25 Şubat 2015 Çarşamba

İç Güvenlik Paranoyası ve Pusudaki İhanet!..

İç Güvenlik Paranoyası ve Pusudaki İhanet
Mustafa Nevruz SINACI
            Önce ‘iç güvenlik’ nedir ona bakalım. Sonra, sözde muhalefetin Mecliste kıyametler kopardığı “gündemdeki” paketi inceler, irdeler ve değerlendiririz. Dahası, bu paket, Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Devletin iyi, onurlu, sorumlu, namuslu insan ve dürüst vatandaşlarının ‘iç güvenlik ihtiyacının’ ne kadarını karşılamaktadır. Teklif sahiplerine bilhassa bunu sormak gerekir. Zira, kutsal kitaplar, ahlâki öğeler, örf, adet, muteber töreler ve yerleşik gelenekler ile medeni dünya emsalleri yönünden günümüzde, alenen “suç teşkil ettiği halde”; Onursuzluk, sorumsuzluk, terörle-tedhişle iştirak, yardım-yataklık ve işbirliği gibi insanlık dışı nedenlerle müsamaha edilen, görmezlikten gelinen rezillik, aşağılık kepazelik ve her biri toplumsal barışı tehdit ve temelden tahribe yönelik suç unsurlarını sorgulamak lazım!.
Buna göre: İç Güvenlik (kamu düzeni ve güvenliği) nedir ve ne değildir?..
            İç güvenlik kapsamına öncelikle: Can güvenliği; Irz/namus, onurlu yaşam, şan, şeref ve haysiyet güvenliği; Mal, mülk ve tapu güvenliği; Gıda güvenliği ve Güvenilirliği; Hizmet, kalite, iş, istihdam ve şeffaf-dürüst rekabet güvenliği; Sağlık, sigorta, Hastane, Doktor ve ilâç güvenliği.; Seyahat hürriyeti, araç-trafik, bakım-kontrol ve yol güvenliği; Yatırım, kur, değer istikrarı ve tasarruf güvenliği; Gelecek (istikbal), eğitim, istiklâl, özgürlük ve tam bağımsızlık güvenliği; Tabiat, tarihi doku/ekolojik denge/doğal hayat ve çevre Güvenliği; İnanç özgürlüğü ve Lâiklik güvenliği; Kamu yönetimi, hakkaniyet, eşitlik, adalet, hukuk, siyaset ve demokrasi güvenliği; Özellikle “hükümet ve devlet kurumları ile erklerin millet adına, bağımsız, tarafsız ve disiplinle denetimi” açısından, yönetimin saydamlık ve Güvenilirliği!..
            Buradaki “güvenlik” ve “güvenilirlik” betimlemelerine lütfen çok dikkat edin.
            Zira devlet izafi bir kavram olup; Esasta, devlet demek, bizatihi hükümet demektir.
            Örneğin: En fazla bir lira olması gereken akaryakıt fiyatının % 400 nispetinde fahiş ve pahalıya satılması; Dünyanın ekseri ülkelerinde stabil ve bir kısmında düşmekte olan dolar’ın, realite, evrensel parite, akıl ve mantık dışı yükselişi; 20 Milyona yakın nüfusun, asgari ücretle çalışan aile reisi tarafından, çok büyük ıstırap, açlık, yokluk, yoksulluk, mahrumiyet ve çileler içinde yaşama mücadelesi vermesi; Buna paralel olarak maaş, aylık gelir, yaşam standardı ve ücretler arasındaki uçurumun “en korkunç, adaletsiz ve haksız biçimde” açılması; Emeklilerin adaletsiz-haksız, norm ve standart birliği ilkelerine aykırı; Dahası, yaklaşık % 98’inin açlık ve yoksulluk sınırı altında, kalanın da vicdanları karartacak derecede orantısız, yüksek ve haddi, hududu aşan safhada maaş alıyor olması; Defalarca söz verildiği halde (özellikle 2000 yılı ve sonrası) emekli maaşlarında, eşitlik, adalet ve hukuk ilkelerine uygun düzeltme yapılmaması, buna mukabil çeşitli vesilelerle memur-işçi maaş ve ücretlerinde ayarlama/düzenleme yoluna gidilmesi; Periyodik maaş zamlarının SEYYANEN yapılması usul, ahlâk, anayasa ve insanlık gereği zorunlu iken, tam aksine haksız, adaletsiz ve ahlâksız YÜZDELİ ZAM’da direnilmesi!.
            Bunların tamamı birer İÇ GÜVENLİ SORUNU. Dahası var.
            Yerinde, üretici elinde Portakal 6-7 kuruş; Domates 15-20 kuruş; Patates 20-25 kuruş iken, hâttâ öldüm fiyatına bile alıcı bulamaz, üreticiler komisyoncu elinde oyuncak olurken; Aynı ürünlerin tüketiciye asgari 10 veya 20 katına, yani: % 100 ilâ % bin fazlasına satılması;
Ham petrol, akaryakıt ve doğalgaz fiyatları % 80’lere varan düşüş kaydettiği halde; En başta elektrik, toplu taşım, ulaşım ve esasta “akaryakıta bağlı olarak” fiyatları sürekli arttırılmış olan ürün ve hizmet bedelleri niçin aynı oranlarda düşürülmemektedir.
Bu zaaf, aç gözlülük, adaletsizlik haksızlık ve yolsuzluğun sebebi nedir?   
Bakınız!.. Milletçe boğuştuğumuz yığınla İÇ GÜVENLİK sorunu var.
Lâkin pakette bunlara yer yok. Bu pakette alternatif çare ve çözüm yok.
Önerilen yasa’da Adalet ve hukuk üretimi yok! Pakette adaletten eser yok.          
            Daha açık bir anlatımla: Adına devlet denilen, belirli sınırları, bayrağı, toprağı, ordusu, polisi, kurum, kuruluşları, meclisi, başkenti, anayasası, yasaları olan sosyal, toplumsal yapıda; Irz, can, mal ve yaşam güvenliği var mı? İnsan unsuru, yani bireyler (fert) işletmeler, kurum ve kuruluşlar arası ilişkiler, eşitlik ilkesine uygun ve adil mi? Üretim-tüketim, gıda ve zorunlu ihtiyaç maddeleri insan sağlığı norm ve standartları ile objektif kriterlere uygun mu? İnsanlar diledikleri gibi inanıyor ve inandıkları gibi yaşayabiliyorlar mı? İş, meslek, seçilmiş, atanmış ve sair sosyal sınıflar arasında makul gelir, eşit koşullarda “sürdürülebilir” imtiyazsız yaşam var mı? Zenginler/fakirler ile atanmış ve seçilmişler arasında devasa ayrıcalık, dokunulmazlık ve uçurumlar gözlenmekte midir?..  
            İnsan neslini kurutmaya yönelik GDO’nun kökü kurutuldu mu?
            Zorunlu gıda ve hayati ihtiyaç maddelerine imalâtta yüklenen kanserojen katkılar; gizli zehirler, zehirli ilâçlar, öldürücü tat’lar.; En iğrencinden katkı maddeleri; Virüs, kir-mikrop ve hastalık taşıyan renklendiriciler; Zararlı boyalar, hormonlar; İnsanlık dışı varlık, hain yaratık ve domuz iti sürülerinin, resmi denetim gevşekliğinden yararlanarak yaptıkları hile, sahtecilik ve nitelikli sahtekârlıkların yol açtığı felâketler, hastalıklar, sakatlıklar ve ölümler!..    
En önemlisi, utanılası yüz karası da: Danışıklı döğüş ve anlaşmalı it dalaşıdır.
* Devlette rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, namussuzluk düzeyi nedir?..
* Rüşvet/iltimas, hırsızlık/haksızlık ve yolsuzluk erbabı domuz sürüsü nerede?
* Devletin malını, tüyü bitmemiş yetimin hakkını çalan domuzlar ne âlemdedir?
Cumhuriyet ve demokrasinin en temel insan hakkı olan imkân ve fırsat eşitliği var mı?
            Eğer bu göstergelerden biri dahi negatif (olumsuz) ise, o devlette hükümet yok yahut var da aciz, kalitesiz, yetersiz ve başarısız; Milletin Muhalefet görevi verdikleri ise inançsız, ilkesiz, onursuz, işbirlikçi, haymatloslardan müteşekkil, lânetli teşekküllerden ibaret demektir. Dahası var. Olumsuzluk had safhada ise hükümet edenler millî değil, milletlerarası emperyal koalisyonlar, beynelmilel mafya, organize suç örgütü-çete veya oligarkların uzantısı, işbirlikçi payandası bağlamında telâkki olunabilir!..
            GENEL OLARAK “İÇ GÜVENLİK” NEDİR?..
            İç güvenlik; Kamusal alanda düzen, disiplin ve istikrar; Dünyada itibar; İnsan hakları, adalet ve barış gibi ağır sorumluluğu mucip kavramlar telâffuz edildiğinde; Öncelikle, evvelâ hükümet ve muhalefette yulardaki insani, İslâmi, evrensel ve hukuki kriterler aranır. En öz’lü anlatım, tanım ve açıklama biçimi “Cumhuriyet” olan, Adalet ahlâkı ve eşitliğe dayalı Ebed-müddet devlet.; Şûra bağlamında onurlu/sorumlu, mutlak adalet ve hukukla kaim kavi, güçlü-kuvvetli, bozulmaz, sağlam ve sarsılmaz “Demokrasi”, nihayet: “Benim dinim bana, senin dinin sana” emri gereği “lâiklik” ilkesinin huzur, barış ve güvenle yaşanabildiği bir ülkede iç güvenlik sorunu olmaz. İşte bu ülkelere Güvenlikli “demokratik hukuk devleti” denilir.
Gerişi çete teşekkülleridir.
Basit örneklemede: İsrail, Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan, İran, Irak vb.
Özgün örneklemede: Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya…. 
Bu anlam ve bağlamda Demokratik hukuk devletlerinde suç işlemek yasaktır.
            Taammüden (bilerek ve isteyerek, tasarlayarak) insan öldürenler mutlaka öldürülür.
Hırsızlık, yolsuzluk, sorumsuzluk, hile, fitne-fesat, görevi ihmal ve suiistimal gibi kin, kir ve insanlık düşmanlığını muhtevi nedenlerle ölüme sebebiyet bir “idam” nedenidir. Başta Tevrat, Zebur ve İncil olmak üzere Kuran-ı Kerim’in müteaddit ayeti olan “öldüreni öldürün” emri her ne pahasına olursa olsun, mutlaka uygulanmak zorundadır. Görüşülmekte olan torba yasa tasarısında böyle medeni ihtiyaç ve insani zorunluluklara yer verilmediği görülmektedir.  
Dolayısıyla “İnsan hakları, adalet, hukuk ve demokrasinin varlığı” iddia edilen ülkede; Mesai saatleri dışında ve/veya “gün ışımasından önce ve hava karardıktan sonra” kesinlikle ve asla eylem yapılamaz. Gün içinde (bireysel eylemler hariç olma üzere) bilumum eylem, yasal gösteri, hukuk ve ahlâka uygun yürüyüşler, belirli bir süre önceden izin almaya tabii ve kurala bağlı olmak zorundadır. Aksi takdirde anarşi/terör-tedhiş ve bozguncularla baş edilemez.
