7 Temmuz 2019 Pazar

Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak siyasal bir merkez


  A N K A R A   S A N A T  K U R U M U

Prof.Dr. Anıl Çeçen
Eski Sanat Kurumu Başkanı

                                                                            Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak siyasal bir merkez olduğu kadar aynı zamanda kültür ve sanatın da başkenti olmak gibi bir durum ile karşı karşıya kalmıştır.
Bütün dünya ülkelerinin başkentlerine bakıldığı zaman bu kentlerin siyasal merkez olduğu kadar, aynı zamanda sosyal ve kültürel olaylar ile bu tür gelişmelerin de  merkezi konumunda oldukları  açıkça görülmektedir.
Ankara Kalesi

İnsan toplumlarının sosyolojik analizleri yapıldığı zaman siyasal merkezileşme oluşumlarının  aynı zamanda diğer toplumsal alanlarda da benzeri bir merkezileşme eğilimini kendiliğinden ortaya çıkardığı görülmektedir. 
Bu durumun farkında olan siyasal merkezler ya da oluşumlar, yeryüzü haritası üzerinde kendilerine devlet kuracak bir alan buldukları zaman, bu ülkedeki bir kenti başkent olarak belirleyerek merkez olarak yeniden yapılandırmaktadırlar.
İşte böylesine çok yönlü bir merkezileşme siyasal ve toplumsal gelişmeler ile birlikte kültürel ve sanatsal alanlarda da benzeri bir merkezi oluşumu kendiliğinden öne çıkarmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Erzurum ve Sivas kongreleri sonrasında yeni devletin başkenti olarak Ankara kenti belirlenmiş ve yeni devlet bu kent merkezli bir oluşuma doğru yönlendirilmiştir.
Ankara başkent olarak seçilirken, iki imparatorluğun batışına sahne olan İstanbul geride bırakılmış ve Anadolu’nun ortasında yeni bir başkent olarak öne çıkarılan Ankara, Eski Anadolu uygarlıklarından kalma, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerinden kalan birikimiyle, aynı zamanda tarihsel olarak sahip olduğu özelliklerden yararlanılma durumu ortaya çıkmıştır.
Hitit Güneşi

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk, kendi elleriyle kurmuş olduğu yeni cumhuriyet devletini aynı zamanda bir kültür devleti olarak tanımlarken, yeni başkent Ankara kentinin aynı zamanda bu topraklardaki geçmişten gelen kültür ve sosyal birikimin de merkezi olacağını açıklamaya çalışmıştır. Eski uygarlıkların tarih sahnesine çıkmış olduğu merkezi alanda, bir Türk devleti kurulurken geçmişin tarih ve kültüründen yararlanmak zorunlu bir hale geliyordu. 
Ne var ki, Roma ve Bizans dönemi kültürel birikimin merkezi olarak İstanbul’un burada olması, tarihten gelen kültürel ve sosyal birikimin Ankara merkezli olarak yeniden örgütlenmesini engelleyen bir durum olarak öne çıkıyordu.
İmparatorluğun çöküşü ile bu topraklara gelen batılı emperyal güçler işgale yönelerek burada kalıcı olmaya çalışırken, dinler açısından kutsal olan yerler ile tarihi eser olarak var olan zenginliklerin ele geçirilmesi önem kazanıyordu. 
Mustafa Kemal, Türk ulusunu tarih sahnesine çıkartırken geçmişten gelen kültürel birikimin de bugünlere taşınabilmesi için  tarihi ve kültürel zenginlik  alanlarının  da Misak-ı Milli sınırları içerisinde  yer alabilmesi için çalışıyordu. 
Başkent Ankara ulus meydanının altında yer alan eski Roma hamamlarının üzerinde kurulurken , geçmiş yüzyıllardan gelen tarihi eserlerin de yeni dönemde halkın görebileceği bir düzeyde öne çıkarılmasına çalışılıyordu .
Cumhuriyetin kuruluş döneminde  Ankara başkent olarak yeniden inşa edilirken , Anadolu tarihinde yer almış olan yerel uygarlıkların geride bırakmış olduğu zenginlikler de  yeni   kuruluşu yapılmış olan cumhuriyet devletinin kültür bakanlığının inceleme ve yönetim alanına giriyordu . Yirminci yüzyıla gelindiği aşamada  merkezi coğrafya da kurulması planlanan çağdaş cumhuriyet devletinin üzerinde yer aldığı ülkenin topraklarında, geçmişten gelen zenginliklere  sahip çıkarak yoluna devam edebilmesi mümkün görünüyordu .
Yeni cumhuriyet yönetimi  böylesine bir bilinç ile yola çıktığı  aşamada  devleti örgütlerken  önceliği  Anadolu ajansına vererek Anadolu’nun dışarıya dönük tanıtılması işine çok büyük önem veriyordu Ulus meydanının yanındaki İttihat ve Terakki Cemiyetine ait olan bina yeni devletin meclisi olarak düzenlendikten sonra  sıra kültür bakanlığının kurulmasına geliyordu . 
Türkiye Cumhuriyetinin temelini kültüre dayandırmak isteyen bir çağdaş cumhuriyetçilik hareketi , başkent Ankara’nın tam ortasına önce bir opera binası oturtuyor

OPERA BİNASI-ANKARA
ve daha sonra da  Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası için bir konser salonu inşa ediyordu . Cumhuriyetin kuruluş yıllarında  Ankara’da devletin uzantıları olarak  kültür ve sanat kurumları oluşturulurken , bunlara uygun binalar da yapılarak kentsel yaşam yeni dönemde batı tipi modern yaşam biçimine doğru yakınlaştırılmaya çalışılıyordu . Devlet Tiyatroları bu aşamada kurulurken , Ankara’nın merkezi alanlarında yer alan önemli binaların alt kısımları tiyatro salonları olarak düzenleniyordu .Türk halkına konser ve tiyatrolara gitmek alışkanlıklarının kazandırılması amacıyla merkezi alanda yer alan büyük binaların  alt salonları tiyatro ya da konser salonu olarak düzenleniyordu .Ulus meydanından  Kızılay bölgesine ve daha sonra da Kavaklıdere meydanına doğru uzayan yeni yerleşim alanlarında, kültürel merkezler ihmal edilmeyerek  sanat ve kültür etkinliklerinin yapılabileceği ya da seyirciler için düzenleneceği biçimde  yeni yerleşim yerleri  yapımı gündeme getiriliyordu .
Osmanlı döneminde bir Anadolu kasabası olarak var olan Ankara kenti  , imparatorluğun çöküşü sonrasında başkent olma aşamasına gelince bir dikdörtgen görünümünde uzayıp giden Anadolu yarımadasının  tam ortalarında  yer alarak geçmişten gelen kültür ve sanat birikimine sahip çıkmak durumunda kalıyordu . 
Kent Yenişehir merkezli olarak oluşturulurken , Ankara’da devleti kurmak üzere mübadele antlaşması çerçevesinde getirilen Balkan göçmenlerine Sıhhiye ile  Çankaya arasında yer alan bölge de yerleşim yerleri sağlanıyordu . Ulus meydanı  Meclis ile birlikte devletin  önemli kamu kurumları için ayrılıyor ,kültür ve sanat mekanları ise gene Ulus meydanından başlayarak  Kavaklıdere’ye doğru gelişen yeni yapılaşma çizgisinde  yerlerini buluyordu .
Başkent’te tiyatrolar  ve konser salonu gibi kültür mekanları birbiri ardı sıra yapılırken , merkezde yer alan semtlerde ise hem sinema salonları hem de bazı kültür merkezleri devreye girerek ,  Ankara’da kültür ve sanat etkinliklerinin yapılabileceği  yerlerin sayısının artması gerçekleştiriliyordu . Yeniden inşa edilen merkezi alandaki Yenişehir  bölgesi barındırdığı çarşı ve mağazalar  aracılığı ile hareket alanı olarak gelişirken, aynı zamanda bazı sinema,tiyatro ve kültür merkezleri  biçimindeki salonları ile de başkentin kısa zamanda  kültür ve sanatında merkezi olabileceği bir seviye  ortamı oluşuyordu .

