16 Mart 2019 Cumartesi

2050’Mİ?., YOKSA 2023’mü? Prof. Dr. Anıl Ç E Ç E N “2050” Adlı Kitabın yazarı; İsrail Devleti’nin Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından David Passig adında bir araştırmacı.

2050’Mİ?., YOKSA 2023’MÜ?  
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ankara, 16 Mart 2019

Türkiye’de son zamanlardaçok satan kitaplar arasında yer alan ve geleceğe yönelik tartışmalarda hareket noktası haline gelen adı; “2050” olan bir kitap var. Kitabın yazarı; İsrail Devleti’nin Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından David Passig adında bir araştırmacı. Türkiye’de şimdiye kadar batı ülkelerinden fazlasıyla kitap çevrilmiştir ama İsrail’den pek fazla kitabın dilimize kazandırıldığı söylenemez. Hem ismiyle hem de yazarının kimliği ile ülkemizde ilgi çeken bu kitap, özellikle bugün yaşanmakta olan tarihsel sürecin anlaşılabilmesi ve geleceğe yönelik olarak değerlendirilebilmesi açısından önem taşımaktadır. Korsan baskılarıyla sokak satıcılarına kadar yaygınlık kazanan bu kitabı epey bir Türk vatandaşının okuduğu görülmekte, ama bu çok okunan ve tartışmalaradayanak noktası olan yapıtın medya ve kamuoyuna yeterince yansıdığı görülmemektedir. Yazarın Türkiye’nin önde gelen televizyon kanallarından birisinde uzun bir program yapmasına rağmen, kitabın içinde ele alınan yaşamsal önemdeki konuların Türkiye ve Orta Doğu’nunyakın gelecekleri açısından değerlendirilmediği görülmektedir. Bu yazının amacı, böylesine birboşluğun doldurulmasına ve hem bölgeyi hem de ülkemizi yakından ilgilendiren yaşamsal önemdeki konularadaha da açıklık kazandırarak, gelecekte ortaya çıkabilecek muhtemel çatışma ve çekişmelerin önlenebilmesine katkıda bulunmakve bölgesel değişim döneminin barış içerisinde gerçekleşebilmesine yardımcı olabilmektir.
KİTABIN ASIL ÖNEMİ
Kitabın asıl önemi; bir İsrail vatandaşı olan jeopolitik alanındauzmanbirbilim adamı tarafından kaleme alınmasıdır. Bu çerçevede, o ülkenin ve toplumun bakış açısını yansıtmakta ve devletin en üst kademesinde bir danışman olarak daİsrail Devletinin bölgedeki ve dünyadaki gelişmeler karşısındaki bakış açısını ortaya koymaktadır. Şimdiye kadar, Amerika Birleşik Devletleri ya daABD’deki Yahudi lobileri üzerinden İsrail devletinin politikaları ve uygulamaları anlaşılmağa çalışılmış ve bu doğrultuda daha çok ABD ya daAvrupa ülkelerindeyaşayan ya da görevli bulunan Yahudi asıllı uzman ya da bilim adamlarının yazdığı kitaplar ve makalelerden hareket ederek, İsrail olgusu anlaşılmağa çalışılmıştır. Bu doğrultuda geliştirilen yaklaşımlar zaman zamangerçeklere uymuş bazen da ters düşmüştür. İsrail’in dış dünyaya karşı kapalı bir kutu konumunda bulunması, İsrail kaynaklı haber ya da yazıların birbirini tutmaması gibi durumlardadünya ülkeleriyle beraber Türkiye’de Orta Doğu’daki gelişmeleri izlemekte ya da değerlendirmekte zorlanmış ve bu yüzden merkezi coğrafyadakalıcı barışa dönük girişimlersonuçsuz kalmıştır. Basın ve medya organları üzerindenyansıtılan haber ve yorumların taraflı olması nedeniyle, gerçekçi değerlendirmelere ulaşılamamış ve bu yüzden de bölgedeki terör ve savaş süreçlerinin önlerine geçilememiştir. Bu olumsuz durumdan kurtulabilmek için, bilim adamlarının ya da uzmanların hazırladığı raporlara ya da kitaplara daha çok gereksinme duyulmuştur. İşte David Passig’in “2050” adındaki kitabının bugünün koşullarındaböylesine bir boşluğu doldurduğu görülmekte ve İsrail politikalarının, siyasal empati yöntemleriyledaha yakından izlenebilmesine ya da anlaşılabilmesine önemli katkılar getirmektedir. Böylesine bir kitabın yayınlanmasından sonra, Orta Doğu’nun geleceği daha açık ve net olarak görülebilecek ve bu tablo içerisinde İsrail’indurumu ya da giderek değişmeler gösterenjeopolitik konumugerçekçi ve bilimselyöntemler kullanılarak netleştirilebilecektir. Bu kitapta ileri sürülen görüşler veokuyucuya aktarılan bilgiler ele alınmadan, Orta Doğu ya da İsrail’in geleceği ile ilgili kesin görüşlere varmak ya da değerlendirme yapmak çok zor olacaktır.
İSRAİL DEVLETİ’NİN YÜZÜNCÜ YILI
İsrail Devleti 1948 yılında kurulduğu için, 2048 yılında yüzüncü yılına ulaşabilecektir. Türkiye Cumhuriyeti ise 1923 yılındakurulmuş olan bir merkezi devlet olarak2023 yılındayüzüncü yılına erişmiş olacaktır. David Passig2050 yılını kitabına başlık olarak alırken; vatandaşı olduğu devletin bir yüzyılı geri de bırakmasına önem verdiği anlaşılmaktadır. Orta Doğu tarihi açısından bu küçük devletin konumu ele alındığında.; kutsal ilan edilen bu topraklarda üçüncü kez bir Yahudi devletinin kurulmuş olduğu görülmekte ve bu yüzden Yahudiler açısından çok büyük zorluklarla mücadele edilerek üçüncü kez kurulmuş olan İsrail devletinin kalıcılığına öncelikle önem verildiği ve geleceğe ancak yüz yılı geride bırakmış bir İsrail Devleti ile bakabilecekleri anlaşılmaktadır. Tarihte Mezopotamya’dan gelen Babil Krallığı veAvrupa’dan gelen Roma İmparatorluğu gibi iki büyüksiyasal güç tarafından yıkılmış olanİsrail Devleti üçüncü kez kurulurken, kalıcı olmağa öncelik verdiği ve bu yüzden de bütün Orta Doğu bölgesinin İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenmesine önem verdiği anlaşılmaktadır. Kurulduğundan bu yana sürekli olarak savaşan bu küçük devlet, ancak 2050 yılından sonra dünyaya kalıcı olarak bakabileceğini, kitabın yazarı ortaya koymaktadır. Yirmi birinci yüzyılın ortalarına kadar savaş sürecinin devam edebileceği ve bu arada 2020 yılın da İsrail., Suriye ve Türkiye, Rusya savaşlarının çıkabileceği, 2050 yılında ise bir Japonya savaşının gündeme gelebileceği ve Türkiye ile Japonya’nın, Asya’nın en batı ve en doğu ülkeleri olarak bir araya gelecekleri vebu doğrultuda geliştirecekleri yeni siyasal eksen sayesinde Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi büyük Asya ülkelerine karşı yeni bir denge düzeni kurabilecekleri öne sürülmektedir. Böylece, İsrail ve Orta Doğu bölgesinin gelecekleri Asya kıtasındaki dengelere bağlanmakta ve bugünkü batı bloku ile İsrail arasındaki ilişki düzeninin geride kalabileceği ifade edilmektedir.
KİTABI ADI: 2050
2050 adındaki kitabın Türkiye’de yayınlanmasından sonra, bir Türk televizyonundaki programa katılan David Passig, açıkça Orta Doğu’nun geleceğinde Türkiye’nin İsrail’den daha fazla öneme sahip olduğunu söyleyerekTürk kamuoyunubir İsraillibilim adamı olarak yönlendirmeğe çalışmıştır. Soğuk savaş döneminde ABDdesteği ile kurulan İsrail yarım yüzyılı savaşarak geçirdikten sonrayeni dönemdekendisinin merkezinde yer alacağı bir Orta Doğu düzeninigene ABD desteği ile oluşturmağa çalışırken aslında, Türkiye’nin bölge ağırlıklı politikaları ile karşı karşıya gelmişvebatı bloku üzerinden geliştirilmiş olan Türkiye ve İsrail ittifakının, yeni dönemdeeskisi gibikolay olmayacağı, şimdiye kadar kamuoyundan gizlenmiş olançelişkiler ve çatışmaların yavaş yavaş suyun üzerine çıktığı bir aşamada, iyice buiki ülkenin karşı karşıya gelmemesi için İsrailli uzmanınTürk kamuoyunu yeniden kendi ülkesi açısından kazanabilme doğrultusunda, olumlu görünenyeni yaklaşımlarını sergilemeğe çalıştığı görülmüştür. David Passig, Türkiye’nin gelecekte çok büyüyeceğini veeskiOsmanlı hinterlandında etkisini artırdıktan sonra Ukrayna ve Kazakistan gibi iki büyük ülke ile yan yana gelerek Rusya, İran ve Çin üçgenine karşı yeni dengeler oluşturabileceğini ifade etmiştir. Son yıllarda birbiri ardı sıra gündeme gelenolumsuzsiyasal gelişmelerin dıştan sağlanan destekler ileTürkiye’yi bölünmeye doğru zorlaması, ayrıcadini cemaatlerin dışarıdan desteklenerek Türkiye’deki laik devlet düzeninin ortadan kaldırılmak istenmesi ve en önemlisi Türkiye’nin önce Irak sonra da Suriye ve İran gibi iki büyük komşusu ile batı bloku ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda savaşlara sürüklenmesi gibi olumsuz durumlar, Türkiye’de çok büyük olumsuz tepkilere neden olurken, Türk başbakanının açıkça İsrail’e Davos toplantısında“Oneminute“ tavrı geliştirmesi, Türk halkında yaşananlara tepki olarakgizlice gelişen “yeter artık“ duygusunun açığa çıkmasını sağlamıştır. David Passig’in kitabı sanki Türk başbakanının bu tepkisinin izlerini silmek ve Orta Doğu üzerinden İsrail merkezli politikaların Türkiye’yi zor durumlara sürükleyerek, Türklerdehızla gelişen ABD ve İsrail karşıtlığı gibi olumsuz bir imajı düzeltme girişimi olarakhazırlanmışgörünmektedir. Passig televizyon programında Türkleri yeniden kazanmağa çalışmışve Türkiye’yiOrta Doğubölgesinin gelecekteki yıldızı olarak ilan etmiştir.
ABD VE AB
Amerika Birleşik Devletlerinin gelecekte güç kaybederek zayıflayacağını, Avrupa Birliğinin ise bir kıtasal birlik oluşturamadan dağılacağını öne süren bu İsrailliuzman, Türkiye’yi geleceğin süper gücü olarak ilan etmişve özellikleOrta Doğu’da Rusya ve İran gibi iki büyük devlete karşı yeni dengeleri bir süper güç olarak Türkiye’nin kurabileceğini açıklamıştır. Osmanlı imparatorluğu sonrasında kurulmuş olan bütün Orta Doğu devletlerini ciddiye almayanve bunları geçici yapılanmalar olarak gören Passig, Türkiye Cumhuriyetini ise tamamentersi bir doğrultudabölgenin kalıcı büyük gücü olarak gördüğünü söylemiştir. Avrasya bölgesinin zaman içerisinde süper gücü konumuna gelecek bir Türkiye’nin hem Türk dünyası hem de İslam dünyası üzerinden gücünü merkezi bölgede de hissettireceğini ve böylece Orta Doğu’da bir barış düzeni kurulabileceğini belirtmiştir. Tarihin akışı içerisinde Türkiye’nin öne çıkacağını, Türkiye Cumhuriyetinin merkezi bir güç olarak doğu ile batı arasındaki ilişkileri yeniden dengeleyebileceğini öne sürmüştür. Kitabında öne sürdüğü düşünceleri savunan Passig, Orta Doğu’nun geleceğinde İsrail’den daha çok Türkiye’nin etkili bir rol oynayacağınıdile getirmiştir. İsrail’in küçük devlet olduğu içinOrta Doğu’ya egemen olmak açısından yetersiz kalacağını ama bölgenin büyük devleti olarak Türkiye’nin yeni Orta Doğu düzeninin kurulmasında ana belirleyici güç olacağınıifade etmekten çekinmemiştir. Türkiye’nin tıpkı Osmanlı gibi tarihsel eski misyonuna geri dönerek, bölge için merkez ve belirleyici güç olacağını bir İsrail devleti görevlisiolarak hem kitabında yazmış hem de Türk medyasında açıklamıştır. İsrail’in Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak güneyindeki Orta Doğu bölgesindeetkili olmasını, savaşların önlenmesi açısındangerekli gördüğünüsöylerken, bir anlamda da Türk devletini komşularıyla yeni bir savaş sürecinde karşı karşıya getirmiştir.
YAHUDİ DEVLETİNİN KURULUŞUNDAN YÜZ YIL SONRA
2050 yılını, Yahudi devletinin kuruluşundan yüz yıl sonrası için bir stratejik hedef olarak kitabına isim yapan Passig, geçmişten gelen bilgi birikimini detarihten gelen dersler olarak tarihsel mantık başlığı altında kitabının girişinde ortaya koymuştur. İsrail’in üçüncü kez kurulmasında etkili olan tarihsel mirasın kitabın başında açıkça ifade edilmesibölge ile çatışma halinde olan bu Yahudi devletinin sahip olduğu siyasal birikimin anlaşılabilmesi açısından yararlı ipuçları vermektedir. Kutsal kitaplarında belirtilenvaat edilmiş toprakların asıl sahibi olarak kendilerini görenMusevilerinbu hedeflerini koruma doğrultusunda hareket ettikleritarih ile beraber coğrafyayı da bu doğrultuda değerlendirmeğe çalıştıkları görülmektedir. Teritoryal anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında tarih kadar coğrafya bilgisinin de kullanılması, İsrail devletini kuranların ciddi bir jeopolitik birikime sahip olduklarını göstermektedir. David Passig bu konulara kitabının ilk bölümlerinde yer verirken, aynı zamanda değişen dünyanın yeni koşullarını dikkate alarak jeopolitiğin yeni ve değişken kuralları doğrultusunda İsrail’inOrta Doğu’daki konumunu anlatmağa çalışmıştır. Zaman faktörünü öne alan değerlendirmeler yaparken, değişen dünyanın öne çıkardığı yeni tabloların gerçekçi değerlendirmeler ileanlatılmağa çalışıldığıgörülmektedir. Özellikle, jeopolitik biliminin değişken unsurları olandemografi ile beraber teknolojizaman faktörü içerisinde ele alınırken, İsrail ve Orta Doğu’nun geleceği içingerçekçi değerlendirmeler yapılmıştır. Aynı zamanda ekonomi alanı da değişken bir unsur olarak ele alınırken, dünyanın gelecekteki enerji, madenve diğer kaynakları dikkate alınmıştır. Bu çerçevede, dünyanın merkezine İsrail merkezli olarak bakamayan David Passig, Türkiye’yi geleceğin dev ülkesi olarak ilan etmiş ve İsrail’in boşluğunu Türkiye ile doldurmağa çalışmıştır. Küçük ülke olan İsrail ile dünya dengelerinin merkezde yönlendirilmesinin mümkün olamayacağıortaya çıktığı için, bu dengelerin yeniden kurulmasında merkezi büyük ülke olarak Türkiye’nin öne çıkarılmak istendiğini, kitabın yazarı açıkça ortaya koymaktadır.
GELECEĞİN SÜPER GÜÇLERİ
David Passig, kitabının üçüncü bölümünde geleceğin süper güçlerini sayarken, ABD ve Rusya ile beraber Türkiye Cumhuriyetine de yer vermişama Çin gibi bir büyük dev ülkeyi bu bölümde dikkate almamıştır. ABD’yi hem geleceğin süper güçleri arasına alan ama aynı zamanda bu büyük ülkenin güney eyaletlerinin yakın zamanda koparak Meksika ile birleşeceğini öne süren yazarAmerika’nın gelecekteki konumu açısından çelişkili yorumlardan kurtulamamıştır. ABD üzerinden bir dünya hegemonyasının korunması isteği İsrail açısından da öne çıkarken, bu ülkenin aynı zamanda parçalanacağının kabul edilmesi de gelecekte ABD’siz bir dünya düzeni olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Rusya’yı yeni dönemde de dünyanın süper güçleri arasına koyan yazar, bu büyük devletinABD ile yeni bir soğuk savaşa girişeceğini, 2020 yılındaİsrail Suriye ile savaşırken, Rusya’nın da Türkiye ile savaşacağınıaçıkça öne sürmüştür. Mısır, Suudi Arabistan, Suriyeve Ürdün gibi ülkeleri Orta Doğu’nun geleceği açısından ele alarakdeğerlendirmeler yapanyazar, kitabında İran’a yer vermeyerek gerçekçi olmayan biryaklaşımizlemiştir. İsrail’in Orta Doğu egemenliği açısından Türkiye ve İran’ınkarşılıklı olarak savaştırılması yıllardırhedeflenmesine rağmen, sanki böyle bir durum yokmuş gibi bir yaklaşımın kitapta sergilenmesi, bu yapıtın inandırıcılığı açısından son dereceolumsuz ve eksik bir tutum olmuştur. Yirmi birinci yüzyıldayeni bir Orta Doğu düzeni oluşturulurken, İran yokmuş gibi davranmakancakkamuoyunu yanıltmak açısındandeğerlendirilebilecektir. Böyle bir davranış ise, Türkiye’nin pohpohlanmasıyla İran engelinin aşılmak istendiğini ortaya çıkarmaktadır. Asya’nın en ucundaki ada ülkesi olan Japonya bileOrta Doğu’nun geleceği açısındanincelenirken, İran’ın ele alınmaması ya da yok sayılması kitabın inandırıcılığını sarsmaktadır.