Açık hava toplantıları, gösteri yürüyüşü ve eylemlerde patlayıcı, parlayıcı ve çevreyi kirleten, tahrip eden silâhlar, araç, malzeme ve aletler kullanılamaz. Devletin ve halkın malına zarar vermek, bireysel hakları ihlâl etmek ve kamu güvenliğini tehlikeye atmak, çevreyi tahrip en ağır suçlardan olmak gerekir. Kamu veya özel mülke zarar verenler mutlaka şahsen veya “tertip komitesi, dernek, vakıf, sendika ya da sivil toplum kuruluşu” olarak, suç tazminatı ya da hasar bedelini tazmin; Maddi ve manevi tazminat nakdi ödeninceye kadar hapiste tutulmak zorundadır. Aksi takdirde başta yerel esnaf, bireyler ve kamusal çevre olmak üzere; yasalar, ahlâk ve özellikle hukuk dışı “anarşi, terör, tedhiş ve kamu düzeni karşıtı zorba” mütecavizler tarafından verilen zarar, hasar, tahrip, taciz, gasp, irtikap ve saldırılar sonucu meydana gelen zarar.; Faillerine telâfi ve tazmin ettirilemediği takdirde yargı, hükümet, adalet ve hukuk şaibe ve töhmet altında kalır. Bu takdirde hükümet, resmi uzantı ve bağlantıları yok hükmüne düşer.     
İÇ GÜVENLİK PARANOYASI
Sözde muhalefet namına birilerinin kıyametleri kopardığı ve Meclisi birbirine kattığı tasarıda bu husus, sadece 1. bölümde ve 2 madde halinde “pek muğlâk” olarak bahis konusu edilmektedir. Oysa dönem ile evrensel hukukun mutlak gereği olan uyuşturucu yasağının her düzeyde ‘satış ve kullanımı imkânsız kılacak’ derecede yasak ve aşılamaz katılıkta (mutlaka olması gereken) kesin tedbirler alınması söz konusu değildir.    
Daha önceki Antalya, Mardin, İzmir ve Aydın örneği vahşi tecavüz, alçakça, hunharca cinayetlere karşı idam cezası dâhil; Adaletli-faziletli önlem, haklı/mağdur ve müştekiden yana insani öneriler de yok! Oysa namusu ilga, ırza tasallut, tecavüz ve buna bağlı canice, vahşice vakıalarda halkın doğal olarak linç etme hakkı vardır. Gerektiğinde güven vermeyen yönetime direnme, kötülüğü kökten önleme ve kalıcı huzur adına linç eylemi doğal bir hak olarak kabul ve tescil edilmelidir. Ancak idam cezasının yeniden ihdası bu hakkın kullanımını önleyebilir. Katil’in yaşama hakkını savunanlar ise, primitif varlık, apaçık mutasyona uğramış manyaklar olarak kabul, telâkki ve vicdanen tescil edilerek toplumdan dışlanmalıdır…
DİRENME VE LİNÇ HAKKI
En son Mersin/Tarsus cinayetinde olduğu gibi; Vahşet, alçaklık, şiddet, kir ve şeamet karşısında “kısas’a kısas” öngörmeyen ve “muadili ceza vermeyen” mevcut uygulamaya karşı doğal cezalandırma, idareye karşı direnme, linç hakkını kullanması vukuu itibarıyla gerçek ve suçu sabit olmak kaydıyla mümkün olabilmelidir. Kaldı ki, medyada çok dillendirilen “kadına yönelik şiddet, taciz ve cinayet”lerin yanı sıra; Bazı kadın görünümlü canavarlarca uygulanan erkeğe yönelik şiddet! Baskı, gasp-irtikap, hırsızlık, fiili taciz, darp-dayak, eziyet, zulüm, terk, işkence, çocuk kaçırma, evlât ve akrabayı ayartma, sahtekârlık olaylarınınsa: “İnsan’a yönelik şiddet, zulüm, taciz ve tecavüz” başlığı altında yasalaştırılması gerekir.
Var mı “İç Güvenlik Paketi”nde böyle bir şey? Yok. Öyleyse bu tam bir paranoya!..
            DANIŞIKLI DÖĞÜŞ, BLÖF VE ANLAŞMALI İT DALAŞI
            Üzerinde danışıklı dövüş ve it dalaşı yapıldığı izlenimini veren tasarıda bu hususların varlığı ve ağırlığı ne kadar? Hiç! Peki, bunca kavga ve şeamet nedeni olarak gösterilen malum tasarıda ne var? Muhalefetin iddialarına göre: Siyasetin silahlandırılması, maske ve molotof yasağının yanı sıra; ‘Jandarma ve Sahil Güvenlik Teşkilâtını iktidara bağlamak., Ayrışmanın, kutuplaşmanın tırmandığı ortamda belli bir siyasi anlayış silaha sahipken, muhalefetin silahsız olması faşizmin temel koşuludur., İktidarın siyasi sicil ve ideolojisini dikkate alındığında, bu yasa iyi niyetle kullanılmayacağı aşikâr” denilerek, tutarsız iddialar sürüp gitmekte...
            Evet! Jandarma ve sahil güvenliğin eskiden olduğu gibi Genelkurmay’a bağlı kalması millet için bir güvencedir. Hiç değilse tarafsız olduğu düşünülür. Jandarmanın, siyasetten emir alır hale getirilmesi hususu; Öteden beri, gerek MC siyasetçileri, gerek Amerikan yöneticileri ve gerekse, memleket içindeki temsilcilerince hep söylenegelmiştir.
Diğer taraftan; Bölücü örgüt yandaşları yakıyor, yıkıyor, saldırıyor, asker polis şehit ediyor. Cumhurbaşkanı, başbakan ve yetkililer: "çözüm süreci aynen devam edecek" diyor. Sorumlular: ‘biz de eylemler duruncaya kadar çözüm sürecini askıya alıyoruz’ diyemiyorlar! Bu, teröristleri cesaretlendiren menfur tavizler, çok iğrenç ve utanç verici bir acziyet değil de nedir?.. Tıpkı, bütün dünyada dolar düşer, petrol ucuzlarken; Ülkemizde dolar’ın yükseltilip, zorunlu gıda, ihtiyaç ve hayati hizmet fiyatlarında yapılan artışlar gibi! Yazıklar olsun!...
DIŞ GÜVENLİK TEHDİDİ VE EVRENSEL TEHLİKELER
Neredeyse elli yıldır Türkiye’de sahnelenen oyun ve oyalama taktiklerinin gerçekte tamamı güdümleme, kamuflaj, dış baskıları örtme, öteleme ve gizleme, harici bedhahlar ile dâhili bedhah iştiraki ve işbirliğini maskeleme çabalarından ibaret. Bunu 12 Eylül öncesi Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Cemaat-Tarikat gibi, gerçek İslâm’da hiçbir karşılığı olmayan fitne, fesat ve tefrika girişimlerinin tek merkezden yönetildiği gerçeği ile kanıtlamak mümkündür.
Çok başarılı ve “MİLLİ BİR MÜDAHALE” olan 12 Eylül’den sonra, bu harici hain ve düşman unsurlar, malum ve meş’um terör-tedhiş örgütü ile eşkıya’nın elebaşı, bebek katili üzerinde yoğunlaşmışlar; Kültürel, Biyolojik, Psikolojik ve Narkotik “asimetrik” savaşlarını.; Ermeni asıllı, ASALA orijinli, Taşnak, Hınçak, Megalo İdea, Etniki Eterya ve Yunan Pontus destekli dönme-devşirme, koza-kripto, ajan provokatör ve profesyonel lejyonerler (kiralık katil, potansiyel cani ve cinnet unsurları) eliyle yürütmeye başlamışlardır.          
Bu menfur bir projedir.
Gazi Mustafa Kemal AtaTürk’ün işaret ettiği “dâhili ve harici bedhahlar” ile “nesebi gayrisahih, damarlarında Asil Türk Kanı akmayan, ikiyüzlü, insanlaşmamış, medenileşmemiş ve özellikle Türkleşmemiş” ihanet şebekeleri tarafından;
Huzur ikliminin kalesi, evrensel adalet, küresel barış ve medeniyetin banisi Aziz Türk Milleti’nin şahsında İnsanlık, İslâm ve medeniyet âlemine karşı yürütülen hain, vahim, iğrenç, aşağılık ve yıkıcı bir materyalizm/emperyalizm, güncel kölelik, vampirlik, esaret ve sömürü projesidir. Çok hayret verici ve çok şaşılacak bir hakikattir ki; Bu menfur projenin içinde hiç bir kadim Yahudi, samimi Hıristiyan veya mümin Müslüman yok. 1962’den beri Hıristiyan ve Musevilerin “Kutsal Kitap” şemsiyesinde ittifak ederek birleşmelerinden sonra.; Üç kutuplu (Müslümanlar, Hıristiyan ve Yahudiler ile Emperyalistler) hale gelen dünyada, tamamı İblisin emrine girmiş, bütün semavi dinlere tam bir azgınlıkla baş kaldırmış; Tıpkı 5000 yıl önceki sapıkların yaptığı gibi baal’e gönül vermiş, kendi evlâtlarını, kızgın ateşe atmaktan, çılgınca zevk alan sapkın bir güruh. İşte Türkiye’nin, bütün semavi Din’lerin, İnsanlık âlemi ve barışçı dünyanın amansız, insafsız ve merhametsiz düşmanıdır bu emperyalist ve materyalistler!...
            ŞEYTAN ÜÇGENİ 
Emperyalizme kayıtsız/şartsız teslim olmayan ülke ve milletlerin tepesinde sallanan Demokles’in Kılıcı, İblis’in asası ve Vampirlerin salya dişlileri başta Birleşik Amerika olmak üzere, Birleşik Krallık ve Birleşik Rusya olup, önde gelen uşakları işgalci Çin’dir. Tamamının melhus bedeni irin, kin ve kan’la yoğrularak yutulmuş “ESİR” insan topluluklarından oluşur.
İç güvenlik tehdidi olarak zuhur eden pek çok unsurun aslisi dış mihraklara dayalıdır.
Aslında hepimiz ve herkes çok iyi biliyor ki;
            Müslüman ergen kız ve kadınlarının farz, vacip ve sünnet baskısı altında "tesettür"e büründürülüp "ucubeler" gibi görünmeye zorlanmaları;
            Sözde Müslüman, öz’de müşrik, gayrimüslim, cahil, sapkın ve azgın, kâfir güdümlü "anarşist ve terörist" selefi, örgütler kurdurularak vahşi ve zararlı eylemlere zorlanması;
            Taliban, El Kaide ve İŞİD benzeri primitif, provakatif ve mutasyonel uygulama ve ajitasyonlarla Müslüman ülkelerin istikrarsızlaştırılması; Başta İslâm’ın emri olan Lâiklik, Cumhuriyet, Hukuk Devleti ve Demokrasi modellerinin hayata geçmesinin önlenmesi;
            Müslüman ülkelerin yönetimini güdümlemek, halkı ve ülke değerlerini rahatlıkla sömürmek üzere icazetli siyasi partiler, legal-illegal örgütler, mason-misyoner odakları ile esas faaliyet konuları sabotaj, NBC ve casusluk olan kartel ve tröstler; Başta ABD olmak üzere özellikle Batı dünyasının emperyalist politikalarının işbirlikçiler eliyle uygulatılmasıdır.
            Bu menfur çete devletleri ile devlet görünümlü vampir/kene örgütleri tarafından tespit edilen hedefler ve kurban olarak belirlenen masum, mazlum ve müsemma kitleler üzerinden tiksinti verici bir "islamofobi" oluşturmak ve insanları Müslümanlara karşı topyekün bir imha hareketine şartlandırmak için hazırlanan binlerce yıllık projelerin ürünüdür.
            Bu savaş kan, ateş ve gözyaşı getirecek. Bu bir cinnet halidir, derhal vazgeçilmelidir!

