Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2017 Pazartesi

"DİNDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNMEK" Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLÂSUN

DİNDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNMEK
Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLÂSUN
bercilasun@hotmail.com 
Eskiler lâ-dinî derlerdi. "Dinî olmayan, din dışı, dinden bağımsız" anlamında. "Din dışı" terimi, dinsizlik kavramını da çağrıştırdığından lâ-dinî terimi için"dinden bağımsız" tanımını kullanmak daha uygundur. Çünkü lâ-dinî, "dinsiz"anlamında değil, "dinden bağımsız" anlamındadır.
Türkiye nüfusunun % 99'u Müslüman'dır ve hiç şüphesiz her Müslüman kendi dinî hayatını düzenlemek ve yaşamakta serbesttir. İnsanlar bireysel olarak inandıkları dinin emir ve yasaklarına uymak, ayinlerini yerine getirmek isterler. Toplum düzenini bozmadıkça inandığı dine uygun yaşamak her insanın hakkıdır.
Ancak din konusunda unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. O da şudur: Din, her şeyden önce bir iman, bir inanmak işidir. Mensup olduğunuz dinin kabullerine inanırsınız. Mesela bir Müslüman, Tanrı'nın varlığına, onun bir ve benzersiz olduğuna, peygambere Tanrı'dan vahiy geldiğine inanır. Başka dinlere mensup olan insanların da kendilerine özgü inanışları vardır. Çoğunlukla insanlar, dinlerinin kabullerine, kutsallarına, tartışmaksızın iman ederler.[DİP NOT (MKA): 1]
Peki, "dinden bağımsız olmak" ne demektir ? Bir insan hem dindar, hem dinden bağımsız olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.[DİP NOT (MKA): 2]
Özellikle aydınların, düşünürlerin, bilim ve sanat adamlarının zihinleri "dinden bağımsız" olmalıdır. Aksi takdirde yaratıcı ve özgün olmaları zordur.
Şunu demek istiyorum. Herhangi bir konuda bir araştırma yapan, bir teori, bir düşünce geliştirmek isteyen insan, "Acaba benim dinim bu konuda ne diyor, acaba bu konuyu araştırırsam günaha girer miyim?" tereddüdü içinde olmamalıdır. Araştırmasını, teorisini dinden bağımsız olarak geliştirmelidir. Böyle tereddütler, düşüncenin ve araştırmanın önüne daha baştan engel olarak çıkar.
Elbette "dinden bağımsız düşünmek" bir tercih meselesidir. "Ben sadece öbür dünyamı mamur etmek istiyorum." diyebilir ve kendinizi dine adayabilirsiniz. Buna hiç kimse bir şey diyemez. Ama bu dünyada yaratıcı olmak, özgün düşüncelere, eserlere, buluşlara imza atmak istiyorsanız işinizi "dinden bağımsız" yapmalısınız.[DİP NOT (MKA): 3]
Bu tutum, özellikle İslam âlemi için hayati derecede önemlidir. Türk, Arap, Acem, Pakistanlı, Malezyalı… Eğer İslam dünyası, Batı tarafından sömürülmek istemiyorsa, Batı'nın oyuncağı olmak istemiyorsa bilim ve sanata yönelmek, bu alanlarda Batı'yı geçmek zorundadır. Bunun için de bağımsız düşünmek, zihinleri, her türlü peşin fikir ve kabulden uzak tutmak şarttır. Bütün Müslümanlar tercihlerini "öbür dünyalarını mamur etmek"için kullanırlarsa, İslam âlemi, sömürülmekten asla kurtulamaz.
Bunları niçin yazıyorum? Batı'nın vahşi sömürü sistemine karşı Müslümanlarda iki türlü tavır görüyorum. Bir kısmının hiçbir şey umurunda değil. Sömürülmüşüz, aşağılanmışız, birbirimize kırdırılıyoruz… Sanki böyle şeyler olmuyor. Müslüman vatandaş namazında, abdestinde ya, dünya ne olursa olsun. O vatandaş öbür dünyasını kazanmakla meşgul.
Bir kısım Müslümanlar da bağırıyor, çağırıyor; haçlı, siyonist, evanjelist diye tozu dumana katıyor; düşmanların bayraklarını, resimlerini yakıyor, çiğniyor; Avrupa'ya, Amerika'ya haddini bildiriyor. Daha da ileri gidenler İhvan oluyor, El-kaide oluyor, Işid oluyor.
Netice? Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Batı sömürmeye devam ediyor. Peki, nasıl oluyor da onlar hâkim, biz mahkûm oluyoruz? Çünkü onlar, bağımsız düşünmeye alışmış zihinleriyle düşünüyorlar, araştırıp inceliyorlar, üretiyorlar. Her gün binlerce patent. Yeni buluşlar, yeni eserler…
İslam dünyasında ise eller ya tespihte, ya pankartta. Akıllara gelince. Onlar Cennet yolunda. [DİP NOT (MKA): 4]
Kaynak Yeniçağ: Dinden Bağımsız Düşüğnmek Ahmet B. Ercilâsun
DİP NOT (MKA):
Saygıdeğer Yazarın bu makalesinde, "Bilim Adamı, Düşünür, Aydın" sıfatlarına uygun olarak yapıp vurguladığı tespitlere ve çözüm uyarısına gönülden katılıyorum.
Bu sebeple ve bundan hareketle, “RESUL KUR’AN VE ATATÜRK” ü algılamam ve anlayışım çerçevesinde “Kişisel bakış açımdan”, konuya aşağıdaki hususlarda “din ve laiklik” ekseninde, katkı ve desteğimi, “herkese açık”sunuyorum.
Tetkik ve değerlendirmelerinize…
KUR’AN’ AYETLERİ İLE VERİLEN MESAJLARA GÖRE:
1. İman; insanin, baskı altında olmaksızın ve kendi hür iradesiyle, (gönlüyle ve aklıyla) “dininin vahiy kaynaklı kabullerini” Kalben onaylaması ve diliyle ikrarıdır (beyanıdır).