2050 İSİMLİ KİTABIN EN İLGİNÇ BÖLÜMÜ
2050 isimli kitabın en ilginç bölümü ise; yeni yüzyıldadeğişen İsrail jeopolitiğinin ele alındığı, Yahudilerin kanıtlanabilen tarihi ile beraberbu toplumun kökenleri, kimliksorunu, fiziksel varoluş kaygıları ile berabercoğrafi sınırları ve ülkenin tomografikhatlarınınincelendiğibeşinci bölümdür. Bugünkü İsrail olgusu anlatılırken, eski çağlarda kurulmuş olan birinci ve ikinci İsrail devletleri ele alınmakta, bunların kuruluş süreçleri vedüzenleri incelerek, yıkılma ve dağılma durumlarıüzerinde durulmaktadır. Süper güçler ve bölge devletleri karşısındaİsrail’in durumujeopolitik değerlendirmeler yolu ileortaya konulurken, dünyanın merkezi coğrafyasında vekutsal ilan edilen topraklarda bir Yahudi devletinin var olma modelleri üzerinde durulmaktadır. Tamamen bağımsızbir ülke olarak İsrail’invar olmasını David modeli olarak açıklayan yazar, Kral Davut adına buismin geliştirildiğini söylemektedir. İkinci seçenek olarak bir imparatorluğun parçası ya da yenilmiş bir müttefik ya da yarı özerk bir eyalet olarak varlığını koruma modeliniikincivar olma biçimi olarak dile getirmektedir. Pers imparatorluğunun bütün Orta Doğu’yu işgal ettiği zaman, Yahudilerin bu büyükdevlete bağlı olarakbir eyalet konumundaki yaşam düzenleriniikinci modele örnek göstermekte ve buna Pers modeli adını vermektedir. Üçüncü modelde iseİsrail tamamen yokolur, özerkliğini kaybeder ve vatandaşları sürgüne gönderilir ki, bu duruma da Babil modeli adını vermektedir. Aslında Roma modeli de denebilecek bu üçüncümodeli önlemek üzere, İsrail’inönce David modeli ilebağımsız bir devlet olarakayakta kalma yollarını deneyeceği amabunda başarılı olamazsa o zaman daPers imparatorluğu ya daOsmanlı dönemindeki gibi bir Filistin ya da İsraileyaleti olarakPers modeli adını verdiği ikinci bir alternatifyol ile varlığını sürdürmeğe çalışacağı kitapta öne sürülmektedir. İsrail merkezli bir yeni Orta Doğu federasyonunu ya da büyük devletiniYahudilerin oluşturamaması durumunda, Persler zamanında olduğu gibi bir bölgesel büyük devletin içindeküçük Yahudi devletinin debir eyalet olarakvarlığını sürdürebileceğigene aynıkitaptaifade edilmektedir. Babil, Pers,Roma, Selçuklu ya da Osmanlı gibi imparatorluk düzenleri tarihin her dönemindemerkezi alanda görülebildiğinden, İsrail’in gerçekçi davranarakkendi hegemonya düzeninin kuramadığı noktada, bölgesel bir büyük devlet yapılanmasının içinde yer almayı ve böylesine bir siyasal yapılanmanın parçası olmayı kabul ettiği görülmektedir.
ÖNCELİĞİ DAVİT MODELİNE VEREN İSRAİL
Önceliği David modeline verenİsrail’in, merkezi coğrafyada bağımsız bir devlet yapılanması doğrultusunda varlığını koruyamadığı noktada, bir bölgesel büyük devletin içinde yer almayı ve bunun bir parçası olarak yola devam etmeyi bir alternatif olarak benimsediğini David Passig, İsrail devletinin bir danışmanı olarak ortaya koymaktadır. Büyük İskender’in Makedonya imparatorluğunu bile bölgedeİsrail’in varoluşu açısındandeğerlendiren yazar, İsrail’in küçük bir devlet olaraksüper güçlere karşı kendisini ancak bölgesel bir devlet yapılanmasının içinde yer alarakkoruyabileceğinidile getirmektedir. Küresel sermayenin Siyonist lobilerinkontrolü altında bulunmasınıİsrail açısından birolumlu puan olarak değerlendirenyazar, bir anlamda günümüzde ortaya atılan Yeni Osmanlı vizyonu ile Pers, Makedonya, Roma, Babil, gibi bölgesel imparatorlukların bir benzeri olarak yeniden Osmanlı yapılanmasına gidilebileceğinin ipuçlarını kitabında sergilemektedir. İsrail’inDavid modeli ile bağımsız bir devlet olarak varlığını koruyamayacağı noktada, Pers modeli ile bu küçük devletin varlığını koruyabilecek birYeni Osmanlı yapılanmasına gidilebileceği ve böylesine bir büyük bölge devletinin eski Osmanlı hinterlandında kurulabileceğiPers modeli üzerinden dolaylı olarakdile getirilmektedir. Osmanlı sonrasında bölgeye gelen İngiliz imparatorluğu ile sonradan devreye giren Sovyet ve Amerikan imparatorluklarının da gene İsrail açısından, böylesine bölgesel bir yapılanma doğrultusunda ele alındığı görülmektedir. Gelecekteya ABD imparatorluğu ya da bu süper güce karşı koyacak bir başka imparatorluğun ortaya çıkmasıyla beraber, Orta Doğu’da yeni bir siyasal düzen oluşumu gündeme geleceği için, İsrail’in bütün bu durumlara hazır olması gerektiği, Babil ya daRoma modelleri ile gündeme gelen Yahudilerin kutsal topraklardanüçüncü kez kovulmaması için ya David modeli ile bağımsız ayakta kalmak ya da Pers modeli doğrultusunda bir büyük bölgesel imparatorluğun içerisinde eyalet olarak yer almak İsrail’in gelecekteki politikası olarak David Passig tarafından2050 isimli kitapta açıkça ortaya konulmaktadır. İngiliz ve Amerikan imparatorluklarının desteği ile David modelini gerçekleştirenİsrail’in gelecekteYeni Osmanlı vizyonu ileOsmanlı imparatorluğuna benzetilmiş bir büyük Türkiye’yi; Araplara, İslam dünyasına ve Asyalı süper güçlere karşıkullanmağa hazırlandığı anlaşılmaktadır.
İSRAİL DEVLETİ “ÜÇÜNCÜ KEZ” TARİH SAHNESİNDEN SİLİNMEK ÜZERE
İsrail Devleti, üçüncü kez tarih sahnesinden silinmemek üzereDavid modelinin alternatifi olarakPers modelini yavaş yavaş Türkiye üzerindenYeni Osmanlı yapılanmasına doğru zorlarken, Türkiye’deAvrupa’dan koparılarak güneye doğru iteklenmekte veABD ve Avrupa’dakiYahudi lobileri tarafındanİsrail’in güvenliği doğrultusundakomşularıyla savaşa doğru sürüklenmektedir. Bu durum önce Irak ile denenmiş, TürkiyeIrak ile savaşmayınca şimdi Suriye ile denenmeğe çalışılmakta ama asıl olarak İran’a yönelik bir süreç Suriye üzerinden tezgâhlanarakve Türkiye bir büyük savaşadoğru Şii-Sünni-Alevi çekişmeleri kışkırtılarakDavid ve Pers modelleri doğrultusundasonuç alınmağa çalışılmaktadır. Bölgede terörün desteklenmesiyle Orta Doğu devletleri birbirleriyle savaştırılmağa çalışılırken, asıl olarak bütün bölge devletlerinin parçalanmaları hedeflenmektedir. İsrail ile beraber Ürdün ve Lübnan gibi küçük devletçikler, Mısır, Türkiye, Suriye,Irak,Arabistan ve İran’ın toprakları üzerinde oluşturulmağa çalışılmakta, böylece önce David modeli doğrultusunda bir Büyük İsraildevleti Orta Doğu federasyonu olarak gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Eğer bu proje terör ve savaş senaryoları ile gerçekleştirilemezse o zaman, Türkiye Cumhuriyeti içeriden ele geçirilerek, Türkiye’ye yerleşecek batılı Yahudi lobileri Dışa karşı bir büyük Türkiye yapılanmasını gene Türkiye üzerinden gerçekleştirmeğe çalışacaklar ve böylesine büyük bir bölgesel siyasal yapılanma modeli, eski Osmanlı ülkelerine Yeni Osmanlı yapılanması olarakempoze edilecektir. David modelinin yerini Yeni Osmanlı görünümünde Pers modeli alacaktır.
ORTA DOĞU’NUN ALAN VE NÜFUS OLARAK EN KÜÇÜK DEVLETİ
Orta Doğu’nun alan ve nüfus olarak en küçük devleti olan İsrail’in kontrolü altındaki Siyonist lobiler ise küresel sermayenin patronları olarak, süper güç ABD üzerinden hem dünya ekonomisini hem de batıblokunu yönlendirmektedirler. Siyonizm kutsal topraklar ve Siyon tepesi üzerinden bir büyük dünya hegemonyasını hedeflemiş olduğu için, bunlar üzerinden ABD ve batı ülkeleri hem Türkiye’ye hem de Orta Doğu ülkelerine İsrail’in istekleri ve çıkarları doğrultusundabüyük baskılar uygulamakta vebu nedenle demerkezi coğrafyabirsıcakçatışma vesavaş alanı olmaktan kurtulamamaktadır. Filistin’i haksız olarak işgal eden, milyonlarca Filistinliyi göçe zorlayan, bölgedeki bütün Arap ve Müslüman ülkeler ileyarım yüzyılı aşkın bir süredir sürekli olarak savaşanİsrail’in, yeni aşamada Suriye üzerinden İran’ı hedef tahtasına oturtan politikalarına Türkiye’yi alet etmeğe çalıştığıson zamanlardaki gelişmeler ile açıkça ortaya çıkmıştır. Bölgedeki büyük devletler ile sürekli savaş halinde olan İsrail sürekli bir güvenlik arayışı içine girdiği için Amerikan ordusu Orta Doğu’ya getirilmeğe çalışılmakta ayrıca dünya jandarması olarak NATO İngiliz üslerinden yararlanma doğrultusunda Kıbrıs’a getirilerek bölge devletlerine karşı kullanılmak istenmektedir. Avrupa devletlerinin İstanbul zirvesinde NATO’nun Orta Doğu’ya taşınmasına karşı çıkması üzerine geciken planların, gecikmeli de olsaDavid ya da Pers planları doğrultusundaABD gücünden yararlanılarak devreye sokulmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bölgedeki terörüntırmandırılması vesavaşların artması karşısındaDavid planı tehlikeye girdiği için, gelecekte muhtemel bir Pers planının Türkiye üzerinden devreye sokulmağa çalışıldığı ve bu doğrultuda ABD ve NATO destekli askeri harekâtlara Türkiye’nin deortak olarak katılması istenmektedir. Türkiye’nin güney ve doğu komşularıyla bütünüyle savaşa girmesi, Atatürk Cumhuriyetinin geleceğini tehlikeye atacak, uzun süreli bir savaş sonrasında Suriye, Irak, Türkiye, İran ve Arabistan devletleri ortadan kalkacak veLübnan ya da Ürdün benzeri küçük devletçiklerden oluşan birmerkezi coğrafya oluşturulacaktır. Yeni Pers planı, İran’ın Türkiye’ye yok ettirilmesiyle ve bu savaş aşamasında Türkiye’nin de dağılmasıyla, uygulama alanına getirilerek Yeni Osmanlı görünümünde İsrail merkezli olarak gerçekleştirilecektir.
DAVİD PASSİG VE 2050 KİTABI
David Passig, 2050 isimli kitabında üst düzey yöneticisi olduğu İsrail devletinin yüzüncü yılına ulaşmasını hedefleyenaçıklamalarda bulunmaktadır. 2048 yılındayüzüncü yılını idrak edecek olanüçüncü Yahudi devletinin, Siyonistplanlar doğrultusundadünya egemenliğine yönelmesi yolundaTürkiye Cumhuriyeti kullanılmak istendiği için, Türk devletininyüzüncü yılına gelemeden yıkılması gibi bir durum gündeme gelmektedir. Komşularıylabölgesel bir büyük savaşa girecek Türkiye’ninböylesine büyük bir çatışma aşamasındaYugoslavya gibi dağılması söz konusudur. Küresel plan ve programlar bu doğrultuda Avrupa Birliği oluşumuiçerisinde Türkiye’ye dayatılmış ve Türk devletinintasfiyesi yarı yarıyabaşarılmış gibi görünmektedir. Avrupa Birliği gibi bir bölgesel oluşuma tam üye olmak uğruna Türkiye Cumhuriyeti ondan fazla uyum paketi sayesindedemokratik bir tasfiye sürecine maruz kalmışve kendi ekonomisini yönetme hakkını kaybederek küresel sermayenin güdümü altına girmiştir. Avrupa Birliği 2014 tarihini Türkiye’ye tam üyelik için vermiş ve 2013 yılına kadar Türkiye’nin yapması gerektiği işleri dayatmıştır. Türkiye böylesine bir çıkmazda 2014 yılında Avrupa Birliğine tam üye olmak için çabalarken,2013 yılında Türk devletininYugoslavya benzeri birtasfiye ve dağılma noktasına geleceği anlaşılmıştır. İşte bu büyük emperyal ve Siyonist oyun açığa çıkınca, Türk halkının ulusalcı kesimleri, Türk devletini gelecekte kurucusu Atatürk’ün söylediği gibi ilelebet payidar kılacakulusal planları 2023hedefi doğrultusundagündeme getirmişlerdir. İlk olarak Türk toplumunun ulusalcı kesimlerinin oluşturduğu Ulusal Güç birliği Platformu, 2005 tarihinde hazırladıkları “Güçlü Türkiye -2023 “ isimliyeniden var olma planıkamuoyuna ilan edilmiş ve daha sonraki yıllarda, Türk toplumu cumhuriyetin yüzüncü yılına kilitlenerek 2023 debir büyük dünya gücü olacak yeni Türkiye hedefinedönük gerçek anlamdaulusal programlarbirbiri ardı sıra yayınlanmağa başlanmıştır. Son genel seçimler sırasında da, 2023hedefi,Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına erişme doğrultusunda ana tercihi olarak ortaya konulmuştur.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN 2013 VİZYONU
David Passig, 2050 isimli kitabında İsrail devletinin yüzüncü yılını aşan bir hedefi ortaya koyarken, Türkiye’yi komşularıyla savaşa sürükleyebilecekbir Pers modeli planınıdolaylı olarak öne sürmektedir. Bu doğrultuda İsrail’in yüzüncü yılına ulaşabilmesi yolunda Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına erişemedendağılması gibi birolumsuz durumkendiliğinden gündeme gelmektedir. İsrail’in yüzüncü yılı doğrultusunda 2050 onlar için bir ulusal hedef olarak ortaya konurken, Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına ulaşabilmesi doğrultusunda da 2023Türkler açısından kesinlikle vazgeçilemeyecek ulusal bir hedef olarak ortaya çıkmaktadır. İsrail devletinin danışmanıyazdığı kitapta böylesine birçelişkili durum için çözüm üretememekte veonların 2050 planları doğrultusundaki önceliklerini öne çıkararak, Türkiye Cumhuriyetinin 2023 vizyonunu ve milli programlarını görmezden gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk ulusu, 2050 yolunda öncelikli olarak 2023ulusal hedefine öncelik vererekhareket etmek zorundadır. Bu yüzden, Türkiye açısından gelecekvizyonu 2023 ileifade edilecektir. 2050 ise daha sonra düşünülecek bir durumdur. Ama kesinlikle 2050 uğruna 2023 vizyonundan ve milli program veplanlardan vazgeçilmeyecektir.
2050 mi yoksa 2023 mü sorusunun cevabı, Türkler açısından her zaman 2023 olacaktır.