12 Şubat 2015 Perşembe

"ATATÜRK İNGİLİZLERİ ANLATIYOR", Prof. Dr. Cihan DURA

ATATÜRK 
İNGİLİZLERİ ANLATIYOR
Prof. Dr. Cihan DURA

İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal…
Diğeri Ölümsüz Mustafa Kemal… Onu “ben” kelimesiyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde yeni fikir ve yeni hayat için, büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasıyım sadece. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.
O Mustafa Kemal sensin; o Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken, Ölümsüz Mustafa Kemal sizlersiniz!
Bu yazıda Mustafa Kemal, İngilizleri anlatıyor. Ölümsüz Mustafa Kemal düzenliyor, tamamlıyor, yorumluyor ve güncelliyor.
1 - Düşmanımız, dinimizin ve bağımsızlığımızın haini İngiltere olmuştur. İngilizler Müslüman ve özellikle Türk olunca, insan hayatına zerre kadar değer vermezler. Bu bakımdan, Türkiye hakkındaki suikastın bin türlü eserini göstermekten zevk duyarlar. Her zaman bizi imhaya çalışan ve İslam âlemini esir etmek isteyen İngilizlerin tahakkümleri, zulümleri asla unutulmamalıdır.
2 - Millî Mücadele’de bizim takip ettiğimiz asıl maksat, ülkemizi parçalanmaktan kurtarmak, devlet ve milletimizin bağımsızlığını elde etmekti. Bu maksadın elde edilmesini engelleyebilecek düşmanlarımız, İngilizlerdi. İngilizlerle çıkarlarını birleştirmeye çalışan Fransızlar da sayılabilir. Düşmanlarla uğraşmak için sonuna kadar ve her türlü vasıtaya başvurarak çalışmaya azmetmiştik.
3 - İngilizler hile ve şiddet yoluyla İslam dünyasına, Türklere boyun eğdirmeye çalışmıştır. Müslümanlar gözünde tecelli eden apaçık hakikatlerden biri de İngiltere devletinin amansız bir ortak düşmanımız olduğu gerçeğidir.  İngilizler, Hindistan’a istila ve fesat elini ulaştırdıkları uğursuz günden beri, bütün Asya âlemini kendi bencilce emellerine ve amaçlarına boyun eğdirmeye ve sonsuz zulümleriyle, özellikle İslam milletlerini ezmeye çalışmışlardır. Bunu duruma göre bazen hile ve desiseler imali ile, bazen zorla ve şiddet kullanarak yapmışlardır. Sonraki yıllarda da Müslümanlar arasındaki uyanış eserleri ve dayanışma eğilimlerinden pek çok kaygılanarak darbelerini şiddetlendirdiler. Yüzyıllardan beri iman ehlinin hizmetindeki kılıç olan Osmanlı Türklerinin millî ve siyasî varlığını imhaya kalkıştılar. -Milletimizi parçalamaya ve vatanımızı Ermeni ayakları altında çiğnetmeye yönelik entrikalar çevirdiler.
4 - Mahvımızı emel edinmiş olan İngiltere’nin bütün İslam âlemini kapsayan genel bir esaret kurma hususundaki haince girişimlerine karşı çıkıp direnebilecek biricik İslam hükümeti Türkiye devletiydi. Bu sebepledir ki, bütün Batı emperyalizminin ve kapitalizminin en müthiş saldırıları Anadolu üzerine yöneltilmiş bulunuyordu. – İngilizlerin düzenlediği planın esas hatları önce milleti iç nifaka düşürmekti. Gerçekten, iç nifak vasıtasıyla milletin bütünüyle yıkılması ve ülkenin bir iki ay içinde tutsaklığa düşmesini ümit ediyorlardı.
5 - Çirkin Batı siyaseti, özellikle şeytani İngiliz siyaseti; yıllar ve yıllar, bugün de, İslam’la, İslam dünyası ile benim aramı açmak için hep şunu tekrarlamış ve tekrarlatıp durmuştur: Atatürk sizi bin yıllık dininizden uzaklaştırıp Batı’nın uydusu, Hıristiyanlığın uydusu yaptı. Onun neyine güvenip de arkasından gideceksiniz? Böyle birini hangi akılla örnek alacaksınız?
6 - Haksızlığa karşı her zaman duyarlılık gösterin, milletçe ve şiddetle. Düşman karşısında asla boynu eğik durmayın, yaptığına misliyle karşılık verin. Ben hep böyle yaptım. 22 Ocak 1920’de 15. Kolordu Kumandanlığı’na verdiğim şu emir bunun bir örneğidir:  “İngilizler İstanbul’da tecavüzü artırarak nazır ve mebuslardan bazı kişileri ve özellikle Rauf Bey’i tutuklarsa, karşılık olarak Anadolu’da bulunan İngiliz subayları tutuklanacaktır. Erzurum’da bulunan Rawlinson’u kaçırmamak için şimdiden önlemler alınmasını rica ederim.”
7 - 31 Temmuz 1920… Afyonkarahisar Kolordu Dairesi… Subaylarımıza hitap ediyorum: Subaylar!… İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermiştir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve bağışına borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde doğal olarak ve yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile saklı bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve tutsak durumundadır. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp edilir.
8 - Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsız olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için varlığını ispat etmek gerekir. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve mutluluk kaynağı; bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin gerekliliğine olan vicdanî imanıdır.
9 - İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek doğal olarak önce onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke koşullarının uygulanması ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bütün savunma araçlarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra, kumandanlarımıza ve subaylarımıza saldırmaya, taarruza başladılar. Askerlik onurunu yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından yoksun bırakmaya teşebbüs ettiler. Bir taraftan da savunmasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de onuruna, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engel ve zorluk kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz duruma göre subaylarımıza düşen görevin mahiyeti, önemi ve değeri kendiliğinden meydana çıkar.
10 – Milletimiz, hür ve bağımsız yaşamak gereğine tam bir iman ile kani olmuş ve buna katî azimle karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir zaman milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim kaynak mevcuttur, o kaynak milletin vicdanî imanıdır. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar sayesinde vücut bulur. Bilinen bir askeri gerçek, felsefi gerçektir: “ordunun ruhu subaylardadır”. O halde ancak subaylarımızdır ki düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu onaracak ve canlandıracak, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.
11 - Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin gerçekleşmesini ordudan, ordunun ruhunu oluşturan subaylardan bekler, işte subayların yüce görevi budur. Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar izah ettiğim yüce, kutsal ve bütün açılardan üzerlerine düşen görev itibariyle, bütün varlıklarıyla ve bütün dikkat ve sezgileriyle, giriştiğimiz kutsal bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak zorundadırlar.
12 - Kişisel ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak zorundadırlar. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık onurunu, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan; hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!

31 Ocak 2015 Cumartesi

MİLLİ BİRLİK HAREKETİ GENEL BAŞKANI ORHAN ÖZKARACA İLE SÖYLEŞİ

“Milli Birlik Hareketi” 
Nedir ve Ne Değildir?
Genel Başkanı Orhan ÖZKARACA ile Söyleşi! (*)
SORU 1: Milli Birlik Hareketi ne zaman ve nasıl başladı?
Milli Birlik Hareketi ve
Genel Başkan Orhan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Milli Birlik Hareketi 2005 yılında bir gurup yaklaşık 12000 kişilik bir gurubun ülkemiz sorunları üzerine internet üzerinden tartışmaları ile başlayan bir fikir hareketedir, ülkemiz sorunlarına duyarlı vatandaşlarımızın katılımına açık yürütülen ve yüzlerce internet sitesinde de tartışmaları toplumsallaştıran tartışma gurubu 2007 yılında tartışma gurubunun ortak görüşü olan Milli Birlik Hareketi Bildirgesini yayınladı ve bildirge imzaya açıldı ve 24 000 vatandaşımız tarafından imzalandı.
Bu bildirge günümüz dünyası ve Türkiye'nin dünyada ki yeri ve yapılması gerekenleri özetleyen tarihi bir belgedir.
Bu bildirge de önümüzdeki dönemde ülkemiz de milli güçlerle gayrı milli güçler arasında saflaşmanın hayatın her alanında yaşanacağını ve gayrı milli dış güçlere ve onların ülkemizde ki işbirlikçilerine karşı milli bir birliğin oluşturulması gerektiği net olarak belirtilmiştir.
Milli Güçleri Birleşmeye Çağırıyoruz.
Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyenler birleşiniz.
Vatanın yeraltı ve üstü zenginlikleri Türk milletinin elinden alınmıştır, ülke babalar gibi satılmıştır. Ülkeyi babalar gibi satanlara karşı babalar gibi savunacak tüm milli güçler gün milli birlik günüdür.
Gün emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı milli iktidara yürüyen siyasal birliğimizi kurma günüdür.
Sağ, sol etnik ve dini temelde asla bölünmeden, bizi mahvetmek isteyen şer odaklarına karşı gün Yüce Türk Milletinin birlik ve ayağa kalkma günüdür.
Bir olacağız, iri ve diri olacağız, oluşturacağımız siyasi birlik ile ilk seçimlerde tek başına milli iktidarı kurmak için, tüm milli güçleri tek bir çatı altında toplanmaya ve partisini kurmaya davet ediyoruz.
Yeniden kuvayı milliye'yi kurmaya çağırıyoruz!
Bu güne kadar bir gurup parti kurarak gelin birleşelim çağrısında bulundu, küçük siyasi hesapların partileri oldular, bu çağrı Türk milletine partisini kurma çağrısıdır.
Tüm il, ilçe, beldeler de ve köyler de hayatın her alanında ve yurt dışında yaşayan milyonları bulan her Türk vatandaşına sesleniyoruz, kurulacak bu parti de kurucu üye olunuz.
Kurucu üye olan dava arkadaşlarımızın görevi; bulundukları il ve birim de MİLLİ BİRLİK KURULTAYLARI örgütlemek ve o il ve birimde il, ilçe ve belde yönetimlerini seçimle oluşturmaktır, hedef milyonlar olduğuna inandığımız milli güçleri tek bir çatı partisi altında toplamaktır.
Milli çatı partisini aşağıdan yukarıya inşa etmek için gün hep birlikte yola çıkma günüdür.
19 Mayıs 1919 yolumuzu aydınlatıyor, yüce önder Atatüak'de bir parti kurmamış ve o gün bulunan tüm milli güçleri Amasya tamimi ile MİLLİ BİRLİĞE çağırmıştı, biz de bu gün Milli Birlik Hareketi MBH olarak, Söz konusu vatansa gerisi tefferuattır diyerek, tüm vatanseverleri TEK BİR ÇATI PARTİSİ DE birleşmeye ve MİLLİ İKTİDARI KURMAYA ÇAĞIRIYORUZ.
Tarihi boyunca hür yaşamış ve asla esareti kabul etmemiş yüce Türk Milleti’nin evlatları olarak sizi yeni bir tarih yazmaya çağırıyoruz.
Yola çıkmanın zamanıdır.