Devlet Tiyatrolarının olduğu Ulustaki Bina.
 İkinci dünya savaşı sonrası ortamda başkent Ankara öne çıkarken , bu kez merkezin daha  da açılmasıyla  Yenimahalle-Bahçelievler-Çankaya üçgeninde yeni bir yerleşim genişlemesine geçiliyordu . Bu üç yeni semt  kurulurken , bunlarla ilgili bazı kanunlar çıkartılarak ,başkentin yeniden yapılanmasında yasal esaslar üzerinden bir hukuki düzen oluşturulmaya çaba gösteriliyordu. Özellikle yeni kurulan devletin kadroları için yerleşim yerleri ve ev düzenlerinin kurulması gibi acil ya da normal gereksinmelerin  karşılanması  doğrultusunda  hareket ediliyordu . Yirminci yüzyılın ikinci yarısına geçilirken , Ankara nüfusu kuruluş yıllarının iki misli artıyor ve Anadolu ile Trakya’dan gelen  göçler  ile  nüfus hızla bir milyon barajını geçiyordu . Bu durumda  başkent Ankara'nın kültür ve sanat gereksinmeleri artarak öne geçiyordu . 
Devlet bu aşamadan sonra resmi kurumlar aracılığı ile halkın kültür ve sanat etkinliklerini karşılamak yerine , özel sektörü destekleyerek  toplumsal yaşamın daha da aktif bir yöne doğru kaydırılmasını  gerçekleştirmeye öncelik veriyordu . Kültür ve sanat alanlarının özel sektöre devredilmesi ile birlikte, yeni gelinen aşamada özel sektörün  gereksinmeleri doğrultusunda   hareket edilmesi  ve bu çizgide yeni kamusal   hizmetlerin yerine getirilmesi zorunlu olarak gündeme geliyordu .
Yirminci yüzyılın ortalarına gelene kadar başkent Ankara'nın inşası sürecinde kültür ve sanat kuruluşlarına da önem verilerek , bunların da  kamusal alandaki kültür ve sanat etkinleri içerisinde  yer almasına giden yolun açılması için çalışmalar yapılıyordu .Ankara'daki  tiyatrolar ile birlikte diğer sanat kuruluşlarının ortaya çıkması sonrasında, başkentin  zamanla kente yerleşen bir Ankara burjuvazisi ortaya çıkmaya başlamıştır . Kültür ve sanat kuruluşlarının içinde yer alan insanlar ile birlikte , bu gibi etkinliklerin  içinde yer alan ya da katkı sağlayan  başkentliler, beraberce  sanat dünyasının  içinde yer alan bir kültürel çevrenin öne çıkmasını sağlamıştır . 
SUÇ VE CEZA
Yeni gelinen aşamada bu sürecin belirlenmesi üzerine, devletin önde gelen bürokratlarının öncülüğünde  bir kültür ve sanat kurumu olarak , Sanat Sevenler Derneği  kurulmuştur . Yirminci yüzyılın tam ortalarında , 1952 yılında  Türkiye Cumhuriyetinin başbakanlık müsteşarının başkanlığında oluşturulan bu kültür ve sanat kuruluşu , Ankara'daki sanatsal oluşumların  daha etkili bir konuma gelmesinde önemli ölçüde etkin olmuştur . Böylesine bir örgütlenme gerçekleştirilirken , bu kuruluşa  merkezi yer olarak hizmet edecek bir salona da gereksinme bulunuyordu . Tuna Caddesi ile Selanik sokağının kesiştiği köşede yer alan apartmanın bodrum katı  , Kızılay semtinin en merkezi yerindeki bir yapılanma olarak yeni  oluşturulan derneğin çalışma merkezi olarak devreye sokuluyordu . Devlet dairelerinin topluca yer aldığı Kızılay semtinin tam merkezinde açılan Sanat Sevenler Derneği, merkezi bir kültürel hizmeti başkentlilere sunarken aynı zamanda  sanat kuruluşları içinde yer alan tüm sanatçılarında gelebileceği ve ortak etkinliklerde bulunabileceği bir çok yönlü salonu da Ankaralıların hizmetlerine sunuyordu .
Türkiye Cumhuriyetinin çıkarmış olduğu   dernekler yasası çerçevesinde kurulmuş olan  bu sanat kuruluşu , Demokrat Parti döneminde iktidar partisinin milletvekilleri ile  sanatçı kadroların  bir araya geldikleri bir lokal görünümünde etkinliklerini artırmıştır . Salonun çok merkezi  yerde bulunması ve bir çok etkinliğe elverişli bir ortama sahip olması nedeniyle , kısa zamanda Sanat Sevenler Derneği tıpkı Yardım Sevenler Derneği gibi önemli ölçüde bir kültürel  hareketliliği başkent Ankara'nın aydınlarına sunabilmiştir . 
Zaman geçip giderken , Ankara’da giderek artan sanat etkinlikleri  Sanat Sevenler Derneğinin konumunu daha aktif bir çizgiye getirmiştir . Atatürk zamanında kurulmuş olan Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin öğretim üyeleri ile sanat bölümü mezunları , bilinçli katılımcılar olarak devreye girdikleri aşamada  , Ankara geceleri daha kültürlü programlar ile dolu olarak geçmiştir . Ankara Üniversitesinin diğer fakültelerinin öğretim üyelerinin de devreye girmesiyle , bu derneğin katılımcıları fazlasıyla artmış  ve üye sayısı birkaç yüzün üzerine çıkmıştır . Başbakanlık müsteşarının başkanlığında ortaya çıkan bu sanat kuruluşu doğal olarak üyesi bulunan bürokratların sağladığı katkılar ile devletin desteğine de sahip olarak, kısa zamanda etkinliklerini  birkaç misli artırabilmiştir . Dernek bu doğrultuda başkent Ankara'nın yeni oluşmakta olan burjuvazisinin merkezi kuruluşu olma  şansını elde edebilmiştir . Üst düzey bürokratlar ve diplomatların yanı sıra Ankara’daki büyük şirketlerin yöneticileri de  böylesine kültürel bir hizmet gören  sanat derneğinin içinde üye olarak yer almaya çalışmışlardır .
Ankara’da etkinliklerini sürdüren Devlet Opera ve Balesi ile , gene başkent merkezli çalışan Devlet tiyatrolarının  içinde yer aldığı sanat dünyasının önde gelen temsilcilerinin yönetiminde yer aldığı bu sanat kurumu , kuruluşundan on sene sonra başkent Ankara ‘da  ödül dağıtma misyonunu üstlenerek , yılın tiyatro ,opera ve bale sanatçılarını seçerek  sanat ve kültür alanında  sürüp giden rekabeti daha üst düzeyde örgütlemeye çalışmıştır . Bir on sene sonra da plastik sanatlar alanında  ressam ve heykeltraşların da ödüllendirilmesini sağlayan yeni bir ödül sistemi devreye sokulmuştur .Böylece Ankara’da çalışmalarını yürüten bütün tiyatrolar ile  galeriler ve sanatçılar arasındaki rekabetin zamanla yarışa dönüşerek sanatsal etkinliklerin daha üst düzeye çıkartılmasında dernek önde gelen bir rol üstlenmiştir . Bu ödül sistemi ile sanat dünyasında ciddi bir canlanma sağlanmıştır .
Zamanla  Ankara’daki sanat eğitimcileri ile birlikte hareket eden kültür ve sanat eleştirmenleri dernek yönetiminde etkin olmuşlar ve onların yer aldığı  seçici ya da değerlendirici kurullar aracılığı ile her yılın önde gelen başarılı sanatçıları belirlenerek kamuoyuna açıklanmışlardır .Hukukçu  yönetim kadroları ile derneğin etkinlikleri artırılırken , kültür ve sanatın yanı sıra düşünce ve tartışma programlarına da  dernek çatısı altında yer verilmiştir . Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yıllar geçerken  Sanat Sevenler Derneği’nin de çalışmaları giderek artmış  ve başkent Ankara’nın önde gelen bir kültür merkezi konumunda ,çalışmaların ileriye doğru gelişmesi sağlanmıştır .Bu arada derneğin  çalışmalarında yer alamayan ya da , dernek ödülleri dağıtım sisteminde  ödül alamayan bazı sanat ve kültür çevresinin insanları dernek çalışmaları ile ilgili olarak çeşitli dedikodular üreterek , başkentin önde gelen bu sanat kuruluşunu halkın gözünden düşürmeye  yönelmişlerdir . Bunların içinden çıkan bazı  olumsuz sanat ve düşün adamları Sanat Sevenler Derneği’ni  , sanatçı sevenler derneği olarak karalamaya çalışması üzerine , dernek olağanüstü bir genel kurul toplantısı yaparak  bir tüzük ve isim değişikliğine giderek Sanat Kurumu adını almıştır . Devletin ilgili birimlerinin desteği ile kurulmuş olan bu sanat kurumunun  daha ciddi bir ortamda çalışması için , sanatı sevme dönemi geride bırakılarak sanat adına kurumsal hizmetler vermek üzere  yeniden yapılanma yoluna gidilmiştir .
Yirminci yüzyılın son çeyreğine girerken ,merkezdeki binaların eskimesi üzerine  bunların yıkılmasına gidilmiş ve yeni yapılan çok katlı binalar üzerinden  Kızılay merkezli çarşı alanı daha da geliştirilme yoluna gidilirken  , Sanat Kurumunun binası da yıkılınca  yeni dönemde kurumun daha etkin çalışmalar yapabilmesi mümkün olamamıştır . Merkezi alandaki elverişli salonunu kentsel dönüşüm planları  doğrultusunda  elinden kaçıran Sanat Kurumu , yeni dönemde kendisine karşı bir çizgide iktidara gelen siyasal kadronun  engellemeleri ile alternatif salonlarını da elinden kaçırmıştır . Kızılay merkezli binanın yıkılmasından sonra Gençlik Parkı içindeki tarihi Göl gazinosunu kendisine yeni merkez olarak seçen Sanat Kurumu  , daha sonraki süreçte başkent Ankara’ya çeyrek asır başkanlık yapan bir başkanın husumetine uğramış ve ona yakın dava açılarak Sanat Kurumu’nun   Gençlik Parkı içindeki binasına el konulmuştur . Yeni binasında kültür ve sanat etkinliklerinin yanı sıra  her türlü sosyal  amaçlı etkinliklere de yer veren Sanat Kurumu , haksız yere açılan davalar sonucunda yeni merkezini elinden kaçırınca , kültürel çalışmalarını sürdürecek bir merkezi salondan mahrum  kalmıştır . Bunun üzerine derneğin yarım yüzyıla yaklaşan ödül dağıtım sistemi tehlikeye girmiş ama başka derneklerin olanaklarından yararlanılarak , ödül dağıtım sistemi gibi bir kültürel hizmet kamu yararına bir doğrultuda sürdürülmüştür .
Sanat Kurumu en yoğun çalışmalarını  1975 -1987 yılları arasında yapmıştır .Bu dönem çalışmaları incelenirse her ay en az on etkinliğin sergilendiği bir çalışma düzenini Sanat Kurumunun  sürdürdüğü görülmektedir . Bir anlamda Ankara Halk evi gibi çalışmalar yürüten Sanat Kurumu , başlangıçtaki gibi burjuva kesimlere hizmet eden bir kuruluş olmaktan çıkmış  gerçek anlamda halk kitleleri ile  kaynaşan  ve halkın içinden çıkan çeşitli kültür ve sanat kuruluşları ile birlikte hareket ederek ortak programlar sergileyen bir yapılanmayı  başkent Ankara'nın seyircilerine sergilemiştir . Para destekli yabancı kültür kurumlarından çok daha fazla etkinliği her ay aylık programları ile başkent Ankara kamu oyuna sunabilen Sanat Kurumu bir anlamda sanat dünyasında halkçı ve demokratik bir  yaklaşımın öncüsü olmuştur . Artan nüfus halk kitlelerini genişletirken , gelir dağılımındaki uçurum  burjuva kesimleri toplumun dışına itmiş ve bu aşamadan sonra  da burjuvazi ile birlikte bürokrasinin de desteği kesilmiştir . Dinci bir yönetimin Ankara Belediyesinin başına gelmesi üzerine de Sanat Kurumunun merkezi olarak görev yapan Göl Gazinosu , Kültür Bakanlığının tahsisine rağmen  belediye tarafından haksız yere işgal edilmiştir . Bu aşamadan sonra apartman dairelerine sığınmak zorunda kalan Sanat Kurumu eskisi  gibi  yoğun kültür çalışmaları yapamamıştır .
Aslına bakılırsa sanat ve kurumlaşma arasında çok ciddi bir yakınlaşma ve ortak bir yapılanma  ülkede kültür ve sanat ortamının gelişimi açısından önem taşımaktadır . Sanat ve kültür bir toplumun ortaya koyduğu değerlerin içinden çıkan bir ortak yapılanmanın  uzantıları olarak gelişmeler gösterir .Ankara’da , I952 yılında bir sanat derneği kurarken sanatı sevmeyi yeterli gören anlayış ,yirminci yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde  bu yaklaşımı yetersiz görerek  yerine   sanat dünyasında kurumlaşmayı önermiştir . Sanat Sevenler Derneğinden  Sanat Kurumuna geçerken , toplumdaki kültürel patlama da etkin olmuş ve sonraki yıllarda sanat alanında ortaya çıkan genç ve dinamik  hareketlilik , Türkiye’deki sanat dünyasını  burjuvazinin hareketsizliğinden çekip alarak  halkçı gençliğin hızlı hareketliliğine  doğru taşımıştır . Sanat alanında  en az özgürlük kadar kurumlaşma da zorunlu bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır . O nedenle kurumlaşmanın istendiği gibi gerçekleşebilmesi için devlet çatısı altında  parlamentodan geçecek bir yasa aracılığı ile resmi bir kültür ve sanat kurumu kurulması gerekirken , Türkiye’de ilk kez Ankara’da Sanat Kurumu adı ile bir örgütlenme gerçekleştirilerek, sanat dünyasındaki kurumlaşma olgusu  demokratik bir yaklaşım içinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . Bürokrasinin yetersiz kaldığı aşamada kültür ve sanat için  toplumun içinden çıkan demokratik inisiyatif  bir alternatif yapılanma olarak devreye girmiştir Devletin Kültür Bakanlığı çatısı altında özerk çalışacak bir sanat kurumu modeli geliştirememesi üzerine , Ankara’da kurulmuş olan Sanat  Kurumu bir dernek modeli olarak  diğer iller için model bir yapılanma olarak öne çıkmıştır . 
