1 Mart 2020 Pazar

Yeni Alfabeyle bir gecede cahillikten kurtulduk


MUSTAFA SOLAK : YENİ ALFABEYLE BİR GECEDE CAHİL Mİ KALDIK ????
Mustafa Solak-Tarihçi-araştırmacı-Yazar

                                                                                                
1 Kasım 1928’de yasalaşan yeni alfabeyle ilgili olarak Prof. Dr. Teoman Duralı, “Harf inkılâbı soykırımdır”[1] demişti. 
Kimisi de yeni alfabeyle geçmişten koptuğumuzu, bir gecede cahil kaldığımızı, kültürel soykırım yapıldığını iddia ediyor.

Başta belirtelim ki kiminin belirttiği gibi Latin alfabesi değil latin kökenli Yeni Türk Alfabesi kabul edildi. 
Anlama çabası olmadan, peşin yargılamak bilimsel de değildir, vicdani de değildir.
Örneğin Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra Göktürk ve Uygur alfabeleri yerine neden Arap Alfabesi kullanıldığını, Arap alfabesiyle geçmişten kopulup kopulmadığını, halkın bir gecede cahil kalıp kalmadığını, dedelerinin mezar taşını okuyup okuyamadıklarını, Osmanlıca yüzünden yer altına gömülen Türkçe’nin olup olmadığını  sorgulamazlar. 
Çünkü anlama değil yargılama peşindedirler. Aslında temel dertleri Arap alfabesiyle Müslümanlıktan kopulduğuna işaret etmektir ki, bunu da kimileri açıkça belirtiyor.
YENİ TÜRK ALFABESİ NEDEN KABUL EDİLDİ?
Biz yine de iyi niyetli olan kafası karışık yurttaşlarımızın aklındaki sorulara yanıt vermeye çalışalım.
Öncelikle Yeni Türk Alfabesi’nin neden kabul edildiğini gösterelim.
Yeni alfabe, halkın gündelik hayatta kullandığı dili yazı dili haline getirme çabasıdır. Arapçada 3’ü ünlü, 25’i ünsüz olmak üzere 28 harf vardır. Bu kadar az ünlüsü olan bir alfabe, ünlüsü bol olan Türkçe’nin ses yapısına uygun olmadığından bu harflerin öğrenimi ve okuryazarlığı güçtü. Aynı sese karşılık gelen birden çok harfin olması, harflerin altında ve üstünde bulunan işaretler okumayı zorlaştırıyordu. Dolayısıyla cumhuriyet kurulduğunda, Arapça ya da Farsça kelimelerin yoğun olduğu ve saray çevresinin kullandığı yapay bir dil olan Osmanlıca, halk arasında kullanılmıyordu. Halk Türkçe konuşuyordu ama Osmanlıca okuyamıyor yazamıyordu. Yeni harflerle halkın konuştuğu Türkçe, devlet yazı dili haline geldi. Bu, halkçılık ilkesinin de bir yansımasıdır.
İkinci amaç da okuryazarlığı, dolayısıyla eğitimli insanı artırmaktı. 600 yıllık bir devlet yıkılırken de kadınlar binde dört, erkekler % 7, halk ortalama olarak da % 4 oranında okuryazarlığa sahipti.
DİL HALKLAŞTI, HALKIN KÜLTÜRÜ ARTTI
Mustafa Kemal Atatürk 1 Kasım 1928'de TBMM'yi açarken “Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması, bu memleketin yükselme uğraşında başlı başına bir geçit olacaktır” diyerek yeni alfabenin kültürde ilerleme sağlayacağını vurguluyordu.
Halkın % 4’ünün okuryazar olduğu bir toplum, bilimde, sanatta, edebiyatta ilerleyemez.
Ziya Gökalp “başka payitahtların hepsinde konuşulan dil ile yazılan dil aynı şeydir. Demek ki konuşma diliyle yazı dilinin farklı olması yalnız İstanbul'a mahsus bir haldir” diyerek Osmanlı’da, sarayın halktan yabancılaşmasına dikkat çekmişti. Yeni alfabe ile kültürümüzü unutmadık; aksine kültürümüzle birleştik. Değişen dil değil yazıydı. Yazı dili halkın dili Türkçe’ye dönüştü. Dolayısıyla devlet halkla buluştu.