Türk milletinin, MİLLİ ÇATI PARTİSİNDE sizi kurucu olmaya, göreve çağırıyoruz.
Hedef milyonlarca vatanseverin tek bir çatıda birleşmesidir ve ilk seçimlerde tek başına milli iktidardır.
SORU 2: Milli Birlik Hareketi şimdiye kadar neler yaptı?
Milli Birlik Hareketi ve
Genel Başkan Orhan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Milli Birlik Hareketi bildirgesi yayınlandıktan sonra bu bildirgedeki görüşler başta siyasi partilerimiz olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarına, sendikalarımıza ve tüm vatandaşlarımıza anlatmak üzere faaliyet yürütüldü, nerdeyse tüm siyasi partilerin yönetimleri ile önceden randevu alarak konu masaya yatırıldı ne yazık ki bu girişim başarılı olmadı ve Milli Birlik Hareketi siyasi hareket olarak çıkmak ve üzerine düşen görevi yerine getirmek üzere bu gün partileşme yolunda ilerlemektedir, hedefimiz tüm milli güçleri tek bir çatı altında toplayan bir milli çatı partisi kurmaktır.
Milli Çatı Partisi inşa hareketine dönüşen hareketimiz bu gün itibariyle olanaklarımızın el verdiği ölçüde gazete, dergi, radyo vb tüm iletişim araçlarını kullanarak milli bir iktidar kurma yürüyüşünü başlattı, bu amaçla ülkenin dörde bir il ilçe ve beldesi gezilmiş, binin üzerinde görüşme gerçekleştirilmiştir. Ankara, İstanbul ve İzmir Milli Birlik kurultayları toplanmış ve gelecek dönemde bu kurultaylara devam edilecektir.
Bu çalışmalarımız hiç bir milli gücün dışarıda kalmadığı ve ilk seçimlerde iktidara yürüyecek Milli Çatı Partisini inşa etmektir.
MBH kendini sağ-sol vb kavramlarla açıklamaz. Milli Birlik Hareketi Türk Milleti'nin milli ve merkez hareketidir. MBH bu günkü yapısıyla da geçmiş de bölünme üzerine kurulmuş politik geleneklerde ki arkadaşları birleştirerek yoluna devam etmektedir.
MBH'nin kapısı milli olan tüm güçlere açıktır.
SORU 3: Bugün Milli Birlik hareketi nasıl bir çalışma düzeni içinde?
29 Ekim de partinin yüz kişilik kurucular kurulu açıklanacak ve 21 Mart 2013 tarihine kadar yürüteceğimiz 'Milli İktidar Yürüyüşüne Katıl' kampanyamızla MBH parti inşası kampanyamız MBH'nin partileşmesi ile devam edecektir, hedefimiz 21 Mart 2013’de binin üzerinde il, ilçe ve belde teşkilatlarımızı resmen kurarak ilk seçimlerde Türk Milletinin önüne milli iktidar seçeneğini sunmaktır. MBH 21 Mart 2013 tarihin de resmi kuruluşuyla birlikte belediye başkan ve belediye meclisi adaylarımızı, il genel meclisi ve milletvekili adaylarımızı yaklaşık 23 000 civarında adayımızı açıklayarak seçim kampanyasına başlıya çaktır. 21 Mart 2013 kuruluş tarihinde birinci olağan kurultayını yapacak olan MBH seçim kanun seçime girme şartlarını kuruluşunda bitirmiş olacaktır.
Partimizin inşa süreci milli hareketin ve milli gençlik ve milli kadın hareketi, sendikal alanda ve yurt dışında bulunan taraftarlarımızla yürütülen lobi faaliyetlerine ağırlık verecektir. Hareketimiz yalnızca ülkede değil Türk Dünyasında da bu dönemde faaliyetlerini artıracaktır, partimizin inşa süreci tek bir milli gücün dışarıda kalmadığı bir milli çatı partisiyle örgütlü, koordineli yapısal gücünü artıracaktır, partimizin kuruluşuyla artık hiç bir şey eskisi olmayacaktır.
Mandacı zihniyetlerin karşısında yekpare bir bütün olarak birleşen, birleştiren olacağız.
Buradan bir defa daha milli güçler birleşin çağrısını yapıyoruz.
SORU 4: Türkiye'nin bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz?
Orhan ÖZKARACA: Türkiye küreselleşme çağında küresel emperyal güçlerin çirit attığı milli ne varsa tasfiye edildiği bir dönemden geçmektedir.
Uyum yasaları adı verilen yasalarla ülkemiz küresel sömürgeci güçlerin istekleri doğrultusunda şekillendirilmiştir ve bu süreç devam etmektedir.
Milli Birlik Hareketi ve
Genel Başkan Orhan ÖZKARACA
Orhan ÖZKARACA: Hareketimiz Eylül 2012 den başlamak üzere 29 Ekim 2012'ye kadar sürecek 'İhanet Ananasına Hayır' hayır kampanyasıyla birlikte 'Türk Milleti Partisi Kuruyor' kampanyasını iç içe yürütme kararı almıştır.
Sigortacılık sektörün de %100, bankacılık sektörün de %74, parakendicilik sektörün de %67, Madencilik sektörün de % 76 ve diğer sektörlerde % 50 den fazla yabancı sömürgeci güçler ülkeye hâkim duruma gelmiştir. Türk milleti milli ekonomiden tasfiye edilmiştir. Yabancı sermaye girişi -işgali - ile Türkiye sayısal olarak büyümüş, Türk Milleti küçülmüştür.
Ekonomik alanda ki işgal psikolojik savaşın tüm yöntemleri kullanılarak basın, yayın, kültürel ve siyasi, STK'lar ve sendikal alanda da yürütülmüştür. Siyasi olarak milli görünen birçok yapı küresel güçlerin doğrudan veya dolaylı dizayn edilmesi gibi vahim bir tablo arz etmektedir.
Bu vahim tablo karşısında milli güçler tepki vermektedir, milli tepki veren güçlerde ki dağınıklık bu gün en büyük sorundur. İlk iş olarak yapılması geren milli güçleri Türk Bayrağı altında birleştirmektir, bunun adresi Milli Birlik Hareketi'dir.
Bu gün söz konusu vatan gerisi Milli Birlik Hareketidir.
Dünya da küresel sömürgeci güçlerin işgaline uğrayan ülkelerde ki bilinmektedir, Tüm dünya da milli politikalar izleyen ülkeler ise milli başarılara imza atmaktadırlar, tam da atalarımızın dediği gibi başkasının ipiyle kuyuya inenlerin o kuyudan çıktıklarını tarih hiç bir zaman göstermemiştir. Çözüm millidir, çıkış da milli olacaktır.
Irak, Libya, Suriye'de olanlar, dün Vietnam, Cezayir vb ülkeler de küresel çetenin ne kadar saldırgan ve sömürgeci olduğunu bir defa daha göstermiştir, Uluslararası hukuk ayaklar altına alınmış, Libanizasyon, Balkanizasyon olarak adlandırılan böl parçala yut politikalarından ne yazık ki ülkemizde nasibini almıştır. İhanetin çözümü ver kurtul, sat kurtul olmuştur. İktidarımız da her şey millileştirilecektir. İzleyeceğimiz karma ekonomik politikayla milli kamu ve milli özel sektör güçlendirilecektir. Devlet millet elele yürütülecek bir kalkınma seferberliği ilan edilecektir.
Türk milletinin milli çıkarlarına karşı olan tüm yapılanmalar millileştirilecektir. Çözüm vardır, bu çözüm Bürüksel, Vaşinton'da değildir, çözümün adresi Ankara merkezli milli politikalardır.
Yetmişten fazla ülkenin siyasi partilerinin programlarını incelemeye alan ve milli başarılara imza atmış ülkeleri inceleyerek hazırlığı devam eden programımız bölümler halin de tartışmaya açılmıştır, son şekli 29 Ekim de açıklanacaktır.
Türkiye'nin çıkışı milli devleti savunmaktan ve milli çıkarlarımız doğrultusunda olduğu kuşku götürmez olan Avrasya Birliğidir. Avrupa Birliği vb birlikler nasıl oluşmuşsa Avrasya Birliği de oluşacaktır. İşbirlikçi yapıların AB karşısında teslimiyetçi dış politikasına son vereceğiz. Türk dünyasının yaşadığı Avrasya da oluşacak birlik ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri tüm sorunların çözümüdür. Bölünerek değil birleşerek sorunların üstesinden geleceğiz.
Bu coğrafya da Türk Milleti'nin kabul etmediği hiç bir şey tarihi süreçte varlığını sürdüremez, bu geçici vahim duruma çözüm vardır milli güçler birleşiniz ve milli iktidar yürüyüşünde yer alınız. Türk ve İslam dünyasında karşı tarafın yürüttüğü tüm politikaların sonu hüsran olacaktır, savaşın değil barışın garantisi Güçlü Türkiye'dir, bölgesel barış aynı Avrupa Birliği gibi Avrasya Birliği’nin oluşturulmasından geçmektedir, bölgede düşük yoğunluklu savaş başlamıştır.
Savaşa Karşı Barış Cephesi Oluşturulmalıdır.
İsrail’in güvenlik, batılı ülkelerin enerji, petrol savaşın da Türkiye'nin figüran olmaktan çok tetikçi rolünü üstlenmesi asla kabul edilemez, mandacı zihniyetin bu maceracı politikası ülkemizin geleceğini uçuruma sürükler durumdadır.
Ülke de ve bölgemizde tüm çözümler barıştan geçmektedir. Savaş milyonlarca insanın ölmesi, sakat kalması demektir, küresel anakent ülkelerin coğrafyasından uzaklarda geçecek bu savaş da, paralı mersener askerlerin kullanılmaktadır, bölge insanlarının bir birini kırdığını uzaktan el oluşturarak izleyen bu güçlerin politikalarına alet olanlar ülkemize ve bölgemiz insanlığına ihanetin tam merkezindedirler.
Ordumuzun bu savaşta yer alması söz konusu olamaz, savaş ve savaş sonrası ülkenin bir felaketler bataklığına dönüşeceği açık ve nettir, en kısa zamanda bu mandacı iktidar ve destekçileri ilk seçimlerde iktidardan demokratik yollardan uzaklaştırılması Türk Milleti'nin önünde görev olarak durmaktadır.
Bu iktidar, bu düzen değişmelidir, gün Türk Milleti'nin ses verme günüdür. Milli güçler birleşiniz.
SORU 5: Milli Birlik Hareketi partileşecek mi?
Orhan ÖZKARACA: Yerel seçimlerin geri bir tarihe alındığı bu günler de bir stratejik öne alma kararı olmasa MBH 21 Mart 2013 tarihinde resmi partileşme başvurusunu yapacaktır. Aynı gün birinci kurultayını gerçekleştirecek olan MBH 21 Mart da adaylarını da açıklayacaktır.
SORU 6: Mevcut partileri nasıl buluyorsunuz, Milli Birlik Hareketi'nin bu Partilerden farkı nedir?
Orhan ÖZKARACA: Yoktur birbirimizden farkımız amma biz... Diyen mevcut siyasi partilerin ülkeyi bu günlere getirmekte ki sorumlulukları açıktır.
Milli Birlik Hareketi
Orhan ÖZKARACA
Hepsi Avrupa Birlikçi, NATO'cu, Özelleştirme adı altın da sat kurtulcu, dış politika da ver kurtulcu anlayışları ülkemiz için büyük talihsizliktir, iktidarın ve muhalefetin teslimiyetçi politikaları kabul edilemez.
Ülkemizde ki politik yelpaze körler sağırlar bir birini ağırlar deyiminin garip bir fotoğrafı durumundadır.
Mevcut iktidar ve muhalefet partileri arasında ne fark vardır, önemli farkı koymak mümkün görünmüyor.