Anadolu'nun bir çok ilinde ve daha çok büyük iller ile deniz kenarında bulunan iller de Sanat Kurumu adı altında dernekler kurulmuştur . Aynı ad çatısı altında ortaya çıkan bu sanat kurumlarının kendi illerinde yeterince örgütlendikten sonra  bir araya gelerek ve başkent Ankara’da düzenlenecek birleşme kongresi sonrasında  “Türkiye Sanat Kurumları  Birliği “ adı altında ülke düzeyinde ulusal bir örgütlenmeye gitmeleri  , demokrasinin  Türkiye’de  güçlenmesi açısından çok büyük katkı sağlayacaktır .Böylece merkezden kurulan bir sanat kurumunun ülke düzeyine şubeler açarak yayılması yerine , ülkenin çeşitli bölgelerinde kurulmuş olan sanat kurumlarının bir araya getirilmesiyle bir ülkesel birlik ulusal çizgide  tamamlanmış olacaktır . Tamamen bir demokratik kitle örgütü olarak kurulacak olan Türkiye Sanat Kurumları Birliği  , kültür alanında en önde gelen  ulusal demokratik kuruluş olarak  kültürel alanda  yaygın bir demokratikleşme ağının yurt düzeyinde gerçekleştirilmesi açısından da yararlı olacaktır . Siyasal ve sosyal alanlarda toplumun geçirmekte olduğu sarsıntıların aşılmasında, kültür  ve sanat  dallarındaki yakınlaşma ve  toplumsal kesimler arasında geliştirilecek etkili birempatik tolerans  toplumun iç ve dış dinamiklerini harekete geçirerek , sosyal bütünleşme açısından  olumlu katkılar getirebilecektir .
Türkiye yirmi birinci yüzyılda gelişme yoluna devam ederken ,  kurucu önder Atatürk’ün  dediği gibi  devletin bir kültür devletine dönüştürülmesi ve bu doğrultuda  sanat dünyasının  bilim alanı ile birlikte devlet tarafından desteklenmesi gerekmektedir . Ülkeyi yöneten siyasal kadroların  kültür konusuna uzak durmaları ya da yetersiz kalmaları dikkate alınarak  , yurt düzeyindeki bütün sanat kurumlarının , başkentte Ankara Sanat Kurumu’nun daveti üzerine bir araya gelerek  “Türkiye Sanat Kurumları Birliği’ni “  kurmaları ülke için gerekmektedir . Ne var ki , Ankara Sanat Kurumu’nun böylesine bir girişimi  başarabilmesi için gene devlet desteğine gereksinme vardır . Eğer devlet desteği bu alanda sağlanamazsa o zaman , kültür ve sanat alanına yatırım yapan  büyük bankaların ya da şirketlerin maddi destekleri ile , ulusal çizgide bir ülkesel sanat kurumları birliği demokratik bir kongre aracılığı ile gerçekleştirilebilir . Türkiye'nin önde gelen  kültür ve sanat adamlarının öncülüğünde  Türkiye Sanat Kurumları Birliği adı ile kurumlaşmaya gidilmesi , sanat dünyasının demokratik örgütlenme hakkına daha geniş bir düzeyde sahip olabilmesinin  önünü açacaktır .
Her alanda olduğu gibi kültür ve sanat dünyasında da örgütlenmeye  ya merkezden çevreye , ya çevreden merkeze ya da tepeden tabana veya tabandan tepeye yönelik değişik yollardan  örgüt kurma yöntemleri vardır . Türkiye’de  kültür ve sanat alanında örgütlenmede ülke gerçeklerinden hareket ederek sonuç alına bilinecektir . 1952 yılında kurulmuş olan Ankara  Sanat Kurumunun bugüne kadar geçirdiği  tarihsel süreç , ülkenin diğer kentleri ve merkezleri açısından önemli bir  göstergedir. Üç çeyrek asırlık bir geçmişin getirdiği birikimin bu aşamada her yönü ile değerlendirmesi gerekmektedir . Türkiye'nin yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı  siyasal dönemlerin kültür ve sanat yaşamına getirdiği yansımalar  ,bütün toplum ile birlikte başkentteki Sanat Kurumu açısından da önemli  dersler ortaya çıkarmaktadır . Cumhuriyetin kuruluş yıllarından soğuk savaşın zor geçen yıllarına doğru bir değişim süreci , Türkiye’de de belirli dönemleri ortaya çıkarmıştır . Sanata önem verildiği dönemleri , askeri dönemler ile baskı yılları izlemiş ve  sanat alanındaki kurumlaşma süreci bu açıdan inişli ve çıkışlı gelişmeler ile karşı karşıya kalmıştır . Siyasal iktidarların değişimi ile birlikte soğuk savaşın gergin yılları  bu açıdan sanat dünyasının biçimlenmesinde etkili olmuştur .
Yirmi birinci yüzyılda yaşanmakta olan değişim sürecinde kurumlaşma olgusu hem devlet çatısı altında hem de toplumsal  gelişmeler yönünde görülebilmektedir . Var olan devlet düzenlerinin geleceğe dönük kendilerini yenileme aşamasında resmi kurumsal yapılanmalar öne çıkarak belirleyici olabilmektedirler . Ne var ki , bazen resmi örgütlenmelerin  toplumsal alandaki özgür gelişmeleri ya da bağımsız oluşumları etkileyerek , bunların önünü kesebildiği olumsuz durumlarla da karşılaşılabilmektedir . Cumhuriyet tarihi içinde  Türkiye’deki kültürel alan gelişmeleri incelendiği zaman , bu alanda bir bakanlığın kurulmasına ve bu doğrultuda bakanlık uzantısı bazı kamu kurumları ile genel müdürlüklerin örgütlenmelerine öncelik verildiği görülmektedir . Diğer ülkelerde olduğu gibi devletin gelişmesine öncelik verilirken, resmi kurumlar sistemi içinde kültürel ve sanatsal örgütlenmelerin tamamlanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır .Sanat dünyasının alt dallarında  bazı kamu kurumlarının öncelikli olarak örgütlenmesi  , devlet merkezli yapılanma yolunun ülke yönetimi tarafından  tercih edildiği anlamına gelmektedir . Bugün halen var olan Kültür Bakanlığının oluşum süreci izlendiği zaman ,resmi kamu kurumlaşmasına ağırlık verildiği ortaya çıkmaktadır . Dünyanın çeşitli bölgelerinde yer alan devletler, kendi varlıklarının toplumsal tabanını yaratarak geleceğe dönük bir kurumlaşma süreci içinde  kültür ve sanat alanını  resmi olarak kendi varlıklarının temel dinamiği olarak görmüşlerdir .
 Kültür ve sanatın gelişmesi için en üst düzeyde özgürlüklerin tanınması  ve bunların güvence altına alınması önem taşımaktadır . Bu doğrultuda  toplumsal örgütlenme, devlet çatısı altındaki resmi örgütlenmeden çok daha fazla anlam taşımaktadır .Bir ülkenin insanları  ve vatandaşları içinde yetiştikleri kendi toplumsal yapılarının  kültür ve sanatını ortaya çıkardıkları aşamada , öncülük görevlerini yerine getirerek ,resmi kültürel kurumlaşmaya toplumsal oluşumlar ile  öncülük görevini yerine getirmektedirler . Ankara Sanat Kurumu , bu açıdan sahip olduğu toplumsal ve kültürel birikimi öne çıkararak , Türkiye'nin bütün illerinde yaşayan tüm sanatçıları ve kültür adamlarını kurumsal yapılanma içinde  bir araya getirebilmenin yollarını aramak durumundadır . Türk Sanat Kurumu için şimdiye kadar  devlet  bürokrasisi içinde Kültür Bakanlığı çatısı altında bir yer  bulunması gerekiyordu . Ne var ki , şimdiye kadar böylesine bir resmi oluşumun  merkezden   yönlendirilmesi  yapılamadığı için tabandan gelen tüm sanatçıların katılımı ile demokratik bir oluşum doğrultusunda   Türkiye Sanat Kurumları Birliği adı altında , ülkemizin tüm sanat ve kültür temsilcilerinin örgütlenmesinde  demokratik  bir kurumsallaşma açısından  yarar bulunmaktadır . Merkezi devlet yapılanması  toplum içinden gelen kültür ve sanat örgütlenmesiyle  demokratikleşerek gelişecektir .
Devletlerin ve milletlerin yaşamında kültür ve sanatın önde gelen yerleri vardır . Bir toplumun kültürü olmazsa o toplumsal yapı uzun süre yaşayamaz ve dağılmak zorunda kalabilir . Bu doğrultuda kültür ve sanat çalışmalarının devlet çatısı altında örgütlenerek geleceğe kalacak düzeyde bir  kurumlaşma  oluşumuna yönlendirilmesi gerekmektedir . Çağdaş demokrasi ile yönetilen bir çok devlette kültür ve sanat işleri için ayrı ayrı bakanlıklar kurularak,  bu gibi yapıların şemsiyesi altında kültür ve sanat gelişmelerine elverişli destekler sağlanabilmektedir .Daha çok büyük devletlerin  bu alandaki yapılanmalar aracılığı ile öne geçmeye çalıştıkları ve devletler arası rekabet düzeninde  daha etkin bir konuma erişebilmek için birbirleriyle yarıştıkları görülmektedir . Kamusal alanların  ele alınarak düzenlenmesinde ileri kültür ile gelişmiş sanat yapılanmalarının önde gelen rolleri olmaktadır .    
Ankara Sanat Kurumunun üç çeyrek yüzyıla ulaşan tarihsel geçmişi  geçen yüzyıldan bugünlere önemli bir birikimi  taşımıştır . Yirminci yüzyıldan yirmi birincisine geçerken , geçmişin birikimi  üst düzeyde etkin olarak topluma yön göstermektedir . Türkiye'nin başkenti Ankara’da kültür ve sanat etkinlikleri bir bakanlığın çatısı altında örgütlenirken  , Ankara Sanat Kurumunun çalışmalarından geride kalan önemli bir birikimi , bugünün genç kuşaklarına ve bu alanda çalışmalar yapan yeni bürokrasi kuşaklarına  taşıyıcı kadrolar aracılığı ile aktarılmaktadır .Türkiye Cumhuriyetinin bir kültür devleti olması için yıllarca mücadele eden  Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan giden Ankara Sanat Kurumu ve beraberinde ortak bir dayanışma düzeni içinde hareket eden  diğer kültür ve sanat kuruluşlarının, önlerine çıkan her türlü engel ya da olumsuz koşullara rağmen, toplumun gereksinmeleri doğrultusunda  ulusal düzeyde bir ileri  çizgide bir katkı sağlayabilmesi  için , örgütlerin sosyal ve kültürel çalışmalarının  bugünün toplumunun  gereksinmeleri doğrultusunda  ortaya çıkartılarak sergilenmesi acilen bir gereksinme olarak  öne çıkmaktadır . Her hafta düzenli programlar yaparak, bunlar aracılığı ile başkent Ankara izleyicisine düzenli bir çizgide cumhuriyetçi bir yaklaşım aktarılmaya çalışılıyordu .Kültür ve sanatın her dalından gelen uzmanların ve öğretim üyelerinin katılımları sayesinde bir araya gelme şansını elde eden  kültür ve sanat kadroları , hep birlikte sorunları dile getirirken , zaman içinde birbirleriyle sağladıkları dayanışma ortamı içinde  bu alanın sorunlarının çözüme kavuşturulması çizgisinde  önemli katkılar getirebiliyorlardı .
Toplumlar devletlerin  sosyal tabanını oluştururken , devletler de  toplumların kendi kendilerini  yönetme doğrultusundaki en üst düzeydeki örgütleri olarak devreye girmektedir . Bu çerçevede  devlet ve toplum ilişkilerinin en iyi çizgide örgütlenebilmesi önem taşımaktadır . Her devlet kendi toplumuna sahip çıkarken , kültür ve sanatı bu alanda en üst düzeyde kullanarak sorunların aşılabilmesi için çaba  gösterdikleri anlaşılmaktadır .  Ankara'daki  Sanat Kurumu gibi sosyal ve kültürel  örgütlenmelerin yaptıkları etkinliklerin, daha sonraki aşamalarda devlet ve toplum yönetimlerinin gereksinmeleri doğrultusunda hazırlanan plan ve programların ortaya çıkarılışında ,  içerik  belirleme açısından fazlasıyla yarar bulunmaktadır .Bu açıdan Sanat Kurumu Ankara merkezli olarak cumhuriyet rejiminin kültür ve sanat programları doğrultusunda başkentin tercihlerinin oluşumuna uzun süre katkı sağlanmıştır . Bu gibi  durumlar ve gelişmeler  için, Ankara Sanat Kurumu ve benzeri diğer sanat derneklerinin  uzun çalışmalar sonrasında  geliştirdikleri   ortak programların  bakanlık ve hükumet düzeyinde  ele alınarak  hükumet politikalarının geliştirilmesi  için değerlendirilmeleri gerekmektedir .Bir ülkede kültür ve sanat ortamının en yüksek düzeyde etkin olabilmesi için yapılacak  plan ve programlarda demokratik bir  yapılanmanın gerçekleştirilebilmesi için  kültür ve sanat kurumları ile  yapılacak işbirliği ve ortak çalışmaların  getireceği katkılar sayesinde, daha üst düzeyde bir ileri kültür ve sanat ortamına kavuşabilmek mümkün olabilecektir .  Ankara Sanat Kurumunun yıllarca  düzenli bir biçimde yapmış olduğu kültür ve sanat çalışmalarının ,bir kamu hizmeti olarak bu yolda  devreye girmesiyle birlikte  çağdaş bir ortam yaratılabilecektir . 
07.07.2019


