saygınlığı yitirildi.
7- Gelişmiş ülkeler öncülüğünde kurulup geliştirilen hemen tüm uluslararası örgütlere üye olundu. Truman Doktrini, Marshall Planı, IMF, Dünya Bankası, Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü politikalarıyla emperyalizm Türkiye'de içsel bir olgu haline getirildi; Türkiye'nin geleceğine bu örgütler karar verir hale geldi.
8- Atatürk döneminde sıkı bir biçimde denetlenen ve ulus karşıtı hiçbir faaliyetine izin verilmeyen Fener Rum Patrikhanesi'ne ayrıcalıklı bir hoşgörü gösterildi. CIA görevlisi Athenagoros Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığına geçirilerek patrik yapıldı; Milli Eğitim Bakanlığı, Heybeliada Ruhban Okulu'nun Teoloji Yüksek Okulu adıyla, İlahiyat Fakültesi haline getirilmesine izin verdi.
9- Sınır komşularıyla, Atatürk döneminde geliştirilen dostluk ilişkileri kalıcı düşmanlıklara dönüştürüldü. Sovyetler Birliği ve Yunanistan birinci tehdit unsuru düşmanlar haline geldi. Menderes hükümeti Irak'a askeri müdahale yapmaya kalkıştı. Türkiye 'düşmanlarla' çevrili bir ülke haline geldi.
10- Yaygın ve etkili bir kültürel yozlaşma yaşandı. Atatürk'ün bizzat katıldığı Türk dili ve tarihi konusundaki çalışmalar geliştirilmediği gibi yapılanlar, sistemli bir karşı çıkışla ortadan kaldırıldı. Özellikle Amerikan kaynaklı 'kültür' ürünleri bilinçli programlarla yaygınlaştırıldı. Toplumsal değerler ve ulusal kimlik kalıcı bozulmalara uğradı. Demokratik hemen hiçbir gelişmeye izin verilmedi. Partiler ve örgütler kapatıldı. Atatürk'ün özellikle emperyalizme karşı söylemleri bile 'suç' olarak değerlendirildi. Köy enstitüsü çıkışlılar başta olmak üzere hemen tüm ulusçu aydınlar baskı altına alındılar, cezai kovuşturmaya uğradılar. Türkiye, kendi aydınlarını yok eden bir ülke haline geldi.
[Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye

25 Mart 2016 Cuma

14 MAYIS MİLLİ BAYRAM OLSUN; ERKİN USMAN

14 MAYIS MİLLİ BAYRAM OLSUN
ERKİN USMAN
Bu ilginç, toplumsal isteğin çıkış noktasında "Demokratlar Grubu" var.
Topluluğun Genel Başkanı da Samet Ocakoğlu...
Peki şimdi, "Demokratlar Grubu" nedir?
"BAŞKAN SAMET OCAKOĞLU VE DEMOKRATLAR GURUBU" 
Kısaca yanıtlamak gerekirse, 14 Mayıs 1950 Türk siyasal hayatında bir dönüm noktasıdır.
14 Mayıs 1950, saf ve berrak bir milli iradenin gerçekleştiği gündür.
Bu milli hareketin 20l0'lu yıllardaki öncüsü de, gerçek Demokrat Partili bir ailenin son kuşağında yer alan Samet Ocakoğlu ile dava arkadaşları...
Ocakoğlu "Amacımız, merhum Başvekil Adnan Menderes ve çalışma arkadaşlarının şahsiyetlerini ve hizmet dönemleri ile sürdürülebilir politik uygulamaları hakkında maziden geleceğe ışık tutacak nitelikli ve seviyeli çalışmalar yapmak" diyor ve ekliyor:
"Amaçlarımız arasında hizmetleri ile milli hafızada yer etmiş olan devlet adamlarının hatıralarını yaşatacak etkinlikleri düzenlemek de yer alıyor. 14 Mayıs'ın milli bayram olarak ilan edilmesinin gerekçesinde de vefa duygusu var."
"Demokratlar Grubu"nda Ocakoğlu'nunu yol arkadaşları arasında Gökhan Karateke, Cihan Canuyar, Birgül Çelik, Ahmet Duymaz, Hakan Özen, Ahmet Durmaz var.
Yine Dedebaşı sorunu: "Burada kanun yok"
Burası Karşıyaka'nın vazgeçilmez köşelerinden biri. Yeşil-Kırmızılı camianın özellerinden...
Dedebaşı halkı bir aya yakın süredir, aniden ortaya çıkan bir trafik kapışmasını ibretle izliyor.
6100 numaralı sokağın sakinleri, arabalarını apartmanların çevrelediği boş alana bırakıyordu. Burası semtin bir mini otoparkı haline gelmişti ki, günün birinde buruda bir oto galerisi kuruldu ve huzursuzluk bundan sonra başladı,
Veli Çakmak isimli bir mahalleli diyor ki:
"Bu galeri her gün buraya 60-70 satılık arabayı getiriyor, bizim özel araçlarımıza yer kalmıyor. Evimizin, apartmanımızın önü, satılık araba vitrini oldu."
Ali Riza Özgün, "Karşıyaka Belediyesine başvurduk. Gerekli işlemlerin yapıldığını söylediler. Hiçbir gelişme olmadı. Adamlar belediyeyi takmıyor.
Polisi de... Şimdi, Bölge Trafik Müdürlüğünü göreve çağırıyoruz" diyor ve ekliyor:
"Burada kanun işlemiyor mu? Dedebaşı'nda huzur kalmadı."
"Bir Sevdadır Kemeraltı"
Geçen gün kapım çalındı. Kurye bir paket teslim etti. İçinden bir kitap çıktı. Başlığı "Bir Sevdadır KEMERALTI". Hem heyecan, hem de helecanla sayfalarını çevirmeye başladım. 1. sayfaya el yazısı ile bir not da düşülmüş:
"Mektep, spor, tüm hayatım boyunca değer verdiğim kardeşim Rıza SAYSEN'e 01.03.2016 Gürkan ERTAÇ."
Kitabın yazarı sevgili kardeşim Gürkan ERTAÇ'ı iyi tanırsınız. 1957'de Sabah Postası Gazetesi'nde başlayan gazetecilik serüveni ve aşkı tam 59 yıldır, bir spor muhabiri olarak hiç sönmeden devam ediyor. Bu yarım asrı aşan aydınlık mesleki yaşamında Ege Ekspres, Hürriyet, Günaydın ve Yeni Asır Gazetelerinin yanı sıra, SKY ve Ege TV kanallarına da katkılarda bulunmuş. Sevgili Gürkan ERTAÇ'ın ÇEŞME GÜNEŞİ Gazetesi'nde de köşesi var.
Sevgili Dost,
Türkiye'miz zor günlerden geçiyor. "Bir Sevdadır KEMERALTI", son olaylardan dolayı kararan ruhumu tedavi edici bir ilaç gibi geldi. Bu eseri bütün kalbimle öneriyorum. Okuduktan sonra, farkına varmadan gelip geçtiğiniz, dolaştığınız KEMERALTI'nı bir başka göz ile gözlemleyeceksiniz.
Hele İzmirli iseniz, yıllardır iş için, alışveriş için, gezmek için adımladığınız bu yörede neler yaşandığını daha iyi özümleyeceksiniz. Kemeraltı'na damga vuran nice değerleri hasretle, minnetle anacaksınız. Bazen hüzünlenecek, bazen de kitapta adı geçen kişi/ler ile aranızda geçen müşterek bir hatıranızı anımsayıp gülümseyeceksiniz.
Erkin USMAN & YENİ ASIR