Örneğin yeni alfabeye okuryazarlığı artan halk, kültürüyle buluştu. Sadece konuşulurken bildiği Yunus Emre’ye ait şu şiiri, kitap ve dergilerde de öğrenmeye başladı.
“Evvel bahar olmayınca
Kızıl gül açılmaz imiş
Kızıl gül açılmayınca
Bülbül zârı kılmaz imiş”
Böylece halk, kültürüne, yazılı eserleri okuyabilerek her an ulaşma olanağına kavuştu. Dil anlama ve anlaşma aracıdır. Fuzuli, Baki ve Mevlana’yı, Osmanlıca konuşulan dönemde anlayan kişi mi fazla şimdi mi?
Şimdi. Çünkü Osmanlı Devleti’nde yaşayan halk Türkçe konuştuğu ve Osmanlıca bilmediği için Fuzuli, Baki ve Mevlana’yı hem anlayamıyordu hem okuyamıyordu. Çünkü Yunus Türkçe, diğerleri Arapça, Farsça, Rumca söylüyor ve yazıyordu. 1200lü yıllarda yaşayan Yunus Emre ile köprü kurulması yeni alfabeyle olanaklı olmuştur. Kültürel zenginliğimiz yeni alfabeyle korunmuş ve artmıştır. Türkçe’yi kolaylıkla öğrenen halkın kültürel eserlere ulaşımı da kolaylaşmıştır.
ALFABE, MİLLETLEŞMEYİ PEKİŞTİRDİ
Millet, belli bir alanda tasada ve kıvançta ortaklaşan insan topluluğudur. Bu ortaklaşma birbirini anlaması sayesinde olur. Yeni harflerin kabulünün bir amacının da milletleşmeyi pekiştirmek olduğunu Atatürk, şöyle belirtir:
“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”[2]
Başbakan İsmet İnönü de şunu söylemiştir:
"Harf İnkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf İnkılâbı'nın bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. (...) Bizim devrimimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur."[3]
Bugün yeni alfabeye itiraz edenlerin neredeyse tamamı “Türk Milleti” kavramıyla sorunludur. İnönü’nün “Arap kültüründen koptuk” sözüne bu nedenle kızarlar.
“HARF İNKILABINDA ASIL MAKSAT İSLAMSIZLAŞTIRMAK” MIYDI?
Kimisi 1 Kasım 1928’den Atatürk’ün ölümüne değin geçen on yılda okuryazarlığın % 20’lerde olmasını kanıt göstererek yeni alfabenin halk tarafından tutulmadığını ispatlamaya çalışır. Bunu diyenlerin 600 yıllık bir imparatorluktaki okuryazarlığın neden % 4’lerde olduğunu açıklaması gerekir. Cumhuriyet, savaştan çıktığı, yoklukla, hastalıkla mücadele ettiği halde 10 yılda, okuryazarlığı 5-6 katına çıkarmıştır. Bu oran azımsanamaz. 1928’den bugüne yıl sonra okuryazar olmayan yüzde bir kaçlık kesim hariç cumhuriyet başarılı olmuştur. Arap yazısına bağımlı kalınsaydı, bu oran tutturulamazdı. 
Peki daha neyi sorgulamaktalar? Halk şimdi tekrar Osmanlıca’ya mı dönsün?
Bunu isteyenler var ama itiraz edenlerin neredeyse tamamı bunun gerçekleşmeyeceğini biliyor. Çünkü halka, konuştuğu dilin dışında bir yazı dilini kabul ettirmek, dayatmayla olmaz. Bunu bal gibi biliyorlar. Dertleri Atatürk ve laik cumhuriyetle. Bu amaçlarını “Harf İnkılabında asıl maksat İslamsızlaştırmaktı”[4] diyerek de belirtenler var. Böyle düşünenlere soralım:
Halk Türkçe’ye çevrilen Kuran ile mi daha çok İslam’ı anlamaz mı?
Osmanlıca kullanılırken halk Arapça mı biliyordu ki Kuran’ı anlasın?
Asıl maksat İslamsızlaştırmak olsa Atatürk döneminde yüzbinlerce Kuran meal ve tefsiri basılmazdı.
“HARF DEVRİMİ SOYKIRIM“ İSE NASIL PROFESÖR OLMUŞ?