12 Mayıs 2019 Pazar

TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?


 TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?
 DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ –

(TURAN AKINCI YAZMIŞ.
16 Aralık 2018 facebook)

Bugün takkeli iktidarı görünce,
Adnan Menderes dönemi daha iyi anlaşılıyor.
Alın size bazı başlıklar.
-16 Haziran 1950 DP iktidarının ilk icraatı,
Türkçe okunan ezanın tekrar Arapça okunmasını sağladı.
-5 Temmuz 1950 Radyodan dini program yayın yasağı kaldırıldı.
-3 Aralık 1950 Arap harfleriyle eğitim yapan tersanelere izin verildi.
-8 Ağustos 1951-Hükümet, Halk Evlerine el koydu.
-9 Ekim 1951-Devlet iç borçları 2 milyar 656 milyon liraya yükseldi.
-4 Kasım 1951- İlkokulların ders programlarına din dersi konuldu.
Adnan Menderes ve Celal Bayar
-5 Haziran 1952- Lozan antlaşmasına göre Fener Rum Patrikhanesinin   başındaki kişinin Türk vatandaşı olması gerekir. Bu ilke ilk kez ABD’en uçakla gönderilen Athenagoras’ın Türkiye’ye sokulması ile ihlal edildi.
-Başbakan Menderes Athenagoras’ı ziyaret etti.
-8 Ekim 1952- Balıkesir’e giden CHP lideri İnönü’yü Vali kent dışında karşılayarak, kente girmemesini, girerse olaylar çıkabileceğini ve kendisinin sorumluluk almayacağını belirtti. İnönü gezisinden vaz geçti.
-24 Aralık 1952- Anayasada bulunan Türkçe kelimeler yerine Osmanlıca kelimeler kullanıldı.
-Bakanlık yerine vekâlet kullanılmaya başlandı. Genel Kurmay Başkanlığının adı, “Erkan-ı Harbiye-yi Umumi Reisliği” şeklinde değiştirildi.)
-21 Ocak 1953- Petrollerimizin işletilmesiyle ilgili ilk anlaşma bir ABD şirketiyle yapıldı.
-21 Temmuz 1953- Profesörlerin politika ile uğraşmalarını yasaklayan kanun kabul edildi.