24 Mart 2016 Perşembe

DEMOKRASİNİN VAZ GEÇİLMEZ YEDİ MADDESİ... Yalçın KOÇAK

DEMOKRASİNİN VAZ GEÇİLMEZ
YEDİ MADDESİ...
Yalçın KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Akşam sabah insanlarımız metro, otobüs, garabet mahluk metrobüs ile eski CHP'nin tercihli yolunda  balık istifi seyahat ediyorsa, plaka ve araç vergisi ile yolun bedelini ödeyenler sıkışmış trafikte fuzuli benzin yakıp ülkenin dövizini, kendi zenginliğini heder edip bu çileye ses çıkarmıyorsa, Köyden gelen müteahhit ve belediye başkanlarının şehirden, şehirliden, medeniden adeta intikam alırcasına yaptığı emsalsiz rantçılığın hesabını soramıyorsa, şu aşağıdaki 7 sorunun yarısından demokrasimiz geçer not alamıyorsa, biz neden bahsediyoruz süratle kendimize çeki düzen vermenin, içimizi köşe, bucak temizlemenin, mahalli idarelere ve bürokrasiye çöreklenmiş hainlere çeteleriyle birlikte yol vermenin, bürokratik tahakküme dur demenin zamanı gelmişte geçmektedir.
Ya medeni hadari kendine gelir geleceğe sahip çıkar ya da bedevi bu ülkeyi perişan eder.
            Bu yedi soru; 1944 yılının 29 Ağustosunda London Times’da yayınlanmıştır. 
Hani şu sabahın 7 sinde kapıyı çalanın sütçü olduğundan emin olunan rejimin adı demokrasidir diyen, Monarşik İngiliz krallığından.  
Gel de kötü de emperyalizme, sömürü varsa dışarıdakilere, içeridekilere bu 7 madde. Bu yedi maddeli rejimin adı ne olursa olsun, altına aidiyet imzasını seve, seve koyarım.
            London Times'e göre Özgür bir Toplum için Vazgeçilmez Şartlar Nelerdir? Okuyalım.
1. İfade özgürlüğü, karşı çıkma özgürlüğü ve dönemin yönetimini eleştirme özgürlüğü var mı?
2. Halkın onaylamadıkları bir Hükümeti görevden alma hakkı var mı ve iradesini gerçekleştirebilecekleri anayasal yolların sağlandığı açık mı?
3. Yürütmenin şiddetinden, linç tehdidinden ve herhangi bir siyasi partiye bağlı herhangi bir kuruluşun tehdidinden uzak hukuk mahkemeleri var mı?
4. Bu mahkemeler, insan zihninde ahlak ve adaletin geniş ilkeleriyle özdeşleşen açık ve iyi düzenlenmiş kanunları uyguluyor mu?
5. Hem fakir hem zengin için, hem Hükümet görevlileri hem özel kişiler için tarafsızlık söz konusu mudur?
6. Kişinin hakları, devlete karşı görevlerine bağlı olarak korunuyor, açıklanıyor ve yüceltiliyor mu?
7. Ailesini geçindirmek için her gün zorluklar ve mücadeleyle para kazanan sıradan bir köylü ya da işçi, Gestapo gibi Nazi ve Faşist partilerin başlattığı tek bir partinin kontrolündeki acımasız polis teşkilatının bir gün karşısına çıkarak onu adil ve açık bir mahkeme olmaksızın götürüp esaret ve kötü muameleye maruz bırakacağı korkusunu taşıyor mu?..
            Bu yedi maddeye demokrasimizi nasıl ulaştırabiliriz sorumuz ve gündemimiz bu olmalı. İktidar ve muhalefet bu konuya yoğunlaşmalı, Anayasa ve Başkanlık sisteminden önce bürokratik sultanın burnunun sürtülmesi, yetki sınırları gerisine çekilmesi ve bu 7 madde için TBMM'de yasal düzenlemeler yapmalıdır.
            Yönetebilen ve hesap verebilen bir demokrasiye sahip olamadıysak bu 90 yıllık Cumhuriyet sevdamızda bir ahraz bir arıza var demektir. 
Almanya ve Güney Kore Cumhuriyetleri ve ekonomileri ortada, bizimki de meydanda: hangi kıstaslarla ölçelim ve biçelim. Bilen varsa beri gelsin. 
Süleyman Demirel, vefatından kısa bir süre önce çok doğru bir söz sarf etti; ''Türkiye yönetilmez, İdare edilir.'' Çıkarım yaparsak: Yönetmek isteyenlerin önü kesilir.
Anlayana...