19 Ocak 2019 Cumartesi

"CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR BİRLİĞİ" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN "ANKARA KALESİ, NO: 249" Ankara, 12 Ocak 2019 - cumhuriyetçiler ile demokratların bir araya gelmesi, bunun ilk adımı olmalıdır. Dolayısıyla, Cumhuriyetçi demokratlar hareketi, merkezde bu işbirliğinin çıkış noktası olacaktır.

ANKARA KALESİ NO: 249
"CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR BİRLİĞİ"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN 
Ankara, 12 Ocak 2019Türkiye Cumhuriyeti Birinci dünya savaşı sonrasında siyaset sahnesine çıkmış olan ulus devletlerin önde gelen temsilcilerinden biridir. Dünya tarihi imparatorluklardan ulus devletlere geçiş doğrultusunda sürüp giderken, büyük imparatorluk alanları dağınıklık göstermiş ve bu durum nedeniyle eski devlet sınırları zamanla değişmiştir. İlk çağlardan orta çağlara geçiş süreci içinde insanlık, derebeylikten krallıklara, daha sonrasında da imparatorluklardan ulus devletlere doğru gelişen bir değişim süreci yaşamıştır. Bugünkü dünya düzeni böylesine bir geçmişin ve gelişmelerin ortaya çıkarmış olduğu bir yapılanmadır. Günümüzün dünya haritası son iki bin yıllık gelişmeler doğrultusunda oluşurken, bugünün ulusal temele dayanan cumhuriyet devletleri tarihsel süreç içindeki siyasal gelişmelerin doğal bir sonucu olarak gerçeklik dünyasında yerlerini almışlardır.

Modern dünyanın çağdaş cumhuriyetleri , Fransız devrimi sonucunda cumhuriyet rejimine geçiş ile birlikte kurulurken, Avrupa ülkelerindeki krallıklar zaman içerisinde cumhuriyet devletlerine dönüşmüştür. Fransız aydınlarının örgütü olan Jakobenler Birliği, kralı tahtından indirirken sadece cumhuriyet rejimine geçişi ilan etmekle kalmamış, aynı zamanda Fransız ulusunun da temellerini atmıştır. Uzunca bir süre din kavgalarına sahne olan Fransa’da; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerine dayanılarak yapılan büyük siyasal devrimde bütün Fransızlar din ve etnik kökenleri geride bırakarak ve cumhuriyet devletinin çatısı altında Fransız ulusunun evlatları olarak bir araya gelmişlerdir. Kral Frank’ın ortaya çıkardığı Frank Krallığı daha sonraki aşamada Fransız Cumhuriyetine dönüşürken, çağdaş cumhuriyetlerin tarih sahnesine çıkışına giden yol açılmıştır. Fransa’dan sonra sırasıyla bütün Avrupa ülkeleri ulusal gelişmeler doğrultusunda cumhuriyetlere dönüşürken, İngiltere sahip olduğu geniş sömürge alanlarından yararlanarak imparatorluğunu korumasını bilmiştir. Atlantik okyanusunun tam ortasında yer alan bu ada ülkesinde uzun süre cumhuriyetçiler ile kralcılar arasında siyasal çekişmeler yaşanmış ve sonunda imparatorluğa bağlı sömürgelere dayanan krallık taraftarları bu mücadeleyi kazanarak ve Britanya İmparatorluğunu Birleşik Krallık adı altında sürdürerek, Avrupa kıtasının cumhuriyet devletlerinin dışında kalmıştır. İngiltere’de kralcıların yendiği cumhuriyetçiler daha sonraları gemilerle Amerika’ya gitmişler ve çok istedikleri cumhuriyet düzenini ilk oluşturdukları on eyaleti bir araya getirerek kurmuşlardır.

İngiltere’deki çekişmeler Fransız devrimine giden yolu açarken , Fransa’da gerçekleşen devrim cumhuriyet devletlerinin yapılanmasını sağlayan devlet modelini de ortaya koymuştur. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri doğrultusunda yola çıkış ile başlayan devrim daha sonraki oluşumlar ile önce cumhuriyetin ilanını gündeme getirmiş, daha sonra da acil sorun olan din ve devlet işlerinin ayrılması doğrultusunda laiklik düzenini kurmuştur. Devlet işlerinde din farkının kaldırılması ile halkın temsilcileri arasından devletin yeni yöneticileri seçilmeye başlanmıştır. Fransız devrimi çok kanlı aşamalardan geçerek ulus devleti ve cumhuriyet rejimine doğru dönüşümler gösterirken, halkta biriken sosyal ve kültürel oluşumlar aynı zamanda kral Frank’ın çocuklarının Fransız milletine dönüşümünü de beraberinde getirmiştir. Kral yerine cumhur başkanın ülkeyi yönetmesi , genel seçimler uygulamasını ortaya çıkarmış ve belirli dönemlerde sandığa giden Fransız halkı kendi içinden yöneticilerini seçerek uluslaşma yolunda emin adımlar ile ilerlemiştir.

İngiltere’de yaşanan siyasal çekişmeler ile birlikte Avrupa kıtasında otuz yıl süren din ve mezhep savaşları Westfalya barışına giden yolu açmıştır. Bu antlaşma çerçevesinde kıtanın her bölgesinde görülen din ve mezhep savaşlarına son verilmiş ayrıca dağınık Germen nüfusunun toparlanarak bir Alman ulus devleti oluşturmasının yolu açılmıştır. Westfalia barışının din ve mezhep savaşlarına son vermesi sayesinde Fransız halkı ve diğer Avrupa halkları zaman içerisinde uluslaşma sürecini tamamlamışlardır. 1648 tarihli Westfalia antlaşmasından sonra 1789 yılına kadar geçen iki asırlık dönem, Avrupa kıtasındaki devletlerin çatısı altında yaşayan halk topluluklarını zamanla uluslaştırmıştır. Böylece Avrupa devletleri bir yandan cumhuriyet rejimine doğru dönüşürken ,aynı zamanda halkların uluslaşması sürecini de birlikte yaşayarak üç asırlık bir dönem içinde çağdaş ulus devletler haline dönüşmüşlerdir . Ulus devletler oluşumu ile cumhuriyet rejimlerinin zaman içinde devletlerin yeni siyasal modeli biçimine dönüşmesi ,aynı dönemin özellikleri olarak birbirlerini tamamlayan siyasal gelişmeler olarak, Avrupa kıtasının modern çağlar boyunca yeniden yapılanmasında önde gelen belirleyici etkenler olmuşlardır .Yirminci yüzyılın ileri ve gelişmiş ulus devletleri tarih sahnesinde boy gösterirken , cumhuriyet devletleri ile uluslaşan toplumlar birlikte öne çıkmışlar ve Avrupa tipi devlet ve yaşam modelinin uzun süreli temsilcileri olmuşlardır. Cumhuriyetçi ulus devletler Avrupa devlet modeli olarak yeni dönemi belirlemiştir .

Yirminci yüzyıla doğru dünya giderken, Avrupa ülkeleri hem sömürge imparatorluklarını yürütmüşler hem de zaman içinde gündeme gelen siyasal ve sosyal birikimlerin etkisiyle uluslaşma süreçlerini tamamlayarak, çağımızın modern ulus devletleri olarak dünya haritasındaki yerlerini almışlardır . Birinci dünya savaşına giden yolda ulus devletler birbirleriyle çok büyük çekişmelere yönelirken, var olan büyük imparatorlukların parçalanmasıyla yeni ulus devletler dünya sahnesine çıkarak devlet sayısının artmasına katkıda bulunmuşlardır .Yirminci yüzyıla girerken yirmi devlet haritada varken , çıkarken iki yüz civarında devlet, Birleşmiş Milletler üyesi olarak dünya sahnesindeki yerlerini almışlardır . Birinci dünya savaşı sonrasındaki oluşumların tarih sahnesine çıkardığı yeni devletler yollarına devam ederek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşma çabası içine girerlerken , İkinci dünya savaşı sonrasında estirilen özgürlük rüzgarları doğrultusunda sömürgelerin uluslaşması ve giderek bağımsız devletlere dönüşmesi birbiri ardı sıra gündeme gelince , devletlerin sayısı iki yüze yaklaşmıştır .Böylesine köklü dönüşümler birbiri ardı sıra yaşanırken devletlerin hem sayıları artmış hem de siyasal yapılanmaları , Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasında yaşanan gelişmelere paralel yeni oluşumların ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur . Yirminci yüzyıl bir anlamda batı tipi devlet modelinin evrensellik kazanarak eski sömürgelerin devletleşmesi yolu ile bütün dünya kıtaları üzerinde yaygınlaşmasına sağlamıştır . İmparatorlukların parçalanması üzerine ortaya çıkan küçük devletlerin halkları uzun süre birlikte yaşamaktan gelen ortak tarih, kültür ve yaşam biçimleri doğrultusunda uluslaşarak ,eski sömürge devletlerinin çağdaş cumhuriyetlere ve ulus devletlere doğru yönelmesine yardımcı olmuşlardır . Bu nedenle günümüzün cumhuriyet devletleri ile ulusal toplumların birbirine bağlılığı siyasal anlamda önemli bir gösterge olmuşlardır.

Batı tipi devlet denilince akla hemen Avrupa devlet modeli gelmekte ve ulusal toplumlar ile cumhuriyet devletleri arasındaki kopmaz bağlılık ortak tarihsel sürecin yarattığı bir yaşam biçimi düzeni olarak öne çıkmaktadır . Laiklik düzeninin sağlamış olduğu yeni düzen çerçevesinde din ve mezhep farklılıkları geride bırakılırken, uluslaşma eğilimleri güç kazanarak öne geçmiş ve belirli devletlerin çatısı altında yaşayan halk topluluklarının zamanla uluslaşması ,toplumsal bir gerçeklik olarak tamamlanmıştır . Halkların uluslaşması ile birlikte devletlerin de cumhuriyetleşmesi ortak bir gelişme zemininde yeni boyutlar kazanırken ,cumhuriyetlerin demokratik yaşam biçimleri ile tamamlanması sorunu öne çıkmıştır . Sözlük anlamı ile halk yönetimi olarak tanımlanan cumhuriyet rejimlerinin demokratik yaşam düzenleri ile birliktelik kazanması , yönetimin tümüyle halk kitlelerine bırakılmasına yol açmıştır. Roma İmparatorluğu döneminden gelen cumhuriyet kavramı , İngiltere’deki çekişmeli siyasal sürecin içinden doğan demokrasi kavramı ile bütünleşirken , aslında her ikisi de halk yönetimi anlamına gelen iki kavramın birlikteliği olgusu ile karşı karşıya kalınmaktadır . Cumhuriyet kavramı Latincedeki halkın malı anlamındaki ResPublica sözcüğünden gelirken , demokrasi kavramı da eski Yunanca da var olan halkın gücü anlamındaki DemosCratos kavramından ileri gelmektedir .İki kavramın ayrı köklerden gelmesine rağmen daha sonraki uygulama aşamalarında bir araya gelerek sürekli birliktelik kazanması , gerçek anlamda bir halk yönetimi arayışının sonucu olmuştur . Cumhur sözcüğü Türkçeye Arapça’dangelirken ,Demokrasi kavramı önce eski Yunan ve daha sonra da İngiltere kökenli siyasal düşünceler sayesinde öne çıkmıştır .Avrupa’nın son üç yüz yılında birlikte kullanılan bu kavramlar, ortaya demokratik cumhuriyet yapılanması biçiminde bir yeni sentez çıkarmışlardır . Batıdaki devletlerde, cumhuriyet rejimleri ile demokratik yaşam biçim bütünleşerek modern siyasal düzenleri ortaya çıkarmışlardır.

Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde halk tabanının okumuşluğu ve bilimin aydınlığına sahip olması ortaçağdan kalan dini yönetimleri ve krallıkları devre dışı bırakırken, giderek demokrasi ile bütünleşmiş olan bir cumhuriyet devleti modelinin güçlenerek ana siyasal rejim haline gelmesini sağlamıştır . Avrupa’nın kuzey bölgesinde yer alan küçük devletlerdeki küçük krallıkların ötesinde , bütün Avrupa kıtası demokratik cumhuriyet rejimleri çatısı altında bütünleşirken , Avrupa kıtasının yanı başında yer alan üç büyük imparatorluğun dağılması üzerine Avrupa tipi ulus devletler kıtanın doğu bölgesinde de kurulmaya başlanmıştır . Avusturya ve Macaristan İmparatorluğunun çöküşü sonrasında imparatorluklardan ulus devletlere geçiş süreci öne çıkmıştır .Bu aşamadan sonra , içine girilen Balkanizasyon süreci Osmanlı İmparatorluğunu ortadan kaldırırken yerine çağdaş bir Avrupa devleti modeli olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur . Atatürk Balkanlar’da yetişen bir Türk önder olarak Avrupa kıtasının siyasal birikimini iyi biliyordu . Fransız devriminin yenileştirdiği bu kıtanın devlet modelini , kıtanın yanı başında kurduğu yeni Türk devletine de taşımak istiyordu . Bu doğrultuda ,bir ulusal kurtuluş savaşı aracılığı ile Türk ulusuna yeni bir devlet kazandırılırken aynı zamanda Fransız devriminden gelen cumhuriyet rejimi ,laik düzen ve ulus devlet üçlüsü birlikte benimsenerek dünya siyaset sahnesine modern bir cumhuriyet devleti çıkartılmıştır .İnsanlık tarihinin beşiği olan Avrupa kıtasındaki yenileşme ,Türk devrimi ile dünyanın merkezi coğrafyasına taşınmış ve Avrupa kıtasının yanı başında bir Avrupa tipi cumhuriyet ulus devleti Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti adı altında kurulmuştur . Avrupa kıtasının dışında oluşturulan ulusal cumhuriyet devleti , bütün dünya kıtalarındaki ulus devletlere örnek ve öncü olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında özgürlüğüne kavuşan Türkler kurdukları cumhuriyet devleti ile çağdaş dünyanın içinde yerlerini almışlardır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bütün ulusal güç cumhuriyet rejiminin güçlendirilmesine dönük olarak kullanıldığı için, hemen demokrasiye geçilememiş ve tek parti yönetimi olarak adlandırılan o dönemde cumhuriyet devriminin atılımları birer birer gerçekleştirilmeye çalışılmıştır .Kurucu önder Atatürk çok istemesine ve ikinci partinin kurularak rejimin demokratikleşmesi için çaba göstermesine rağmen, iç ve dış cumhuriyet rejimi düşmanlarınıngirişimleri ile iki kez kurulan ikinci parti denemeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır . Ayrıca , Birinci Dünya savaşı sonrasında ikinci bir dünya savaşının gerçekleşmesi üzerine savaş hali devam ettiği için olağanüstü hal yönetimi savaş yılları boyunca yürütülmeye çalışılmış ve bu aşamada çok partili rejime geçilememiştir . Rejimin demokratikleştirilmesi doğrultusunda yapılan iki girişim sonuç vermeyince, İkinci Dünya savaşının sona ermesi beklenmiş ve savaşı demokrasi cephesinin kazanması üzerine ,Türkiye’de de ikinci bir siyasal partinin kurulmasıyla demokratik rejime geçilmiştir . Türkiye Demokrat Partinin kurulmasıyla ve iktidara gelmesiyle demokrasiye geçmiştir . Böylece cumhuriyet devletinin demokrasi ile geliştirilmesi ve halkın tam anlamıyla yönetime katılabilmesi doğrultusunda Kemalist Cumhuriyet kendini yenilemesini bilmiştir .Devleti kuran Atatürk’ün partisi cumhuriyeti inşa ederek saltanata karşı cumhuriyetçi bir devrimi gerçekleştirmesinden çeyrek asır sonra , halk kitlelerinin desteği ile iktidara gelen Demokrat Parti halkın temsilcilerini yönetime getirerek ülkede demokratik bir devrim yapmıştır. Böylece,Tek partiden çok partili rejime geçen Türkiye Cumhuriyeti kendi modeli içinde cumhuriyet ile birlikte demokrasi yapılanmasını birlikte gerçekleştirebilmiştir. Dünyanın en büyük ülkesi olan Amerika Birleşik devletlerinde olduğu gibi cumhuriyetçi ve demokrat iki büyük parti yapılanması sayesinde , Türkiye batı tipi çağdaş bir demokratik rejime sahip olabilmiştir.