Riya olasılığı sebebiyle kişinin Dil ile ikrarı / beyanı, insanlar arası ilişkilerde dünyevi kabul olup, dünyevi işler için gereklidir. Din bazında, Aslolan İMAN için, sadece kalpteki samimi kabul yeterli olup, Allah ile kulu arasındadır. Kişilerin İmanının ne olduğu hakkında hüküm yalnız ve ancak Allah’ındır (12. sure (YÛSUF) 40. Ayet) ve Allah kimseyi hükmüne ortak etmez. (18. sure (KEHF) 26. Ayet) İçinde bulundukları yer ve zamanda, insanların yaşadıkları ortamda var olan dinlerden tercih ettiğinde, mevcut olanı “sorgulamaksızın”, tartışmasız kabulüTaklid-i İmandır. İnceleyip, “sorgulayarak”, Kur’an’ın mealen ifadesi ile “aklı ve gönlü çalıştırarak” yapılan kalbi kabul ise Tahkik-i İmandır. Kur’an’ın Öğüdü, Çoğunluğun yaptığının aksine Tahkik-i İman sahibi olma yolunda ilerlemektir. (17. sure (İSRÂ) 36.):
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır. 17. sure (İSRA) 36. ayet
Her türlü cehaletin sebebi, anlayamamaktan ziyade sorgulama yetersizliğidir. Sorgulamadan bir yolun / bir kişinin ardına düşmektir.
Dinde tartışmasız / sorgulamasız kabul anlamında “nas / dogma / inak” olan, Allah’ın vahyettiği Kur’an ayetinin orijinal lafzında ifadesini bulan “ayetin mutlak - ilahi manası ve hükmüdür.”
İster Arapça ana dili olan Arapçasından, ister Arapça bilmeyen ana diline yapılmış çevirilerinden okunsun,‘‘KUR’AN’A NİSPET ETTİĞİMİZ SINIRLI ANLAYIŞIMIZ VEYA KUR’AN’DAN ANLADIĞIMIZ, KUR’AN’IN MUTLAK MANASI VE HÜKMÜ OLARAK GÖSTERİLEMEZ.’’
Bu sebeple Kur’an ayetleri ile ilgili orijinal Arapça lafzı hariç olmak şartıyla, Arapça ve / veya çevrildiği ana dil ile insan algı ve anlayışının ifadesi olan, her“meal,” “tefsir” ve “ayet mana ve hükümleri”nin açıklamaları, Dinde tartışmasız / sorgulamasız kabul olan “nas / dogma / inak” değillerdir.
Kur’an ayetlerinin anlam ve hükümlerini algı ve anlayışımız, ilgili konuda Tahkik-i iman sahibi olmak için, süreci içinde, her zaman sorgulanmalıdır.49. sure (HUCURÂT) 14. Ayet:
Bedeviler: "iman ettik." dediler. De ki: "siz iman etmediniz. Ancak 'müslüman' olduk deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz Allah, yapıp ettiklerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah gafûr'dur, rahîm'dir." 49. sure (HUCURÂT) 14. ayet
"TAHKİK-İ İMAN" DA: HER "MÜMİN", KENDİNE "MÜÇTEHİD"DİR. "İÇTİHAD"I DA SADECE KENDİSİNİ BAĞLAR.
2. Dindar bir kişi için, Tahkik-i iman faaliyeti, değişik konu başlıklarında, kişisel ömür boyu devam eden bir süreçtir. Bu süreçte ilk ve en önemli husus, iman edilecek konunun, o dinin vahyedilen kitabında yazılı olan bir “din konusu” mu yoksa yalnız ve ancak Allaha özgülenmesi gereken dinin vahyedilen kitabında bahsedilmeyen (serbest bırakılmış alanlardaki) bir “rivayet, gelenek, görenek, bidad, hurafe konusu”mu olduğunun doğru olarak belirlenip tespit edilmesidir.
Bu süreçte “DİNİN KONUSU” ile “BİLİMİN KONUSU” ayırt edilerek tespit edilmelidir.
Bu tespit doğru olarak yapılmazsa, “rivayet, gelenek, görenek, bidad, hurafe ”olan birçok şey, “dini” konu olup “din”leşir ve din yozlaşır.
Bu tespit doğru olarak yapılmadan, "Acaba benim dinim bu konuda ne diyor,” sorusunun doğru cevabını bulmak muhaldir (olmaz, olamaz). İlaveten Bunun tespit edilmesinde “acaba bu konuyu araştırırsam günaha girer miyim?" tereddüdü içinde olmayı gerektiren bir Kur’an ayeti yoktur.
MÜMİN VE MÜSLİM BİR DİNDAR KİŞİ, BU TESPİTİ DOĞRU OLARAK YAPTIĞINDA,hem “acaba bu konuyu araştırırsam günaha girer miyim?" endişe ve tereddüdü olmaksızın, üstelik hem de "Acaba benim dinim bu konuda ne diyor,” sorusunu da kendisine sorarak, “DİNDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNEBİLİR” .
İşte Böyle Kişiler, “DİNDAR”lıklarından taviz vermeden “BAĞIMSIZ DÜŞÜNEBİLİR” zihniyetine “TAHKİK-İ İMAN”ları ile varabilmiş kişilerdir
EĞER KİŞİ, “BAĞIMSIZ DÜŞÜNEBİLİR” ZİHNİYETİNDE DÜŞÜNMEYE ALIŞMIŞ, KENDİ AKLI DAHİL HİÇBİR ŞEYİ PUTLAŞTIRMADAN HERŞEYİ SORGULAYABİLİR MÜMİN – İNANAN / İMANLI BİR KİŞİ İSE, BU BAĞLAMDA:
“Bir insan HEM DİNDAR, HEM DİNDEN BAĞIMSIZ olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.”
Bir insan HEM DİNDAR, HEM LAİK olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.
Bir insan HEM DİNDAR, HEM ATATÜRKÇÜ olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.
Bir insan HEM DİNDAR, HEM ÇAĞDAŞ AYDIN olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.
Bir insan HEM DİNDAR, HEM BİLİM ADAMI olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.
Bu listeyi çok uzatabiliriz...
3. “…İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada ver." Böylesi için âhırette bir nasip yoktur.Onlardan kimi de şöyle yakarır: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada da güzellik ver, âhırette de güzellik ver. Ve bizi ateş azabından koru." İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür.“ 2 / Bakara / 200-202
Hem dünyada hem ahirette güzellik vermesi için Allah’a yakaranların, kazandıklarından nasiplerini almaları için, iman edip dini vecibelerini de yapmaları durumunda “bilimin konusu olan işleri” DİNDEN BAĞIMSIZ OLARAK DÜŞÜNÜNÜP, YAPMALARI, dinen sakıncalı olmadığı gibi dinen de istenen bir eylemdir. Şöyle ki: İslam Dini Literatüründe Kitap, özellikle, “İçinde kuşku ve çelişki olmayan” (2 / Bakara / 2) “Kuran ve tüm ilahi vahiylerin genel adı” olmakla birlikte, genel olarak “Kitap” ile kastedilen Kuran’a göre insanın önüne okunmak üzere konulan üç temel kitaptır. Yani, “Kainat Kitabı”, “İnsan Kitabı-insanın bizatihi kendisi” ve “Vahiy Kitabı” (Kuran) dır.