“Harf inkılâbı soykırımdır” diyen Prof. Dr. Teoman Duralı şunları da belirtiyor:
“Kültür aşısına uğradık. Bunun için geçmişe duyarsız bir milletiz. Biz soykırıma uğramış bir milletiz. Kültürü soykırımı. Hafızası gitmiş…Bunun en önemli müsebbibi yazının katlidir…Peyami Safa’nın müthiş bir lafı var. ‘Milli kütüphanesine giripte tek kelime okuyamadan çıkan biricik nesil yeryüzünde.’ Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü? Türkiye’nin bağımsızlığa kavuşturulması alfabenin değişmesine mi bağlıydı? Harf inkılâbı soykırımdır.”
Duralı daldan dala atlıyor. Tam bir “bu kadar cehalet okumakla mümkündür” durumu. “Türkiye’nin bağımsızlığa kavuşturulması alfabenin değişmesine bağlıydı” diyen yok. Fakat belirteyim ki dil halktan koparsa, devletle halk arasına yabancılık girer. Bu da devlete, millete aidiyeti zamanla ortadan kaldıracağı için Türkiye’nin bağımsızlığı da ortadan kalkar.
Üzülmesin, Milli Kütüphane’ye girip de tek kelime okuyamadan çıkan gencimiz yok. Çünkü eserlerin çoğu Türkçe’ye çevrildi ve gençlerimiz Türkçe biliyor. Onbinlerce bilim adamı, araştırmacı da eski eserleri Türkçe’ye çeviriyor. Kültür soykırımı değil kültür devrimi yapıldı. O devrimle kendisi profesör oldu. Anlamadığı dille (Osmanlıca) eğitim yapmanın zorluğuyla belki de eğitim hayatını bırakacaktı.
MEZAR TAŞINI OKUMAK İSTEYEN VAR MI?
Arap alfabesini bilmeyen kişi, dedesinin mezarını okuyabiliyor muydu ki, bazıları “mezar taşlarını okuyamıyoruz” diyor?
Kaldı ki mezar taşları, artık Türkçe’dir. Benim dedemin mezar taşı da Türkçe ve okuyabiliyorum. Ama daha gerisine okumak istiyorsam Osmanlıca dersleri, kursları var. Öğrenirim. Mezar taşı bilimsel eser mi ki millet mezar taşını okumak istesin!
Kimse sırf mezar taşını okumak için dil öğrenmez. Eski eserleri araştırmak için dil öğrenilir ve öğretiliyor. Dahası eski mezar taşlarını anlayıp bir uzmanlık işidir. Birkaç yıl Osmanlıca okumak yetmiyor. Üniversitelerimizde her yıl on binlerce öğrenci Osmanlıca okuyarak mezun olur. Kimse de bu yeğeni, torunu, kuzeni olan öğrencilere “bana dedemin mezar taşını okuyuver” talebinde bulunmaz.
Osmanlıca eserleri bilimsel araştırmak için okumak istiyorsanız kurslarda öğrenebilirsiniz ama sırf mezar taşı için tarihi geri döndürmenize halk ben size hak da versem kabul etmez. Çünkü halk konuştuğu gibi yazmak ister.
Kültürel eserlerimiz, kütüphanelerde duruyor. İsteyen Türkçesini okur; Türkçe’ye çevrilmemişse eski yazıyı öğrenir. Duralı belirttiği gibi asıl geçmişe duyarlılığı artırma üzerinde durmalıdır. Gençliğe öğrenme, araştırma şevki aşılmazsanız ne Osmanlıca öğrenir ne dedesinin mezar taşını okumak ister.
NOT: Cumhuriyetimizin geleceğine yönelik bağımsızlıkçı aydın ve kurumların yapması gerekenlere dair yeni çıkan “ATATÜRKÇÜLÜK (100 Soru-Yanıt)” kitabım incelenebilir. 10 Kasım’da İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda Kaynak Yayınları masasında görüşmek dileğiyle.
[1] “Harf devrimine ‘soykırım’ benzetmesi”, Veryansintv.com, 2.11.2019, erişim tarihi 2.11.2019, https://veryansintv.com/harf-devrimine-soykirim-benzetmesi/?fbclid=IwAR0MQQ014sC1oiX3P_A-uo2788mPZTU9Z-pLsNlhTivnMzGp-xxkxTrOLyM
Tarihçi
Mustafa Solak