İki dünya savaşı sonrası dönemde doğu bölgesinde bir sosyalist blokun oluşturulması üzerine Türk devleti batı dünyasına doğru bir kayma göstererek, ve batı tipi devlet modelini yeni dönemde de koruyarak sürdürmeye çaba göstermiştir . Bu nedenle, Türkiye’nin yanıbaşındaki sosyalist blokun etkisi altına girmemek üzere Türkiye güvenliğine önem vermiş ve bu doğrultuda batı blokunun güvenlik örgütlenmesi içinde yer alarak tarafsız konumunu geride bırakmıştır . Batı güvenlik sisteminin savaşa yönelik yapılanması bütün batı devletleri içinde derin devlet yapılanmalarını gündeme getirdiği için , Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın ikinci yarısında her on yılda bir askeri darbe ve müdahaleler ile karşı karşıya kalmıştır . İkinci dünya savaşı sonrasında içine girilmiş olan demokratik ortam bu yüzden her on yılda bir kesilme göstermiş ve bu durumda cumhuriyetçiler ile demokratlar Türkiye ortamında bir karşıtlık çizgisi çıkmazına düşmüşlerdir . Her on yılda bir batı blokunun çıkarları doğrultusunda askeri müdahalelerin gündeme getirilmesi , Türkiye’de yeni oluşmaya başlayan demokrat tabanı sarsmış ve cumhuriyete sahip çıkma doğrultusundaki askeri müdahalelere karşı doğal bir tepki zaman içerisinde toplumda yaygınlaşmaya başlamıştır . Anti sovyetik bir tutum ile batı emperyalizminin taşeronu konumuna sürüklenmek istenen Türkiye’de zamanla bu çıkmaza karşı önemli gelişmeler gündeme gelmiştir . Askeri dönemler sonrasında yeniden demokrasiye dönüldüğünde cumhuriyetçiler ile birlikte demokratların ayrı ayrı partiler halinde örgütlendiği görülmüştür . Bu doğrultuda cumhuriyetçiler Kemalist devlete sahip çıkarlarken , demokratlar ise askeri dönemlerin yaratmış olduğu baskı dönemlerine karşı hak ve özgürlüklerden yana bir arayış içinde olmuşlardır . Bu aşamada , cumhuriyetçiler devletçi noktaya sürüklenirken , demokratlar toplumun içinden gelen hak ve özgürlük arayışının temsilcileri olarak ayrı ayrı hareket ederek normal demokratik rejiminin kuralları içinde siyaset yapıyorlardı .

Yeni bir yüzyılın başlarında soğuk savaş ve küreselleşme dönemleri geride kalırken siyasal alana yeni bir dönem gelmektedir . Eski dönemde dünya siyasetinin ana çelişkisi kapitalizm ve sosyalizm karşıtlığı olarak ilan edilmişti . Sosyalist sistemin dağılmasından sonra eski dönemin galibi kapitalist sistem olmuştu . Şimdi gelinen aşamada ise ana çelişkinin kapitalist sistemin temsilcisi küresel şirketler ile ulus devletler olarak ortaya çıktığı görülmektedir . Küreselleşme görünümü altında küresel tekelci şirketler , ekonomiyi devletlerin elinden alarak ve piyasa üzerinden yöneterek ulus devletleri tasfiye etme aşamasına gelmişlerdir . Alt kimlikleri hortlatarak , insanların etnik kimliklerini kışkırtarak , yeni ve uydurma tarikatlar kurarak ve cemaatlar ile milletleri paramparça ederek , hem ulus devletlerin hem de cumhuriyet rejimlerinin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı görülmektedir . Bu aşamada bütün ulus devletlerin bölünerek ya da parçalanarak ortadan kaldırılması ile birlikte , yeni oluşturulacak eyaletler üzerinden bölgesel federasyonlara doğru ulus devletler zorlanmaktadır . Küresel sermayenin dünya egemenliği hedefi doğrultusunda ulus devletler üzerinden ulusal toplumlar parçalanırken ,halkın genel seçimler aracılığı ile katılım sağladığı cumhuriyet rejimlerinin ise alt kimlikli eyaletler yaratılarak ve bunlara dayalı olarak oluşturulacak yeni yerel yönetimler üzerinden merkezi devlet modellerinin de ortadan kaldırılmak istendiği artık kesinlik kazanmıştır . Çok uluslu küresel tekeller üzerinden uluslara , ulus devletlere ,merkezi yönetimlere ve cumhuriyet rejimlerine yönelik yıkıcı ve parçalayıcı saldırı bütün dünyada devlet sayısını iki yüzden iki bine doğru çıkartmayı hedeflemekte , daha sonraki aşamada ise ,iki bin eyaletin on büyük kıtasal federasyonun denetimi altına alınmasıyla küresel finans kapitalin bütün dünyada evrensel denetimi istenmekte ve on büyük federasyonun daha sonra büyük sermayenin kontrolü altında bir dünya konfederasyonunu oluşturması ana amaç olarak ortaya konulmaktadır . Gelinen yeni aşamada var olan devlet ve ulus yapılarını ortadan kaldırmak isteyen finans kapitalin süper emperyalizmine karşı ,bütün dünya halkları ve devletleri varlıklarını koruyabilmek için bir araya gelerek karşı çıkmak ve ortak bir siyasal mücadeleye girişmek zorundadırlar. Böylesine büyük bir mücadeleye giden yolda emperyalizmin tehdit ettiği değerlerin ve kazanılmış hakların korunabilmesi için öncelikle demokratik cumhuriyet rejimlerinin iki yakasını temsil eden demokratlar ile cumhuriyetçilerin ortak bir çatı altında bir araya gelmelerigerekmektedir .Gelinen yeni aşamada ortaya çıkan dev küresel yapılanmaya karşı cumhuriyetçiler ile demokratların birlikteliğinde dünya halkları ve devletlerini yeni bir var olma mücadelesibeklemektedir .Zamanın ruhu artık cumhuriyetçiler ile demokratları karşıt çizgide siyaset yapmaktan uzaklaştırarak birlikte var olma doğrultusunda ulusal cumhuriyet devletlerinin korunması çizgisinde bir antiemperyalist mücadeleye doğru getirmiştir .

Küresel gizli devlet yapılanmalarının öncülüğünde var olan devletler ve rejimler yıkılırken, halklar parçalanırken ,uluslar ortadan kaldırılırken , dışa bağlı ve sermayenin güdümünde diktatörlükleri destekleyen emperyalizme karşı siyasal alanda yer alan bütün kesimlerin bir araya gelerek ortak hareket etmesi bugünün koşullarında zorunluluk arz etmektedir . Bütün ülkelerin cumhuriyetçileri ile demokratlarının bir araya gelerek emperyalizmin güdümündeki askeri rejimlere ve merkezi diktatörlüklere izin vermemesi bu doğrultuda zorunlu olmaktadır . Bütün cumhuriyet devletleri böylesine olumsuz bir gelişmeye karşı gereken önlemleri almalı ve kendi güçlerinin yetmediği durumlarda komşu devletler ile bir araya gelerek, bölgesel güvenlik örgütlenmeleri çatısı altında, hem kendisini hem de bölgesini güvence altına almaya öncelik vermelidir . Cumhuriyet devletlerinin yanı sıra uluslar ve ulusal toplumlar da evrensel alanda dayanışma içine girerek , tekelci şirketlerin küresel saldırılarına karşı topluca harekete geçerek ve bu doğrultuda bir ulusal enternasyonel oluşumunu bir an önce gerçekleştirerek küresel emperyalizme karşı bir alternatif insiyatifi dünya sahnesine çıkarmalıdırlar . Küreselcilerin plan ve programlarına karşı çıkanlar ,ortak dayanışma cephelerinin kendi planlarını hem devletler hem de halklar ya da uluslar dayanışmasıyla gündeme getirmeleri , insanlığın geleceği açısından son derece önem taşımaktadır . Bugünün kuşakları yaşanmakta olan böylesine büyük bir değişimin ortaya çıkardığı çıkmazlara karşı, tarihsel misyonlarını yerine getirerek , insanlığın şimdiye kadar kazanmış olduğu bütün değerleri bir uygarlık savunması doğrultusunda korumasını bilmelidirler .

İçinde bulunulan tarihsel dönüşüm aşamasında herkesin var olan değerleri korumak ve ekonomi üzerinden yürütülen saldırılara karşı önlem almak doğrultusunda toplumsal sorumlulukları vardır . Bu sorumluluklar doğrultusunda herkes kendi payına düşen görevleri yerine getirirse , ekonomiyi silah olarak kullanan finanskapital emperyalizmine karşı insanlık daha insancıl bir çizgide alternatif küreselleşme programını gündeme getirebilir . Her ülkenin siyasal alanında merkezi oluşumlar bu açıdan önem taşımaktadır . Yıkıcı saldırılara karşı merkezin etrafında soldaki ve sağdaki bütün akımların bir araya gelerek dış güçlere karşı ulusal bir direniş hareketine yönelmesi kazanılmış hakların korunması açısından acil bir durumdur . Devleti savunan cumhuriyetçiler ile toplumu temsil eden demokratların böylesine bir merkezi yapılanmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmeleri anti emperyalist bir çizgide yeni bir oluşumun başlangıcı olacaktır . Bu nedenle şimdiye kadar solda politika yapan cumhuriyetçiler ile sağda politika yapan demokratların milli merkezde bir araya gelerek , her türlü dağılma ve çözülmeye karşı çıkacak cumhuriyetçi demokrat bir hareketin başlatılması bugün için zorunlu görünmektedir . Devletçi cumhuriyetçiler ile halkçı ya da ulusçu demokratların bir araya gelmesinden oluşacak olan yeni bir sinerjik atılım, bütün toplumların ve de devletlerin yeni dönem işbirliği ve dayanışma girişimlerinin başlangıcı olacaktır . Cumhuriyetin devamı için devletlerin ayakta kalması ,demokrasilerin sürekliliği için de ulusal toplumların varlığının korunması gerekmektedir . Bu nedenle , cumhuriyetçiler ve demokratların temsilcilerinin bir araya gelerek ortak bir durum tespiti raporu üzerinde anlaşmaları ilk adım olacaktır . Sonraki aşamada ise , iki kesimin temsilcilerinin birlikte hazırlayacakları bir cumhuriyetçi demokrat program ile yola devam edilirken , toplumun her kesiminde hareketin temsilcilerinin bulunmasına ve dış temsilcilikler aracılığı ile mazlum ulusların bu aşamada evrensel bir dayanışmaya sahip olmaları sağlanmalıdır. 
Toplumların her kesiminden olduğu kadar kamusal alanda görev yapan kuruluşların içinden gelen temsilcilerin de, bütün toplumun cumhuriyetçi demokrat bir program çerçevesinde bir araya gelmesi oluşumuna katkıda bulunmaları haksızlıkların önlenmesi açısından yararlı olacaktır . Cumhuriyetçi demokrat hareket emperyal saldırılara karşı ulus devletlerin,halkların ve ulusların karşı çıkışı olarak daha adil bir dünyanın yaratılmasına katkı sağlayacaktır. 
Zamanın ruhu kavramının yeniden geçerlilik kazandığı bir dönemde son çare: Cumhuriyetçiler ile Demokratların “MERKEZDE” bir araya gelmesidir.İnsanlık bugün zamanın ruhu kavramının yeniden geçerlilik kazandığı bir döneme doğru yol almaktadır. 
Daha çok büyük değişim dönemleri sırasında ortaya çıkan bu kavram süper emperyalizmin dünyayı alt üst etmeye çalıştığı bugünkü yeni aşamada tekrar önem kazanarak, gelecek için üzerinde düşünülmesi gereken bir durum olduğunu herkese göstermektedir. Bu aşamada her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı dünyayı bilinmez bir geleceğin beklediği gibi kafa karıştırıcı söylemler, emperyal merkezler tarafından ortaya atılarak ve dünya devletleri ve halkları hem karamsarlığa hem de umutsuzluğa doğru kışkırtılarak, insanlığın küresel emperyalizmin çıkarcı isteklerine boyun eğmesi istenmektedir. Böylesine aşırı ve haksız bir isteme doğal olarak dünya ulusları kendilerini koruyabilmek üzere karşı çıkacak ve direneceklerdir. Böylesine bir antiemperyalist dalganın gelmekte olduğunu gören küresel şirketlerin merkezleri, bankacılık alanında çeşitli manevralar çevirerek, para sistemi ile oynayarak ,teknolojik alandaki yenilikleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, enerji ve maden yataklarına el koyarak her yerde terör ve sıcak çatışmaları kışkırtarak, bütün insanlığı bir büyük yok oluşa doğru kıyamet senaryoları çizgisinde sürüklemektedirler. Sonunda dünyanın yok oluşuna kadar gidebilecek bu gibi olumsuz gelişmelerin bugünün dünyasında insanlığı, dünya devletlerini ve halklarını teslim almasının bir kader olmadığı, aksine tamamen emperyalizmin yeni bir aşaması olarak dünya uluslarına dayatıldığı açıklığa kavuşmuştur. Para gücü ile ekonomiyi satın alanlar, medyayı kullananlar ve siyaseti finanse edenler kendi seçtikleri adamları devletlerin başına getirerek kıyamet senaryolarını devreye sokmaya çalışmaktadırlar.

Zamanın ruhunu kendi çıkarları doğrultusunda görmek isteyen emperyalistlerin eskisi gibi bütün dünyayı bir avuç işbirlikçi ile yönetemeyecekleri artık kesinlik kazanırken, insanlık ve dünya halkları adına bir büyük koalisyonun emperyalizme karşı halkçı bir dayanışma aracılığı ile öne çıkması gerekmektedir. İşte cumhuriyetçiler ile demokratların bir araya gelmesi, bunun ilk adımı olmalıdır. Dolayısıyla, Cumhuriyetçi demokratlar hareketi, merkezde bu işbirliğinin çıkış noktası olacaktır.

29 Aralık 2018 Cumartesi

Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi (DESAM) “İslam Dünyasında Eğitim Konuşmaları (3)” adlı panelinde konuşan Gürkan Avcı, Türkiye’nin İslam dünyasının eğitim merkezi olabileceğini söyledi.