AYET: Kelime olarak, belirti, işaret, delil… gibi anlamlara gelen ve “Yaratan” la “yaratılan” arası ilişkide anlamı olan, insanı “Tek ve Mutlak Yaratıcı” (Allah) ya çeviren ve götüren aydınlık, ışık ve işarettir.
KUR-AN'A GÖRE ÂYET: Sadece Kur’an’ nın belirli parçaları olmayıp, aynı zamanda varlıklar ve olaylar da dâhil olmak üzere, İnsan ve Kâinat kitaplarının da parçalarıdır.
VAHİY KİTABI KUR’AN, İnananlar için bizatihi kendisinin “kılavuz” olmasının yanında, “Kâinat Kitabı” ile “İnsan Kitabı” nın gereğince okunup, bunlardaki“Ayetlerin” ve “Sünnetullah / Allah’ın yol ve yasaları” ın da anlaşılıp, değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır, nurdur.
Bu Çerçevede: VAHİY KİTABI OLAN KUR’AN’DAKİ İMAN KONUSUNDAKİ GERÇEK, BİLİMİN KONUSU DEĞİLDİR. KÂİNAT ve İNSAN KİTAPLARINDA DELİLLERİYLE GÖSTERİLEN GERÇEK İSE, BİLİMİN KONUSUDUR 44. Sure (DUHAN) 38-39. Ayetler:
“BİZ GÖKLERİ, YERİ VE BUNLAR ARASINDAKİLERİ eğlenmek için yaratmadık. İKİSİNİ DE, SADECE GERÇEĞİ GÖSTERMEK ÜZERE YARATTIK. Ama onların çokları bilmiyorlar.” 44. Sure (DUHAN) 38-39. Ayetler’inışığında,mümin (inanan) için, gerçeğin, içindeki tüm varlıklarıyla birlikte, kâinatta görülebileceği açıktır. Bu bağlamda: Kalbin / gönülün tasdiki olan iman esasları, ispatı ile uğraşılarak, bilimin konusu yapılmaz;
GAYB (AHİRET) ALEMİNE AİT İMAN GERÇEĞİ, KUR’AN’DA DIR.
Allah’ın, Vahiy kitabi olan Kur’an ile Kâinat ve İnsan kitaplarına gönderme yaparak, Sünnetullah gereği olarak Kur’an ışığında gösterdiği varlık alemine ait gerçek ise bilimin konusudur.
KUR’AN’IN GÖSTERDİĞİ VARLIK ÂLEMİNE AİT GERÇEK, KÂİNATTA VE İNSANDADIR.
Kişinin ahirette hesaba çekileceği “Temel Sorumluluğu”: Gayb (Ahiret) âlemindeki “GERÇEK” e inanarak / İMAN İLE içinde bulunduğu Varlık Âleminde Allah rızası için iş ve değer üretmek, ÇALIŞMAKTIR. (Bu aynı zamanda insanın dünyevi sınavıdır.): Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Azîz'dir O, Gafûr'dur. 67. sure (MÜLK) 2. ayet,
Çalışmada verim almanın SÜNNETULLAH’ ta gösterilen yolu, “SEBEPLERE YAPIŞMAK” tır.
ARANAN “GERÇEK”İN BULUNACAĞI ÂLEM NERESİ İSE ONA GÖTÜRECEK “SEBEP” DE ORDADIR.
SEBEP – SONUÇ İLİŞKİSİNDE; Sebepler de o sebebin sonucu olan “Gerçek” te O ALEME AİT “Ayet” lerdedir ve “AYET”, bilindiği gibi sadece Kur’an’ nın belirli parçaları olmayıp, aynı zamanda varlıklar ve olaylar da dâhil olmak üzere, İnsan ve Kâinat kitaplarının da parçalarıdır Kuran’a göre...
Sebebi yanlış yerde aramak, o konu ile ilgili olarak cehalet tir / bilgisizliktir.
Herkes gerçeğe ulaşamazsa da sadece sebebine yapışanlar (araştırıp çabalayanlar) gerçeğe ulaşabilir:
GERÇEK ŞU Kİ, İNSAN İÇİN ÇALIŞIP DİDİNDİĞİNDEN BAŞKASI YOKTUR. VE ONUN ÇALIŞIP DİDİNMESİ YAKINDA GÖRÜLECEKTİR. SONRA KARŞILIĞI KENDİSİNE HİÇ EKSİKSİZ VERİLECEKTİR. 53. sure (NECM) 39 -41. ayetler
İŞTE, ÜÇ TEMEL KİTAP’TAKİ GERÇEK BUDUR.
4. BİZ NİYE BÖYLEYİZ?
BİZ BÖYLEYİZ, ÇÜNKÜ (BİR İSLAM ALİMİNİN İFADESİ İLE):
“ALLAH sadece Rabbil Mü'minin değil, Rabbil Âlemindir.
Bu imtihan dünyasında, hikmet ve adaletinin gereği: Siyasi, iktisadi, ilmi ve askeri… Her husustaki başarıyı… Her sahadaki imkân ve iktidarı “SÜNNETULLAH” denen tabii kanunlara uygun olarak; sabırlı, kararlı, planlı ve devamlı çalışan tarafa vermektedir. (Çünkü Allah, RAHMANdır.MKA)
Böylece Hak ve hoşgörü medeniyetleriyle, zulüm ve sömürü düzenleri; kendi amaçları doğrultusundaki gayret, cesaret ve samimiyetleri oranında ileri geçmekte ve yeryüzünde hüküm sürmektedir.”
SONUÇ:
Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez… 13. sure (RA'D) 11.
Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştir. Ve Allah, iyice işiten, gereğince bilendir. 8. sure (ENFÂL) 53. ayet
24 Aralık 2017
Selam...