Ana muhalefet partisi başkanlığına seçilen Kılıçdaroğlu'nun seçilir seçilmez ABD yolcusu olması, burada yaptığı açıklamalarla âdete iktidarla aynı siyasi mesajları vermesi ortada bir ana muhalefet partisinin bulunmadığını göstermiştir. Malatya Kürecik de kurulan İsrail'e kalkan füze üstünü destekleyen ve Kemal Kılıçdaroğlu ABD ziyareti öncesi Turkish Policy Quarterly Dergisine Yeni CHP'yi anlattığı röportajında, Amerika'ya çok sıcak mesajlar verdi.
'Kılıçdaroğlu, Türkiye'deki ABD karşıtlığını AKP'nin kışkırttığını iddia ettiği röportajında, Türkiye'ye yönelik tehdidin komşu ülkelerden beklenmesi gerektiğini de söyledi. Kılıçdaroğlu, yeni CHP'nin Amerika'yla çok daha sağlam ilişkiler kuracağını sözlerine ekledi.
'Yeni CHP' konusundaki bir soruya, CHP'de yaşanan sürecin basit bir yönetim değişikliği olmadığı söyleyen Kılıçdaroğlu, şu ifadeleri kullandı:
"CHP'de yeni olan sadece partinin başına yeni bir liderin geçmesi değildir. CHP için değişim, Türkiye'nin siyasal, sosyal ve ekonomik gereksinimlerine cevap verecek şekilde daha derin bir dönüşümü ifade etmektedir. Bugün CHP, adına yakışır şekilde, halk için halkla yeniden bütünleşmektedir. Partiye bu süreçte yön veren etkenler sosyal demokrat bir vizyon ve adil ve müreffeh bir topluma ulaşma idealidir. Yeni CHP yönelimi hem süreklilik hem de değişimle tanımlanacaktır."
CHP'nin AB ile ilgili görüşleri üzerine sorulan soruya Kılıçdaroğlu, "CHP Türkiye'nin AB'ye üye olmasını hedeflemektedir. AB, NATO ile birlikte Avro-Atlantik camiasının temel direkleridir. Türkiye bu camianın vefalı bir üyesi olagelmiştir ve kararlılıkla öyle kalmalıdır. Dolayısıyla AB üyeliği Türkiye için basit bir dış politika konusundan ibaret değildir. Aynı durum AB açısından da geçerlidir. " cevabını verdi.
Röportajda ABD ile Türkiye ilişkilerine de değinen CHP lideri, Türkiye'de oluşan ABD karşıtlığı konusunda sorumluluğun AKP'nin uyguladığı kışkırtıcı politikalarda olduğunu öne sürdü. Kılıçdaroğlu şu ifadeleri kullandı:
"AKP ABD ile ilişkilerimiz konusunda sorumluluk üstlenmekten kaçınmış, bunu yerine tek yönlü politikalarını başka yerlerde daha rahat bir şekilde sürdürebilmek için ve diğer iç politika ama emelleri doğrultusunda kamuoyunu ABD aleyhine kışkırtmıştır. Türk-Amerikan ilişkileri yeniden, eşitlik, karşılıklı güven ve saygı ile birbirinin meşru çıkarlarını gözetmeye dayalı işlevsel bir yola sokulmalıdır. CHP olarak Amerikalı müttefiklerimizle, anlaştığımız alanlar üzerine yoğunlaşmaya ve anlaşmazlık alanlarımızı da azaltmaya yönelik saydam bir ilişki tesis etmeye çaba sarf edeceğiz."
"Asker siyasetin dışında olmalı"
Kılıçdaroğlu Türkiye'de asker-sivil ilişkilerinin son dönemdeki durumu hakkındaki bir soruya, CHP'nin ordunun itibarını koruyarak siyasetin dışında tutacağını söyleyerek cevap verdi.
Zorunlu din dersinin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın reforme edilmesi gerektiğini söyleyen CHP lideri, " Alevi toplumu kendi inançlarını kendi ibadet yerlerinde istedikleri gibi yaşama, hayatlarını nasıl uygun görüyorlarsa o şekilde sürdürme hakkına sahiptir" dedi.
'Türkiye'ye tehdit komşularından gelir'
AKP hükümetinin ''komşularla sıfır sorun'' politikası sorulan Kılıçdaroğlu şunları söyledi:
"AKP hükümetinin izlediği ''komşularla sıfır sorun'' politikasının başarısız olduğunu, hatta birçok durumda ters teptiğini düşünüyorum. İlerde daha vahim sonuçlar da beklenebilecek olmakla birlikte, bu başarısızlığın bedellerini şimdiden görmek mümkün. Azerbaycan ile ilişkilerimizin durumu örneklerden sadece biridir. (...) Geçmiş uygulamadan farklı olan, AKP'nin bu politika ile ulaşılmak istenen hedefi ıskalamasıdır! AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne komşularımızla aramızda mevcut sorunların hepsi çözülmemiş olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Komşularımızla ticari ve ekonomik ilişkilerimizin artması iyi bir şeydir, ancak bu ''sıfır sorun'' siyasetinin başarısı demek değildir. Sorunlar aynen devam ettiği gibi neredeyse tüm komşularımızla ilişkilerimizde sürekli yeni sıkıntılar meydana gelmektedir. Türkiye, bölgesel politikaları nedeniyle Avro-Atlantik camiasına mensup müttefikleri ile de arasına mesafe koymaktadır. İsrail ile bozulan ilişkiler, Türkiye'yi Orta-Doğu barış sürecinde anlamlı bir rol oynama olanağından mahrum kılmıştır. Türkiye Arap-İsrail anlaşmazlığında artık güvenilir bir aracı değil, bir taraf olarak algılanmaktadır."
Füze kalkanı projesinde Türkiye'nin Lizbon'da kararı imzalamasını doğru bulduğunu belirten CHP lideri şunları kaydetti:
"Türkiye'nin Lizbon'daki NATO zirvesinde füze savunma prensibini imzalaması doğru bir karardır. NATO, hala Avro-Atlantik sisteminin temel savunma çıpasıdır. Türkiye'ye yönelik herhangi bir tehdidin esas itibariyle komşularından gelmesi beklenmelidir."  (nokta haber)
Yukarı da yorumsuz olarak verdiğimiz ana muhalefet liderine sormak gerek AKP ile niye birleşmiyorsunuz, genel stratejinisi aynı olan iki partinin ülke de olması iktidar ve muhalefetin aynı güçler tarafından dizayn edildiği kanısını güçlendirmektedir.
CHP tabanın Malatya Kürecik de füze kalkanına karşı eylem yaparken CHP başkanın destek vermesi bu partinin merkezi ile tabanı arasında ki kopukluğu da net olarak koymaktadır, taban MBH görüşlerine yakın tavır koyamaktadır.
Meclis de bulunan MHP'nin de bu günler de yerel secimler tarihin de AKP ile ortak tavır alması, Ecevit koalisyon hükümetleri döneminde bir den erken seçim kararı açıklanmasının hayret verici gerçeğinin devam ettiğini göstermektedir. CHP tabanın da olduğu gibi ülkücü taban da ki rahatsızlık da bilinmektedir. Tabanla merkez arasın da ki bu rahatsızlığın sebebi ehveni şer oylardadır. Oyumuz boşa gitmesin anlayışıyla bu partiler hak etmedikleri bir oy potansiyeline sahipteler.
BDP yöneticilerinin son ABD ziyareti açıklamalarına ise değinmeye gerek görmüyorum, 'ABD gerekirse müdahale edecek' açıklaması ihanetin belgesidir.
Milli bir iktidar seçeneğini barajı aşarak ve iktidar alternatifi bir siyasi yapılamanın bulunmayışı bu garip durumun esas sebebidir. MBH'nin partileşmesi ile inanıyoruz bu seçenek Türk Milleti'nin önüne konulacaktır. Ehvenişer anlayışı ile verilen oylar artık gönül rahatlığı ile verilen oylar olacaktır. Artık meydan boş olmayacaktır.
SORU 7: Türkiye içinde bulunduğu çıkmazdan nasıl çıkabilir?
Orhan ÖZKARACA: Ülkenin bu duruma gelmesi süreci yeni değildir, İkinci dünya savaşı başlangıcın da basiretsiz teslimiyetçi antlaşmaların altına imza atılmıştır, milli savunmamız yabancı ülkelerin manda ve himayesine bırakılmıştır. Türk Ordusu ABD'nin kullanmaktan vaaz geçtiği silahları parayla bazen de hibeyle verdiği ABD çöplüğüne çevrilmiştir. İktidar olmak isteyen parti liderlerinin ilk işi ABD ziyareti olmaktadır, genel kanı ABD'nin desteğini almayan bırakınız iktidar olmayı TBMM de yer alması hayal kanısıdır. Haşhaş, Şeker pancarı ekiminden tutunuz da her konuda ABD elcisi adeta sömürge valisi gibi bir tavır içindedir. ABD başkanı Sayın Obama seçilir seçilmez ilk ziyaretini Türkiye'ye yapmıştır, TBMM de konuşma yapan Obama Kürt açılımı yapın, ermeni Açılımı yapın, Ekümenliği tanıyın, ruhban okulunu açın.... Diyerek ülkemizin iç işlerine karışmıştır, diplomatik skandal olması gerekirken, TBMM de milletvekillerinin çoğunluğunun ayakta alkışlaması ve sonrası bu isteklerin-direktiflerin hepsinin yerine getirilmesi ülkenin üzücü fotoğrafını oluşturuyor.
Milli Birlik Hareketi
Orhan ÖZKARACA
ABD'nin isteği olan açılım politikalarını Türk milleti bu gün şehitleriyle ödemektedir, terör merkezi durumuna gelen K.Irak da ki Kandil bölgesine yapılacak bir güvenlik sağlama operasyonuna ABD'nin izin vermediği Genelkurmay ve iktidar çevrelerince dillendirilmektedir.
İşbirlikçi, mandacı politikalar iflas etmiştir, bu politikaların ülkede sorunları çözmeyi bırakın bir kenara sorunun ta kendisi olmuştur.
Çözüm çok basittir, uygulanan mandacı politikalarım tam tersini uygulamak yeterli olacaktır.
Sat Kurtul Mandacı Özelleştirmelere Son Verilmelidir.

KİT'lerin malum iktidarların arkabahcesi olarak kullanılması gerekçe gösterilerek çözüm satalım kurtulalım olmuştur.
KİT sorunu yalnızca Türkiye sorunu değildir, birçok ülke KİT'leri halka açmış ve KİT'ler Anonim Şirket statüsüne kavuşturulmuş ve ticari hukuk egemen duruma getirilmiştir, Almanya, Fransa vb ülkeler de %49'nun devlet %51 ise ortaklık payının her şahıs ve tüzel kişinin 2 veya dört adet satın aldığı ve sonuç olarak devlet millet ortaklığının gerçekleştirildiği özelleştirme yöntemi yerine, geçe yarını bakanların evlerine küresel sermeye guruplarının geldiği, ülkenin ekmek teklerinin bir bir yabancı sermayeye peşkeş çekildiği bilinmektedir. Mahkeme kararıyla değerinin çok altın da peşkeş çekildiği belgelenmiş, yürütmeyi durdurma kararları, var olan hukuk bile ayaklar altına alarak, küresel güçlerin saldırgan, ekonomik işgalci istekleri yerine getirilmiştir. Bu gün Türk ekonomisinin yarıdan çok fazlası yabancı emperyalist tekellerin eline geçmiştir, Türk milleti Türk ekonomisinden tasfiye edilmiştir.
İstanbul borsasında alım ve satım yapanların%80 den fazlasını yabancı sermaye gurupları oluşturmaktadır.
Sıcak para girişi diye adlandırılan, ülkeye spekülasyon için giren para ülke ekonomisinin milli dengesini yok etmiştir. Ülke spekülatif ucuza kapatma parası olan sıcak paraya teslim edilmiştir.
İktidar Ülkeyi Vergi Cehennemine Çevirmiştir.
Bu gayrı-milli politikalar dış ödemeler dengesinde tarihi açıklara ve devletin bütçesin de sorunlar yaratmıştır, bütçe açıklarını yeni vergilerle kapatma yoluna gidilmiştir, Türkiye dünyanın en çok vergici ülkesi durumuna gelmiştir, sanki özelmiş gibi özel tüketim vergisi diye bir vergi IMF’nin isteği üzerine konulmuştur, bu vergilerin sonucu olarak:
Dünyanın en pahalı mazotu, benzini, elektriği, suyu,, enterneti...otobilleri... İle ülke vergi cehennemine çevrilmiştir. Dolaylı yani Türk milletinin ödediği vergiler fahiş miktarda artmış, küresel sermaye ye teşvik tedbirleri ile vergi muafiyetleri getirilmiştir. Bu durum asla kabul edilemez.
Ülke Borç Batağın da.
IMF'ye fon sağlayan küresel güçlerin bankaları Türk bankalarını satın almıştır, IMF'ye fon-kredi sağlayan bu bankaların sermayesi yabancı adı TÜRK.. Bankası olmuştur, artık borç almak için ABD'ye IMF'ye gitmenize gerek kalmamıştır. Türkiye'de ki bu yabancı bankaların en büyük müşterisi Türk Devletidir. Milli muhasebede dış borç stoklarında azalma iç borç stokların da fahiş artışın sebebi budur. Mevcut iktidar dış borcun azaldığını öğünerek söylerken, iç borç stokunda ki artışın aynı finans kuruluşlarına ait olduğunu gizlemeye çalışarak gerçekleri gizleyemez.
Üretim Durmuştur..
Tüm sömürge ülkelerde olduğu gibi yerli üretim azalmış, ülke yabancı malların istilasına uğramıştır.
Türkiye tarihi kırılma noktaları yaşamaktadır, Türkiye tarihin de ilk defa bu büyük coğrafi ülke çanlı hayvan ithal eder duruma düşmüştür, Yerli üretim nerdeyse yok edilmiştir, dış ticaret açığı tarihi zirvelerde ve komik olan ise ihracata ürünlerimizin yarıdan fazlasının otomobil olmasıdır, yerli bir otomobil markası olmayan Türkiye'nin birinci kalem ürünü yabancılara ve onların Türk ortaklarına aittir.
ABD ve AB'de yıllık faiz oranları %3–4 ile tüketici kendisi verilirken yabancı bankaların nerdeyse pazara bankacılık kredi sektörüne hâkim olanları Türkiye2de %11–21 arasında kredi vererek tüketim toplumu yaratması, üretmeyen toplumu bankalara borçlu duruma getirmiştir, AKP'nin on yıllık iktidarı döneminde her üç Türk vatandaşından biri içrelik duruma düşmüştür. Türk milleti onuruna önem veren bir millettir amma gerçek budur, AKP iktidarı döneminde icra dairelerinin sayısı her ilde en az üç katına çıkmıştır.
Borçları yüzünden vatandaşın malı, mülkünün önemli bir kısmı ipotekler vaastasıyla yabancıların eline geçmiştir, ülke topraklarının dörde bir bu gün yabancıların elindedir, Söz ve deyim yerindeyse Türk milleti soyulmuş 'bir don bir gömlek bırakılmıştır'.
Bu vatan bu ülke Türk Milletinin elinden hızla çıkmaktadır. Vatanımızda onlar bey bize de olursa onlara işçilik kölelik kalmıştır.
İhanet politikalarını anlatmakla bitmez.
Esnaf kepenk kapatıyor.