17 Mart 2016 Perşembe

ENVER TURGUT, “13. Dönem İzmir ve 14. Dönem Kayseri Milletvekili, Gazeteci Uğur DÜNDAR’a ve Türk Kamuoyuna duyurmak için yazdığı Açık Mektup”

Sayın Uğur DÜNDAR Kardeşim,
Arena Programınızı ve Sözcü Gazetesinde yayınlanan yazılarınızı dikkatle okuyor, özenle takip ve gayretinizi takdir ediyorum. Bu güzel ülkede, yöneticiler tarafından yapılan hata, ihmal, kusurları ve suiistimalleri “hak, adalet, hukuk ve halk adına” verdiğiniz uzun soluklu mücadele sürecinde açıklıyor, yorumluyor ve bu sayede beni ve benim gibi bütün vatandaşlarımızı uyarıyor, aydınlatıyor ve bilinçlendiriyorsunuz.
Size içtenlikle teşekkür eder, başarılarınızın devamını dilerim.
Ancak, bugünkü nesil geçmişimizi pek bilmediği için, yaşanan olaylar ile sebeplerine dair kanaat önderleri tarafından sürekli açıklanan, anlatılan ve yorumlanan analizleri pek fazla önemsemiyor. Hatta algılamıyor, anlamlı bulmuyor ve değerlendirmiyor bile! Zira onlar yakın geçmişimizde olup-biten hadiselerden habersiz. Maksatlı bir biçimde yönlendirilmiş, beyinleri yıkanmış ya da bir kültür baskısına maruz kalmış olabilirler.
Gerçek şu ki: Eskiden insanlarımız birbirlerine bu kadar zarar vermezdi. Ülkemizde barış, karşılıklı anlayış ve tolerans iklimi vardı. Bırakın şehirlerimizde dükkânını kapatmadan Camiye giden esnafı; Köylerimizde bile evlerin dış kapıları kilitlenmezdi, açıktı... Karşılıklı güven, itimat, saygı ve muhabbet çemberinde yürüyen hayat çerçevesinde, neredeyse bütün kapılar çalınmadan içeri girilebilirdi…
Bugün çelikten yapılmış kapılara dahi güven kalmadı.
Ülkemizde yaşayanların kulakları var duymuyor, gözleri var görmüyor, burunları koku almıyor. İnsanlar ağız ve dilleri olduğu halde, kendilerine reva görülen zulmü konuşmaktan çekiniyor. Toplumla birlikte düşünerek söyleyecekleri sözlerinden dolayı mahkemelerde sürünüp baskı altında yaşamaktan endişe ediyorlar.
Hâsılı 80 milyona yakın insanımız devletin başında oturan kişiden korkuyor.
Okuryazarlarımız bile sağ, sol, Kürt-Türk milleti olarak bölünmüş durumda. Üstüne üstlük, hükümet olan siyasi partiler de Türkiye’yi bölüyor. Sade vatandaş ne yapsın. Bu ülkenin insanlarını başta dış devletler olmak üzere içerdekiler de dış güçlere uyarak halkımızı bile bile birbirlerine düşman haline getirmiş bulunmaktadırlar.
Ben, TES-İş Sendikasının 10 yıl başkanlığını yapmış ve 1965 yılında İzmir, 1969 yılında Kayseri milletvekilliğinde bulunmuş bir kişiyim. Gerek çalışma hayatım ve gerekse politika hayatım boyunca insanların bir arada, kardeşçe yaşamalarına özen gösterdim, önem verdim. Bu uğurda, hiçbir ayrım yapmadan ve her hangi bir parti farkı gözetmeden yıllarca devlete ve millete hizmet ettim. Sonuçta, onurlu ve sorumlu bir vatandaş olarak, 1991 yılında başımdan geçen “ibretlik bir olayı” sizlere anlatmak ve değerli kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.
Şöyle ki:
Biz aile olarak Demokrat Partiliyiz. 1991 genel seçiminde bana Milletvekilliği teklifi geldi. Ben de, önce memleketim Diyarbakır’a gidip, ortamı bir yoklayayım, ondan sonra “ya evet veya hayır” derim diye düşündüm. Bu amaç ve niyetle memlekete gittim. Önce, kendi köyümde durumu göreyim diye (doğduğum) köyün kahvesinde 100 -150 kişinin bulunduğu ortamda konuyu açtım. İki dönem İzmir ve Kayseri’den seçilerek Milletvekilliği yaptığımı anlattım ve “Bu sefer kendi ilimden teklif yapıldı, ben de, önce sizlerin görüşünü almadan bir karar vermek istemedim” dedim. Bu minval üzere bir saat kadar konuştum, açıklama ve önerilerde bulundum. Kimseden ses çıkmadı. Oysaki başka zamanlarda köye gittiğimde, bana gösterilen ilgi ve alâka muazzamdı. Şimdiki yaklaşım ve davranış biçimi ile mukayese ettiğimde çok şaşırdım ve hayal kırıklığına uğrdım.
Kahveden çıktık eve yöneldik. İki eniştem ve 8 genç yeğenimle eve vardığımızda onlara, bu ilgisizliğin nedenini sordum. “Toplantıda 21 pkk’lı vardı. Onların yarattığı baskı ve korku yüzünden kimse sesini çıkaramadı” dediler. Bir müddet sonra istirahat etmek için odama geçtim. Yaklaşık 1 saat sonra Amcamın oğlu Hüseyin misafirlerimiz geldi, diye beni uyandırdı. Sırtıma bir gömlek alarak salona çıktığımda, karşı sedirde 4 silahlı kişi ile karşılaştım. Doğrusu biraz irkildim, ama yapılacak bir şey yoktu. Kahvede beni dinlemişler. Salona girdiğimde saat: 01.00’di. Benden çok genç olmalarına rağmen yerlerinden bile kalkmadılar. Ben de karşı sedire oturdum. Usulen ‘hoş geldiniz’ dedim. “Bu saatte geldiğinize göre bana bir sorunuz varsa sorunuz” dediğimde: “Siz daha önce Kürtler için ne yaptınız ki şimdi aday oluyorsunuz? Ayrıca hangi partiden aday olmak istiyorsunuz bilmek istiyoruz. Eğer Erbakan’ın partisinden adaysanız, derhal buradan gidin! Değilseniz, o zaman konuşalım” dediler, ben de cevaben: “Bugüne kadar aday olmadım ki, size nasıl cevap vereyim, bugüne kadar kimi seçmiş iseniz bu soruyu onlara sorun” dedim.
Devamla: “Ben buralıyım. Daha önce İzmir ve Kayseri’den milletvekili oldum. Ancak şimdi, kendi memleketimden aday olabilmenin araştırmasını yapıyorum. Bu nedenle buradayım. “– Kürt hakları için ne düşünüyorsunuz?..” Cevap: “Burada, bu evde doğdum. İlkokula burada başladım sonra Ankara’ya gittim orada okuyarak ve çalışarak kendimi yetiştirdim. Sonra TES-İş Sendikası Genel Başkanı oldum. Derken, İzmir ve Kayseri milletvekili oldum. Oralarda kimse bana Diyarbakırlı bir Kürtsün demedi. Dahası, her hangi bir aykırı soru veya hitapla da karşılaşmadım. Ama ne yazık ki, şimdi kendi köyümde, doğduğum evde “Kürt haklarıyla ilgili soruya” muhatap oluyorum!..