11 Kasım 2019 Pazartesi

Dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk'ün ebediyete intikal edişinin 81. yılını anarken.

EBEDİYETE İNTİKAL EDİŞİNİN SEKSENBİRİNCİ YILINDA GAZİ PAŞAMIZ ATATÜRK'Ü ANARKEN
ALİ KEMAL GÜL

A.Kemal GÜL
Üzerinde yaşadığımız cennet vatanımız atalarımızın bize en büyük emanetidir Onlar, Anadolu coğrafyasını vatan edinmek için ellerinden geleni yapmış, bu uğurda mallarıyla savaşmış ve asırlar boyu bu toprakları korumak için olağan üstü gayret göstermişlerdir. Müslüman Türk Milletinin düşmanları hiç uyumamış, hep sinsi emeller beslemiş, birinci dünya savaşında da bize, yedi cepheden saldırmış ve hemen anayurdumuzu paylaşmaya kalkışmışlardır.
Her zaman olduğu gibi bu asil millet, istiklal ve hürriyetini, vatan ve mukaddesatını korumak için; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde şahlanarak, her türlü yokluğa ve olumsuzluğa rağmen büyük bir istiklal mücadelesi verip, namusu saydığı vatanını, düşman işgalinden kurtarmıştır.
Türk Milleti asırlardan beri hakim olduğu Anadolu topraklarında milli egemenliğini aynen korumuş, Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kurmuş ve 29 Ekim 1923 tarihinde de bunu bütün dünyaya ilan etmiştir.
Ülkemizin kurucu iradesinin başını çeken ATATÜRK’ÜN vücuda getirdiği ilke ve inkılaplardan en büyük eserimdir dediği Cumhuriyet, çoğunluk sistemine ve milli iradeyi temsil etme esasına dayanan, yaratılıştan insanlarda var olan çeşitli kabiliyetlerini ortaya koyabilmelerine, düşünce ve inançlarını serbestçe ifade edip yaşamlarına imkan veren, istişareye dayalı bir idare şeklidir.
Hiç şüphesiz bize düşen görev, cumhuriyet ruhunu gayesinden saptırmadan, devletimizi liyakatli ellerde yükseltmek ve bu mukaddes emaneti bizden sonraki nesillerle eniyi şekilde devretmektir.
Ne var ki verilen bu eşsiz ve başarılı sıcak savaşlar sonucu yaşadığımız coğrafyayı bize vatan yapan, bize bir ulus kimliği ‘’Türk’’ kimliğini kazandıran Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi M. Kemal ATATÜRK’ÜN en büyük eserimdir dediği’’ laik cumhuriyet’’i ve ilkelerini benimsemiş, ulus devlet kavramını içselleştirmiş, Türk milletine mensubiyetiyle onurlanmış aziz milletimize karşı tarihte olduğu gibi günümüzde de sinsi tuzakların kurulduğunu millet olarak izlemekteyiz.
Arapçı İslamcı teröristler, Ümmetçi Peşmergeler; Türk Milleti'ni kimliksizleştirme, yok etme operasyonunu sürdürüyorlar. Öylesine ki beyinlerini ele geçirdiği işbirlikçi hainlerle, Türk Milleti'ne kurduğu tuzağı zevkle izliyorlar.
Bu hain odaklarca, Türk varlığını ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Atatürk tarafından belirlenen ‘’kuruluş felsefesinin’’temeli olan ‘’Türk Milliyetçiliğini’’sabote etmek, Türk Milletinin yılgınlığa, kendine güvensizliğe, hatta çaresizliğe sürüklenerek çökertilmek istenmesi karşısında Türk Milleti; kararlılık içinde yapılması gerekenleri yapacağından emin olmalıdır.
Türk Milleti; varlığını şekillendiren, tarihini, kültürünü, heyecanını, coşkusunu hissettirecek evlatlarının büyük dirilişine tanık olacaktır. Hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Yeter ki, Türk Milletine düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeleri Müslüman diye seçen halk bilinçlendirilebilsin.
Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.
Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.
Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslamı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilebilir.