-27 Ocak 1954- Köy Enstitüleri kapatıldı.
-7 Mart 1954- Petrol işletmeciliğini yabancı sermayeye açan ve Maxball adlı bir yabancının hazırladığı Petrol Yasası Meclis’te kabul edildi.
-8 Mart 1954- Basını sıkı kontrol altına alan ve basın suçlarına yönelik cezaları yükselten Basın Kanunu kabul edildi. Hakaret suçuyla yargılananlara iddialarını mahkemede ispat hakkı tanınması isteği reddedildi.
-2 Mayıs 1954-Genel Seçimler Yapıldı.
-Oyların % 57.6 sını alan Demokrat Parti 503 sandalye kazanırken % 35.4 oy alan CHP sadece 31 milletvekili çıkarabildi.
-30 Mayıs 1954- Osman Bölükbaşı’nı seçen Kırşehir ceza olarak il olmaktan çıkarılıp ilçe yapıldı.
-14 Haziran 1954- Seçimlerde CHP ye oy veren Malatya ceza amacıyla bölünerek Adıyaman ili kuruldu.
-21 Haziran 1954- Demokrat Parti kendi kadrolarını kurmak için devlette tasfiyeye yöneldi.
-7 Ağustos 1954- Millet gazetesi sahibi Fuat Arna, Adnan Menderes’e hakaret ettiği için tutuklandı.
-18 Ağustos 1954- Millet gazetesi yazarı Nurettin Ardıç oğlu ile yazı işleri müdürü Hüsnü Söylemez oğlu gazetede çıkan bir yazıdan dolayı -7 şer ay hapis cezasına çarptırıldılar.
-23 Eylül 1954- Hüseyin Cahit Yalçın, Cemal Sağlam, İbrahim Cüce oğlu hapis cezası aldılar.
-1 Aralık 1954- Hüseyin Cahit Yalçın,  Hükümetin hakaret ettiği gerekçesiyle 26 ay hapse mahkûm edildi ve 79 yaşında hapse girdi.
-8 Nisan 1955-Döviz bulunamadığı için kahve ithalatı yapılamadı. İstanbul’da hane başına 100 gram kahve dağıtımına başlandı. Kahve alanlar, muhtarların hazırladığı listeleri imzaladı.
-20 Mayıs 1955- Akis dergisi yazı işleri müdürü Cüneyt Arca yürek tutuklandı.
-23 Haziran 1955- Hükümete muhalif Akis Dergisi’nin yazı işleri müdürü Cüneyt Arca yürek “Hükümetin nüfusunu kıracak neşriyat yapması ve bu suçu işlemekte devam etmesi ihtimalinin bulunması” gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
-20 Temmuz 1955-Polis CHP Isparta İl Kongresini dağıttı. Kasım Gülek kürsüden indirildi.
-5 Ağustos 1955- Karadeniz gezisine çıkmış olan CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Sinop’ta tutuklanarak İstanbul’a getirildi ve bir gün hapiste kaldı.
-5 Eylül 1955- Ekspres Gazetesinde Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı haberi yayınlandı.

İstanbul'da Halk azınlıkların bulundukları Dükkanlara saldırdı.

-6 Eylül 1955- Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi üzerine çok önceden planlanan gösteriler, kısa zamanda Rum vatandaşların işyeri ve evlerine yönelik yağmaya dönüştü.
-7 Eylül 1955- Hükümet bu olayları muhaliflerinin üzerine yıkmak onlardan da kurtulmak amacıyla olayları komünistler tezgahladı söylemiyle idam talebiyle yargılanması öngörülen bu kişiler arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir,  Dr. Can Boratav, Asım Besirci, Hasan İzzettin Dinamo da bulunuyordu.
-16 Eylül 1955- Sabah Postası gazetesi kapatıldı yazı işleri müdürü Orhan Rahmi Gökçe tutuklandı.
-19 Eylül 1955- Muhalif yayınlarından dolayı Ankara’da Ulus Gazetesi süresiz kapatıldı.
-15 Ekim 1955- İSPAT HAKKI KALDIRILDI. Siyasiler hakkında bir iddia ileri sürenler hakaret suçuyla yargılanıp mahkûm olmaktaydılar. Yargılanan kişinin ispat hakkı kaldırıldı.
-8 Şubat 1956- Ekonomik sıkıntılar nedeniyle gazetelerin sayfaları 6’ya indirildi.
-2 Mart 1956- Cumhurbaşkanına hakaretten gazeteci Şinasi Nahit Berker 1 yıl hapse mahkûm oldu.
-8 Nisan 1956 – Başbakan Adnan Menderes, muhalefeti, “SİYASİ SAPIKLIK, SAHTE İHTİLALCİLİK, İNKÂRCILIK, ADİ VE ALÇAK İFTİRACILIK, SAHTE HÜRRİYETÇİLİK VE TEDHİŞÇİLİK’LE SUÇLADI.”
-31 Mayıs 1956- CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, “Adım adım mutlakıyete gidiyoruz” dedi.
-14 Haziran 1956- CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, TBMM nin manevi şahsına hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl hapse ve 4 ay Bursa’da ikamete mahkûm oldu.
-13 Ağustos 1956- Bakanlar kurulunca ortaokullarda din dersi okutulmasına karar verildi.
-28 Eylül 1956- PARASIZLIKTAN MALİYE İSTANBUL DA HAZİNEYE AİT 10 BİN  ARSA VE 500 BİNAYI SATIŞA ÇIKARDI.
-11 Mayıs 1957- Gazeteci Nusret Safa Çoşkun ve Rıfat Ekinci birer yıl hapse mahkûm oldular.
-19 Mayıs 1957- Kayseri’de halka yaptığı açıklamada Menderes, DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde 15.000 YENİ CAMİ İNŞA ETTİK” dedi.
-2 Temmuz 1957- CMP Genel Başkanı ve Kırşehir Milletvekili Osman Bölükbaşı tutuklandı.
-6 Temmuz 1957 – Hükümet, İstanbul Gazeteciler Sendikasını bir süre için kapattı.
-20 Ekim 1957- Menderes Adana’da yaptığı seçim konuşmasında “İSTANBUL’U İKİNCİ BİR MEKKE, EYÜP SULTAN CAMİİNİ DE İKİNCİ BİR KÂBE YAPACAĞIZ” DEDİ.
-27 Ekim 1957- Genel Seçimler yapıldı.
Oyların % 47,9 unu alan DP 424, % 41.1 ini alan CHP 178, toplam 610 milletvekili seçildi.
Menderes Halkla birlikte seçim kuyruğunda
-27 Ekim 1957- seçim sonuçları tartışmalara neden olmuş. En vahim olaylar Gaziantep'te yaşanmış,  seçimi ilk önce CHP’nin kazandığı ilan edilmiş, sonra bu karar değiştirilmiştir. Bu olayın yarattığı tepkiler üzerine kentin üstünde askeri uçaklar uçuruldu.
-29 Ekim 1957-  seçim günü Mersin’de bir CHP linin öldürülmesi olayının yayın yasağı konuldu.
-1 Kasım 1957’- yeni meclisin toplanacağı bugün halkın tepkisinden çekinen iktidar  başta  meclisin çevresini tanklarla çevirmek dahil kentin tüm önemli noktalarına askeri birlikler yerleştirdi..
-10 Mart 1958 – DEMOKRAT PARTİ ÖRGÜTLERİNİN RAMAZAN AYI BOYUNCA CAMİLERDE DÜZENLEDİĞİ MEVLİTLERİN PROPAGANDA AMACIYLA DEVLET RADYOSUNDAN NAKLEN YAYINI UYGULAMASI BAŞLATILDI.
-30 Nisan 1958- Et sıkıntısını gidermek için Yeni Zelanda’dan koyun eti dışalımı yapıldı.


-19 Temmuz 1958- Nükleer silah taşıyan ABD uçakları İncirlik üssüne indi.
-2 Ağustos 1958- IMF önerisiyle Cumhuriyet tarihinin en yüksek orandaki devalüasyonu yapıldı. 1 Dolar 2.80 TL. den 9 TL. ye çıkarıldı. Devalüasyon oranı yüzde 221 oldu.
-4 Ağustos 1958- IMF’den ilk borç alındı. IMF Türkiye’ye 250 milyon dolar kredi verdi.
-6 Eylül 1958- Başbakan Adnan Menderes, “İdam sehpalarında can verenlerden ders alsalar ya, diyerek muhalefeti tehdit etti.
-7 Eylül 1958- CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, “Sehpalar kurulunsa nasıl işleyeceğini kimse bilemez” diyerek başbakana cevap verdi.
-21 Eylül 1958- Başbakan Menderes, CHP’nin parti o olmadığını, İsmet İnönü’nün siyaseti bırakması gerektiğini basının istediğini yazamayacağını söyledi.
-22 Eylül 1958-  İnönü “Demokrasiye paydos demeye Demokrat Parti Genel başkanının gücü yetmeyecektir” şeklinde cevap verdi.
-12 Ekim 1958- Başbakan Adnan Menderes yurttaşlara muhalefetin kin ve husumet cephesine karşı bir “Vatan Cephesi “kurmaları çağrısında bulundu. Vatan Cephesine katılanların ismi saatlerce radyolarda okunurdu. (Burada ilgisi ve alakası olmayanlar da okundu)
-19 Ekim 1958- Başbakan Menderes, Saadi Nursi’nin yaşadığı Emirdağ’da Nurcular tarafından hilafet ve saltanatı temsil eden iki tuğralı, yeşil bayrak açılarak karşılandı. Menderes Risale-Nurlarının ilk kez serbestçe basılması için talimat vermiş ve kağıt tahsisi yaptı.
-30 Kasım 1958- DP Hükümeti Adalet Bakanı Esat Budak oğlu açıkladı. İlk sekiz yıllık hükümet dönemi içerisinde 811 gazeteciye toplam 57 yıl hapis cezası verilmiş olduğunu açıkladı.
-20 Şubat 1959- uçak kazasından kurtulmuş olması nedeniyle taraftarları arasında EVLİYA MERTEBESİNDE kabul edilen Menderes Eyüp Sultan’a gitti, yanında büyük bir kalabalıkla türbede dua etti.  Dağıtılmak üzere resimler çektirdi.