Milli sanayi kuruluşlarımız, bir, bir satılıyor. Ülkemiz de perakendecilik sektörüne uluslararası tekeller hâkim oldu. Bu tekellerin ortakları ABD, AB ve Siyonist sermayedir.
Arkalarında onların bankaları. Onların devletleri vardır. Şirket isimleri değişik olsa bile, bu sermaye guruplarının hepsi aynı merkezlidir.
Perakende sektörüne hâkim olan bu uluslararası soygun çetesi, ülke pazarına hâkim olma konusunda büyük bir tecrübe ve sermaye birikimine sahiptir.
Girdikleri her ülke de onbinlerce esnaf iflas eder. Bunların ayak bastıkları yerde ot bitmez! Bu vahşi saldırı serbest rekabet, piyasa ekonomisi ve kader olarak göremeyiz.
Bu milli ekonomiden Türk esnafının aldığı payı gasp etme operasyonudur.
Bu ülkemizin ekonomik olarak işgalidir. Bu saldırı karşısında sessiz kalamayız.
ONLAR AŞIMIZA EKMEĞİMİZE GÖZ KOYANLARDIR!
Bankalarımızı aldılar.. Madenlerimizi aldılar... Medyamıza el koydular...
Perakendecilik sektörünü aldılar. Et, buğday vb tarım ürünlerimizi yok ettiler tarım sektörünü işgal ettiler.
Saldırgan bir şekilde, Türk milletinin milli kaynakları, her geçen gün daha fazla bu işgal ekonomisinin eline geçiyor. Türk milleti kendi vatanın da bu emperyalist tekellerin kölesi durumuna düşürüldü. Milli olan ne varsa talan edildi yok edildi ve bu saldırı devam ediyor.
Bu bir savaştır, bu savaşta milli güçlerin tek bir karargâhta milli bir cephe de toplanması gereklidir. Bu hain saldırıyı püskürtmesinin zamanı gelmiştir.
Perakende sektörüne hâkim olan aynı emperyalist tezgâh, esnafımıza kepenk kapattırmakta, onları da işsizleştirmekte, mülksüzleştirmektedir.
Türk tarım sektörü çökertilmiştir, aynı emperyalist çete et, buğday, mısır vb sektörlere hâkim olmuştur.
Türk milleti ekonominin her alanında hain bir saldırıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Bu ekonomik işgale dur demek mümkün. Onların hortumlarını kesmek mümkün.
Bu hain gidişe dur demek mümkün.
Bu saldırı Türk milletinedir.

Bu saldırı hepimizedir. İşçisi, işsizi, esnafı sanayicisi, Köylüsü, kentlisi. Yüce Türk milleti, gün bu gayri milli gidişe karşı birlik günüdür.
Sesini yükselt, birleş, birleştir, bir ol, diri ol, iri ol. Türk bayrağı altında birleş.
Çözüm Var.
İktidarımız da Türkiye'nin yabancı çıkar çevrelerinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesine son vereceğiz.
Uyum yasaları, yabancı sermaye teşvik tedbirleri vb adlar altın da milli çıkarlarımıza aykırı olan tüm kanunları iptal edeceğiz. Uluslararası hukuk kurallarına uyarak bu süreci en kısa zamanda tamamlayacağız.
Bu ülke bu vatan yalnızca Türk Milletinin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilecektir.
Türk Malı üretimi destekleyeceğiz, devleti millet el ele verdiği karma ekonomik tedbirlerle derhal planlı ekonomiye geçeceğiz, plan devlet ve millet elle yapılacaktır, devleti küçültüyorum diyerek Türk Devletinin yok edilmesi sürecine derhal son vereceğiz.
Türk Malı üretimi dünya markaları arasına sokacağız.
Çatışan değil yarışan bir Türkiye kuracağız.
Milli girişimcilerimizin önündeki tüm engelleri kaldıracağız.
Gençlerimizi dünya standartlarının üstünde emsalleri ile yarışma kapasitesi gösteren bir eğitim sisteminde eğiteceğiz.
Dünya nüfusunun hızlı artışı göz önüne alınırsa tarım ve hayvancılık sektörünü dünya standartlarının üstüne çıkartacağız.
Bu yüzyıl su savaşlarının yaşanacağı yüz yıl olacaktır, Suyumuzu satmayacağız, millileştireceğiz.
Milli madencilik sektörümüzü ve mamul işlenmiş katma değeri yüksek ürünsel sektör haline getireceğiz. Kısacası gayrı milli ihanet politikalarına son vereceğiz.
Bu iktidar Bu Düzen Değişecek..

Avrasya Birliği.
Çözüm milli güçlerin Milli Çatı Partisi’nde oluşturacağı birlikten geçmektedir, Milli bir muhalefet partisinin önünde ki engeller bilinmektedir, mandacı güçlerin hep ağızdan milli tüm çıkışları boğmaya kalkması doğaldır fakat bunun karşısında milli güçlerin dağınıklığı asla kabul edilemez.
Ulus devlet var olan statükoyu koruyarak yapılamaz, milli devletin tasfiyesi sürecine küreselleşme çağında bölgesel çıkış, genişletilme politikaları izlenmelidir, Avrupa Birliği, Kuzey Amerika Ekonomik İşbirliği -ABD VE KANADA Latin Amerika Birliği gibi Türkiye bölgesin de Avrasya Birliği politikasını hayata geçirmelidir. Avrasya coğrafya olarak aynı zamanda Türk dünyasının da yaşadığı bir bölgedir, bölgede barışın, ekonomik büyümenin ve askeri güvenlik sorunlarının çözümü Avrasya Birliği’nin oluşturulmasından geçmektedir, Bu birlik bölgede yaşayan halkların barış içinde bir arada yaşamalarını da garanti edecektir. Ulus devletin küreselleşme çağında yaşaması da bu birliğe bağlıdır, statükoculuk çözüm değildir.
Gümrük Birliği Gözden Geçirilmelidir.
AB’li gelişmiş ülkelerin esas istediği gümrük duvarlarının kaldırılması ve Türkiye'nin açık pazar durumuna getirilmesidir. Açık pazar-gümrük birliğini eline alan AB fütursuzca karşılıklı çıkar ilişkilerini bu süreçte hiçe saymıştır. Türkiye bu antlaşmanın imzalandığı günden bu güne sürekli tek taraflı zarar etmektedir, AB'li emperyal tekelci sermayenin Türkiye'de ki işlerini yürüten işbirlikçiler bu ticaretten pay aldıkları için gayet rahat bir şekilde bu ihaneti desteklemektedirler, bu durum Türk milleti açısından her milyar dolarla ifade edebilen zararla sonuçlanmaktadır.
Atalarımız bir deli bile kafasını bir sefer vurur der, biz yirmi yıldır zarar ediyoruz, işbirlikçi kesim bu zararlı alışverişten pay almaktadır, dolayısıyla bu desteği cahillik olarak görülemez olsa olsa tek hainlik bu durumu açıklar.
NATO'dan Çıkılmalıdır.. Yeni Bir Savunma Konsepti Oluşturulmalıdır.
İkinci dünya savaşı başlangıcında güvenlik konseptini NATO korumacılığına teslim eden Türkiye bu gün bu yanlışının faturasını ödemektedir.
Kıbrıs çıkartması sırasında ambargo bile uygulayan bu ittifakın son dönemde BOP-BİP projeleri Türkiye2nin bölünmesi ve küçültülmesi üzerine hesaplar yaptığı artık herkesçe bilinmektedir, bu nasıl bir ittifaktır ki Türk devletinin toprak bütünlüğünü bile tanımamaktadır.
Ayrıca NATO konsepti Gladyo vb kurumlarıyla ülkelerin iç işlerine karışmıştır, Türkiye'nin güvenlik konsepti başta Güçlü Milli devlet, Güçlü Ordu konseptine ve Avrasya Birliği konseptine oturmalıdır. Güçlü bir savunma sanayi kurulmalı ve Avrasya Birliği temelinde bu konu da iş birliği genişletilmelidir.
Milli güçler birleşmeli ve tek başına iktidar seçeneği oluşturmalıdır.
SORU 8: Savaşın önlenmesi için neler yapılabilir?
Orhan ÖZKARACA: Her şeyden önce bu savaş Türkiye'nin savaşı değildir.
Bu savaş:
İsrail'in savaşıdır, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını İsrail kendi güvenliği için için birinci dereceden tehdit olarak görmektedir. İsrail Milli Güvenlik Konseyi belgesi ortadır, bu belgede İran’ın Nükleer üstlerinin imha edilmesi için her yolun deneneceği açık net olarak 2004'den bu yana konulmaktadır.
İran'ın nükleer silah sahibi olması istenmezken, İsrail'in yüzlerce nükleer başlıklı füzeleri bulunduğu bilinmektedir.
Türkiye İsrail'i İran saldırısına karşı korumak için kalkan olmuştur. Malatya Kürecik'e yerleştirilen füze kalkanın İran’a karşı İsrail'i korumak için konuşlandırıldığı resmen açıklanmıştır, Davos'da 'Van Minüt' diyenler İsrail'e kalkan olmayı kabul etmişlerdir.
Bu savaş ABD, İngiltere, Fransa... gibi batılı ülkelerin bölgede ki petrollere el koyma savaşıdır.
Bu savaş da Türkiye'ye biçilen rol tetikçiliktir. Yüce Türk milleti bunu asla kabul edemez.
Bu savaş bölgede tarihi düşmanlıkların tohumunu atmıştır, bu tarihi düşmanlık yüzyıllarca sürebilir, unutmayalım ki Türkiye'nin dış politikası yurt da barış, dünya da barıştır, bu ilkeden asla taviz verilmemelidir.
Savaşa Karşı Milli Birlik Oluşturulmalıdır.
Bu gün savaşa karşı tüm milli güçler, partiler, STK ve sendikalar tüm milli güçler savaşa karşı barış cephesi oluşturmalıdır.
Savaş milyonlarca insanın ölmesi ve sakat kalması demektir, savaş açlık ve yoksulluktur, savaş insanlık tarihinde ki en büyük felakettir.
Türkiye bu savaş da asla yer almamalıdır.