Verilen cevap: “ –Sen T.C. leşmişsin.”
-Evet ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Bundan dolayı da iftihar ediyor ve kendimle gurur duyuyorum. Şimdi ben de size sorsam, siz bu ülkede doğmuşsunuz, sizin nüfus cüzdanınızda T.C. olması gerekir. Eğer Nüfus cüzdanınız yoksa, bu takdirde bana hitap edemez ve benden hesap soramazsınız dediğimde başka konulardan soru sormaya başladılar. Konuşma, bu minval üzere yaklaşık 5 saat sürdü. Daha fazla zamanınızı almak istemiyorum. Bu zorlu karşılaşmadan sonra kendime soruyorum! Hangi akılla bu yola çıktım, bugün düşünüyor ve cevap veremiyorum.
Sabah olmuştu. Uyuyamadım. Köyün muhtarını çağırdım. Köyle ilgili bilgi vermesini istedim. Akşamki olaydan sonra bana verdiği bilgi şöyle: Geçen gün köye 5 cemse dolusu asker geldi. Bana, köyde 7 den 70’e kadar kim varsa çağır dediler. Bütün köylüleri çağırdım, köyün meydanı doldu. Yüzbaşı konuşmasında dün bu köye teröristler (PKK) gelmiş. Birinin evinde de yemek yemişler. Hanginizin evinde yemek yemişlerse söylesin. Kimseden ses çıkmayınca, bu sefer “kim ki evinde PKK’lıya kapısını açıp yemek yedirdi söylemiyorsa anasını, kızını …, ederim” dedi. Peki, köylüden ve senden bir ses çıkmadı mı? Efendim çıkmadı. Sadece ‘haklısınız’ dedik. Daha, daha dedim. Muhtar, “bu sefer de beni sıkıştırıp deşme beyim, çektiğim sıkıntı bende kalsın” dedi…
Köyden ayrılarak ilçeye, Kaymakamın makamına gittim. Orada hâkim, savcı, jandarma komutanı ve belediye başkanı ile bir araya geldik. “Maksadım sizi ziyaret etmekti, köylerle ilgili sıkıntılarınız ve bu vesileyle sizlerin bu ilçede şikâyetiniz var mı?” dedikten sonra, Jandarma komutanına hitaben; “Komutanım gece 12 den sonra evinizin kapısı çalınsa ne yaparsınız, kapıyı açar mısınız?”Açarım dedi, başınıza silahlı 4 kişi çıkarsa ne yaparsınız? Buyurun derim dedi. İşte dün gece benim başımdan böyle bir olay geçti. Tahminen 16 -22 yaşlarında 4 silahlı ile karşı karşıya geldim. 5 saat onlarla konuştum, beni tehdit ettiler, sizi dağda misafir ederiz dediler. Benim ölüm çıkar dedim. Orada kaymakam, hâkim, savcı ve belediye başkanı hayretler içinde beni dinledikten sonra, hemen şunu ilave etmek gereğini duydum. Bizler ne yapıyoruz, köydeki muhtarın söylediklerini anlattım ve dedim ki: “Gece PKK zulmü, gündüz güvenlik görevlilerinin baskısı ve yaptırımı karşısında, vatandaş kime yaransın?...”
Bu gördüklerim ve yaşadıklarımın tarihi 1991’dir.
O tarihlerde teröristlerin sayısı 3-5 bin kişi olarak tahmin ediliyordu. Bugün siz takdir ediniz, bunlara yandaş olmadığımız için 1994 tarihinde doğduğum 800 m2 kapalı ev alanında 85 baş küçük ve büyükbaş hayvan içinde olmak üzere diğerleri ile birlikte 11 ev ve bir değirmen yakıldı, kül oldu. Bu durumun bilgisi geldiğinde; Sayın Süleyman Demirel Başbakandı, Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı idi. İkisine de telgrafla durumu bildirdim. Hiçbir netice elde edemedim. Bundan sonrasını siz takdir edersiniz. Bir misal olarak bizim köyde elektrik var, içme suyu evlerde akıyor, yolu asfalt, ipek böceği islim binası; Arazi sulama kanalları var. Şu anda hepsi kapalı, hiçbir tarla ekilmiyor. 360 haneli köyde 30 -40 hane kalmış durumda. Kalanlar da yaşlı olup, ömrünün son demlerini köylerinde tamamlamak isteyenlerdir...
Sadece bizim köyde yaşayanlardan 65 aile İzmir’e yerleşmiş. Bursa, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya ve Muğla illerinde bu rakama yakın insanlarımız kendilerine iş bulmuş veya iş kurmuş, evlerini almışlar, çocukları ilkokulda, lisede okuyor. Üniversitede olanlar da vardır. Bunların tamamı hayatlarından memnun… Bir kısım aileler de, Vanlısı, Batmanlısı, Siirtlisi ve Mardinlisi, Orta Anadolu’ya ve Ege’ye, kendi evleri, aile/akraba çevreleri ve memleketlerinden kaçarak gelmişler.
Bu insanlar eğer bölücü olsalar batıya doğru gelirler miydi?
Şimdi size söylemek istediğim bir düşüncemi ifade etmek, açıklamak istiyorum.
Bu ülkede barış içinde beraber yaşayanlar: Alevi-Sünni, İsevi-Musevi, Kürt, Laz, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Türk, Arap, Ermeni, Yahudi, Rum, Elen ve buna benzer sözlerin kullanılış biçimleri, insanları rencide edecek tarzda olmamalı? İnsanlarımızı birleştirmekten çok, ayrıştırma amacı güden bu tür sözlerden milletçe kaçınmalı ve sakınmalıyız. Ülkemizde faklı “ana dil, din, inanç, mezhep ve lehçelerin varlığını” kültürel bir zenginlik olarak kabul etmeli ve bu vatandaşlarımıza karşı çok hassas ve saygılı davranılmalıdır.
İşte bu duygu ve düşüncelerimi, kendi yaşamımdan örnekler vererek size iletmek ve aracılığınızla kamuoyunu bilgilendirmek istedim. Değerlendirilme şeklini, bütünüyle sizin takdirlerinize bırakıyorum.
Selâm ve saygılarımla.,
Enver TURGUT
             Ankara: 17 Mart 2016
TES-İŞ Sendikası Genel Başkanı
13. ve 14 Dönem Kayseri ve İzmir Milletvekili
Demokratlar Kulübü Başkan Vekili
SEN-DER, Sendikacılar Derneği Başkanı
İletişim,  GSM: 0 532 367 23 77
İletişim, e.Mail: enverturgut06@gmail.com