-2 Mart 1959- Müsteşarı Ahmet Salih Korur, Eyüp Sultan Cami’sinin avlusunda büyük bir iftar yemeği verdi.
-30 Nisan 1959- İsmet İnönü’nün Uşak gezisinde olaylar çıktı. İnönü’nün Kurtuluş savaşında karargâh olarak kullandığı evi ziyaret etmesi, Uşak Valisi tarafından önlenmek istendi. Valinin bu yasadışı buyruğunu kabul etmeyen Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı aynı gün görevden alındılar. Polis, halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullandı.
-7 Kasım 1959-  CMP lideri Osman Bölükbaşı 10 ay hapse mahkum oldu.
-23 Ekim 1950- Demokrat Parti iktidarında okuma yazma bilenler yüzde 41 den yüzde 39’a düştü.
-5 ocak 1960- Mersin’e gitmekte olan Menderes’in önüne Tarsus’ta elinde kasap bıçağı olan Ali Bayat adlı bir şahıs çıktı ve bacaklarının  arasına sıkıştırmış olduğu beş yaşındaki çocuğu göstererek “UÇAK KAZASINDAN  KURTULDUĞUNUZ İÇİN OĞLUMU SİZE KURBAN EDECEĞİM” dedi, son anda engellendi.
-5 Ocak 1960- Said-i Nursi’nin doğu illeri valilerine yazdığı bir mektup yazdı. Şark bölgesinde komünistliği 60 bin Nursi sayesinde önlemekteyim. Nasıl ki Arapça ezan okutturduk ve bu sayede Müslümanları Demokrat Parti cephesinde topladığımız malumunuzdur. Şimdi de dağıttığımız bu Risale-i Nurlarla komünizmle ve masonlukla savaşacağız.
-12 Nisan 1960- DP grubu yayımladığı bildiri ile CHP yi silahlı ve tertipli ayaklanmalar hazırlamakla, bir kısım basını da bunu yalan ve çarpıtılmış haberlerle desteklemekle suçladı.
-18 Nisan 1960- CHP’nin orduyla birlikte hareket ettiği ve bir ihtilal peşinde olduğunu düşünen Demokrat Parti, bu iddiaları araştırması için Tahkikat Komisyonu kurdu.
-27 Nisan 1960- Meclis bünyesinde kurulan 15 üyeli Tahkikat Komisyonuna ek yetkiler veren kanun, uzun ve çetin tartışmalardan sonra kabul edildi.
SON: 27 MAYIS 1960 TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ DEMOKRAT PARTİ İKTİDARINA DUR, DEDİ. NETİCE MALUM!
NOT:
(On yıllık dönemin taranması tam bir günümü aldı.
Benzerliği gördünüz ise paylaşın, çok kişiye ulaşmalı.
Kimse Demokrat Parti dönemini de fazla övmesin. )
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
ADNAN MENDERES'İN EN KÜÇÜK OĞLU OLAN AYDIN MENDERES İLE BEN ZEKERİYA TÜMER, İLKOKULU BERABER OKUDUK. 4 ARKADAŞTIK VE SAMİMİ İDİK. 
RAHMETLİ AYDIN MENDERES'İN SAYESİNDE RAHMETLİ ADNAN MENDERESİN VE EŞİNİN (BERRİN MENDERES) ELLERİNİ ÖPMEK NASİP OLDU. 
SON BU ŞEKİLDE OLMAMALIYDI. ANCAK KADERİN DE ÖNÜNE GEÇİLEMİYOR. BAZI YANLIŞLIKLARIN BEDELİ AĞIR ÖDENİYOR. ALLAH BİR DAHA BÖYLE GÜNLER YAŞATMAZ İNŞALLAH.
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