SORU 9: Bölücü terör nasıl önlenebilir?
Orhan ÖZKARACA: Türkiye demokrasisi geçmişte önemli hatalar yapmıştır, kişisel özgürlükler temelinde demokrasimiz mutlaka üst seviyelere çıkartılmalıdır, tüm sorunların çözümü demokrasi içinde olabilir.
MBH olarak rengi ve gerekçesi ne olursa olsun her türlü teröre karşıyız.
Bu gün ülkemizde ki terör çok boyutludur ülke içinde demokrasi ve kalkınma dan kaynaklanan boyutları bulunmaktadır, Güney Doğu bölgesinde ki feodal yapı çok hızlı bir şekilde tasfiye edilmelidir.
Avrasya birliği doğrultusun da bölge ülkeleri arasın da gümrükler kaldırılmalı, bölgenin ekonomisi güçlendirilmelidir.
Terörün Dış Desteği Yok Edilmelidir.
Terör örgütü kullanılarak Türkiye ile sorun yaşayan ülkeler, PKK vaastasıyla bizimle savaş yürütmektedirler. Ermenistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, İsrail, ABD vb dış güçler terör örgütüne destek vererek bir savaş yürütmektedirler.
Dün Suriye Hatay sorununu bahane ederek PKK'ya destek vermiştir, A. Öcalan’ın Suriye Beka vadisindeki alt yapısının Suriye istihbaratı Muhabarat tarafından kurulduğu, Hamdi Esad'ın bu operasyonlarda birinci dereceden yer aldığı bu gün herkesçe bilinmektedir.
Ermenistan ASALA örgütünü sözde dağıtmış, gerçekte ise ASALA PKK içinde faaliyet yürütür hale gelmiştir, Ermenistan’ın silah ve para yardımı yaptığı dağlık Karabağ bölgesinde PKK ve ASALA üstlerinin bulunduğu çeşitli basın organlarında haber olmuştur, aynı durum Güney Kıbrıs Rum Yönetimi içinde söz konusudur bu konuda yüzlerce haber çıkmıştır.
A. Öcalan Suriye'den çıkmak zorunda kaldıktan sonra Yunanistan'da bulunduğu sırada bu ülkede Albaylar Faşist Cuntası olarak bilinen darbe yapan generallerden biri A. Öcalan’a sahte Yunan pasaportu vermekten yargılanmış ve göstermelik bir cezaya çarptırılmıştır.
ABD Çekiç Güç, 32. paralel politikalarıyla bölge de resmen bir Kürt devleti kurulmasını desteklemiştir. ABD Türkiye'nin PKK üstü olarak kullanılan Kandil bölgesine Türk Ordu’sunun operasyon düzenlemesine karşı durmuş, sonuç olarak Kandil'i koruma sahasına almıştır.
İsrail bölge ülkelerinin bölünüp, küçültülerek İsrail'in kontrol edebileceği küçük devletçikler haline gelme politikasın da terör örgütlerini kullanmakta ve destek vermektedir, Lübnan ve Filistin ve Irak bu politikalar sonucu bölünmüştür. Sıra Suriye, İran’dan sonra Türkiye’ye gelecektir.
Vaat edilmiş topraklarda ki egemenlik stratejisi güdülmektedir.
Bu Oyun Bozulmalıdır.

Stratejik ortak diye adlandırılan ülkeler Türkiye'nin stratejik çıkarlarına ihanet içinde oldukları artık net olarak görülmekte ve bilinmektedir.
Türkiye stratejik ortaklık konseptini yeniden gözden geçirmelidir. Teröre destek veren ülkelere net yaptırımlar uygulanmalıdır. Terörün dış desteği kesinlikle yok edilmelidir.
Teröre karşı milli mutabakat şarttır. Siyasi partilerimiz oy avcılığı temelinde terör karşısın da ikili oynamaları son bulmalıdır. Demokrasi ve cumhuriyetin güçlenmesi terörün pan zahiridir, siyasi partilerden teröre doğrudan veya dolaylı destek verenler kapatılmalıdır.
Bölgede ki toprak ağaların toprakları topraksız ve az topraklı köylüye dağıtılmalıdır.
PKK Etnik Kimlik Üzerinden Politika Yapan Irkçı, Faşist ve İşbirlikçi Bir Örgüttür.
Tüm kurum ve kuruluşlar ırkçılığa karşı mücadele etmelidirler. Irkçılığın hâkim olduğu ülkeler de yaşananlar asla Türkiye'de yaşanmamalıdır.
Etnik kimlik üzerinden politika yapmak tüm dünya da ırkçılık olarak görülür, BDP ve PKK'nın etnik kimlik üzerinden ırkçı politikası demokrasi ve özgürlük adına yürütmesi garip bir iki yüzlülüktür.
Demokrasi çıtamız kişisel haklar temelin de yükseltilmelidir, feodal yapı tamamen tasfiye edilmelidir. Terörü destekleyen iç unsurlar yasaklanmalıdır, dış destek sağlayan devletlere gerekli yaptırım uygulanmalıdır.
SORU 10: Yeni Anayasa hakkında görüşleriniz.
Orhan ÖZKARACA: Oslo'da yapılan PKK görüşmelerinde yeni bir anayasa konusu protokole bağlandığı biliniyor, AKP'nin aynı dönem de yeni anayasa fikrini ortaya atması bir rastlantı değildir, 'İmralı palas' anayasa konusunda protokol imzaladıklarını açıkladı aynı dönemde ve Sn. Başbakan 'hazmettire hazmettire kabul ettireceğiz' açıklaması da aynı döneme rastlamaktadır. Basın da çıkan Oslo protokollerin de anayasanın moderötör devletin -tahminen ABD- arşivin de bulunduğu belirtilmektedir, bu konu da birçok belge günlük basında çıkmış ve ret edilmemiştir.
Yeni anayasa PKK Oslo görüşmelerinin bir ürünü olduğu nettir.
TBMM'de bir Anayasa Komisyonu kurulması daha çok bu hazmettirme süreci olarak görülmektedir.
Anayasaları kurucu meclisler yapar, bu meclisin bir anayasa yapma hakkı yoktur.

MBH olarak biz bu komisyonu bir hazmettirme mekanizması gördüğümüz için bu komisyona fikir beyanında bulunmadık ve bulunmayacağız.
MBH bu ihanet anayasasına karşı giderek artan bir güçle hayır kampanyası yürütecektir.
Milli Kimlik Bir Arada Yaşamanın Garantisidir.
Amerika’yı kuran halka Amerikan milleti, Fransa’yı kuran halka Fransız milleti, Türkiye'yi kuran halka Türk milleti denir.
Amerika'da tek dil İngilizce, Fransa'da tek dil Fransızca, Türkiye'de tek dil Türkçe olması doğaldır, etnik yapı olarak örnek verilen her ülke de Türkiye'den daha fazla etnik mozaik gösterdiği bilinmektedir.
ABD ve Fransa'da tek bayrak, tek devlet, tek millet, tek dil uygulaması varken bu ve benzeri ülkelerden gelen diplomatların etnik konuları açması tam bir art niyettir.
Başkan Obama TBMM'de Kürt açıklımı, ermeni açılımı isterken neden ABD'de en büyük etnik köken olan İspanyollar hakkında bir etnik açılım yapmamaktadırlar, kendi ülkelerinde milli birlik ve beraberliğe önem veren bu ülkelerin ülkemiz üzerin de emperyal çıkarları gereği bu politikaları savundukları çok net ve açıktır.
Bu anayasa da milli kimlik yok edilmek istenmektedir, bu durum yüzyıllar sürecek bir iç karışıklığa sebep olacaktır, milli kimlik yok edilirse etnik kimlikler ön plana çıkar ve Libanizasyon, balkanizasyon olarak adlandırılan politikalar hâkim olur ki bu ihanettir, bu itibarla bu anayasayı şimdiden bir ihanet anayasası olduğu ilan ediyoruz, tüm milli güçleri bu konuda birleşmeye birlik ve beraberliğimi tehlikeye sokacak bu anayasaya hayır demeye davet ediyoruz.
SORU 11: Türkiye yeniden güçlü bir milli devlet konumuna nasıl gelebilir?
Orhan ÖZKARACA: Tüm güçlü devletlerin güçlü bir milli ekonomiye dayandığı bilinmektedir, ekonomisinin yarısından fazlasını yabancı emperyalist ülkelere teslim eden ülkelere sömürge ülkeler denilmektedir, ne yazık ki Türkiye bu sömürge ülkeler kategorisinde yer almaktadır.
Milli ekonomiyi en kısa zamanda güçlendirmeliyiz, devlet millet el ele karma ekonomik çözümler üretilmelidir, üreten, onurlu bir Türkiye kurulmalıdır, tüm dünya da milli ekonomisini güçlendiren ülkelerin izlediği politikalar bilinmektedir.
Çözüm işbirlikçilerin hayatın her alanında tasfiye edilmesinden geçmektedir.
Ülkede Türkiye büyümüş, Türk milleti küçülmüştür. Sektörsel baz da emperyalist tekellerin payı %100'leri bulmuştur, ülkemiz bu tekellerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiştir, Çözüm nettir ülkemiz de her şey Türk milletinin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmelidir, Yeni Anayasa da dâhil ihanet politikalarına derhal son verilmelidir.
Milli güçler tek çatı altında toplanmalıdır, milli birliğini sağlayan milli güçler iktidara gelmeli ve gayrı milli politikalar yerine milli politikalar uygulanmalıdır, önümüzde zorlu bir süreç vardır, inanıyoruz onun için MBH olarak milli bir iktidar için mücadeleye sonuna kadar devam edeceğiz.
Zafer milli güçlerin olacaktır, mandacılar kaybedecektir.
[Sayın Orhan ÖZKARACA’nın bilgisi ve izin vermesi ile; (REF: www.dunya48.com, Link: http://www.dunya48.com/siyaset/siyaset/11664-milli-birlik-hareketi-genel-baskani-orhan-ozkaraca-ile-soylesi) Ulusal Haber & Ulusal Ajans, Ankara: 31 Ocak 2015]