7 Ekim 2017 Cumartesi

"SAPKIN İSLAMCI ARAPÇILARIN ÇIĞIRTKANLIĞI" Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN

SAPKIN İSLAMCI ARAPÇILARIN ÇIĞIRTKANLIĞI
Av. Prof. Dr. Nurullah AYDIN
MÜSLÜMAN GÖRÜNEN,
MÜSLÜMANLIKTAN GEÇİNEN,
MÜSLÜMANLIĞI İSTİSMAR EDEN,
GENETİK GELİŞMESİNİ TAMAMLAYAMAMIŞ,
KİMLİK, KÖKEN, KİŞİLİK BUNALIMI YAŞAYAN,
Türkiye'de Arap kökenlilerin ve nemalanan hırsız, yalancı, İslamcı Arapçıların çığırtkanlıkları sürüyor....
Protesto eden tiplere, TV'de papağan gibi aynı şekilde konuşan siyasetçi, akademisyen tiplere dikkat edin..
Gazetelerde aynı şeyleri yazanların tiplerine konuşmalarına dikkat edin...
Protesto edenler genetiği bozulmuş tipler...
İlginç hiç bir Arap ülkesinde protesto yok...
Arap siyasetçiler, akademisyenler konuşmuyor yazmıyor..
Zihinsel ve genetik özürlü siyasetçilerin, akademisyenlerin örgütlediği Arapçı-İslamcılar İslam diye ne kadar hurafe varsa onları konuşuyor tartışıyorlar,, insanların kafasını karıştırıyorlar.. Hala neyin günah neyin günah olmadığına karar veremediler.. Her İslamcı kendine göre bir İslam'ı anlatıyor, yaşıyor, savunuyor..
NEDEN diğer Müslüman katliamlarına aynı protesto gösteri yapmıyorlar acaba.
Unutulmamalıdır ki; İslam diye Arapçılık yapılıyor..
Arap sahtekarlar, Araplaştırma faaliyetleri için milyarlarca dolar akıtıyor.
İslam dini görüntüsü altında Araplaştırmak için gönüllüler çok..
İslam dini ile Araplar; Arap olmayan Kuzey Afrika'yı, Mısır'ı, Suriye'yi, Irak'ı Araplaştırdılar..
Zira din dili; düşünceyi, yaşamı iletişimi şekillendirir.
Bunlar İslam dünyasında NİFAK ektiler.
Her İslam ülkesinde ayrı bir İslam anlayışı, düşüncesi yaşamı var.
İslam Ümmeti diye bir şey var mı ki?
Afganistan, Doğu Türkistan da Müslümanlar katledilirken, Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Irak’da Müslümanlar birbirini katlederken kim kime destek verdi?
Türkiye’de 10 yıldır yalanın talanın hırsızlığın kumpasın ihanetini birlikte sergileyenler şimdi birbirinin can düşmanı değil mi?.
İslamcı örgütler arasında ayrım yapan, yandaş örgüt katliamına cevaz veren ses çıkarmayan destek olanlarla, karşı çıkanlar Müslüman kardeşliğinde olabilir mi?
Daha orucu neyin bozup bozamadığına neyin günah olup olmadığına karar veremeyen her tarikatin her cemaatin kendine göre İslam anlayışı olduğu yerde ümmetten bahsedilebilir mi?
Türkiyeli İslamcı Arapçılar; duyarsız, ruhsuz, kimliksiz ve kişiliksizdirler.
Köksüz, kimliksiz hainler; dillerinden milletimiz sözünü düşürmezler.
Köksüz, kimliksiz hainler; İslamcı görüntü altında milleti aldatmaya, milletin milli ve manevi değerlerini istismar etmeye devam ederler.
Türk Milleti, lanetli Arapları, Arapçıları anladıkça, tanıdıkça; Türk kültür, tarih ve medeniyetini, çağdaş dünyanın onurlu, saygın bir üyesi olduğunu daha iyi anlayacak ve öze dönecektir.
 ***
Günün Sözü: Sığ derede yüzmekte zorlananlar, engin denizlere açılmaya cesaret edemez.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

ALMAN AKLI (1-5 Tamamı) "Ömer ÖZKAYA" GÜNEŞ GAZETESİ YAZARI

ALMAN AKLI (1) 
Ömer ÖZKAYA (omerozkaya@gunes.com)
GÜNEŞ GAZETESİ YAZARI
Rus, İngiliz, Çin ve Türk aklıyla kıyaslanırsa Alman Aklı, uzak bir geçmişe sahip değildir, en fazla 1.700 yıllıktır. Özellikle ekonomiyi iyi bilir, askeri konulara aklı ermez. Bu sebeple iyi bir silah arkadaşı olamaz, olmamıştır. 
İntikam hırsı, Alman Aklı’nın en temel dinamosudur. En çoktan en aza doğru intikam almak istediği 5 ülke; İngiltere, İngiltere’nin yerini alan ABD, Fransa, İsrail ve Rusya’dır. Alman Aklı, intikam hırsıyla aklıselim-i kaybetti. İngiltere’den intikam alma arzusu gözlerini kör etmiş durumda. 
Alman Aklı, Ankara’nın; ABD’yle ittifakından ve İngiltere’yle ilişkilerinden rahatsız. İngiltere’nin inşa ettiği ve bugün çatırdamakta olan küresel düzenin ancak Ankara’nın desteğiyle tersyüz edilebileceğine inanıyor. Son yıllarda Almanya, Türkiye’ye ilişkin neredeyse bir senaryo üretim merkezi konumunda. 