23 Nisan 2019 Salı

Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar





Osmanlı tahtına göz diken Giraylar

Tarih boyunca Türk devletlerinin yıkılma nedenlerinin başında saltanat kavgaları gelir. Veraset konusu kurallara bağlanmamıştır. Hanedan mensubu her fert, tahtın doğal adayıdır. Güçlü kişiler tahta geçmediyse bitmez tükenmez taht kavgaları başlar.
Türk devletlerinin tarihi kuruluş döneminden sonra bitip tükenmez bir iç savaş döngüsü başlar. Ta ki devlet yıkılana kadar bu kavga sürer.
Batıda veraset konusu katı kurallara bağlanmıştır. Üstelik bey, kral, imparator… Her kimse tek eşlidir. Bu eşten doğan çocuklar erkek kız fark etmeden varis olurlar. Erkek oğul yoksa kız varistir. Hükümdarın en büyük erkek evladı varistir. Hiçbir kardeşin ölüm olmadıkça tahtta hakkı yoktur. Grandük veya dük unvanı verilir, eşinden miras gelmediyse kayda değer bir toprak verilmez.
Hükümdarın başka bir kadından (metres, sevgili…) olan erkek veya kız çocuklarının tahta hiçbir hakkı yoktur. Kilisenin de destek verdiği bu düzen oturduğu için kolay kolay hanedan değişmez.
Osmanlının kuruluşunda aynı sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Osman Bey, komşularına karşı izlenecek politika konusunda görüş farklılığına düştüğü amcasını öldürür. Osman Gazi ölünce, komutanlar ve dervişler ağırlık koyarlar; ağırlık ağabeyi değil, kardeşlerden Orhan Gazi’yi beylik tahtına çıkarır.
Sultan I.Murat’a evladı Savcı Bey isyan eder, hem de Bizans tahtının varisiyle. Kosova Savaşı’nda düşmanı kovalayan Şehzade Yakup’a, “Baban çağırıyor” denilir, sonra öldürülür. Adamları oğlunu Macaristan’a kaçırırlar. Büyüyen şehzade taht için şansını denemek isterse de Hristiyan olması yüzünden başarılı olamaz.
Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda yenilip, esir düşmesinden sonra fetret devri diye anılan bir dönem yaşanır. Çelebi Mehmet, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkar. Sağ kalan yeğenlerinin gözlerini kör eder.
Benzer olayların devam ettiğini söyleyelim. Kuruluş döneminden I. Selim’e kadar Balkanlar’a çıkan her şehzade buradaki akıncı beyleri ve halktan destek bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’e, yeniçerilerin “Kardeşin Orhan’ı biliyoruz” demesi silahlı gücün ve bu gücü arkasına alan bürokrasinin sultanı belirleyecek bir güce ulaştığının bir işaretidir.
Şehzade Selim babası II. Beyazıt’a isyan eder. Öncesinde abisi Şehzade Korkut, Mısır’a sığınmış ve sonra geri dönmüştür. Şehzade Korkut’tan önce Fatih Sultam Mehmet’in oğlu Şehzade Cem Mısır’a sığınmıştı. Türkmenler tarafından “Yavuz” lakabı takılan Sultan Selim, tüm kardeşlerini ve üçü haricinde yeğenlerini öldürtür.
Şehzade Ahmet’in İran’a sığınan oğlu Şehzade Murat’a, Şah İsmail büyük ilgi gösterir. Şah, şehzadeyle beraber ava çıkar. Fakat bir gün şehzadenin öldüğü haberi yayılır. Tarihçi Lütfi Paşa,  Şehzade Murat’ın Şah İsmail tarafından öldürüldüğünde ısrarcıdır. (Lütfi Paşa, s, 207, Tevarih-i Âl-i Osman. Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)
Bir müddet sonra şehzadenin ölmeyip İran’dan kaçıp Amasya’ya geldiği söylentisi çıktı. Bu haber Sultan Selim’i endişelendirmişti. Sultan Selim, bu endişesinin nedenini soran nedimi Hasan Can’a; “Şerirler ve eşkıya güruh, fitne ve fesada bahane isterler. Böyle işi sıkı tutmayınca, güzel memleketimizde fesat berteraf olmaz. Bu ihtimamdan sonra, eşkıya bundan böyle harekete yol bulamaz. Sonumuz intihaldir. Şimdi dikkatleri biz etmezsek, saltanat evladımıza intikal ettiğinde, reaya ve berâyâ âsud ve rahat olma ihtimalini yitirir” cevabını vermiştir. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)
Yapılan tahkikat neticesinde sahte şehzadenin kısa bir süre önce Üsküdar’da öldüğü anlaşılmıştır.
Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, İran’a kaçarken Alaeddin Ali ve Süleyman Mısır’a kaçtılar. Bu iki şehzade 1513 yılında Kahire’de çıkan veba salgınında öldüler ve Kahire’ye defnedildiler. Cenaze namazlarına Memlük Sultanı Kansu Gavri’de katıldı.( Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 147)
Sultan Ahmet’in Kasım adındaki oğlu Haziran 1516’da lalasıyla beraber Mısır’a sığındı. Memluk Sultanı Kansu Gavri, şehzadeyi himayesine alıp, Kahire’ye getirdi.
Tarihçi İbn İlyas, “Bedâyiü’z-zühur fi vekayii’d-dühur” adlı eserinde Sultan Selim’in Şehzade Kasım’ın hayatta olmasından büyük endişe duyduğunu ordusunun şehzade tarafına geçmesi ihtimalinden endişe ettiğini yazar. (Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 149)
Mercidabık Savaşı’nda Şehzade Kasım’da bulunur. Savaştan sonra Memluk güçleriyle beraber Kahire’ye döndü. Ridaniye Savaşı’na yeni Memluk sultanı Tomanbay’ın emrine verdiği bir birlikle ve Osmanlı bayrağı ile katılır.
Savaştan sonra şehzade saklanır. Sultan Selim döndükten sonra sığındığı kişi tarafından Osmanlı güçlerine ihbar edildi. 30 Ocak 1518’de Mısır’da idam edildi. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 151) Bütün bunların ışığında Sultan Selim’in Mısır’a saldırısının arkasında kaçan şehzadelerin sığındığı bir ülkenin olması yattığını söyleyebiliriz.
Osmanlı topraklarının dışına kaçabilen son şehzade Beyazıt oldu. Onun ve evlatlarının sonu abisi Şehzade Selim’in gönderdiği cellâtların elinden oldu.
Yaşlanan sultan, (1494 doğumlu) oğlu Mustafa’yı tehlikeli bulmuştu. Yeniçerilerin “Padişah yaşlı” diye mırıldanmaları 1553’de Şehzade Mustafa’nın sonunu getirir. Padişah III. Mehmet, Celali isyanlarını bastırmak için kendinden ordu isteyen oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurur.
Sultan I. Ahmet (saltanatı, 1603-1617), veraset sistemini değiştirir, “Ekber ve Erşad” evlat kuralını getirir. Şehzadeler, sancağa gönderilmeyip, sarayda hapsedilirler. Ulema ve ordu, deneyimsiz padişahları istediği gibi yönlendirir desek abartı olmaz. Padişahlar ağırlık koymak istedikleri zaman devrilirler. Padişah Genç Osman’ın(saltanatı,1618-1622), IV. Murat’ın (saltanatı, 1623-1640) kardeşlerini öldürtmelerinin ardında bu korku vardır.
Fatih’e İstanbul’daki kardeşin hatırlatan yeniçeriler, padişahların isyanlarla sürekli tahttan indirildikleri, çocuk yaşta tahta çıktıkları, kimisinin çocuksuz öldüğü 1600’lü yılların kargaşasında Osmanlı tahtına varis olarak Kırım giraylarını hatırlatmaları şaşırtıcı olmaz.
***
Altınordu Devleti dağılınca aynı Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.
Osmanlı Kafkas ilişkilerinin başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele geçirilmesiyle başlamıştır. Fatih, 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.
1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182) Kefe’yle beraber Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alınır. Kırım tahtına da Kefe’de Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray zindandan çıkarılır. Mengli Giray, Fatih’in desteğiyle Kırım Hanı olur.
Mengli Giray kızı Ayşe Hatun’u I. Selim ile evlendirmiştir. Sultan Selim, bir kızını Mengli Giray’ın oğlu Saadet Giray (1514-1532) ile evlendirmiştir.
***
Türk paşaların entrikalarıyla Kırım tahtını ele geçiren Gazi-Giray, Saadet-Giray’ın oğlu Nureddin Devlet-Giray’ı da öldürtmüştür. Devlet-Giray’ın oğlu Şahin-Giray Çerkesya’ya, diğeri Mehmed Giray Anadolu’ya kaçmıştı. Kısa bir süre sonra kalgay Selamet-Giray da Anadolu’ya kaçmış ve orada önce Karayazıcı, sonra da kardeşi Deli Hasan’ın isyanına katılmıştır.
Sultan Ahmet, Gazi Giray’ın hunharlıklarının faturası onu tekrar hanlık koltuğuna oturma yolunu açan Sadrazam İbrahim Paşa’ya kesilmişti. Sultan, sadrazamlığı başkasına vermişti.
Gazi-Giray’la Bab-ı Ali arasında gâh hasmane, gâh dostane ilişkiler, hanın ölümüne kadar sürdü gitti. Fakat bu arada, her iki tarafın da kendi derdi kendine yettiği için, bu ilişkileri düzeltme yolunda herhangi bir adım atılmadı. Bab-ı Ali, Anadolu vilayetlerinde Celalî isyanlarıyla uğraşıyordu. Asi Karayazıcı ölünce isyancıların başına kardeşi Deli Hasan geçti.
Gazi-Giray öldüğünde Tatar beyleri Mart 1608’de oğlu I. Tohtamış Giray’ı tahta çıkardılar ve tarihçilerin kaydına göre bu işi eski Türk geleneklerine uygun olarak yaptılar. Şirin, Barın, Selciut ve Mansur kabile beylerinden oluşan Dört karaçu / karaci, Tohtamış Giray’ı bir keçenin üzerine oturtarak, dört bir yanından tutup kaldırdılar ve kabul meclisi salonunun divanına kurulan tahta götürdüler. Türk tarihçiler doğrudan doğruya Tohtamış Giray’in tahta çıkarılmasında babasının ağalarının oğlunun Bab-ı Ali tarafından tayiniyle ilgili babalık vasiyetinin bulunduğunu söylemelerinin etkili olduğunu belirtmektedirler. Yine de Tatarlar üç gün kadar sonra Bab-ı Ali’ye özel bir elçi göndererek Tohtamış Giray’ın tahta çıkarıldığını belirtip, önceki sultan fermanının onun han olarak tayini için yenilenmesini talep etiler.
Asi Deli Hasan, affedilip Bosna beylerbeyi yapıldıktan sonra affedilen Selamet Giray ve Mehmet Giray dört buçuk yıl geçirecekleri Rumelihisarı’nda hapsedilirler. Muhtemelen bu ikisi çok tehlikeli görülmedikleri için infaz edilmeleri belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Daha sonra bu giraylar affedildiler.
Sultan III. Murat 1595 yılında ölünce yeni Osmanlı bürokrasisi Gazi Giray’ın vasiyeti dikkate almamış, Tohtamış Giray’ın Kırım tahtından alınmış ve sarayındaki bazı nüfuzlu kişilerin destekleriyle Rumelihisarı’ndaki iki tutukludan Selamet Giray ve Mehmet Giray birisi han, diğeri kalgay yapılmıştı. (s,293). Selamet-Giray deniz yoluyla Kırım’a giderken, kardeşi Mehmet Giray’ı belki yolda Tohtamış’la karşılaşır düşüncesiyle kara yoluyla göndermişti. Görevden alınan Tohtamış Han, karayoluyla İstanbul’a gelirken kardeşi Selamet Giray tarafından yolunu kesmekle görevlendirilen Mehmet Giray Akkerman yakınlarında Tohtamış Han’a saldırır ve kardeşiyle beraber öldürür. (s,295)
Kalgay yapılan Mehmet Giray pek rahat duramaz. Aradan bir yıl bile geçmeden hana karşı tavırlar almaya başlar. Selamet-Giray’ın kendisini ortadan kaldırmayı kafaya koyduğunu öğrenen Mehmet Giray, kardeşi Şahin Giray’la anlaşarak hana karşı isyan bayrağı açarlar. Birkaç çatışmadan sonra asi kardeşler ülke dışına kaçarlar. Kalgay Canibek Giray han tahtına oturur.
Bu iki kardeş, tahtı Selamet Giray’ın elinden almak için giriştiği bir iki başarısız denemeden sonra, Akkerman yakınlarında, Ruslara komşu oldukları bir yeri kendilerine karargâh edindiler. Kendilerine iltihak eden Tatarlarla birlikte Rus topraklarına akınlar düzenliyor ve ele geçirdikleri esirleri satıyorlardı. Ganimete ve yağmaya susamışlık, kısa sürede onların yanında kalabalık bir Tatar grubunun toplanmasına zemin hazırladı ve hatta hanın ordusunda dahi onların safına geçme temayülleri belirdi. Bu durum yeni han Canıbek Giray’ı endişelendirmişti, ama onlar Rus ve diğer halklara mensup esirler almayı ve onları Akkerman’da satmayı sürdürdüler. Bu durum karşısında han, onların bu haydutluklarına bir son verme kararı aldı. Han, üzerlerine yürüdü. Akkerman yakınlarında vuku bulan çarpışma hanın üstünlüğüyle sonuçlandı. Asi kardeşler tekrar taraftarlarını toplamaya giriştiler.
Mehmet Giray, o Sadrazam Nasuh Paşa’ya meylederek sultana itaat arz etmeyi kendisi için daha yararlı buldu. Nasuh Paşa, Mehmet Giray’ı Edirne davet etti. Sultan Ahmet, Edirne civarında avlanırken şahinini bir kartalın üzerine saldı. Mehmet Giray da hiçbir şeyden haberi olmadan yakındaki bir tepenin arkasından şahinini aynı kartal üzerine saldı. Sultan buna çok öfkelendi ve kendi ganimeti üzerine şahin gönderenin kim olduğunu sordu. Sonra çevresine bakınma bir tepe üzerinde yanındaki 40-50 kadar Tatarla aynı bölgede avlanmakta olan Mehmet Giray’ı gördü. Sultan Ahmet, Mehmet Giray’ın tutuklanıp Yedikule zindanlarına kapatılmasını emretti. Nâimâ’nın kaydına göre, daha sonra idam edilen Nasuh Paşaya yapılan suçlamalar arasında Edirne’deki av partisinde onun Mehmet Giray lehine takındığı tavrın da rol oynadığı belirtilmektedir.
Mehmet Giray padişahın gazabına çarpılıp hapse atıldığında kardeşi Şahin Giray Kili kalesindeydi. Onu tutuklaması için biri gönderilmiş, fakat o bazı adamlarıyla birlikte kaçıp Şah Abbas’a sığınmıştı. Mehmet Giray hapiste yatarken İstanbul’da olup bitenleri dört gözle takip ediyordu. I. Mustafa’nın tahtından indirilip 1617 de II. Osman’ın tahta çıkarılışı esnasındaki endişeli koşuşturmalar ona kaçmak için iyi bir fırsat hazırlamıştı ve yeni sultanın cülus töreni sırasında daha önceden konuştuğu Halef mirza ona kaçmak için atlar hazırlamıştı. Hemen arkasından karadan ve denizden adamlar çıkarılmış ve Mehmet Giray Pravadi’de yakalayarak sultana getirilmişti. Sultan onu sıkı bir şekilde sorguladıktan sonra tekrar Yedikule’ye atıldı, oradan da Rodos’a gönderildi. Kırımlı tarihçiler Mehmet Giray’ın maiyetinde bulunan 30-40 kadar kişinin tamamının infaz edildiğini belirtmektedirler.
Mehmet Giray hapiste bulunduğu günlerde daha sonraları sadrazam olup onun hanlık tahtına çıkmasına yardım eden Mere Hüseyin Paşa ile yakın dost olmuştu. Bu arada Canıbek Giray Türklerin yanında İran seferine katılmış ve bir varlık gösterememişti. Türklerin mağlubiyetinde en önemli rolü şimdi kendi Tatarlarına karşı İran ordusunda savaşan Şahin Giray oynamıştı. Şahin Giray kısa süre sonra bunu telafi ederek Lehistan seferi sırasında büyük yararlılıklar sergileyecek ve özellikle II. Osman’ın 1621’de düzenlediği seferde sultanın dikkatini çekecek kahramanlıklar ortaya koyacaktı.
III. Mehmet Giray (1623-1627) hemen İran’dan kardeşi Şahin Giray’ın geri gönderilmesi için yazışmalara girişti ve o geldikten sonra Bâb-ı Ali’nin oluru ile kalgay olarak atadı. Rivayete göre Şahin-Giray’ın ayrılışı sırasında hamisi Şah Abbas’la tam da onun maceraperest ruhunu ve arsızlığını yansıtan bir konuşma geçmişti. Şah Abbas, Şahin Giray’ı uğurlarken elini tutup şaka yollu, “Peki padişah seni üzerimize gönderirse, bizimle çarpışacak mısın?” diye sormuş, o da gayet pişkin bir şekilde, “Kurt kuzuyu görür de sabredebilir mi? Şahin de bir güvercin görürse onu tutmak ne mümkün?” cevabını vermiş.
Bab-ı Ali sürekli sahil şehirlerini yağmalayan ve yakıp yıkan Kossaklarla uğraşmaktaydı. Kossak belasını defetmek için Bâb-ı Ali Mehmet Giray’a ferman üstüne ferman gönderiyor. Sultanının fermanlarına pek kulak asmıyordu. Gerek hana ve gerekse kalgayı olan kardeşi Şahin Giray’a karşı girişilen birkaç müracaatın arkasından Bâb-ı Ali’nin sabrı tükendi ve tekrar Il. Canıbek-Giray han tayin edildi. Hasan Paşa adlı vezirin ve diğer ayanların refakatinde Canibek Giray bir gemiye bindirilerek Kırım’a götürüldü.
Fakat Canıberk Giray iki kardeşin öyle bir direnişiyle karşılaştı ki muhtemelen Bab-ı Ali dahi böyle bir muhalefet beklemiyordu. Her iki kardeş, savaşmak için ordularını toplamış ve hazırlanmışlardı. Hasan Paşa durumu Bab-ı Ali’ye rapor ederken, Canıbek, Kefe’de İsmail Paşa’nın Varna’dan bir filoyla gelişini beklemek üzere Ali Kadı adında birinin evine misafir olmuştu. Bu arada padişahın fermanına uygun olarak Mehmet Giray’ın teslim olması için Kefe’den toplar ve Tatar askerleri getirilmişti.
Giraylar bu sözlere kulak asmazlar. Osmanlı ordusunu bozguna uğratırlar. Kefe’yi ele geçirirler. Osmanlı ordusunda kendilerine karşı savaşan Kantemir Mirza’nın ailesini işkence ile öldürürler. Şahin Giray bu galibiyetten sonra Tuna’yı aşar ve Tuna’nın her iki yakasını yağma etmeye başlar. Ailesinin intikamını almak isteyen Kantemir Mirza, padişahın izniyle otuz bin tatar savaşçıyı yanına topladı. İki giray, 1625 yılında Tuna sahilinde karşılaştılar. Şahin Giray bozguna uğradı. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı ,s, 307)
Buna rağmen Mehmet Giray saltanatını sürdürdü. Şahin Giray Özü boyundaki Kossaklara sığındı. 1627’de Kırım tahtına Canibek tekrar getirildi. Bunun üzerine Mehmet Giray’da kardeşinin yanına sığındı. İki giray, Kossaklarla Kırım’ı yağmaya başladılar. Bir akında Mehmet Giray öldürüldü. Şahin Giray kaçtı. Beş yıl Kırım ve Kafkasya’da çeşitli yerlere saldıran Şahin Giray, beş yıl sonra İstanbul’a gelerek IV. Murat’tan af diledi. Affedilen Şahin Giray, 1631’de Rodos’a sürüldü. IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.
*
Güçlü hanlara, ateşli silahlara ve toplara sahip bir ordudan yoksun olan Kırım Hanlığı sık sık Rus istilasına uğramaya başladı. Kırım Hanlığı’nın 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sözde bağımsızlığının ardından Rus Çarlığı’nın kontrolüne girmesi ve ardından 1783 yılında ilhakından sonra Kırım girayları unutulup gittiler. Balkanlara yerleşen giraylar Osmanlı kayıtlarına sadece adli vaka olarak geçtiler. Sultan Giray, Çiftliğinden geçirilen ve hazineye vergi olarak götürülen sürüye el koyduğu için yirmi kişilik maiyetiyle Limnos adasına sürülür. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)
1791-92 yıllarında Tuna Nehri civarında haydutluk ve yağma olaylarının arkasından giraylar çıkar. Şumnu’da Mehmet Giray ve Kırkkilise’de (Kırklareli) Selamet Giray, haydutlarla işbirliği yaparlar ve soygundan ele geçen malları bölüşürler. Bunun üzerine üzerlerine kuvvet gönderilerek cezalandırılırlar. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)
KAYNAKÇA:
Akdes, Nimet Kurat, IVXIII. Yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Devletleri, Ankara1972,TTK
Akdes, Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara2011, TTK
Allen, David W.E,Muhteşem Süleyman Zamanında Türk Dünyası
Aşıkpaşazade, Hazırlayan Nihal Atsız, İstanbul1970, 1000 Temel Eser
Babinger, F, Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı, İstanbul2003
Eroğlu, Haldun, Osmanlı’da Muhalefet, İstanbul2016, Bilge Kültür Sanat
Fischer, Alan, Kırım Tatarları, İstanbul2009, Selenge Yayınları
Goodwin, Jason, Ufukların Efendisi Osmanlılar, İstanbul1999, Sabah Kitapları
Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları
İdrisi Bitlisi, Hest Behişt, VII. Ketibe, Fatih Sultan Mehmet Devri, Ankara2013, TTK
İnalcık, Halil, Devleti Aliyye I, İstanbul2010, T. İş Bankası Kültür Yayınları
İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara2014, TTK
İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (13001600) C. I, İstanbul2000, T. İş Bankası Kültür Yayınları
Selaniki Mustafa Efendi, Selaniki Tarihi, Ankara1999, TTK
Ostrogorski, Georg Bizans Devleti Tarihi Ankara2011, TTK
Oruç Bey Tarihi (Haz. Nihal Atsız), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul
Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, İstanbul2016, Selenge Yayınları
Yabubovski, Yu, Altınordu ve Çöküşü, Ankara2000, TTK
Ekrem Hayri PEKER
Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker@gmail.com