İslâm Dünyası Ancak, "Bilimsel Eğitimle" Kurtulur!.. 
Demokrasi ve Eğitim Stratejik Araştırmalar Merkezi (DESAM) “İslam Dünyasında Eğitim Konuşmaları (3)” adlı panelinde konuşan Gürkan Avcı, Türkiye’nin İslam dünyasının eğitim merkezi olabileceğini söyledi. İslam dünyasının kurtuluşunu eğitimde aramanın asla ve asla kolaycı bir tespit ve çözüm olmadığının altını çizen DESAM Başkanı Gürkan Avcı, konuşmasında şunları söyledi; 
İslam Dünyası Bilimsel Eğitimle Kurtulur!
Bugün İslam dünyası sosyolojik olarak, psikolojik olarak ve demografik olarak sıkıntıda, bir gerileme içinde, büyük bir bunalım ve ümitsizlik sarmalında bocalıyor. Bunun da temel çözüm yolu bilimsel, nitelikli ve çağcıl bir eğitim sisteminden geçiyor. İslam dünyası bilimsel vizyon sahibi nesiller, stratejik kurumlar, demokratik bireyler yetiştirmelidir.
Bazı İslam ülkeleri eğitime büyük paralar harcıyor ki çok para bu ülkelere daha çok hata da yaptırıyor. Artık küreselleşen dünyada bir projeyi gerçekleştirmek için yüzde yetmiş beş insan kaynağı, yüzde yirmi beş ise finansman gerekiyor. Bu nedenle ülkenin finans kaynaklarını en verimli ve stratejik bir şekilde kullanabilen nitelikli nesiller yetiştirmek için de çağdaş bir eğitim sistemi gerekiyor. Türkiye bu rol model görevini gayet başarıyla yapabilir.
Aslında İslam dünyası yükseköğrenime gelene kadar temel eğitim bakımından da çok büyük kriz ve sefalet içerisindedir. İslam dünyası halen okuryazarlık bakımından dahi dünyanın en geri kalmış ülkelerini içerisinde barındırmaktadır. Mesleki eğitimde ve yükseköğrenimde ise tam bir iç karartıcı durum hâkimdir. Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında İslam dünyasından bir ya da iki üniversite ancak girebilmektedir.
İslam ülkeleri özellikle temel eğitimi geliştirerek, halkını daha bilinçli ve yüksek eğitime daha istekli hale getirmelidir. Aksi takdirde dünya ile rekabet etmek ve söz hakkı elde etmek mümkün olmayacaktır.
Bugün İslam dünyasında kimi ülkeler son derece zengin doğal kaynaklara ve daha az nüfusa sahipler. Fakat bu ülkeler başta eğitim alanında olmak üzere dünyaca tanınan, parlak kurumlara sahip değiller. Bu ülkeler mükemmel eğitim kurumları açabilecek mali güce ve dünya ile rekabet edebilecek bilim ve kültür merkezleri açmayı başarabilselerdi yoksul ve eğitimsiz kalmış İslam dünyasında eğitimin iyileşmesine ve toplumsal ilerlemeye bir katkı sunabilirlerdi.
İslam ülkelerinin çoğu ise çok sınırlı doğal kaynaklara ve kalabalık nüfusa sahipler. İslam dünyasındaki İKÖ, İSESO, COMSTEC gibi uluslararası örgütlerde gerek mali, gerek uzmanlık açısından zayıf oldukları için bu eksikliği gidermekte çok sınırlı kalıyorlar.
İslam dünyasının yeterince ciddiye alınmıyor olmasının nedenlerini bu demografik göstergelerde de aramak gerekiyor. Bugün bile Afrika kıtasında, Yemen’de, Güney Asya’da yardım ve himaye bekleyen yoksul ve perişan Müslüman halklar var. Kendi başının çaresine kendi bakmak zorunda bırakılmış milyonlardan bahsediyorum. Bu noktada Türk halkı ve devletinin hakkını teslim etmek gerekiyor. Körfezdeki çok daha zengin İslam ülkelerinin de Türkiye’yi örnek almasını diliyorum.
Eğitimsizlikten kaynaklanan çok büyük bir sorun daha var. Bugün tüm dünyada Müslümanlar radikal, aşırılıkçı ve terörist olarak tanımlanıyor ve algılanıyor. Terörizmin, radikalizmin ve aşırılıkçılığın kökeni de eğitimsizliktir.
İslam dünyası terörün ve radikalizmin sebeplerini ortadan kaldırmak için batı dünyasının yardımlarını ve anlayış göstermesini bekleye durmak yerine gençliğin üzerine kara bulut gibi çöken nefreti, hoşnutsuzluğu, ümitsizliği bilimsel eğitim sistemi üzerinden nitelikli kültür, sanat ve teknoloji politikalarıyla ciddi biçimde ele alması gerekmektedir.
Bugün İslam dünyasında okuma yazma oranı ancak yüzde 45 dolayında seyrediyor. İslam dünyasında gençlik okumaz yazmaz ve başıboş halde, cehalete, işsizliğe ve ümitsizliğe mahkûm bırakılmış halde. Bu çok tehlikeli karışım nedeniyle gençlik radikalizme ve terörizme hazır halde bırakılmıştır. Körfez ülkelerine büyük sorumluluk düşmektedir.
Günümüzde İslam ülkelerinin her düzeyde eğitim ve ARGE’de işbirliği yapması gerekirken imam yetiştirme ve dini eğitim ağırlıklı düzenlenen eğitim programları en büyük yüzdeyi oluşturmaktadır. Özellikle Afrika ülkelerinde ve genelde ise hemen her İslam ülkesinde Mısır, Suudi Arabistan, İran vb Müslüman ülkelerin finansmanı ile oldukça yaygın bir şekilde açılan mezhep okulları ve medreseler ülkenin iktisadi gelişimine ve çağdaş istihdamına fayda üretememektedir. Mısır, Suudi Arabistan, İran gibi Müslüman ülkeler daha az gelişmiş diğer İslam ülkelerinde bilimsel ve teknik eğitim veren okullar açmayı ve sadece dinbilim konusunda burslar vermek yerine teknik ve bilimsel alanlardaki eğitime de burs vermeyi ivedilikle öncelemelidirler.
Bugün tüm dünyada ve özellikle Afrika’da İslam yoksulların ve eğitimsizlerin dini olarak görülmektedir. Ekonomik engeller bir tarafa İslamofobi nedeniyle Müslüman öğrenciler batı ülkelerine gitmek ve oralarda barınmak konusunda gittikçe zorlanmaktadırlar. Bu çerçevede Türkiye ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent, Galatasaray, İTÜ, KOÇ, SABANCI gibi üniversitelerini Oxford, Harvard, Sorbonne üniversiteleri gibi dünya çapında ün yapmış klasmana derhal taşımalıdır.
Bu üniversitelerini tüm İslam dünyasına açıklık politikasıyla sunarak İngilizce ve Fransızca gibi Türkçe’nin de İslam dünyasına yayılmasını, tanınmasını ve kendini kabul ettirmesini sağlayacaktır. Türkiye’nin bu yolla elde edeceği ekonomik, sosyal ve kültürel nüfuz ve zenginliği vurgulamak istiyorum.
Ayrıca Türkiye stratejik olarak en ileri seviyede Yüksek İslam ve Kuranı Kerim Üniversiteleri, Kız Okulları kurarak Müslüman gençliğe İslam’ın çağcıl perspektif ve erdemlerine ulaşma imkânı da sağlamalıdır. Türkiye dijital çağın gereği olarak dünyanın en mahrum bölgelerindeki insanlar için dahi internet üzerinden eğitim yollarının oluşturulmasını da sağlayabilir. Türkiye bu vizyonuyla tüm insanlıkça teşvik edilmeyi hak eden bir motivasyon kaynağı da yakalayacaktır.
İslam ülkeleri arasında işbirliğini geliştirme amaçlı yapılan toplantılar ah vah etme ve durum tespiti yapma temalı değil eğitim, bilimsel araştırma ve gelişim, değişim alanlarında neler yapılması gerektiği, herkesin birbirinin avantajından ve tecrübesinden faydalanmak suretiyle örnek alabileceği projeleri paylaşmak üzere olmalıdır.
Bu çerçevede Türkiye bir tavır belirlemelidir. Bugüne kadar kim ne yaptı? Nerelerde hata yapıldı? Türkiye bunların muhasebesini yapmak zorundadır. Türkiye İslam dünyasını bilimde, sanat ve kültürde yakaladığı eski ihtişamlı günleriyle övünmek ve teselli bulmaktan ve müzmin kış uykusundan uyandırmalıdır.
İslam dünyası batı karşısında kaçırdığı treni ve geri kalmışlığını ordusunu modernize ederek telafi etmeye çalışmaktadır. Bu Osmanlı devletinin de düştüğü büyük bir hatadır. Batı reform ve Rönesans hareketleriyle, sanayi devrimleriyle, bilgi toplumuyla, dijital uygarlıkla ilerlerken biz dogmatik ve şekilci din eğitimi ile ordunun modernizasyonu ve yüksek savunma harcamalarıyla oyalanıp tarım toplumu olmaktan dahi tam olarak çıkamadık.
Uzun bir geçmişte olduğu gibi bugünde küreselleşen dünya genelinde ve Birleşmiş Milletler zemininde dahi kuvvetli olanın haklı olduğu bir dönemde bulunuyoruz. Bugün Birleşmiş Milletlerin beşli daimi temsilcileri eğitim, bilim ve teknoloji sayesinde dünyanın en güçlü ülkeleridir ve mesuliyetsiz bir veto hakkına bu güç sayesinde sahiptirler. Güçlü ve zengin olmanın da yolu güçlü ve çağcıl bir eğitim sisteminden geçiyor.
Bugün bazı İslam ülkeleri sahip oldukları doğal kaynaklardan ötürü zengin olabilirler. Fakat bu kalıcı ve proaktif/inovatif bir zenginlik değildir. Bir ülkenin güçlü, zengin ve kalkınmışlık düzeyi eğitimli ve nitelikli nüfusuyla ilişkilidir. O yüzden İslam ülkeleri eğitimli gençlerle ancak bu girdaptan çıkmayı ve ortaçağdan kurtulmayı başarabilir. İslam ülkelerinin arasındaki ciddi işbirliği ve gönül birliği de böylesi vizyonel eğitimli gençlerle olacaktır.
İslam ülkelerinde ciddi bir istihdam sorunu bulunmaktadır. 
Bunun için nitelikli insan, üretim yapacak insan yetiştirmek gerekmektedir.
İslam ülkelerinin okuryazarlık oranını yükseltmek yetmez bilgisayar bilişim okuryazarı olmaları gerekir. İslam dünyasının eğitim sistemleri demokratik olmalıdır. Dogmatik, baskıcı ve ideolojik eğitim sistemleri de İslam dünyasının geri kalmasının nedenlerinden birisidir.
Batı tarzı bir demokrasiyi ve demokratik eğitim sistemini benimsemek zorunda değiliz fakat İslam dininin meşveret sistemi de bize demokrat olmayı önermektedir. Hesap verilebilirliğin, şeffaflığın, eşitlikçi ve adil bir toplumsal sistemin temeli demokratik eğitim sistemleriyle atılabilir.
Geçmişteki bazı olaylar ve kötü hatıraların bugün bile aramızdaki güven, dostluk ve dayanışmayı zedelemesine izin vermemeliyiz. Osmanlının yüzyıllar boyunca Arapları sömürdüğü yahut birinci dünya harbinde Arapların Türkleri arkadan vurduğu gibi tartışmalarla zaman geçirmek yerine ekonomik ve siyasi ittifaklar nasıl oluşturabiliriz? Bunlara yoğunlaşmak gerekiyor. Bakın birinci dünya harbinde Avrupa ülkelerince işgal edilen Türkiye bugün Avrupa Birliği üyesi olmak istiyor. Dünya tarihindeki en büyük düşmanlık ve savaşların merkezindeki Almanya, Fransa bugün Avrupa Birliği çatısı altında beraber yaşıyor. Bu nedenle inancımızın gereği olarak ta birbirimizi sevmek, geçmişteki olumsuzlukları unutmak ve samimiyetle kucaklaşmak zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.
İslam ülkeleri kendi gerçekliklerini yarınlarının hayalleriyle bütünleştirmek zorundadır. Hayallerini geçişin önüne taşımak zorundadır. İslam ülkeleri müreffeh bir toplum, çağdaş vizyoner lokomotif nesiller ve bilimsel, demokratik bir eğitim sistemi hayaline koşmak zorundadır. Dünya barışının, bilimin, üretimin ve gelişmenin ilerlemesine katkı sağlayan bir İslam dünyası hayal etmek gerekiyor.
Bu anlamda İslam ülkelerine düşen görev batı ülkelerindeki tecrübeler başta olmak üzere dünyanın her köşesinde tecrübe ettikleri tüm birikimlerini, hiçbirini dışlamadan, tüm dünyanın deneyimlemelerinden faydalanarak İslam kültür ve medeniyetinin inşasına başlamaktır.
Bu itibarla Türkiye’nin batı dünyası içerisinde edinmiş olduğu bilgi, tecrübe ve birikim, Avrupa Birliği yolundaki deneyimleri, kat etmiş olduğu mesafe bu anlamda İslam dünyası için çok büyük bir şans. Çünkü bir şeyi tanımadan, içerisinde olmadan o birikimi almanız, kullanmanız ve başkalarına aktarmanız mümkün değil.
Kendi kültür değerlerine sahip, hem ülkesinde hem de dünyada barış ve esenlik unsuru olan, dünyadaki dengelerin eşitlik ve adalet temelinde tesisine katkı sağlayan güçlü bir İslam dünyasını hedeflememiz gerekiyor.

10 Kasım 2018 Cumartesi

"HASTALIĞI DOĞRU TEŞHİS EDİP TEDAVİYE BAŞLAYAN DOKTOR: ATATÜRK" PROF. DR. SADIK K. TURAL

"HASTALIĞI DOĞRU TEŞHİS EDİP TEDAVİYE BAŞLAYAN DOKTOR: ATATÜRK"
PROF. DR. SADIK K. TURAL

I
İnsan ruh adlı bilinmez ve tanımlanmaz elektrik gibi bir enerjiden oluşan bir varlık alanı ilebeden denilen beş duyu ile bilinebilen diğer varlık alanından oluşan bir bütünlük.
Ölümsüz sayılan “ruh” bilinmezler alanı olmaya devam ediyor.

Beden farklı yapılı ve işlevli hücrelerden oluşan bir bütünlüktür. Beden hücrelerin her birinin içindeki mikro işlemcilerin henüz çok küçük bir kısmı tanınıp tanımlanabilmiş bulunan yüksek bilgi ile oluşturulmuş bir sistem.

Beden/vücut denilen özel sistemin herhangi bir hücre veya hücre grubundaki işlev azalması veya işlevsizlik yüzünden oluşan durumlara hastalık/sayrılık deniliyor.

İnsan yanlış karar ve yanlış tercihlerinin göstergesi olan eğilim ve ısrarlarının sonucunda oluşabilen beden ve/veya ruh hastalıklarıyla boğuşuyor. Hastalıkların bazıları tamamen tedavi edilebiliyor bazıları kalıcı etki bırakarak giderilir iken bazıları ise ölümcül olabiliyor.

Hastalık/sayrılık hallerinde hekime gitmek gerek. Hekim hem öncekilerin öğrenip naklettiği hem kendi tecrübeleri sonucunda kazandığı bilgi birikimiyle hastalığa öncelikle “doğru teşhis koyan” ve sonra da “tedavi işlemleri”ne başlayan insan. Şarlatan olduğu halde adı veya unvanı hekim olana değil bilgi ve birikiminden teşhis ve tedavisinden şüphe edilmeyen cesaretsizlik göstermeyen işinin ehli güvenilir hekime gidilmeli. Bilgisi ve birikimi başarısı ve şöhreti kibre veya tüccarlığa dönüşmemiş hekim... İnsandaki hastalığı doğru teşhis ve tedavi etmeyi mesleğinin tek hedefi sayan hikmeti öğrenme sevdalısı hekim. Bu yüzden Türkler eskiden ‘Hekimlik ve askerlik bir meslek değil bir yaşama tarzıdır. ’ derlermiş.

Hekim hastayı dikkatle muayene edip “durum tespiti” anlamında “sağlıksızlığın hangi organlarda” olduğunu tanımlar teşhis eder... Ondan sonra da bilinen yöntem ve ilaçlarla “tedavi”başlar... Bu tedavinin hastaya vereceği sıkıntı ayrı bir konudur. Hastanın hekime kendini teslim ettiği verilen tedaviye ilişkin uygulama ve ilaçları yüksünmeden gizli ve açık biçimde engellemeden kabullenip gereğini yaptığı hallerde sonuç büyük ölçüde olumludur; doğru teşhis ve mümkün olabilen tedavinin sonunda hasta ya şifâ ya iyileşme/salah ya da tedaviye devam ederek ömrü sürdürme kararlarından biri ile hayatına devam eder.

I I
İnsan toplulukları da birçok bakımdan beden denilen organizmaya benzerler. Her hücre bir ailedir ve onun çekirdeğinde insanlar bulunur. Bu hücrelerin ilişki kurarak ve etkileşerek oluşturduğu yapıların bir kısmı dâimi bir kısmı ise geçicidir. Aile hem varlık oluşturan hücrelerin karşılığı olan hem de ruh denilen tanımlanamaz enerjiyi temsil eden bir yapıdır. Ailelerin enerjileri birleşerek hem millî benlik ve kimliği hem de toplam enerji veya sinerji denilebilen millî ruh’u oluşturuyor.