28 Ocak 2015 Çarşamba

İKTİBAS; Tarihin kırılma anı…, Hasta Adam Avrupa..., Hasan Hüseyin ÖZ

Tarihin kırılma anı…
Hasan Hüseyin ÖZ
Geçen yazımızda Avrupa’nın hastalığına değinmiştik. Kimilerine bu yazı toptancı bir bakış olarak görülebilirdi. Nitekim bu yönde birkaç eleştiri almadık da değil… Fakat biz bu iddiamızda ısrarcıyız.
Çünkü biz, sadece bugün görülen semptomlardan hareketle yazmadık bahsi geçen yazıyı. Kaldı ki, bizim yazımıza itiraz noktası “ilerilik-gerilik” skolastisizminin oluşturduğu ezberlerden kaynaklanıyordu. Hal bu ki, bizim tezimiz esasa ilişkindi.
Esasa ilişkin demişken hemen şunu belirtelim ki, Batı’nın –genel kabul çerçevesinde- merkez kabul edildiği tarih felsefesine hiçbir zaman inanmadık. Hatta buna “istisna hastalığı” diyerek, insanlığın bu hastalığın oluşturduğu terör ve şiddet dalgasından çok çektiğini hem okuduklarımızdan hem de halde şahit olduklarımızdan örnekler veriyoruz. İşin garip tarafı, bugün yaşanan şiddetin gerçek nedenini bir türlü söyleyemememizin sebebi de -en azından okuryazarlarımız için geçerli bu durum- batı merkezci tarihe ezber düzeyinde teslim olmamız. Batılı eğitim sisteminin tezgahından geçmiş okuryazar tayfamızın -yani her kesim dahil buna - nispetini batının tarihi çerçevesinde inşa edip, farkında veya değil entegrist aklın yol göstericiliğinde(!) kendi topraklarıyla ergen düzeyinde bir bağ kurması, bugün aşılmaz gibi duran sorunlar meydana çıkarmıştır.
Tanzimat’tan bu yana “gâvura gâvur” diyememenin oluşturduğu bir sıkıntı galiba bu. Gâvur, yani örten, örttüğünü de bir mevzuat müktesebatıyla gizleyen anlamına geliyor. Kaldı ki, Semitik dillerce oluşmuş ontoloji çerçevesinde konuyu ele alacak olursak Avrupa, güneşin battığı karanlık ülke anlamına gelen “erep” kökünden gelmektedir ve dolayısıyla “örtme” eğilimi onun en önemli davranış kalıplarından biridir.
Marshall Berman, muhteşem kitabı “Kara Athena”da bu konuyu tafsilatıyla anlatıyor. Yunan’ın oluşması, Kenan bölgesinden devşirilmiş ve sonra afaziye tabi tutulmuş kelimelerin köksüzlüğü ve dahi Rönesans’tan itibaren yeniden dolaşıma sokulan, fakat her yüz yılda bir değişen “Yunan imgesi” çok büyük sorunlar ortaya çıkarmıştır.
Bir de “Avrupa ruhu” denilen şeyin antropomorfik anokranizme dayandığını bilmekte fayda var. Antropomorfik anokranizm, ebedi kopuşun oluşturduğu teolojinin ifadesidir ve bu teoloji “mevzuat manzumesi” ile hayatiyetini sürdürmektedir. Bu yüzden de Avrupa köleci bir sistem üzerine kurulmuş merkezdir. Yani, özgürlük tanımı dahi mevzuat manzumesiyle köleliğin kılıflanarak yeniden sunulmasıdır. Bakmayın siz, bizim muhafazakârlarımıza kadar sinmiş “batının demokrasisi ve özgürlüğü” söylemlerine.
Evet, Avrupa “köleci” bir merkezdir. Yunan site devletleri, Roma imparatorluğu ve nihayet kapitalist sistem hep bu mevzuat üzerine yükselmiş, köleci sistem üzerine oturmuştur. Kölecilik mevzuatla kayıt altına alınmıştır batı dünyasında. Bugün içinde yaşadığımız ve görece refah söylemleriyle meşrulaştırılan sistem tam da bu mevzuatın bize düşen yanını temsil etmektedir. Görece refah sistemi, bizim gibi batıya eklemlenme çabası içindeki toplumların köleleştirilmesinin aracıdır.
Mesela 1789 İhtilal-i Kebiri, oluşturduğu müktesebat marifetiyle, eski sistemin yani köleciliğin kılıflanarak tekrar dolaşıma sokulduğu dönemin adıdır. Kardeşlik, hürriyet, insan hakları gibi mottolarıyla ortaya çıkan ihtilal, burjuva temerküzünün meşrulaştırılması ve bahsi geçen mottoların içinin boşaltılmasına ilişkindir.
Buraya kadar yazdıklarımdan oksidentalist olduğum hükmüne varabilirsiniz. Yani kendini oryantalizme karşı konumlandırmış bir batı karşıtı. Kendimi gizlemeyeceğim. Heredot tarafından oluşturulan doğu batı ayrımının muhayyel çağrışımlarını bir tarafa bırakırsak, Almanların bile “abendland” dedikleri “alacakaranlıklar ülkesi” olanBatı’ya hakikat düzleminde baktığım zaman, ancak ve ancak bir örtü vazifesi gören mevzuat yığınını görüyorum. Mevzuat yığınından kimlik devşirilemez. Kimlik diye sunulan şeylerin ise dıştan oluşturulan “belirlenim”lerden ibaret olduğunu biliyorum. Burada ezber düzeyinde batıya bağlı olan “aydınlar”, “doğu için de aynı şey söz konusu” diyebilirler. Lakin kadim demde, doğuda arızi olanların batıda normali yansıttığı gerçeğiyle bu aydınlar yüzleşemezler bile.
Bugün radikal bir sorgulama yapmak zorunda olduğumuz bir kırılma anını yaşıyoruz. Daha sonra açmak kaydıyla şu notu düşelim: Artık çıkar ilişkilerinin belirlediği denge sistemi çökmek üzere. Eğer bu süreci güncel dünyanın oluşturduğu kavramlarla karşılamaya çalışırsak büyük bir hata işlemiş oluruz. Avrupa’nın hastalığı daha dün başlamış bir hastalık değil. Ebedi kopuşun oluşturduğu “istisna” hastalığından neşet eden şiddet dalgasını, birilerinin dediği gibi modernizmin bir görüntüsü diye düşünürsek işin içinden çıkamayız.
Artık köleci sistemi daha iyi görmemiz gerekiyor. Mevzuat yığınıyla zarflanan kölecilik sistemine karşı bu ülkenin insanının vacip düzleminde vereceği cevaplara ihtiyaç var. Mahut ideolojilerin ve iş tutuşların ötesinde cevaplar bunlar. (İktibas, HABER10_24 Ocak 2015 Cumartesi 11:58)
Hasta Adam Avrupa
Hasan Hüseyin ÖZ
"Hasta Adam terimi Osmanlı'nın son dönemi için kullanılmakta iken 21. yüzyılın başında Avrupa için kullanılmaya başlandı…" Bu tesbiti, Londra’da katıldığı bir forum toplantısında Başbakan Ahmet Davutoğlu dile getirdi.
Sözün Londra’da ifade edilmesi gerçekten önemli… Medeniyet tarihçisi Braudel’in ‘Medeniyet ve Kapitalizm’ kitabında dile getirdiği gibi, 19. yüzyıldan başlayıp, 20. yüzyılın ortasına kadar paranın merkezi olan Londra, kapitalist batı medeniyeti için önemli bir merhalenin adıdır dolayısıyla.
Oryantalizm şakirtleri, başta Altan kardeşler ve Şahin Alpay’ın bu söz karşısında nasıl bir yazı yazacağı hiç şüphesiz önemli!
Oryantalizmin şakirtlerinden bahsetmişken, son zamanlarda bunlara eklemlenen ve her fırsatta Türkiye aleyhine kararlar aldırmak için Avrupa parlamentosunun bekleme salonlarında delege kovalayanların, yani neo-şakirtlerin neler düşündüğü de merak konusu…
Nedense ben hep buradakileri merak ediyorum. Bu söz üzerinde, Avrupa tarihinden yola çıkıp hal hakkında bir analize bir türlü elim varmıyor. Görünen köy kılavuz istemez diyerek geçiştiriyorum.
Eminim birçok insan da farklı düşünmüyordur.
Mesela “bizim gibi gelişmekte olan ülkeler” isnadıyla başlayan cümleler kurmaya devam edecekler mi bu azgelişmişlik ideolojisinin müntesipleri.
Gerçekten içinde bu ifadenin geçtiği kaç yazı yazıldı acaba bu ülkede. Ben kendi namıma bu cümlenin içinde bulunduğu onlarca yazı okudum şimdiye kadar. Akademik yazılarda, dergilerde, gazete köşelerinde… Aynı nakaratı ısıtıp ısıtıp önümüze koydular. Biz de bir ameliye doğrultusunda okuduk durduk bunları.
Ekonomik krizle boğuşan, gittikçe güvenlik gerekçesiyle içine doğru kapanan ve her geçen gün yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın arttığı Avrupa için bu cümlenin içinde geçen bir metin yazabilecekler mi şimdi bahsi geçen eşhas; ne dersiniz?
Yazamazlar… Neden mi?
Çünkü, müktesebat yığını olan Avrupa’nın sözünün dışında bir söz bilmezler de ondan.
Zira Avrupa’nın sorunu Avrupa’nın kendi içinden çözebileceği bir sorun değildir; müktesebat yığınıyla öteledikleri daha temel sorunlarla yüz yüzedir. Dolayısıyla hastadır Avrupa.
Mesela özgürlükler sorunu… Her şeyin müktesebatlar yığınıyla belirlendiği bir zeminde, gerçek manada özgürlüklerden bahsedilemez. Ferdin olmadığı yerde, müktesebatla tanımladıkları yığın sistemi içinde özgürlük, sadece ve sadece şekli olarak kalır.
Kaldı ki son zamanlarda tartışılan konuların başında özgürlüklerin kısıtlanmasının gelmesi tesadüf değildir. Çünkü şekli olan feda edilebilir bir husustur.
Bu sözüme Ahmet Hakan, “ama bizde de yok ki özgürlük…” diyerek itiraz edebilir; Nişantaşı’nda kahvesini yudumlarken.
Ne diyelim; ona da cevap vermek zorundayız...
Bu topraklarda özgürlük tanımını yapabilmek için prometheliğe soyunan zevatın oluşturduğu müktesebat “tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan” skolastizmini oluşturmuştur.
Ülkenin aydını(!) kendi kavramlarına düşmansa, batıdan afazi bir şekilde devşirdiği kelimeleri aydınlık namına tekellüm ederek yazılar kaleme alıyorsa, bırakın özgürlüğü, özgürlüğü tehdit eden sistemin bile teşhisi yapılamaz.
Hâlbuki bu tartışmaların hakikate evrilmesinin zemini yerliliktir. Yerlilik fikrinden sapmış, Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimiyle ‘edebiyat-ı cedide’ kıvamında melankolik ve histerik hülyalarda yaşayanların kavrayamayacağı bir zemindir burası.
En ilkel düzlemde “ama bizde de yok ki…” gibi bir sözle geçiştirilemeyecek kadar önemli bu konu dolayısıyla.
Evet Avrupa hastadır. Dolayısıyla deniz bitmiştir.
Yukarıda birkaçının adını zikrettiğimiz sol liberaller, hâlâ 19. yüzyıl pozitivizmini tek gerçek zanneden bir kısım Kemalistler, Marksizmi slogan düzeyinde tekellüm eden solcular için de deniz bitmiştir.
Çünkü Avrupa merkezciliğin güç nisbetinde oluşturulan istisnai söylemi, yerini büyük bir kaos teorisine bırakmaktadır.
Bu zannedildiği gibi bunalım yüzyılı filozoflarının söylediklerinin tekrarı değildir. Bu belki de nihilizmle karışık bir sanrı, daha doğrusu dünyaya ihraç edilenin kendisini tehdit etmeye başlamasıdır.
Jean Baudrillard’ı okumaya salık veririm yukarıda bahsi geçen eşhasa.
Baudrillard’ın simülasyon ve gerçekliğin yok edilişi üzerine geliştirdiği teorisi, işte o “istisna”nın hastalığının semptomlarını veriyordu.
Bu teori, tam da bizimkilerin tekellüm ettikleri müktesebatın üzerine benzin dökmek anlamına geliyordu.
Dolasıyla kala kala elinde afazi kaldı…
Ya bizimkiler ne yapacak şimdi?
(İktibas_HABER10_19 Ocak 2015 Pazartesi 08:33)
hasanh15@gmail.com