 [tags TARİH, Ekrem Hayri PEKER, Osmanlı, taht, Giraylar]
https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif



14 Nisan 2019 Pazar

ERDOĞAN ATEŞLE DANS ETTİĞİNİN FARKINDA DEĞİL



ERDOĞAN ATEŞLE DANS ETTİĞİNİN FARKINDA DEĞİL!

D İ K K A T !
ÜRKÜTÜCÜ VE ÇOK TEHLİKELİ
BİR PROJE HAYATA GEÇİRİLİYOR!



Şimdi anlatacağım olay, T.C Devletinin Anayasal Kurumlarından olan Diyanet İşlerinde geçiyor!
Diyanet İşleri Din Hizmetleri Genel Müdürü Yaşar Yiğit şu açıklamayı yaptı; “Gençleri, dini istismar eden FETÖ benzeri yapılardan korumak için (Camilere Gençlik Kolu) projesi uygulamaya konuldu. 85 bin cami var. İlk etapta 1500 camide altyapı çalışmaları tamamlandı.
Cami Gençlik Kolları 45 bin merkez camide oluşacak.”
Anayasa Md 136, Diyanet İşleri Başkanlığının görevlerini şöyle yazar; Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, LÂİKLİK ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.
İlk önce T.C Devletinin Cumhuriyet Savcılarına soralım; -Anayasamızın vermediği bir görevi, bu kurum nasıl kullanır?
-Camiler Gençlik Kolları (İlk etapta 450 bin kişi) hangi kriterlere göre kimler tarafından ve hangi amaçla oluşturulacak?
-Bu gençleri, kimler, hangi amaçla eğitecek?
-Bu gençlerin, ileriki zamanda İran benzeri “Devrim Muhafızları” gibi kullanılmayacağının garantisi nedir?
-Bu gençler, toplu olarak bir suç işlediklerinde (kışkırtıldıklarında, yanlış yönlendiklerinde) sorumlusu kimler olacak?
-Bu gençler, T.C Devletinin Ordusunun-Jandarmasının- Polisinin yapamadığı hangi koruma işini yapacaklar?
-Her kurum, her cemaat, her tarikat böyle (Gençlik Kolları) oluşturmaya kalkarsa, ülkemizin birliğini nasıl sağlarız?
-Sayın Cumhuriyet Savcıları, Allah rızası için söyleyin; Sizler ne iş yaparsınız?
Veya sizin görev yapmanızı engelleyen güç nedir?
Atatürk düşmanı Diyanet İşleri Başkanına soralım;
-144.250 Personel + 20.000 Kur’an Kursu Öğretmeni + 20.000 Geçici Kur’an Kursu öğreticisi + 3.000 Vaiz + 1.250 Müftü, toplam 189. 500 kişi ile yapamadığınız görevi, bu konularda hiçbir eğitimi, bilgisi olmayan gençlerle mi yapacaksınız?
-MİT’ten 5 defa daha büyük bütçenizle (10,5 Milyar TL) ile engelleyemediğiniz FETÖ’yu beş parasız gençlerle mi önleyeceksiniz?
-Yanmaz seccade, uçan takunya satan seccade şeytanlarına karşı ne yaptınız da FETÖ’ye karşı mücadele edeceksiniz?
-FETÖ’cuları temizlemek sizin göreviniz mi? Ne zamandan beri, Savcılık - Yargıçlık görevi sizde? Kendinizi şeriat hükümlerinin uygulandığı “Din Devletinde mi” zannediyorsunuz?
-FETÖ’yu yıllarca bünyenizde barındırıp besleyen büyüten sizler değil misiniz?
-Diyanet olarak gençleri FETÖ’ya karşı bilinçlendireceğiz diyorsunuz!
Yarın bu gençler başka mezhepten, başka inanıştan insanlarımıza saldırır ve kan dökülürse, hesabını kim verecek?
-Camilerdeki hangi “uzman” din görevlileri bu gençleri örgütleyecek?
Bekaa ortaklığının liderleri Erdoğan ve Bahçeliye soralım; -Devletin tüm güvenlik birimleri sizin emrinizde!
Yetmedi, 696 sayılı KHK ile, Osmanlı Ocakları - AK Tosunlar - Sadat - Halk Özel Harekât gibi yasa dışı kişi ve kuruluşları da koruma altına aldınız.
Tüm bunlar yetmedi de şimdi Cami Gençlik Kolları adı altında 450 bin genci mi kullanacaksınız?
-Türk Milletine karşı silahlanmayı çağrıştıran uygulamaları hangi akılla, hangi vicdanla düşünebilirsiniz?
-Binlerce yıldır birlikte yaşayan Türk Milletini, birbirine mi kırdıracaksınız?
-Nedir sizin amacınız, nedir?

Rifat Serdaroğlu
Eski Devlet Bakanı.