Aile denen sosyo-kültürel hücreyi oluşturan insandaki atomik-kuantik işlev bozuklukları toplulukları ve toplumları hastalandıran etkenlerin birisidir. Topluluklardaki ve onların nitelik ve nicelik toplamı sayılagelen toplumlardaki çözülmelerin kırılmaların iki temel sebebi vardır: Birincisi ailenin ikincisi ise o “toplum”u yöneten ‘kişi ve kurumlarda’ var olması elzem sayılan işlevlerinden birinin/birkaçının hastalanmışlığıdır.

Hastalığı ya bilge siyaset idare ve askerlik alanının öne çıkan şahsiyetleri veya bilginler ya da devlet adlı yüksek örgütlenme organları teşhis ve tedavi eder.

Bir toplumun benzeşirliğini ve biraradalığını artırmasını siyasî iktisadî ve kültürel istikrarını korumasını bağımsız bir yapı olarak devamını sağlayan örgütlenmeye devlet denilir. Devlet toplumdaki kişi aile ve toplulukların hem birbirleriyle hem yetkili yönetim temsilcileriyle ilişkilerinde asayişsizlik emniyetsizlik adaletsizlik haksızlık ile karşılaşmaması için gereğini yapan güç ve örgütlenme bütünüdür. Devlet üretim ve tüketim sağlık ve eğitim kavramlarına giren alanlarda her bireyin sağlıklı ve iyi vatandaş olmasını sağlayıcı hukuk düzeni başta olmak üzere kurumlar kuruluşlar oluşturur. Devlet iç ve dış düşmanları karşısında hem gücünü ve itibarını korumak hem de bağımsızlığını sürdürmek için özenli dikkatli bilgili ve bilinçli yapılanmalar göstermek zorunda olan çok yanlı ve yönlü bir örgütlenme türüdür.

Devlet hukukun üstünlüğü ve uygulamada tavizsizliği ölçüsünde yönettikleriyle bütünleşir istikrar sağlar. Devletin millî nitelikli donanımlı güçlü bir ordu ile çağdaş ve nitelikli bir eğitim sistemi oluşturamadığı geliştiremediği durumlarda en geç üç kuşak sonra çözülme yıkılma ile karşılaşılır.

Devletler farklı rejimlerle varlığını sürdürür. Erk denilen yönetim gücünün oluşum ve işleyişini sağlayan tercihler yetkiler ve kurumlaşmalar toplamına rejim denilir. Bir kişi veya sülaleye halkın kaderini bırakan mutlakıyet rejimli devletler giderek azalıyor. Rejimler toplumun dilek ve isteklerini dikkate alan vekil/temsilci unvan ve işlevli kimselerden oluşan keneş kurultay meclis kamutay şûra parlamento kongre adlı yasama ile yürütmeyi denetleme görevini üstlenen bir organ ile adaleti sağlayan bağımsız hukuk organlarının işleyişiyle biçimleniyor. Gerek meclisin gerekse hukukun esas aldığı değer ile yetki bakımından en üstte olan makam ve kişilere tanınan haklar rejimdenilen biçimlenmenin niteliğini/adını belirler. Bu nitelikler “anayasa” denilen metinlerle ortaya konulur.

Osmanlı Devleti teb’ası/reayası saydığı halkıyla kendi arasındaki uzaklıklı mutlak otoriteli yapısını yaklaşık 450 yıl sürdürmüştür. Büyük çoğunluğu Türk olan sessiz yığınların mahallî yöneticilerin ceberrutluğu ve asayişsizlik ile adaletsizliği yüzünden Devlet’e kırgınlığı hattâ küskünlüğü sonucunda celâlî isyanları (iç terör denebilir) baş göstermiştir. Devlet’in içeride güç ve itibar yitirmesinin açık göstergelerinden biri bu başkaldırılar olmuştur. Bunun yanında savaşlardaki ağır yenilgiler ve toprak kayıpları... Kutsal olan her ögeyi (Kur’ân hadis mezhep tarîk cami v.b) kendi güç ve iktidarı için kullanan cahil halkın inançlarını sömüren Osmanlı Sarayı ve yandaşları yok oluş sürecine girmişlerdi. Avrupa’daki bilim ve teknolojik gelişmeye uzmanlaşmaya karşı ilgisizliği benimseyen hilâfet cilalı saltanat kabuktaki kısmı pörsümüş içi çürümüş bir yapıya dönüşmüştü. Bu gerçekleri gören düvel-i muazzama bir yandan maraza çıkarıp sömürü için yeni imkânlar koparmış diğer yandan da bünyemizdeki gayri müslimler içinden buldukları bazı nankör gözü dönmüşleri ihanet şebekelerine dönüştürmüştür.

Devlet 1820-1920 yılları arasında yüksek örgütlenme modeli olma özelliklerinin tamamını kaybederek hızla yok oluşa doğru gitmiştir. Durumun vehâmetini bir “durum tespiti” ile ortaya koyma ”teşhis” ve “tedavi” denemeleri yerleşik tabuların hilafet cilalı Saltanatın direnişleri yüzünden hem etkisiz hem sonuçsuz kalmıştır.

I I I
Karlofça Anlaşması ile başlayan işlev bozukluğuna bağlı siyasî idarî askerî ve iktisadî hastalanmalar ilk olarak 1774 Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla devamında Kırım Harbi de denilen1853-1856 Osmanlı Rus Savaşıyla reddedilmez şiddette ortaya çıkmıştır. Ardından Osmanlı maliyesi çökmüştür. 1855-1875 yılları arasında Sultanın ailesinin ve yandaşlarının Devlet adına alınan borç paralarla har vurup harman savurmaları lüks hayat ve ihtişam göstergesi olan saray kasr köşk ve giyim kuşam ile tefriş hastalığı sonucunda Devlet iflasın eşiğine gelmiştir. Bu harcamaların yabancılardan alınan borç paralar ile yapıldığını özellikle vurgulayalım.

93 Harbi de denilen 1877-78 Osmanlı Rus harbinin sonunda galip Rus ordusu Saray’a bir saat mesafede durmuştur. Tam bir hezimet anlaşması olan Ayastefanos (bugünkü Yeşilköy) ateşkes ahitnâmesi Sultan II. Abdülhamid’e imzalattırılmıştır. Asıl anlaşma 13 Temmuz 1878’de Berlin’de imzalanmıştır. Şu ağır şartları taşıyan bu “Muahede” çok önemlidir: Trakya’mız ve Balkanlar’ımız Bulgaristan Prensliği Makedonya ve Doğu Rumeliolarak üçe ayrıldı. Kars Ardahan ve Batum Rusya’ya bırakıldı. Ayrıca Osmanlı Devleti Rus Çarlığına 803.000 Frank ödemeyi de kabul etti. Ermeni gailesi bu anlaşma ile Osmanlı’nın iç sorunu olmaktan çıkıp emperyalizmin Türklük aleyhine kullandığı bir araç olma sürecine girdi. Rus Çarı Nikola “Osmanlı Devleti ağır hastadır bizler gereğini yapmalıyız. ” demişti... Çarın teşhisi incitici aşağılayıcı fakat -mâalesef- dosdoğru bir“durum tespiti” idi.

Devlet borçları o ölçüde idi ki yerli Rum Ermeni Süryani Musevi alacaklılar edepsizliği ele aldılar: Başta İngiliz ve Fransız olmak üzere yabancı banker ve tüccarlar da yerli tüccar ve bankerler de “borç/deyn” tahsili konusunda bir çözüm üreterek Devlet’in önüne koydular. 1879’daki ilk‘sözleşme’den sonra Osmanlı Devleti 3 Ekim 1880’de alacaklılar ile boynu bükükçe bir toplantı yaptı. Aralık 1881’deki ünlü “Muharrem Kararnamesi” ile borçlar yönetimi de kurumlaşmış oldu. Adı: Devlet-i Osmâniye Vâridât-ı Muhassasa İdaresi (Osmanlı Devletinin Devlet Gelirlerinin Yönetimi) kısaca Duyûn-ı Umûmiye olan bu örgüt hem ekonomiyi hem de siyaseti sömürüp çökerten önemli bir hastalık merkezi mikrop yuvası idi. 1912 yılında Duyûn-ı Umûmiye idaresinde çalışan memur sayısı 8931 iken Osmanlı Maliye Nezareti’ndeki memur sayısı: 5472 idi. [1]

Bir yandan Duyûn-ı Umûmiye’nin ‘çok askeriniz var’ dayatmaları diğer yandan Sultan II.Abdülhamid’in muhalifleri konusundaki vesveseli tutumu sonunda orduda “Tensikat”(Azaltma) yapılmıştır. Ordudan atılanlar Sultan’ın muhalifleri ile işbirliği yapmışlardı. Sultan II.Abdülhamid’in “Tensikat-ı Askeriye” kararnâmesi ile ordudan atılan ”Tensikzedeler” 1909 sonrasında affedilip bir kısmına görev verilmiştir. Bir başka önemli dönüşüm de İttihad ve Terakki tarafından “Tasfiye-i Ruteb”(Rütbelerin düzeltilmesi) kanunu ile ordudaki “alaylı” subaylar uzaklaştırılmış; bir ve/veya iki rütbe indirilmiş -bazılarının rütbesinin yükseltilmiş- bulunmasıdır. Bu uygulama 31 Mart Vak’asının sebeplerinden biri olmuştur. [2] Ordunun içindeki siyasî erk’in ortağı olma sevdasına bağlı gruplaşmalar yanlış kararları çoğaltmıştır. Yanlış karar ve uygulamalardan biri başarılı subaylardan bir kısmı ile Balkanlardaki bazı birliklerin Yemen’deki ayaklanmayı bastırmak için gönderilmiş olmasıdır...

Arkasından Balkan Bozgunu... Ordunun milletin bozgunu... Ardından Birinci Cihan Harbi. İki cephedeki “zafer” nitelikli muharebeler yanında bütün cephelerde hezimetle kaybedilen savaşın ardından önce Mondros Ateşkes (Mütâreke) Anlaşması sonra idam kararı işlevini taşıyan Sevr Muahedesi... Sevr metnini okumadan devlet yöneten yüksek bürokratlara ve siyasetçilere bu ayıplarından dolayı gülmekten başka ne yapılabilir?[3]

I V
30 Ekim 1918 tarihinde imzalamaya icbar olunan Mondros Ateşkes (Mütâreke) anlaşması ile ordumuz yenilmiş teslim olmuş sayıldı. Barış adına ‘analar ağlamasın’ diyerek bu ön anlaşma imzalanınca İngiliz Fransız ve İtalyanlar İstanbul’u işgal etmişlerdi. Hemen her ilde ve bir takım kazalarda bir takım ve/veya bölük büyüklüğünde İngiliz ve/veya Fransız –bazı yerlerde her ikisi aynı anda- askerî birlikleriyle işgal başlatılmıştır. Ardından da Yunanlılar...

Bu ağır işgal ve esaret tablosunun oluşmaya başlaması sırasında Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs 1919 gününe kadar İstanbul’da birçok kimseyle görüşmüştü. [4] Mustafa Kemal Paşa Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de yasak ettiği ”ye’s/umutsuzluk”un herkesi teslim aldığını fark edip göstermelik bir görevle Anadolu’ya geçip önce Amasya’da “MİLLET”i göreve çağırmıştı.

Ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri... Mandacılar İngiliz Muhipleri Fransızperesler karşısında Türklüğe dayanan Kemal Paşa.

Ordu yok silah yok para yok... Merhum Börekçizade Rifat gibi Merhum müftü Vehbi Efendi gibi İslâm’ı Arap milliyetçiliğiyle eşitlemeyenlerle yola çıkıp inanç baronlarının tökezletme çalışmalarına azınlıkların ve azınlık ruhluların engellemelerine rağmen “yok”lara aldırış etmeden Türk Ruhu’nu harekete geçiren ihtilalci...

57 yıllık hayatının “yaklaşık 29 yılını (1893-1922) askerî okullar ve kıt’alar ile fiilen cephelerde savaşarak geçiren” [5] bir askerî lider. On beş yıla yakın bir zaman da devlet başkanlığı.

Allah’ımız Firavun’un karşısındaki Musa’ya “Korkma” demişti. Allah’ım Türklüğün millîDNA’sına da şu emri kaydettirmiş olmalı: “Şehit veya gazi olmaktan korkma. Umutsuzluk ve esirlik sana haram imanlı hücrelerinin mücâdelesiyle kazandığın istiklâl ve hürriyet sana helaldir. ” Bu emrin gereği olan askerî siyasî idarî ve iktisadî savaşlarda milletine önderlik eden muzaffer başkomutan önder başöğretmen.

Saltanat ve hilafet kamburlarından bizi kurtaran millî hâkimiyetin de her tür inancın da milletin hür iradesiyle biçimlenmesinin temelini atan büyük devrimci cerrah.

V
Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919-15 Ekim 1927 yılları arasındaki olayları Büyük Nutuk adlı kitapta belgeleriyle ortaya koydu. Büyük Nutuk’ ta 266 vesika ile haritalar ve krokiler vardır. Onun “teşhis” ve “tedavi” anlayışını dünyanın sayılı devrimci siyasal ve sosyal hekimlerinden olduğunu kavrayabilmek için Büyük Nutuk ’un “umûmî vaziyet” ile anlamlı tespit ve yorumların yer aldığı ilk elli sayfasını okumak yeterlidir. Son 70 yılda DEVLETin üst mevkilerinde görev alanların bu kitabı okumamış olmaktan doğan cehaletlerinin tarihe karşı haksızlık etmelerine sebep olduğu açıkca görülüyor. Aydın olan yetki kullanan her vatandaşımız Büyük Nutuk’u okursa Türklük hangi tehdit ve tehlikeler açık ve örtülü taciz ve tecavüzlere maruz kalmış ve Kemal Paşa bunları nasıl yok etmiş daha yakından bilecek bilinçlenecektir.

“Atalarımın ruhu beni vazifeye davet ediyordu” diyerek hakkındaki idam fermanına aldırmayan özgüven duygusu yüksek Mustafa Kemal Paşa...

Amasya Ta’mimi adlı ihtilal beyannamesini yayınlayan önce Millî Meclis’i ardından Millî Mücadele’yi oluşturup işleten Orhun Anıtlarındaki büyük çığlık gibi milletin ”kendisine dönmesini” isteyen Avrupalılık değil Batılılaşma değil çağdaşlaşmayı esas alan vizyonu modernite olan devlet adamı. Bedeni emeği inancı sömürülen sosyal ve kültürel örgüsü çözülmüş yoksul ve yoksun halkı“kul” olmaktan çıkarmak; toplulukları şartlandıran ön yargılarından kurtarmak... Geçici tedbir ıslah ve tanzimler yerine hastalığı tam teşhis eden “salah”ı sağlayıcı inkılâbı yapan dâhi önder. Fikrî siyasî şarlatan “Efruz Bey” tiplilere sıkıyı görünce yer altına akan anut ham yobaz tiplilere rağmen Türk inkılâbını başlatmış demokrasi denemelerine girişmiş lider... Cephelerden tanıdığı milletini Tekâlif-i Milliye Emirleri ile “Millî mükellefiyet” seferberliğine çağıran ihtilâlci. [6] M. K. Atatürk ideal ve ideoloji dünyaya bakış ve dünya görüşü kavramlarının merkezine ‘millî benlik’ ‘millî kimlik’‘millî şuur’ ‘millî hâkimiyet’ kavramlarını yerleştiren bilge önder bilinçli lider.

Halkın dilek istek ve ihtiyaçlarına kulak tıkayan bencil bir merkezî yönetim ile onun her anlamda benzeri ve taklitçisi taşradaki temsilci yöneticiler... Yoksul yorgun on yıllık savaşlar yüzünden yaşama sevincini kaybetmiş bezgin ürettiğini tüketmekten başka gücü ve imkânı olmayan büyük çoğunluk... Bilim ve teknolojinin ışığından habersiz; modern imkânlardan uzak bir köylü ve kasabalı yığını. Örgün eğitim ve öğretimle tanışmamış kadının da hukukî hakkı olmadığına şartlandırılmış sağlık hizmetlerini mutlu azınlığın tanıdığı bir sosyal kültürel ve iktisadî hastalıklar ülkesi... Başta bu hastalıklar olmak üzere Türklüğü ve vatandaşlığı bilinçli bir aitliğe dönüştürmeyi engelleyen birçok musibete teşhis koyup tedavi programlarını başlatan hekim...