Alman Aklı’nın en zayıf yanı, ekonomisinin ihracata bağımlı olmasıdır. Ucuz ama kaliteli bir üretim, Berlin’e ağır darbe olur. Uzak gelecekte uzaya yerleşmek, uzayın imkânlarından yararlanıp uzayı üs olarak kullanmak, Alman Aklı’nın planlarından biri. Ekonomisini ihracata bağımlılıktan kurtarma peşindeki Berlin’in umudu, nadir element bakımından zengin olan uzay. Plan, uzay madenciliği üzerine kurulu. Uzay madenciliği alanında sağlanacak üstünlük, Berlin’in rekabet gücünü artıracaktır. Dünya’da az bulunan hammadde zenginlikleri asteroitlerden elde edilecek. Avrupa Uzay Ajansı'nın eski başkanı Jean-Jacques Dordain’e göre de “Uzay madenciliği artık Jules Verne romanlarından çıkıp gerçeğe dönüştü, asteroitlere uzay araçları gönderip çıkarılan değerli minerallerin Dünya'ya döndürülmesi artık mümkün hale geldi.” (bbc, 4 Şubat 2016) 
 “Bilim adamları, Ay yüzey kabuğunda Dünya'dakinden çok daha fazla ve kolay ulaşılabilir, geleceğin pratik, ucuz ve güvenli yakıtı olarak görülen ve fosil yakıtların yerini alabilecek sınırsız füzyon enerjisinin elde edildiği nadir bulunan helyum-3 rezervleri olduğunu düşünüyorlar.” (Almanyanın Sesi- 9 Kasım 2008) 
Alman Aklı’nın, önem sırasına göre, ilk 15 önceliği şöyle: 
1- Almanya’nın ihracatının emniyetini sağlamak 
2- İthal edilen enerji ve ihtiyaç elemanlarının temin emniyetini sağlamak 
3- Enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmak 
4- İngiltere’den intikam almak 
5- Uzay’da üs kurmak 
6- Ehemmiyetli ehemmiyetsiz demeden tüm dünyadan bilgi toplamak ve bunları arşivlemek 
7- Eğer istihbarat üzerinde olumlu etki yapacaksa, ilgili personelin istediği dine geçişine müsaade etmek ya da etmemek 
8- İsrail’den intikam almak 
9- Orta Asya’ya yerleşmek 
10- İstihbaratı yeniden yapılandırmak, operasyonel hale getirmek, teknolojiyle donatmak 
11- Ülkeye (Almanya) yabancı girişlerinin idaresini tek elde toplamak 
12- Uçlardakiler de dahil vatandaşlarını merkezde toplamak 
13- Uluslararası ilişkilerde itibarlı olmak 
14- Berlin’e uluslararası ilişkilerde hakemlik rolü kazandırmak 
15- Almanya’nın askeri yeteneklerini geliştirmek. 
ALMAN AKLI (2) 
Okyanus ve denizler ötesindeki bölgelerde kendine hayat alanı arayışları, küresel statükoya karşı koyuşları gibi sebeplerle İngiltere ve Fransa açısından “Alman Aklı” daima “dengeyi bozucu”, “barışın düşmanı” ve de “uluslararası bazı krizlerin müsebbibi”dir ve bu sebeple zapturapt altında tutulmalıdır. 
Her girişiminde denizlerin ve okyanusların dalgaları arasında kaybolan “Alman Aklı” için karadan uzanabileceği yerler; Balkanlar, Orta Avrupa ve Ön Asya, Türkiye, İran ve Mısır hayati önemdedir. 
“Alman Aklı”nın davranışları tıpkı dili gibi biraz kabadır, bir politikasını yürürlüğe koyarken kendisine bağlı iç ve dış basını, vakıflarını, dış temsilciliklerini ve iş adamlarını aynı anda sahneye kabaca sürerek fazla gürültü çıkarır ve bazen de suçüstü yakalanır, ama hem içerideki hem de dışarıdaki muhaliflerini hapset-tir-mek ya da öldür-t-mek yerine, onları sistemli bir kontrol ve engelleme ile etkisiz hale getirmek gibi bir akıl yolunu da takip eder. Sevdiklerini de, bazen onların da anlamayacağı birtakım yollarla, zengin ve nüfuz sahibi yapar, ufak tefek hataları yüzünden de bunların üzerini kolay kolay çizmez. 
“Alman Aklı”nın en nefret ettiği şeylerden biri, dahili sanayileşmenin teşvik edilmesidir, bunu teşvik eden her hükümet, Almanya’ya her gün methiyeler dizse, dostluk yeminleri bile etse Berlin’in düşmanıdır artık. Bu hal, bu politika terk edilinceye kadar devam eder. Eğer bu ülke ciddi bir pazar ise ayrıca, üretim ekonomisine geçebilme ve üretecekleri ile sınırları dışına çıkabilme potansiyeline de sahipse, Berlin açısından bu hükümeti devirmekten başka bir yol kalmamıştır, o andan itibaren o ülkedeki Alman makinası da hükümet aleyhine çalışmaya başlar. Bu arada farkında değillerdir ama pek çok ülke, “Alman Aklı”nın iktisadi etkisi altındadır.  
“Alman Aklı”, sanayi ve ticarette otoriter ve yön verici bir politika takip eder, pazar ülkelerde serbest piyasa ekonomisi sisteminin yürürlükte olması için dünyayı ayağa kaldırır ama kendisi kartel ve tekelcidir, kendisine tabi tröstleşmeleri korur. Daha geçenlerde “Beş büyük Alman otomobil imalatçısının yıllardır bir kartel bünyesinde motorlu araçların teknik ayrıntılarını birlikte kararlaştırdıklarının ortaya çıkmasıyla büyük bir skandal patlak verdi. AB Komisyonu, Daimler, BM, Porsche, Audi ve Volkswagen'in 1990'lı yıllardan beri teknik özellikler, tedarikçi firmalar ve küresel otomobil piyasalarıyla ilgili çalışma grupları kurarak bilgi alışverişinde bulunduklarından şüphelenildiğini duyurdu.” (Almanyanın Sesi, 27 Temmuz 2017) 
“Alman Aklı” için hedef coğrafyada bir Alman bankası ya da bir Alman konsorsiyumu kurmak, orada askeri üs yeri kapmak ve burada binlerce asker konuşlandırmak kadar kıymetlidir. 
İngiltere, Fransa, Rusya ve bugün de ABD’den izledikleri emperyalist politikalar sebebiyle nefret edilmesi, “Alman Aklı”nın işini zaman zaman kolaylaştırmıştır ve kolaylaştırmaktadır. Ancak bu, Berlin’in hem “Doğu’nun Dostu” görünmeyi ama aynı zamanda da kendi emperyalist politikalarını takip etmeyi bir dengede tutma ve bunu yutturma becerisine bağlıdır. 
ABD, İngiltere ve Rusya, çıkarlarına aykırı bir durum halinde, hedef ülkenin ordusunu sahneye sürüp siyasi idarecileri alaşağı etmede mahirdir. İşte bu nokta, gerekirse her ülkeye özel geliştirilmiş yeni ekonomik yöntemlerle barışçıl sızma yapma konusunda usta olan “Alman Aklı”nın en aciz olduğu noktadır, Almanya; Mısır, Türkiye, İran ve Ukrayna gibi verimli arazilerden bu yolla çıkarılmıştır. 
“Alman Aklı”, otoriter ve milliyetçidir, hayatın her safhasını ve her kurumu düzenlemeye, içerideki ve dışarıdaki aristokrasinin yönetimine önem verir. Parlamento göstermeliktir, aristokrasi ve onunla bütünleşmiş burjuvazinin görüşleri önemlidir. 