9 Mart 2016 Çarşamba

Tek Parti Döneminde Ekmek Neden Karneyle Dağıtılıyordu?, Tıbbiyeli Hikmet

Tek Parti Döneminde Ekmek Neden Karneyle Dağıtılıyordu ?
Tarih biliminin temel disiplinlerinden zerre kadar nasibini almamış, tek amacı Cumhuriyeti, Atatürk’ü ve İnönü’yü kötülemek olan cahillerin sıkışınca gündemi, değiştirmek için en çok başvurdukları yalan tek parti döneminde halkın ekmeğe muhtaç olduğu, insanların yiyecek ekmek bulamazken zorla şapka giydirildiği yalanıdır. Diğer yalanlarında olduğu gibi yine sıfır bilgi, sıfır mantık, sıfır dürüstlük… Mesele sadece Cumhuriyeti kötülemek başka bir şey değil…
Tarih hakkında yorum yapıyorsanız bilmeniz gereken en temel kural olayların ve kişilerin yaşadıkları döneme göre değerlendirilmesi gerektiği kuralıdır. Bu kural olmadan olmaz. Misal milliyetçiliğin M sinin bile olmadığı 15. yüzyılda padişahlar neden Türkçü değildi diye soramazsınız. Bu soru kendinizi komik duruma düşürmekten başka işe yaramaz.
Cumhuriyetin kuruluşu ve ilk yıllarında yapılan icraatları değerlendirirken de bugünün durum ve koşullarına göre değerlendirirseniz gerçeklere ulaşmanız mümkün değildir. 1. Dünya savaşı ve ardından kurtuluş savaşında yaşanılan sıkıntıları bilmeden, Cumhuriyetin hangi yokluk ve yoksulluklarla kurulduğunu kavramadan tek parti dönemini doğru şekilde değerlendiremezsiniz.
1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiğinde ülkede tek fabrika yoktur. Sivas’tan öteye demiryolu yoktur. Halkın yarısı salgın hastalıkların pençesindedir. Okuma-yazma oranı erkeklerde % 7 kadınlarda ise binde 8. Doktor yok hastane yok mühendis yok tarım yok. 12 yıl aralıksız süren savaşlar sonucunda evini, tarlasını, eşini, çocuğunu kaybetmiş bir halk… İşte Cumhuriyet’e Osmanlı’dan kalan miras budur ve ilk 15 yılda 46 fabrika kurulmuş, 3800 km yeni demiryolu ve 4000km devletleştirilen demiryolu ile toplam 7800 km demiryolu yapılmış, uçak fabrikaları kurulmuş, okuma yazma oranı % 20 lere çıkarılmış ve en önemlisi salgın hastalıkların kökü kazınmıştır. Eğer bugün Veremden, tifodan, koleradan ölmüyorsanız Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki sağlık devriminin başarısıdır. Hastane kuyruklarını bitirdik diyerek sağlık devrimi yaptığını zannedenler tek parti dönemindeki devrimlerin büyüklüğünü anlayamazlar.
Atatürk 1938’de ebedi yolculuğuna çıkıp aramızdan ayrıldığında işte böyle bir Türkiye miras bırakmıştı. Bu dönemde iç isyanların olduğunu, 1929 Dünya ekonomik krizinin dünyayı kasıp kavurduğunu da unutmamak lazım. 1938 yılında zengin olmayan ama üreten, geli,şen, gelecek için umut veren bir Türkiye vardır ve dünya ekonomik krizinden 10 yıl sonra Türkiye ikinci kez büyük bir sınav beklemektedir. 20. yüzyılın en kanlı, en zalim, yaklaşık 50 milyon kişinin hayatına mal olan 2. Dünya savaşı…
Savaş demek açlık demektir, yoksulluk demektir, ekmeğe muhtaç olmak demektir. Hele bu savaş dünya çapında büyük bir savaş ise ister katılın ister katılmayın savaşın olumsuzluklarından etkilenmemeniz mümkün değildir. Bu yüzden CHP zamanında ekmek karneyle dağıtılıyordu diye boş boş konuşmadan önce hangi dönemde dağıtılıyordu bunu bilmek lazım. Sadece bunu bilmek yetmez o dönemde dünyada durum nasıl bilmek lazım. Bunları bilmeden konuşmak kahve muhabbetinden öteye geçemez.
CHP dönemini anlatmadan önce gelin biraz geçmişe gidelim. Osmanlı döneminde savaş dönemleri nasıldı okuyalım. Karneyle ekmek dağıtımı sadece CHP döneminde mi olmuş yoksa geçmişte de bu uygulama yapılmış mı görelim. Hani tarihimizle yüzleşelim diyorlar ya buyurun size tarihle yüzleşme
Bilindiği gibi 1. Dünya savaşı Osmanlı’nın sonunu getiren büyük savaştır. Ayakta durmakta zorlanan imparatorluk şuursuzca savaşa sokularak yıkılmıştır.1914 yılında Osmanlı devletinin dış borcu 104.202.000 Osmanlı lirasıdır. Yıllık geliri 30.000.000 Osmanlı lirası olan imparatorluk, bunun 13.000.000 Osmanlı Lirasını borç taksitine ve faizine ödemektedir. Devletin nasıl bir çaresizlik içinde olduğunu anlayın… Bu şartlarda savaşa giren Osmanlı savaş başladığında Tekalif-i Harbiye komisyonları kurmuş, ordunun ihtiyacı için halkın mahsulüne tarlasına el koymuştur.
"Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte seferberlik ilan etmiştir. Ancak seferberliğin beraberinde getirdiği sıkıntılarla karşı karşıya gelinmiştir. Tarım alanında çalışan nüfusun – yüzde 80’i, askere alınmış, bu da tarımsal üretiminin azalmasına yol açmıştır. Ayrıca yurtdışından gelen tahıl ithalatı da savaş nedeniyle özellikle İtilaf Devletleri’nin Çanakkale Boğazı’nı kapatması ile sekteye uğramıştır. Örneğin savaştan önce İstanbul’da ithal edilen un miktarı 25 bin ton iken savaşın başlamasıyla 8 bin tona düşmüştür." ( Zafer Toprak, İttihad-Terakki ve Cihan Harbi: Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik, Homer Kitabevi, İstanbul 2003 s.127)
Savaşa bu şartlarda giren Osmanlı zamanla sert önlemler almaya çalışmış ve bu doğrultuda şehirlerde ‘‘İaşe-i Umumiye erzak merkezleri" açılmıştır. Yani İnönü döneminde gerçekleştirilen karneyle ekmek dağıtımının aynısı.. Demek ki neymiş karneyle ekmek dağıtımı İnönü dönemine özgü bir durum değilmiş değil mi?