M. K. Atatürk kapitalist emperyalizme de komünist emperyalizme de geçit vermeyen; Bedevî-Vehhâbi Müslümanlığı yerine büyük Türk müctehidi Mâtûridi’nin aklı öne alan görüşlerini laik hukuk olarak rejimleştiren; İslâm’ı Arap kültürüyle eşitleyen “hilâfet”le de tapulayan çarpıklığı giderme adımını atan sosyo-politik sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik teşhis ve tedavi konusunda bilgili bilinçli bir hekim. O’nun nasıl bir cerrah olduğunu anlayan öncelikle İngiliz ve Fransız istihbaratçı asker ve diplomatları ile siyasetçileri. [7]

Her liderin kıskançlık ve/veya yeterince anlaşılmamaktan doğan muhalifleri bulunabilir. Farklı düşünmek başka ısrarlı bir şekilde karşıda bulunmak başkadır. [8]

Aralarında her zaman samimi bir dostluk bulunan “kardeşim” dediği Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya II. Dünya Savaşı’nın teşhisini yapan da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. [9]

Her ülkede özellikle Doğu’lu toplumlarda siyasî erk anlamındaki hâkimiyet/egemenlik nasıl kurumlaşmış olursa olsun o erk odağını kendi çıkarları yönünde biçimlendirmekte ısrarlı olan ticaret ve inanç odakları hattâ suç örgütleri Devletin örtülü ortağı olurlar. Toplulukların duygularını istismar eden sömüren bu odaklar çok ısrarlı ve kılık değiştiricidir. Millî eğitim ve bilinçlenmenin yaygınlığı ve çokluğu millî egemenlik ve bağımsızlığın teminatıdır. Halkın elinden millî hâkimiyeti almak millî benlik ve kimliğe dayanan hukuku işletmez kılmak isteyenlerin ısrarcı inadını biliyordu; O’nun 1923 yılında söylediği bütün zamanlara ulaşan şu veciz çığlığını tekrarlayalım:

“Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısının ruhu millî hâkimiyettir. Milletin kayıtsız şartsız hâkimiyetidir. Bir milletin hâkimiyetini anlayabilmesi ve onu emniyetle koruyabilmesi bir takım husûsî vasıflara ve üstün terbiyeye sahip olmasına bağlıdır. Bir milletin ki siyasî terbiyesinde ictimâî terbiyesinde vatan sevgisinde noksan vardır öyle bir millet hâkimiyetini lüzûmu derecede kuvvetle elinde tutamaz. ”

Her vatandaş başka bir millete bağlılık duygu ve düşüncesi taşımamak; Türklük şemsiyesine bunun gereği ortak paydaya bilinçle sahip çıkmak bu ölçülerle modernitenin imkânlarından yararlanmak zorundadır. Atatürk şehirleşme sanayileşme bilim ışığının önde olması millî benlik ve kimliğine dayanarak yerli ve millî üretimi artırma moderniteyi paylaşma anlayışını ülküleştiren ve ilkeleştiren bilgili kararlı fikrî siyasî lider. [10]

“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen fikren fiilen bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki millî benliğine sahip çıkmayan milletler başka milletlerin avı olur. ” düsturunun anlamını milletine benimseten ataların ruhunu tarihin ruhunu toprağın ruhunu benliğinde yankılatmış olan millî ve milletlerarası boyutlarıyla Cumhuriyet’in kurucusu büyük Türk lideri...

Sekseninci ölüm yıl dönümünde Allah’ıma yakarıyorum:

Allah’ım Libya’da Çanakkale’de İstiklâl Harbi’nde canını ortaya koyan gazilerin ve şehitlerin ruhlarına ve onların komutanları olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhuna Rahmet et… Âmin.

[1]Bilgisine başvurduğum Prof. Dr. Mehmet Akif Tural’a anlattıkları için teşekkür ediyorum.
[2]Prof. Dr. Mehmet Akif Tural’a bu bilgiler için de alenen teşekkür ediyorum.
[3]İbrahim Sadi Öztürk Sevr Anlaşması (Tam Metin- Mondros ve Lozan Ekleriyle) Ank. 2007.
[4] İsmet Görgülü Atatürk’ün Anıları 5. bs. Ank. 2013;
[5] Hikmet Özdemir Atatürk’ün hayatının-ki bu ibâre Özdemir’e aittir- 19 Mayıs 1919’danöncesini ana nirengiler sonrasını da neredeyse günbegün anlatan bir kitap hazırlıyor. 2018 Haziranı’nda kitabın ‘yaklaşık sekiz yüz sayfayı bulduğunu her bilgiyi çeşitli kaynaklardan kontrol ederek yazmaya çalıştığını’ anlattı. Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in bu kitabı başarıyla hazırlayabileceğine ve bir eksiği gidereceğine inanıyorum. Kitabın 2019 yılıMayıs’ına kadar bütünüyle tamamlanmış olarak vitrinlere çıkmasını bekleyenlerdenim. Bu vesileyle tekrarlayayım ki Atatürk’ün biyografisini yazmaya kalkanlar Ş. S. Aydemir’in Tek Adam kitabı ile F. R. Atay’ın Çankaya’sında 10 Kasım 1938’den önceki 19 ayın eksik oluşunu dikkate alarak Hasan Rıza Soyak Ali Fuat Cebesoy ve Afet İnan’ın hatırat nitelikli kitaplarına- bunlar 1950-60 arasında basılmıştır- bakmalıdır; bir de Sherrill ve Melzig’in kitaplarına.
[6]Bu konu için Doç. Dr. Serap Taşdemir’in Prof. Dr. Mehmet Akif Tural ile yaptığı ve Bizim Ayvalık Dergisinin Ağustos-Eylül 2018 sayısında yayınlanan mülâkatın okunmasını dilerim.
[7]O’nun liderliğini 1918-1938 arasında doğru anlayanların büyük çoğunluğu yabancılar.ABD’nin Ankara’da 1932-1933 yılları arasında büyükelçilik yapmış bir general var: Sherrill... O’nun Türkiye’yi ilgilendiren iki kitabından biri devrinin üç büyük siyasetçi devlet başkanını karşılaştırdığı Üç Adam Atatürk- Roosevelt- Mussolini adlı kitap. Sherrill’in kitapları başka dillerde de yayınlandığı için çok önemli. Doğru bilgi içinBüyük Nutuk ve Salahi R. Sonyel’in Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisinin Türkiye’deki Eylemleri (1995) ile Hasan Rıza Soyak’ın Hatıralar (1955) adlı eserleri okunmalıdır. Bu üç temel kitabı okumadan konuşanları ALLAH hakkı için ciddiye almayınız. General Sherrill Üç Adam Atatürk- Roosevelt- Mussolini İstanbul 1937; Charles H. Sherrill Mustafa Kemal’in Bana Anlattıkları İstanbul 2007; Charles H. Sherrill Bir Amerikan Büyükelçisinin Gözünden: Gazi Mustafa Kemal İstanbul 2017; Merhum S. R. Sonyel’in Gizli Belgelerde Mustafa Kemal Vahidettin ve Kurtuluş Savaşı(2007) adlı kitabı ile Kaygılı Yıllar: Gizli Belgelerle Kurtuluş Savaşı’nın Perde Arkası (1918-1923) adlı (2012) eserleri de okunmalıdır.
[8]Atatürk’ün yaptıklarının arkasındaki ülküleri ve ilkeleri anlamak isteyenler merhum Sadık Perinçek’in başlattığı Kaynak Yayınları adına Şûle Perinçek’in tamamladığı 33 ciltlikAtatürk’ünBütün Eserleri adlı külliyata bakmalıdırlar. Cumhuriyet tarihçisi Hasan Cicioğlu Hoca’dan 2002’dedüzenlediğimiz “Yetmiş beşinci Yılında Büyük Nutuk’u Anlayarak Okumak” konulu” “bilgi şöleni”mizde Atatürk’ün muhalifleri ve muhalefet gerekçeleri konusunda bir bildiri sunmasını istemiştim; hazırladığı metin dinlenilmiş kitaba da almıştık. Sayın Cicioğlu 5. ve 6. UluslararasıAtatürk Kongresi sırasında da diğer iki bildiriyi sunmuştu; onları bir kitapta toplamış: Bk. Doç. Dr. Hasan Cicioğlu Atatürk’ün Büyük Nutuk’ta Adları Geçen Muhalifleri Muhalefet Gerekçeleri Atatürk’ün Cevabı Gazimağusa 2016.
[9]Atatürk 1938’de Dolmabahçe’de doktorların müşahadesi altındadır. Sevdiklerinin ziyaret taleplerini -doktorlara rağmen- kabul etmektedir. Onlardan biri Ali Fuat Cebesoy’dur. Gazi Paşa’nın Allah’ın lütfu olan zekâsının derecesini gösteren dünya siyasetini doğru okumanın örneği olan tespit ve yorumlarını belgelendiren Cebesoy’a anlattığı teşhisi şöyle:”Fuat Paşa pek yakında dünyanın vaziyeti Mütâreke senelerinden daha çok ciddi olacak ve karışacaktır. İkinci bir büyük harp karşısında kalacağız. Dünyaya hâkim olan milletleri idare edenlerin arasında maatessüf birinci derecede devlet adamı çıkmıyor. (Hitler ve Mussolini’yi kasdederek)Avrupa’da bir kaç maceraperest Almanya ve İtalya’nın başında cebren bulunuyorlar. (. ) Bu İkinci Umûmi Harp beni yatakta kımıldayamayacak bir halde yakalayacak olursa memleketin hâli ne olacaktır?” Bk. A. F. Cebesoy Siyasî Hatıralar II. Kısım İst. 1960 s. 252; İkinci Dünya Savaşı’nın 70. yılında Mehmet Arif Demirer analitik bakış açısıyla oluşturduğu iki ayrı kitap yayınladı. Atatürk’ün tam isabetli öngörüleri için bk. M. A. Demirer İnönü’den İkinci Dünya Savaşı Ank. 2016 s. 348-355.
[10]Suna Kili Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli 10. bs. 2006; Sinan Meydan Yüzyılın Kitabı Yüzyılın Lideri İst. 2018 adlı eserler ile Peyami Safa’nın 90 yıl önce yazdığıTürk İnkılabına Bakışlar adlı kitapta konuya ilişkin bilgiler vardır. Bk. Mehmet Aksoy’un (“79. Ölüm Yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk Üzerine Sadık Tural ile Röportaj”) Serap Taşdemir’in (“Tarihçinin Baktığı Pencereden”) Halil Özcan’ın(“Okunuşunun 90. Yılında NUTUK Etrafında Sorular”) Halil Gür’ün (“TV Dizilerindeki Tarih Düşmanlığı Üzerine Sadık Kemal Tural İle Röportaj”) yönelttikleri sorular ve cevaplar için bkz. S. K. T. Sorulara Cevaplar -I – 6. bs. Ank. Ekim 2018.

2 Kasım 2018 Cuma

KİRLİ OYUN, KALLEŞLİK VE HAİN TUZAK (I)., İHANETİN SECERESİ; DEŞİFRE VE KODLARI (II)., GAFLET, DALÂLET VE HIYANET (III)., PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI: DEMOKRATİK FEDERAL EMEKÇİ CUMHURİYETİ., GAFLET, DALALET VE HIYANET (IV).., Mustafa Nevruz SINACI (İlk Yayın Tarihi-Ankara: 21 MART 2013 Perşembe/Gazeteler)


KİRLİ OYUN, KALLEŞLİK VE HAİN TUZAK (I)
Mustafa Nevruz SINACI

Tarih boyunca, düşman tarafından, alnından vurulmuş bir Türk görülmemiştir.
Türk’e düşmanlık edecek kadar alçak; Medeniyet, adalet ahlâkı, hakkaniyet, huzur ve hukuk yoksunu cani, gaflet, dalâlet ve hıyanetle malul sömürgeci zalimler, O’nu daima kalleşçe ve sırtından vurarak hançerlemişlerdir. Daha açık bir deyimle: Türk Milletinin düşmanları asla dürüst ve mert değil; “ekmeğini yiyip, kuyusunu kazan, tuzak kurup gözünü oyan cinsinden” olabildiğince kancık, din tüccarı, siyaset simsarı, imansız ve kalleştirler.
Bu nedenle atalarımız, “Sinsi, alçak- dessas ve kalleş dostlarımız olacağına, dürüst ve mert düşmanlarımız olsun daha evlâdır” diyerek; Asırlardır maruz kaldıkları gizli kalleşlik, dış güdümlü isyan, işbirlikçilik, iki yüzlülük ve menfur ihanetleri hayıfla dile getirmişlerdir. Dâhili ve harici bedhahlara dikkat çekmek için kullanılan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” Ata Sözü de bunu en iyi ve en bariz şekilde kanıtlar mahiyettedir.
Dolayısıyla AtaTürk’ün: (tam ve orijinal haliyle) “Türk demek: Türk’çe konuşmak, Türk’çe düşünmek ve Türk’çe yaşamaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene.” vecizesi, bu anlam ve bağlamda “daima akılda tutulması, icabına uyulması ve her ne pahasına olursa olsun mutlak surette gereğinin yapılması zorunlu” bir emir, emanet ve vasiyettir. Keza, bu vasiyete uymak ve kıskançlıkla uygulamak meşru bir hak; Karşı olan, karşı koyan ve bu umdeye gizli yahut açık muhalefetle hayat hakkı tanımak istemeyenlerle kıyasıya mücadele de “meşru müdafaa” dır.
Aksi takdirde Necip Türk Milleti ve ebed-müddet Türk Devleti’nin; Damarlarında kirli kan ve irin taşıyan güdümlü haymatlos, etki ajanı, dönme, devşirme, koza ve necis kriptolarca her daim melhus bir tuzağa düşülmesi mümkün ve mukadderdir. Bu nedenle her Türk ve “namuslu dürüst bütün Türk vatandaşları” daima müteyakkız ve uyanık olmak zorunda ve durumundadırlar.
ANADOLU ŞUURU VE KAHPELİK OYUNU..
Yarım asır önce başkaldırıp, günümüzde “hükümeti”, eşkıya ile istişare etmeye, anlaşma, uzlaşma masasına oturmaya mecbur edecek şantajlara başvuracak kadar şımaran, başıboş kalan, pervasızlaşan ve güdüldükleri AB domuzlarının pompaladıkları gazla iyice azgınlaşan ihanetin Anadolu halkı nicedir farkında. Vatan toprağının, devlet umuru, gücü ve servetinin özelleştirme dâhil, pek çok menfur pazarlık, derin gaflet, dalalet, kirli oyun ve hıyanetler sonucu ayağının altından kaydırılmakta olduğunu da bilmekte. Bıçağın kemiğe dayandığını da; Fırtınanın, adına utanmadan “ulusal medya” dedikleri paçavralar, inlek ve ilenmekler (radyo-tv) ile “kitle partisi” sahtekârlığı, üçkâğıtçılık ve nitelikli dolandırıcılık, yalan-talanla sürdürülen cunta-sulta tarafından ‘bir kaşık suda fırtına’ tarzı çıkartıldığının da pek alâ farkında. Anadolu ihanetten gafil değil.
Dahası, artık millet; Dünyanın en pahalı “fahiş” petrol ürünü (benzin vb) satışı, doğalgaz, elektrik, ekmek, su ve telekominikasyon üzerinden oynanan oyun ve haksız sağlanan çok yüksek rantları; Kısa sürede ‘yürü ya kul’ hitabına muhatap, cemaatin lûtfuna mazhar koyu partizanlığı; Ve esasta bu hovardalık, şımarıklık, haddini bilmezlik ve önü alınamayan yolsuzluklar yüzünden eşkıya ile “paylaşma” pazarlıklarına yanaşıldığını (hattâ oturulduğunu) da Anadolu insanı çok iyi biliyor. Bu elim felâketi; 27 Mayıs 1960’la başlayan “ikinci karşı devrim” (İsmet İnönü’nün bir vakitler vaat ve taahhüt ettiği söylenen İngiliz Milletler Topluluğuna biat) ve Amerika’ya teslim sürecinde Demirel, Türkeş, Ecevit, Erbakan, Çiller, Baykal, Yılmaz ve diğerlerinin hazırladığının farkında ve bilincinde. Gidin bakın, kulak misafiri olun, konuşturun dinleyin: Anadolu Kürt’leri; “Bizim kimseyle bir sorunumuz yok, halimizden memnunuz. Türk-Kürt kardeş, pkk Ermeni dölü, kahpe ve kalleştir. Hainler, zalimlar ve bölücüler bizi istismar ve rencide etmesin” diyorlar…
BU DA ŞİMDİ BİLİNDİ!..
Tıpkı hayırsız ve uğursuz AB süreci gibi, yıllardır oynanan bu kirli oyun sahnesinde de; devlete karşı suçu sabit.; Kürt ve insanlık düşmanlığı ile Ermeni dönmesi Artin olduğu subut, seri cinayetlerle maruf, vatana ihanetten hükümlü, azılı bebek katili bir mahkûma, gidecek ve pazarlık edecek kadar oyuna gelen, aldanan, alçalan, (belki de terörle işbirliği halinde olan) bir zihniyetin karanlık yüzü, kirli ilişkileri ve gizemli geçmişi araştırıldığında, ortaya çok acı, hain ve menfur bir tablo çıkmaktadır. İşte enteresan bir örnek, üstelik şimdi onlar “ulusalcı” takılıyorlar!…
***
İHANETİN SECERESİ; DEŞİFRE VE KODLARI (II)
Mustafa Nevruz SINACI