Basın, “Alman Aklı”nın emrindedir, önemsiz birkaç yayının dışında, Alman basınında devlet politikasının aksine hiç kimse görüş beyan edemez. “Alman Aklı”nın çatıştığı bir yabancı devlet-hükümet lehine kimse yazı yazamaz. Hiç bir parti, grup ya da sendika, egemen yönetici sınıfla ve yürürlükteki düzen her ne ise onunla çatışamaz, uzlaştırıcı ve düzeltmeci bir yol seçmek zorundadırlar, aksi halde hayat hakkı tanınmayacağını bilirler. 
ABD ortaya çıkıncaya kadar, İngiltere ve Fransa’dan nefret eden devletlerin, “ötekilerden farklı yeni güç” olarak gördükleri Almanya’yı askeri ve mülki teşkilatlarının ıslahı için davet etmeleri –mesela ilk Türk-Alman münasebeti, siyasi değil, askeridir-, Berlin’in istihbarat ve nüfuz elde etmesini kolaylaştırdı, bu girişimler, bankacılık, maden imtiyazı, yüklü silah ticareti ve teknik malzeme girişini de beraberinde getirdi. 
ALMAN AKLI (3) 
Alman ticareti, gittiği her yere, beraberinde Alman dili, kültürü, diplomasi ve ideolojisini de götürür. Alman Aklı’na göre, “Ekonomik propaganda ve ekonomik genişleme, kültür propagandası ve kültürel genişleme ile aynı zamanda yapılmazsa manasız ve yarım bir hareket olur. Kültür propagandası, ekonomik propaganda ile yalnız muvazi olarak değil, ona yol açarak yürür. Alman okullarına gitmiş veya hiç olmazsa Almanca dil dersi almış yahut Alman üniversitelerinde okumuş ya da Alman mallarının mümessil ve acentaları, hem geniş tesirli hem de ucuz propagandistlerdir. Alman nüfuz mıntıkası olacak memleketlerin genç nesillerine Alman kültürü vermeye muvaffak olunursa, uzun yıllar tahrip ve imha edilemeyecek bir eser yaratılmış olur.” (Kaynak: Alman devleti için hazırlanmış “Nüfuz Mıntıkaları Politikası / Kültür Politikası” başlıklı rapor. Nisan 1934 tarihli 48 sayfa bu rapor Türk istihbaratı tarafından ele geçirilmiş ve üst makamlara arzedilmiştir. Raporda, Balkanlar, Ön Asya; Türkiye, İran ve Mısır’a yerleşebilmek için takip edilmesi gereken politika ve metotlar ele alınmaktadır. Rapor Başbakanlık Arşivi’nde 030 10 231 558 9 nolu dosyada kayıtlıdır.) 
Alman Aklı, bir ülkede Alman nüfuzunun yerleşebilmesi için uygun ideolojik bir ortam yoksa, kendisi bu ortamın doğması için çalışır ya da var olan bir çalışmaya destek verir. 
Alman Aklı, Alman kimliğiyle giremediği bazı yerlere Macar kimliğiyle girmiştir. 
Yurtdışındaki Alman endüstri ve ticari yatırımları, Alman Aklı’nın kontrolünde ticari ve sınai yatırımlara aktif olarak katılan Alman bankalarının kuvvetli desteğine sahiptir. Ancak, müteşebbis ve banka, yurtdışında yapılacak her yatırım için Alman Dışişleri’nden “Bu yatırım, Alman dış politikasına ters değildir” yanıtını almak zorundadır. Alman Dışişleri Teşkilatı, Alman sanayii ve ticaretinin emrindedir. Her ülkedeki Alman misyonları, o ülkedeki gelişmelerin yanı sıra diğer ülkelerin bu ülkelerdeki özellikle etnik, arkeolojik ve ekonomik faaliyetlerini yakından takip eder, mümkünse ilişkilerini bozmaya çalışır. 
1900’lerin başında Batı’lı gelişmiş ülkelerin her biri, Doğu’da bir hayat alanına sahipti. Mısır’da İngiltere, Libya’da İtalya, Tunus’ta Fransa, Balkanlar’da da Avusturya ve Rusya hak sahibiydi. Türkiye/Osmanlı ise Alman Aklı’nca “Almanya’nın hayat alanı” olarak belirlenmişti. Çünkü Alman sanayinin hayati kaynakları olan hammadde, petrol ve pazar, Ön Asya’daydı, Berlin’in buralara uzanabilmesi, hem Alman Aklı’nın kontrolünde aynı zamanda hem de bölünmemiş bir Osmanlı’yla ancak mümkün olabilirdi. Osmanlı, Avrupa’nın endüstri ülkelerinin Asya ve Afrika’ya yayılma yollarının üzerinde oturuyordu. İngiltere ve Fransa, deniz yoluyla gidebilirdi ama Rusya ve Almanya, Osmanlı’dan geçmek zorundaydı. Berlin’in Osmanlı/Türkiye yanlısı görünmesinin arka planında bu hesaplar vardı. 
Alman askeri anlayışı, Alman ticareti kadar başarılı olamadı hiç bir zaman. Bu sebeple Almanlar için, “Almanlar, dünyanın teknik ve endüstriyel ihtiyaçlarının hammalıdır, dünyanın kaymağını ise onlar değil, silahı kullanmasını bilenler yer” denir. Mesela Balkan Savaşları’nda Türk ordusu nasıl ki Alman silahlarıyla donatılmış ve subayları da Almanlarca yetiştirilmişse, Sırp, Yunan ve Bulgar orduları da Fransız silahlarıyla donatılmış, Fransızlarca eğitilmişti. Hatta çarpışmalar esnasında da Balkan ordularının başında Fransız subayları bulunuyordu, tıpkı Türk askeri birliklerinin başında Alman subaylarının bulunduğu gibi. Bu sebeple “Balkan Savaşları aslında Almanya ve Fransa'nın; eğitim, silah ve nüfuz çarpışmasıdır” denir, galip çıkanın Fransa olmasına, Alman Aklı'nın askeri metotlarda başarısız olduğunun bir kez daha tekrarı gözüyle bakılır. 
Güçlü bir Türkiye, Selanik ve Karadeniz’e inmiş bir Almanya, İngiltere için en büyük düşmandı. Balkanlar’da, İstanbul, Viyana ve Berlin’den hiçbir eser kalmaması da, Rus Aklı’nın ürünüdür. 
Alman Aklı’nın Avrupa’daki düşmanı Fransa, dünyadaki düşmanı İngiliz’lerdir. 