İaşe-i Umumiye İstanbul Erzak merkezine ait dağıtım fişleri
Savaşın olumsuz şartlarını her geçen gün daha fazla yaşayan halk zaman geçtikçe yiyecek bir lokma ekmeğe bile muhtaç duruma gelmiştir. Aşağıda vereceğim temel gıda ihtiyaçlarının fiyatlarına ait tablo o dönemdeki ekonomik sıkıntıları çok net bir şekilde gösteriyor. Bu rakamları çok dikkatli okuyun ve savaşın yıkıcı boyutunu anlamaya çalışın
Birinci dünya savaşı öncesi ve esnasında İstanbul’da bazı tüketim maddelerinin cari fiyatları (Yıllık ortalama kurus)
1914 yılında ekmek 1,25 kuruş iken 1918 yılına gelindiğinde 34 kuruş olmuş… Düşünün en temel ihtiyaç olan ekmeğin fiyatı 4 yılda yaklaşık 30 kat artmış. Sadece bu bile savaş döneminde çekilen kıtlığı göstermiyor mu?
"Örneğin serbest piyasada satılan ekmeğin fiyatı dört yıl içinde 27.2 kat, unun fiyatı 25.7, makarnanın fiyatı 30, sütün fiyatı 25.2 ve gazyağının fiyatı 93.3 kat artmıştır. Dikkat edilirse savaşın bitiminden hemen sonra fiyatlar düşme eğilimine girmiştir." (Vedat Eldem (1994), Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1994 s. 50-51)
Osmanlı dönemindeki ekonomik durumu gördükten sonra İnönü dönemine geçebiliriz. Ne demiştik ? Savaş yokluk, açlık, kıtlık demektir. 2. Dünya savaşı ise 1. Dünya savaşından hem süre hem de yıkıcılık açısından daha büyük bir savaştır ve savaş başladığında Türkiye henüz 16 yıllık yeni bir devlettir. Böyle bir dönemde ekmekle karne dağıtılmasını geçin savaşa girmemek bile büyük başarıdır. 1. Dünya savaşında yapılan hata tekrarlanmamıştır. Çünkü devletin başında 1. Dünya savaşında ve kurtuluş savaşında savaşmış, milletin nasıl sıkıntılar çektiğini görmüş bir asker vardır. Bu yüzden savaşın ne olduğunu bilmeyenler İnönü’nün 2. Dünya savaşı politikalarını anlayamazlar
II. Dünya savaşı sırasındaki ülke ekonomisi, I. Dünya savaşı sırasındaki ülke ekonomisinden kuşkusuz daha iyidir. Ama Türkiye II. Dünya savaşına girmediği halde savaşın sıkıntılarını yakından hissetmiştir. Savaşa girme ihtimaline karşı erkek nüfusun büyük bir bölümünün silâhaltına alınması ülkedeki buğday üretimini düşürmüştür.(Haldun Gülalp, Gelişme Stratejileri ve Gelişme Ideolojileri, Yurt Yayınları, Ankara, 1983 s.35)
Ülkedeki un üretimi azalınca buğday tüketimini kontrol altına almak için 13 Ocak 1942 de ekmek karnesi uygulaması başlatılmıştır. Burada gözden kaçırılan husus savaş şartlarında yaşanılan bir dönem olduğudur. Çevrenizde büyük bir savaş varken dünyaya kayıtsız kalamazsınız. Yarın bir gün savaşa girseydik ordunun yemek ihtiyacı nasıl karşılanacaktı ? O zaman dünyada savaş varken sen niye önlem almadın demezler miydi ? Elbette derlerdi. O halde bu saçma duygu sömürüsü niye ? Karneyle ekmek dağıtımı her şeyden önce savaşa hazırlık için alınan bir önlemdir.
20 Aralık 1941 tarihli Ulus gazetesi
Karneyle ekmek alan bir vatandaş
2. Dünya savaşında dağıtılan ekmek karneleri
Peki şimdi şu soruyu soralım. 2. Dünya savaşında karne uygulamasını gerçekleştiren tek ülke biz miydik? Avrupa ve dünya çok refah içinde mi yaşıyordu ? Tabiki hayır. Eğer bir ülkede savaş varsa ne kadar güçlü olursanız olun hayatın güllük gülistanlık devam etmesi mümkün değildir. Her şeyden önce savaş olağanüstü bir durumdur. Böyle bir durumda üstelik savaşın tam ortasındaysanız hayat olağan devam edemez. İşte o dönemde dünyanın en güçlü ülkeleri olan ABD, İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerden örnekler
2. Dünya savaşında İngiltere’de ekmek kuyruğunda bekleyen halk
2. Dünya savaşında İngiltere’de ekmek ve yiyecek karnesi örnekleri
İnönü ekmeği karneyle dağıttı diye saçmalayanlar 2. Dünya savaşı sırasında dünya devi İngiltere’de elbise ve ayakkabının bile karneyle dağıtıldığını biliyorlar mı acaba ? Hiç sanmıyorum
2. Dünya savaşında İngiltere’de elbise karnesi örneği
2. Dünya savaşında İngiltere’de ayakkabı karnesi örneği
Sadece İngiltere’de karne uygulaması olduğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Dünyanın diğer büyük devletleri, Fransa, Almanya ve İsveç’te de temel ihtiyaçlar karneyle dağıtılmıştır
2. Dünya savaşında Fransa’da kullanılan karne örneği
2. Dünya savaşında Almanya’da kullanılan karne örneği
2. Dünya savaşında İsveç’te kullanılan karne örneği
Şimdi sıkı durun.. Dünyanın süper gücü ABD de bile savaş zamanında karne uygulaması yapılmıştır. İnönü bizi ekmeğe muhtaç etti diyenlere duyurulur
2. Dünya savaşında ABD’de yiyecek karnesi örneği
2. Dünya savaşında ABD’de petrol karnesi örneği
Osmanlı’nın 1. Dünya savaşındaki İaşe-i Umumiye Erzak merkezleri kurması,2. Dünya savaşında dünyanın süper gücü olan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi devletlerin ayakkabıyı bile karneyle dağıtılması her savaşın ne olursa olsun devletleri zor durumda bıraktığını göstermektedir. Şüphesiz ABD ve diğer büyük devletler aç kaldıkları için karne uygulaması gerçekleştirmedi. Bu uygulama savaş şartlarında alınan bir tür önlemdir. Tıpkı Türkiye’de ekmeğin karneyle dağıtılması gibi… Bu yüzden İnönü zamanında ekmek karneyle dağıtılıyordu diye duygu sömürüsü yapmadan önce bir kez daha düşünün..
TIBBIYELİ HİKMET