Doğu Perinçek'in Sosyalist partisi ve 2000’e Doğru dergisi pkk'yı nasıl destekledi: (*)
“Perinçek, Bekaa'ya iki kez gidip Apo'ya gül vermişti. Geçtiğimiz günlerde Perinçek'in BDP milletvekili Sırrı Sakık'la rakı içerken çekilmiş resmi de yayınladı. Resimle ilgili Sakık şu açıklamayı yaptı: "Evet biz Doğu bey ile sıkça bir araya gelirdik. Bizim arkadaşımız. Perinçek bizim partiye gelirdi, biz de onun partisine giderdik. Zaman zaman birlikte yemek yerdik…”
Sırrı Sakık devamla: “Görüş alışverişinde bulunurduk. Doğu Perinçek benim sevdiğim, beğendiğim bir siyasetçidir." Terör örgütü’nün yan kuruluşu DTK'nın hazırladığı "Demokratik Özerklik" taslağı Türkiye’de büyük tepki topladı. Türkiye'nin açıkça Türk ve Kürtleri federal yönetimine dönüştüren taslak pek çok Türk'ün "insaf, bölücülük bu kadar da mı azgınlaşır” demesine neden oldu. Ancak taslağı okuduğumuz zaman, biz Türksolu olarak pek şaşırmadık. Çünkü bu talepleri daha önce savunan birini biliyoruz: D. Perinçek. Evet, DTK'nın ve BDP'nin bugünlerde büyük tartışma yaratan "Demokratik Özerklik" taslağı, yıllar önce Doğu Perinçek tarafından dile getiriliyordu. Üstelik çok daha "ileri" taleplerle... Sene 1991. Türkiye'de bir genel seçim yapılıyor. Seçimde PKK'nın yasal partisi HEP ile ittifak kurmuş, mecliste grup kurmaya çalışıyor. Perinçek liderliğindeki Sosyalist Parti (SP) ise seçime katılan diğer 5 partiden biri.
O yıllarda Perinçek'in çıkardığı derginin adı 2000'e Doğru. O dönem bölücülük bugünkü gibi serbest değildi. PKK'nın yasal propaganda olanakları son derece sınırlıydı. İşte 2000'e Doğru ve Sosyalist Parti, bu konularda PKK'nın ihtiyaçlarını karşılıyordu. Örneğin SP'nin düzenlediği mitingler PKK'lıların boy gösterdiği, sloganlarını attığı eylemlere dönüşüyordu. Nitekim, SP o dönemde güneydoğunun pek çok ilinde binlerce kişinin katılımıyla mitingler yapmış ama seçimlerde toplam 100.000 oy anca alabilmişti. Yani mitinglerine katılan insan sayısının 10'da birinden bile az oy alarak dünya siyaset tarihine geçmeyi başarmış biridir Perinçek!
Bu garip durum bile SP mitinglerinin PKK destekli eylemler olduğunun göstergesi. PKK'lılar, SP'nin mitinglerine katıldı ama seçimlerde SHP-HEP ittifakına oy topladı. Böylece Perinçek "binde iki"lik kara yazgısından o seçimde de kurtulamadı. 2000'e Doğru ise o dönem Kürtçülüğün önde giden yayın organıydı. Derginin en önemli misyonu pek çok bölücü firkin ilk kez ortaya konduğu yayın organı olmasıydı. Örneğin, Türkiye'deki 47 etnik grubun haritaları ek olarak veriliyor, Kürtçü, Ermenici tezler manşetlerden savunuluyordu. Ayrıca hemen her sayıda PKK liderleriyle röportajlar yer alıyor, "PKK Ordulaşıyor" gibi kapaklarla PKK'nın güçlendiği propagandası yapılıyor, "Ordu orman yakıyor" gibi manşetlerle ise Türk Ordusu'nun PKK'ya karşı mücadele azmi baltalanmaya çalışılıyordu. Kısacası bugün Zaman'dan Taraf'a, Radikal'den Milliyet'e basınımızın yürüttüğü Ordu düşmanı, bölücülük yanlısı, PKK sempatizanı yayını o dönem tek başına 2000'e Doğru üstlenmişti.
PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI:
İşte o günlerde, yani Perinçek'in partisi SP'nin PKK'lılarla iç içe geçtiği, dergisi 2000'e Doğru'nun PKK propagandası yaptığı 1989-90-91 yıllarında, SP Kürt Sorununa Çözüm programı yayınlar. Tam ismi şöyledir: "Demokratik Federal Emekçi Cumhuriyeti." Perinçek’in programını burada ayrıntılı incelemesini yapmayacağız. (tam metin aşağıdadır) Görüleceği üzere programda Türkiye Türklerin ve Kürtlerin federal cumhuriyetine dönüştürülüyor. Bugün BDP'lilerin savunduğu o çok tepki toplayan dört temel madde Perinçek'in programında da mevcut.
1.Ayrı meclis, ayrı bayrak, ayrı milli marş; 2. Kürtçe resmi dil; 3. Yerleşim yerlerine Kürtçe isim; 4. Öz savunma gücü. Bakınız: BDP'nin fikir babası Perinçek, 20 yıl önce aynı şeyleri savunmuş...
PERİNÇEK'İN PROGRAMI BDP'NİNKİNDEN DAHA BÖLÜCÜ
Ancak Perinçek'in programında daha da bölücü maddeler var. Perinçek, "Kürt İlleri" dediği şehirlerimizde bir referandum yapılmasını ve bağımsız bir "Kürdistan" isteyenlerin de bu referandumda özgürce propaganda yapabilmesini istiyor. Zaten programının ilk maddesine de Kürtlerin isterse ayrı bir devlet kurabileceğini yazmış. BDP'liler bile bu kadar ileri gitmedi!
Tabii, bu bir süreç meselesi, BDP'liler o günlerde, bugün savundukları "demokratik özerklik” programını da dile getiremiyorlardı.
GAFLET, DALÂLET VE HIYANET (III)
Mustafa Nevruz SINACI

Türksolu’nun yıllardır yaptığı uyarıların da ne kadar haklı olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bölücülüğün tavizler vererek durdurulamayacağını defalarca kez söyledik. Ancak özellikle AKP iktidarı, taviz üstüne taviz verdi ve görüldüğü gibi BDP'liler artık açıkça özerklik isteyecek noktaya geldiler. Taviz vermeye devam edilirse bir adım daha atıp "referandum" isteyecekleri, Kürtlere ayrı devlet kurma hakkı tanınması gerektiğini söyleyecekleri ortada.
Zaten fikir babaları Perinçek de yıllar önce öyle buyurmuş...
DOĞU PERİNÇEK: "ATATÜRK MİLLİYETÇİSİ DEĞİLİM"
İlginç olan bir başka nokta ise Perinçek'in bu program nedeniyle açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesinde verdiği savunma. BDP'lilerin bugün söylediklerine çok benziyor. Şöyle demiş Perinçek: "Biz bastırmanın karşısındayız. Açık söyleyeyim, bastırarak bu sorunların çözülmeyeceğini bir kere daha göreceğiz. Bastırarak bu sorunlar ertelenir. Beş sene ertelersiniz, 10 sene ertelersiniz, bakın erteleyememiştir. Dersim isyanı bastırıldı, 1925'te Şeyh Sait isyanı bastırıldı, Ağrı-Zilan isyanları bastırıldı, çözüldü mü? Biz de diyoruz ki, başka bir yoldan çözelim." Ve o dönemki Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in “Türk milliyetçiliğine karşı mısınız?" sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türk milliyetçiliğine de karşıyız. Mecbur değilim Atatürk milliyetçisi olmaya... Partimiz milliyetçiliği bir ideoloji olarak benimsemiyor ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına da uygun görmüyor... Atatürk milliyetçiliği bir kısmını dışlayacaktır." İşte Perinçek gerçeği. 20 yıl önce savunduklarıyla bugün BDP'nin yolunu aydınlatıyor! BDP’nin savunduğu özerkliği yıllar önce ilk Perinçek dile getirmişti:
PERİNÇEK'İN ÖZERKLİK PROGRAMI:
DEMOKRATİK FEDERAL EMEKÇİ CUMHURİYETİ

Perinçek'in dergisi 2000'e Doğru'da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti'nin de programında yer alıyordu. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000'e Doğru'da yayınlandı.
1- Kürt milleti, kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterse ayrı bir devlet kurabilir. Emekçilerin çıkarı, tam hak eşitliği ve özgürlük temelinde, gönüllü birliği gerçekleştirmededir. Ayrılma hakkı gönüllü birliğin her zaman vazgeçilmez koşuludur.
2- Birlikte veya ayrı yaşamak milletlerin özgür iradelerine bağlıdır. Bu özgür iradenin ortaya konabilmesi için, Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda ayrılmayı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir.
3- Bugünkü tarihsel koşullarda, iki milletin emekçilerinin yararına olan çözüm, iki federe devletin eşit olarak katıldığı, demokratik federal bir cumhuriyettir. Bu federasyonda iktidar köylerden ve mahallelerden başlayarak, ilçelerde, illerde federe ve federal düzeyde demokratik seçimlerle belirlenen halk meclisleri aracılığıyla kullanılır. İlçe ve il yönetimleriyle, federal hükümetler, bu meclislerin yürütme organlarıdır meclislere karşı sorumludurlar.
4- Federal Halk Meclisi iki meclisten oluşur; Temsilciler Meclisi ve Milletler Meclisi.
Temsilciler Meclisi, belli sayıda yurttaşa bir milletvekili olmak üzere bütün yurt çapında yapılan seçimlerle belirlenir. Milletler Meclisi, her federe devletten eşit sayıda seçilmiş üyenin katılımıyla oluşur. Yasalar her iki mecliste çoğunluk oylarıyla kabul edilir. Meclislerden birinin reddettiği yasa yürürlüğe girmez. Çalışma Yasası, Ceza Yasası, Medeni Yasa, Yargı Usülleri yasaları bütün ülkede yürürlüktedir, federal organlarca kabul edilir.
5- Her federe devlette azınlıkların çoğunlukta olduğu ilçe ve illerde halk isterse bölgesel özerklik uygulanır.
6- Federal Anayasa, iki milletin ortak anayasasıdır. Her iki milletin ayrı ayrı çoğunluğu tarafından referandumla kabul edilerek yürürlüğe girer. Federe devletlerin arıca kendi anayasaları vardır. Federal Anayasa, federe cumhuriyetler tarafından benimsendiği ölçüde giderek artan unsurları kapsar.
***
GAFLET, DALALET VE HIYANET (IV)
Mustafa Nevruz SINACI

7- Federal Cumhuriyet’in bayrağı ve marşı, Türklerin ve Kürtlerin ortak bayrakları ve marşlarıdır. Ayrıca her federe devletin kendi bayrağı ve marşı vardır. Federasyonun ismi tek bir millete dayandırılmaz.
8- Yurt savunması, savaş ve barış sorunları, uluslararası ilişkilerde temsil, anlaşmaları yapmak, federal organların yetkisindedir.
9- Her federe devlet, yabancı devletlerle ticari ve kültürel alanlarda doğrudan ilişkiler kurabilir, konsolosluklar açabilir.
10- Her yönetim kademesinde iktidar, bütünüyle halk meclislerinde ve bu meclislere karşı sorumlu olan yerel yönetimlerdedir. Bu yönetim sistemi dışında, merkezi idarenin atadığı valilikler, kaymakamlıklar, emniyet ve jandarma örgütü kaldırılır. Bu demokratik yönetim sistemi, aynı zamanda milli eşitlik ve özgürlüğü de güvence altına alır. Yerel güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, yerel meclislere sorumlu olan yerel yönetimlerin emrindedir. Köy güvenlik örgütleri, köy gençlerinden oluşur ve köy kurullarının emrindedir.
11- Ulusal ve toplumsal gelişme yanında kardeşliğin de önünde engel oluşturan toprak ağalığı, aşiret reisliği ve her türlü ortaçağ ilişkisi köylülerin seferber edilmesine dayanan ve köylü komitelerinin önderlik ettiği bir toprak reformuyla kaldırılır. Federal cumhuriyet, piyasa ekonomisinin derinleştirdiği bölgeler arası eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için, ekonomik bakımdan geri bölgelerin yatırım paylarını artırır. Böylece birliğin ekonomik temelini geliştirir ve pekiştirir. Ekonomide tek bir federal istatistik sistemi uygulanır.
12- Her milletin, milli ve dini azınlıkların, dillerini ve kültürlerini geliştirme, siyasal çalışma ve örgütlenme hakları ve özgürlükleri güvence altındadır.
13- Resmi dil Türkçe ve Kürtçedir. Her federe cumhuriyette kendi dili esastır. Federal organların kararları iki dilde yazılır. İlkokuldan üniversiteye kadar ve bütün kültür kurumlarında, her 2 dilde eğitim-araştırma, basın-yayın, radyo-televizyon vb. iletişim olanakları gerçekleştirilir.
14- Kürtlerin demokratik kültürü, bugüne kadar uygulanan baskılara son verilmesi sayesinde özgürce serpilme olanaklarına kavuşur. İktidar organları, diğer ülkelerde bulunan Türk ve Kürtlerle demokratik kültür alışverişinin özgürce gelişmesi ve bütün dünya halklarıyla ortak enternasyonal bir kültürün renkli ve çoğulcu bir ortamda boy atması için çalışır.
15- Bütün iktidar organları, toplum hayatında ve milletler arasında sorunları zor kullanarak çözen ve şiddeti kutsayan eski kültürün bütün temelleriyle tasfiyesi ve halk içinde barışçı, insana saygılı ve şiddeti hor gören enternasyonalist bir emekçi kültürünün yayılması için çalışır. Yaşadığımız toprağın tarihini Malazgirt savaşıyla başlatan bağnaz milliyetçi kültüre ve her türden milliyetçiliğe karşı, ülkemizin tarihsel derinliklerinden bu yana çeşitli kavimlerin katkılarıyla zenginleşmiş kültür kaynaklarımızı arayan, koruyan, bu kaynaklardan beslenen, demokratik insan sever, evrensel ve enternasyonalist bir kültür geliştirilir. Ülkemizin evrensel kültür zenginliğini yansıtan yer isimlerinin değiştirilmesine son verilir, her yer bilinen ve yerleşmiş ismiyle anılır. (*)
(*) Perinçek’in dergisi 2000’e Doğru’da defalarca yayınlanan bu metin, Sosyalist Parti’nin de programında yer almakta idi. İlk olarak 1991 genel seçimleri öncesi, 15 Eylül 1991 tarihli 2000’e Doğru’da yayınlandı.
Yararlanılan kaynaklar:
1.Türk Solu Dergisi Sayı: 306, Tarih: 27.12.2010,
2. Özgür Erdem, Bdp'nin Özerklik Programının Fikir Babası Perinçek
3. 2000’e Doğru Dergisi - 15 Eylül 1991
4. Sosyalist Parti Programı (Doğu Perinçek, 1991)