Almanya-Avusturya-Macaristan-Osmanlı zincirinin kırılmadan Mezopotamya’ya kadar uzanması, bu hat boyunca inşa edilecek demiryolunun (İngilizlerin Süveyş Kanalı’na karşı Alman demir yolu kanalı – Basra’dan Doğu denizlerine uzanacak bir hayat damarı - İngilizler, Almanlar’ın Bağdat demiryolunun Basra Körfezi’ne inmesine mani olmak için Kuveyt’i himayelerine aldılar) mamül malları getirip, hammadde ve petrolü Berlin’e götürmesi planında olduğu gibi, Alman sanayisinin pazar, hammadde ve enerji sahalarına uzanacağı hat üzerinde bulunan ülkelerin siyasi-ekonomik istikrarı ve toprak bütünlüğü, Berlin’le ilişkilerine bağlı olarak, ya Alman Aklı’nın muhafazasında ya da tehtidi altındadır. 
ALMAN AKLI (4) 
Dünyada Türkler kadar farklı alfabe kullanan bir başka millet herhalde yoktur. Bu, Türklerin dünya üzerinde çok geniş bir coğrafyaya yayılmalarından, diğer kültür ve medeniyetlerle temas ve etkileşime açık olmalarından ve de onları etkileme arzusundan kaynaklanıyor olabilir. 
Dünyanın çeşitli coğrafyalarına dağılmış Türkler’in alfabe seçiminde, mensup oldukları din - İslamiyet’in kabulünden sonra Arap harflerinin kullanılmaya başlanması gibi- belirleyici olmuştur. İlk defa din faktörünü gözetmeden Türkiye Türkleri’nin Latin alfabesini kabulü, tek istisnadır. 
Alman Aklı ve hizmetindeki Alman entellektüeller, Anadolu’da Latin alfabesinin kabulü için de çaba göstermişler, alfabenin yazımı konusunda da Fransızlarla rekabet etmişlerdir. Sonunda yazım konusunda Fransızların önerileri kabul görmemiş, kelimelerin konuşulduğu gibi yazıldığı, Almanca’ya yakın Doğu Avrupa ülkelerinin yazım şekli esas alınmıştır. Sesli harflerin tamamı da Almanca’dan alınmıştır. Böylece “Yeniliklerle Türklerin Fransız kültür çevresinden uzaklaştıkları ve Almanya tarafından etkili olunan Doğu Avrupa çevresine girdikleri görülmektedir” (İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği’nce yazılan 5 Kasım 1928 tarihli rapor - Innere Verwaltung Türkei, Bd. 1, R 78624).  
Alman Aklı ayrıca, Latin alfabesini Türkiye’yle aynı yıllarda kabul etmiş olan Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan’a Anadolu üzerinden uzanmak istemiş, ancak bu plan Ruslarca adı geçen ülkelerde alfabe değişikliğine gidilerek tersyüz edilmiştir. Eğer bu değişiklik olmasaydı Alman nüfuzu Orta Asya’da daha hızlı ve derinlemesine yayılabilirdi. Çünkü zaten “Osmanlı Devleti'nin müttefiki olduğundan Almanya'ya karşı büyük bir sempati besleniyor ve (Türkistan’ın) bağımsızlık mücadelesinde Almanların her türlü yardımı yapacaklarına inanılıyordu.” (ATAŞE Arşivi, Kls. 1854, Ds. 121, Fhr. 2 / 17) 
Nefret, kin ve peşin hüküm, kör eder, akıl tutulmasına sebep olur. Hiçbir önyargı ya da art niyet taşımadan, Almanya ve Türkiye’nin birbirini daha iyi anlaması ve bu iki ülkeye kurulan tuzakların farkına varılması düşüncesiyle kaleme almaya çalıştığımız bu seriyi hülasa edelim: 
Alman Aklı, eski günlere geri dönme arayışının açtığı kanaldan esir alınmak isteniyor. İngilizler, Alman Aklı’nı Orta Asya’dan çıkarmak istiyor. Orta Asya, Alman Aklı için uzak gelecekte çok gerekli. Orta Asya uzak gelecekte İngiliz’lerin nüfuz dairesinden çıkacak. Eğer Orta Asya olmazsa Alman Aklı’nın İngiliz’lerle baş etmesi neredeyse imkânsız. Orta Asya, Orta Doğu’nun kilididir, Orta Asya’da olmayan, Orta Doğu’da olamaz. Orta Doğu’da olmayan, dünyanın idaresinde söz sahibi olamaz.  
Orta Asya, Orta Doğu’nun uzun zamandır etkisi altında. Orta Asya, Orta Doğu’nun oyunlarında, açılması zor kilitlerin açılmasında etkili anahtardır. İngilizler, önce Orta Asya’ya yerleştiler, Orta Doğu’yu buradan kurguladılar ve bölgeyi en az dokuz anahtarlı (dokuz kördüğüm) bir kilitle kilitlediler. Bu kilidi açmak ancak Orta Doğu’ya dair şu dokuz anahtara sahip olmakla mümkün olabilir: 
1-Etnik kimlik anahtarı 
2-Mezhep ayrılıkları anahtarı 
3-Ahmedilik (Kadıyanilik) anahtarı 
4-Orta Asya anahtarı 
5-Ekonomik anlaşmazlıklar anahtarı 
6-Irkçılık anahtarı 
7-İntikam olayları anahtarı 
8-İstihbarat anahtarı 
9-İttifaklar anahtarı 
Alman Aklı, İngiliz’ler tarafından Orta Asya’dan çıkarılmak isteniyor. Eğer planlandığı gibi giderse, Rus’larla Almanlar karşı karşıya getirilecekler. 
ALMAN AKLI (5) 
Bilime, ekonomiye, teknolojiye, yani genel olarak insan kültürüne yüksek katkıları olan milletlerin aklının incelenmesi insanlık için önemlidir. Alman Aklı'na mercek tutmaya çalıştığımız bu yazı serisi, Türk bilim dünyasının bu alana girmesi için bir tetikleyici olursa maksat hâsıl olmuş olacaktır. 
Alman Aklı’nı ele alıp da Luthercilik’ten bahsetmemek olmaz. Almanlar, Katoliklik’le ölmüş olan Hıristiyanlığı, Protestanlık ile diriltmiş ve Martin Luther, tabiri caizse ikinci bir Hz. İsa olmuştur. Bugün Hıristiyanlık varlığını önemli oranda rasyonel Alman Aklı'na ve Luther’e borçludur.