5 Mart 2016 Cumartesi

Dikkate değer önemli bir yazı; Ahmet Doğan Şimşek., "BATI DÜZEN KURUCU ROLÜNÜ KAYBETTİ, Kanal A - Alper Tan"

BATI DÜZEN KURUCU ROLÜNÜ KAYBETTİ
Alper Tan
Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, Batılı devletlerin, düzen kurmak amacıyla işgal ettikleri bölgelerde düzeni sağlamada başarısız olduklarını ve Suriye için de iddia ettikleri düzeni sağlayamayacaklarını yazdı. İşte Tan'ın o analizi:
Afganistan'daki Marksist hükümetin daveti üzerine Komünist lider Leonid Brejnev'in emriyle Sovyetler Birliği, 24 Aralık 1979'da Afganistan'a girmişti. Afgan mücahitler, Ruslarla 9 yıl savaştılar. Yenilen Sovyet askerleri 15 Mayıs 1988'de geri çekilmeye başladı ve 15 Şubat 1989'da büyük kayıplar nedeniyle Mihail Gorbaçov'un emriyle işgal sona erdi. 
Savaş sonrası Sovyet güçleri, resmi kayıtlara göre Afganistan’da 14 bin 453 askerini kaybetti. Muhtemelen ölen Rus asker sayısı gerçekte daha fazla. 451 Sovyet savaş uçağı düşürüldü. Afganistan hezimeti Sovyetlerin sonunu hazırladı. Afganistan’dan askerlerini çeken Gorbaçov döneminde SSCB darmadağın oldu.
Sovyetler, Afganistan'a girdiğinde, buranın Sovyetler’e bağlanacağı ve Rus toprakları olarak Hint Denizi’ne kadar inecekleri yazıldı, çizildi. Ama neticede SSCB Afganistan'dan kovuldu ve BİRLİK dağıldı. 
Bu defa 11 Eylül saldırılarını bahane eden ABD, 2001 sonbaharında Afganistan’ı işgal etti. ABD’nin buraya yerleşeceği veya “kuzey” “güney” diye ülkeyi ikiye böleceği yazılıp çizildi. ABD ve yandaşları da burada tutunamadı. Bu sefer dünyanın diğer süper gücü ABD ve diğer destekçileri de o garip Afganistan’dan tekme tokat kovuldu, zelil ve perişan edildiler.. 
Rusların, Amerikalıların, Avrupalıların... Kısacası Haçlı-Siyonist ittifakının küçümsediği işgal ettiği o Afganistan, zayıf ve fakir de olsa hala bütün olarak ayakta duruyor.. Milyonlarca şehit verse de bugün Afganistan süper devletlere mezar oldu.
Afganistan'da şu an bulunan tek askeri ve siyasi güç Türkiye'dir. Türkiye, resmen NATO adına orada ama tüm birlik ve komutanlıklar Türk askerinden oluşmaktadır. Başka yabancı güç kalmadı.
ABD Irak'ı işgal etti... Yıllarca, artık “ABD buradan çıkmaz ve Bağdat artık Washington oldu” denildi, “ABD, Türkiye’ye komşu oldu” denildi. “Kürtler ABD’ye bağlanıyor” diye konuşuluyordu. ABD, Irak’ta da tutunamadı. Çekildi, defolup gitti.. Gitti gitmesine ama yerini İran'a bıraktı. Tüm Irak'ı, İran denetimindeki Iraklı Şiilerin yönetmesini istiyordu. ABD zahiren İran’a düşmanmış gibi yapıyor ama Irak’ı, Tahran’a teslim etmeye yelteniyordu. Başbakan Nuri El Maliki bunun taşeronluğuna soyunmuştu...
Ama Irak Kürtleri ABD’ye uyup İran’a teslim olmadılar. Sünniler ise Saddam’ın generalleri, Saddam’ın istihbarat birimleri eliyle dünyayı sarsan işler yaptılar ve İran’a onlar da teslim olmadılar.. 