Hür ve yaratıcı düşünceyle, bu coğrafyada ayakta kalmamızın, güçlendirilmiş demokratik kurumlarıyla ‘’gerçek demokratik rejimi’’le huzura kavuşabileceğimizin ön şartı olacaktır.
Atatürkçülük kavramı; ‘’ Emperyalist devletlerin Türkiye'yi paylaşma hareketine tepki olarak doğan; belirli sınıf desteğine dayanmayan, çağdaş uygarlık düzeyini hedef alan, ekonomik sömürü düzenini ret eden, akla ve bilime dayanan düşünce ve uygulamalar tarzıdır’’ anlayışında tanımlanır.
Türk Milleti asırlar sonra ATATÜRK le güldü; lakin iki gün önce Cuma namazında okutulmak üzere Diyanet Başkanlığının hazırlattığı hutbede bu önemli insana ‘’Allah rahmet etsin’’diyemiyorsa, bir ‘’Fatihayı esirgiyor sa… Ne denilebilir?
Atatürk, Cumhuriyetin daha 10. Günü Şeriye ve Evkaf Bakanlığını kurarken orada bir hassasiyet var. Orada dinin önemi üzerinde millete mesaj vermek istiyor. İlk Ankara müftüsü olan Rıfat Börekçi’yi Diyanet İşleri Başkanı olarak atıyor.ATATÜRK arkasından büyük Cumhuriyetin kuruluşunda Türkiye'nin manevi mimarı olarak Kur’an-ı Kerimin Türkçe mealini yaptırıyor Elmalılı Hamdi Yazır’a.;Kura’n’ın tefsirini tamamlatıyor.Cumhuriyetin ilk yıllarında dinin gerçeğini, doğrusunu öğrenme emrini buyruğunu ATATÜRK ehli olana veriyor. Daha kanun yok, yasa yok…
ATATÜRK ün ilk önemsediği konu din oluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği görev hem de bin lira avans veriyor o zaman için. Ülkenin ekonomik durumu sıkıntıdayken bu yaptığı İslama verdiği önemdir.
 ATATÜRK’ÜN İslam’a verdiği değerin ne olduğunu, bu milletin gönlünde yer ettiğini bir iki sözle aktaralım; ‘’Atatürk diyor ki; din önemli bir müessesedir, dinsiz milletin devamına imkân yoktur. Sözün bittiği yer. İnsan hayatının, toplum hayatının, sosyal hayatın her noktasında dinin var olduğunu beyan ediyor Atatürk ve onun için öncelikle bakanlığını sonra da başkanlığını kuruyor.
Atatürk ‘’, bizim dinimiz akla en yakın dindir. Onun için de son din olmuştur. Bir dinin doğal bir din olması için akla, mantığa ve bilme uyması gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.’’diyecekti.
Ve Atatürk, ‘’bir adam ki; memleketin ve milletin mutluluğunu düşünmekten çok kendini düşünür, o adamın değeri ikinci derecedir. Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak kendi kişiliği ile ayakta tuttuğunu zanneden adamlar, milletlerinin mutluluğuna hizmet etmiş sayılmazlar. Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler, milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkanlarına kavuştururlar. Kendi gidince ilerleme ve hareket durur zannetmek bir gaflettir.’’ Diyecekti.
Evet; 10 Kasım 1938 de ebediyete intikalinin üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen, neredeyse her dönemde Gazi Paşamıza düşmanlık için paçavra tetikçiler meydanlara salınsa da, her taarruz, her iftira ve her saldırıya rağmen, Atatürk askeri bir deha ve siyasi bir efsane olarak ayakta kalmaya devam ediyor. O efsane insan tüm haşmetiyle, Cumhuriyet gibi büyük bir eseriyle Türk Ulusunun kalbinde yaşamaya devam edecektir.
Bizlere bu cennet Vatanı armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere bütün şehit ve gazilerimizi minnet ve rahmetle anmak ve onlara Yüce Yaratıcıdan mağfiret dilemek de bizim için bir görevdir; Ruhları şad mekanları cennet olsun.
Formun Üstü

6 Ağustos 2019 Salı

Emekli orgeneral Ergin Saygun'dan şok uyarı bu sıranın sonunda Türkiye var


SON ZAMANLARDA YAŞANILANLARIN ANALİZİNİ OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM.