Eğer Luther, başta kilisenin; para ile günah affı olmak üzere birçok ticarileşmiş ve din olmaktan çıkmış çürümüşlüğüne isyan etmeseydi, belki bugünkü gelişmişlik düzeyinde bir Avrupa olamazdı.
Luther başta Hıristiyanlık olmak üzere Avrupa’nın yeniden inşasına en büyük katkıyı sağlamıştır. Vatikan bugün İtalya’dan alınıp Almanya’ya taşınsa bu hak acaba ödenebilir mi, düşünmek gerek. 
Almanya, Avrupa’da en geniş prenslik ağına sahip millettir. Bu prenslikler aralarındaki rekabette, ayakta kalabilmek, öne geçebilmek ya da fark yaratabilmek için, birçok bilim, sanat, askerlik ve ticaret önderlerine sponsorluk etmiş, rönesans ve reform hareketlerinin alt yapısını hazırlamıştır. 
Felsefeye verilen önem ve Luthercilik, Almanya’yı diğer Avrupa ülkelerinden daha fazla adalet, merhamet, hak, hukuk üzerine düşünmeye ve bunların mücadelesini vermeye itmiştir. Bu durum Almanya’yı sömürgecilik arayışının önemli oranda dışında tutmuş, geciktirmiştir.   
İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda ve diğer ülkeler sömürge furyasına katılırken Almanlar arkeoloji ve kadim medeniyetlerin bilgilerini bulmaya yönelmişlerdir. Bu ise Almanya’yı bugün hala en önemli teknolojik yenilik yapan  ülkeler arasına girmesine sebep olmuştur. 
Almanlar bilgi, teknoloji keşfi, askeri strateji gibi olgular üzerine giderek Avrupa’da farklı bir statüye sahip olmuştur.
Alman Aklı, bilimi, teknolojiyi,  felsefeyi, ideallerini disiplinle harmanlayarak yeni bir konsept oluşmuştur. Bu konsept yaklaşık 300 yıldır Fransız, İngiliz, Hollanda gibi rakipleri ile yarışmış ve kendine önemli bir yer tutmuştur. 
Alman, Fransız, İngiliz, İspanyol, Portekiz, İtalyan, İskandinav ve Rus Aklı İle ilgili yapılacak yeni araştırmalar dünyaya bakış açımızı değiştirecek boyutlara sahiptir. 
Almanlar değişik milletlerin ve medeniyetlerin akıllarından, bilgilerinden ve kadim zamanların bilim mirasından nasıl yararlanılacağı konusunda hepimize bir örnektir. 
Avrupa’da ön plana çıkan milletler incelendiği zaman görülecektir ki; şu anki bilimsel, ekonomik, siyasal, askeri stratejik, askeri teknolojik seviye, tesadüfen elde edilmemiştir. Âdil olan Allah’ın çalışana verdiği gerçekliği sonsuz kereler Batı tarafından teyit edilmiştir. (bitti) 

30 Ekim 2015 Cuma

SUSMAK !.. ARZU KÖK

Susmak!..
Arzu KÖK
Önce Cumhuriyet’e dil uzattılar, sustunuz…
Atatürk büstlerini parçaladılar, sustunuz…
‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü yasakladılar, sustunuz…
Hukukun canına okudular, sustunuz…
Asker köşesine çekildi, generaller yargılandı hem de terörist olarak, sustunuz…
Bu suçun şahitleri olarak PKK mensupları kullanıldı, sustunuz…
Hırsızlıklara sustunuz…
Yolsuzluklara sustunuz…

Sizi soydular, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” dediniz, sustunuz…
Zaten kısıtlı olan özgürlüğümüz daha da kısıtlandı, sustunuz…
Roboski’de 33 can katledildi, sustunuz…
Asgari ücret açlık sınırının altına düştü, sustunuz…
İşsizlik had safhaya ulaştı, sustunuz…
Toplam nüfusun %40’ı muhtaç durumuna düşürüldü, sustunuz…
Gazeteciler terörist diye tutuklandı, sustunuz…
Gazeteciler işten atıldı, sustunuz…
Soma’da 301 can katledildi, sustunuz…
Suruç’ta 34 genç, çocuklara oyuncak götürdükleri için katledildi, sustunuz…
Cizre’de halk 9 gün aç, sefil bırakıldı, sustunuz…
Cizre’de aileler ölülerini gömemedikleri için buzdolaplarında, derin dondurucularda saklamak durumunda kaldı, sustunuz…
7 Haziran’da oy verdiniz, iradenizi ortaya koydunuz ama yok sayıldı, sustunuz…
Askerler, polisler, gariban halk öldü, sustunuz…
7 bilemediniz 8 yaşında çocuklar yok yere öldürüldü, sustunuz…
Sırf Kürtçe konuşuyor diye bir sürü insan darp edildi, işyerleri yağmalandı, sustunuz… Oysa üç gün sonra şehit ailesi oldular…
Gençler, çocuklar, kadınlar katledildi, sustunuz…
Doğa katledildi, sustunuz…
Rant uğruna binlerce yıllık ağaçlara kıyıldı, sustunuz…
Kaz dağlarının canına okudular, sustunuz…
İstanbul’un kalbi, nefesi Kuzey Ormanları yağmalandı, sustunuz…
Özgür basın saldırıya uğradı, sustunuz…
İstanbul’un ortasında gazeteci saldırıya uğradı, sustunuz…
Başkentte bir otobüs, durakta bekleyenleri biçti, sustunuz…
Çevrenizde olup bitenlere karşı sessiz kaldınız hep. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dediniz. Ancak o yılanın gün gelip size de zarar vereceği gerçeğini unuttunuz. Vicdanınız bile sustu, kaldı öylece…
Büyükler kazanmak hırsıyla savaş yaparken, onların ayaklarının altında devrildi yaşamlarınız, fark etmediniz… 
Suçu neydi çocukların? 
Açıktır ki susmak unutmayı, unutmak ise onaylamayı beraberinde getirir. Savaşın, vahşetin karşısında suskun kalmak büyük bir sorundur. Bu nedenle barışa dair salt insani reflekslerimizi değil, yasal haklarımızı da devreye sokmalıyız. Sesimizi duyurmalıyız. Vicdanımızın sesini dinleyip haksızlıklara karşı haykırmalıyız.
‘Sessiz kalmak suça ortak olmaktır’ derler. Daha ne kadar susacaksınız?
Çocuklarınız için bırakın susmayı…
Çünkü sürdükçe suskunluk, karanlık boğacak çocuklarımızı…
Unutmayın, suçu yok çocukların…    
Arzu Kök