Yani işgalciler, Irak’ı da tam olarak arzu ettikleri gibi bölemediler. Herkesin kan, can, para döktüğü Irak'ta yine Sünni ve Kürt kesimler, ABD’ye veya İran’a değil aksine Türkiye’ye yaklaştılar. Bugün artık Irak Kürtleri, Ankara ile kader birliği yaptılar ve fiilen Türkiye’nin bir parçası haline geldiler. Eğer Irak, ABD’nin isteği doğrultusunda ilerde bölünecek olursa Kürtler de dahil özellikle Sünni halkın yakınlaşma veya birleşme konusunda hangi ülkeyi tercih edeceğini öğrenmek için müneccim olmaya gerek yok. Türkiye’nin Irak Şiileri ile de çok iyi ilişkileri var.
Şimdi gündemde Suriye var ve Suriye’nin de üçe bölüneceğinden söz edip masabaşı yeni “Sykes-Picot haritaları” yayınlıyorlar. Washington’da oturup yeni Suriye haritaları üretiyorlar. Şurdan şura Esad’ın olacak, burdan bura PYD’nin olacak. Kalanı muhalifler yönetecek. IŞİD de şurada duracak.. Ohh ne ala...
1991’de işgal ettiğinden bu yana Irak’a düzen getiremeyen, şekil veremeyen, 2001’de işgal ettiğinden bu yana Afganistan’da nizam sağlayamayan Amerika şimdi de Suriye’ye çeki-düzen getirecekmiş. Vay anam vay...
Washington’un üfürükten senaryolarını vahiy gibi görerek bu ülkede ve bu bölgede gelecek planı yapanlar kafalarına şunu soksunlar: 25 yılda Irak’ta, 15 yılda Afganistan’da düzen kuramayan ABD, Suriye’de asla düzen kuramaz, kuramayacak.. 
Yayınladıkları parçalanmış Suriye haritaları ABD’nin psikolojik savaşının bir yansımasıdır. Kaddafi’den sonra Libya’yı bölmek için de çok uğraştılar. Bölmek için Halife Hafter isimli işbirlikçi generali desteklediler. Ama beceremediler. 
Bundan sonraki haritaları işgalci güçler, işbirlikçi azınlıklar değil, toprağın sahibi olan halklar belirleyecekler. Çünkü artık halklar, sömüren istilacılara fırsat vermeyecek. Halklar işgal güçlerine ve ihanet şebekelerine karşı savaşlarını devam ettiriyorlar. Suriye’de devam eden savaş, işte böyle bir savaştır. İstikbal, sömürgecilerin, vesayetçilerin, güçlülerin değil, halkların ve halklarla beraber olan devletlerin olacaktır.
Bu nedenle Türkiye, dış siyasetini ülkelerdeki yönetimler üzerine değil, halklar üzerine inşa ediyor. Bu nedenle Türkiye, bugün yedi düvelle mücadele ediyor, yetmiş yıllık ABD-NATO macerasını çöpe atmaya hazırlanıyor.
Artık Türkiye olmadan bu coğrafyada hiçbir proje icra edilemez. Zemin bulamaz, tutunamaz. Ortadoğu’nun da İslam dünyasının da kalbi Türkiye'dir.. Güçlü devletlerin dünyayı paylaştığı ve yönettiği dönem artık bitmiştir. Yeni Dünya Düzeni, hakiki manada halkların irade ve tercihlerine göre şekillenen bir dünya düzeni oluyor.
Batı yüz yıl önce İslam coğrafyasına misafirliğe gelmişti. Gelirken eli boş gelmedi, fitne-fesat ve bombalarını hediye getirdi. Yüzyıl sonra şimdi Müslümanlar Batı'ya iade-i ziyarette bulunuyorlar. Herhalde eli boş gitmeyeceklerdir. 
Tehditkâr ve buyurgan üslupla Türkiye ve İslam alemine nizam vermeye çalışan Batı, bu günlerde ne oldu ise hümanistleşti. “Dünyamızı savaşla değil, barışla dizayn etmenin mümkün olduğu” telkin etmeye başladılar.
Şimdi oyunun kuralları değişiyor. Bundan sonra kuralları Batı değil, başkaları koyacak. Görünen köy kılavuz istemez. Umutsuzluğa gerek yok. “Gözü olana gün ışımıştır.”
Alper TAN // 01.03.2016