Emekli orgeneral Ergin Saygun'dan şok uyarı bu sıranın sonunda Türkiye var

Orhan Selim Bayraktar tarafından ulusalhaber-ulusalajans’a gönderilmiş bulunan SAYIN ERGİN SAYGUN PAŞANIN AMERİKADAKİ 15 Temmuz 2019 tarihindeki KONUŞMASI’nı (Turkish Heritage Konuşması) aynen yayınlıyoruz.
Gerçekler çok güzel dile getirilmiştir.

Günaydın bayanlar ve baylar
Böyle seçkin bir topluluğa hitap etmem için yapılan davet’e teşekkür ederim.
Her şeyden önce, şu anda hiçbir resmi bir görev veya unvanı bulunmayan emekli bir asker olduğumu söylemeliyim. Size söyleyeceklerim, deneyimlerime, gözlemlerime ve açık kaynaklara dayanan kişisel düşüncelerimdir. Dürüst ve samimi olacağım;
Neden veya niçin sorularını pek çok defa duyacaksınız


Sunumumla ilgili ayrıntılara girmeden önce, bugünün önemi hakkında birkaç kelime söylemek isterim. ​
3 yıl önce bu gün Türkiye, Hükümeti devirmek, ya da daha beteri, tüm sistemi değiştirmek ve ülkenin kontrolünü ele geçirmek için kanlı bir girişimle karşı karşıya kaldı. Bu kalkışma yaklaşık 20 yıldır ABD’de ikamet eden Fetullah Gülen tarafından organize edildi.
Parlamento’da dahil olmak üzere birçok Hükümet binası bombalandı, diğerleri işgal edildi, üst düzey komutanlar rehin alındı ve güvenlik görevlilerinin ve sivillerin ölü sayısı 250'nin üzerindeydi.
Gülen 1999 yılında tıbbi tedavi için ABD'ye göç etti.
Pennsylvania'daki yerleşkesinden, Türkiye'de ve dünya çapında okullar, üniversiteler, ticari kuruluşlar, finansal ve medya şirketlerinin küresel bir imparatorluğunu yönetmiştir.
(graham fuller,) Kabil'deki eski bir CIA istasyon şefi, ABD göçmenlik makamlarının 2006'da onu sınır dışı etmeyi planladığı sırada Gülen'e bir referans oldu. Bir başka referans da (morton abramowitz) ABD'nin Ankara Büyükelçisi idi. Başkaları da var. Örneğin, bir Pensylvania senatörü (bob casey).
Niçin?
Okullarının sayısı belli değil ama sadece ABD’de 150'den fazla okuldan bahsediliyor, 60-70’i sadece Teksas'ta olmak üzere.
Gülenin hem demokrat hem de cumhuriyetçilerin seçim kampanyalarına katkıları bir süredir biliniyor, sadece Clinton Vakfı’na 500.000 $ve 1.000.000$ vermiştir.
Bu okullarda öğretmenler h-1b geçici göçmen vizesi ile çalışırlar.
1999 vaazında, takipçilerine aşağıdaki tavsiyelerde bulundu:
“Tüm güç merkezlerine ulaşana kadar varlığınızı fark ettirmeden sistemin kılcal damarlarına girmelisiniz.”
Ve takipçileri tam olarak bunu yaptı.
Soru; Fetullah Gülen’inABD’de neden böyle ayrıcalıklı bir statüye sahip olduğudur.
Neden; Türk hükumetinin iadesi için sayısız girişimleri ABD yönetimi tarafından reddedildi. Onu hangi amaçla kullanmak istiyorsunuz?
Fetullah Gülen’in ABD tarafından bir din adamı olarak gösterilmesi hatadır.
Bu konuya daha sonra farklı bir bağlamda geri döneceğim
Şimdi genel güvenlik sorunlarına değinmek istiyorum
Ortadoğu'dan başlayayım.,
Batı için, ama özellikle ABD için, orta doğu iki şey ifade eder. İsrail'in güvenliği ve enerji kaynaklarının güvenliği.
Ortadoğu'da ne olursa olsun bu iki pencereden görülmelidir.
İsrail'in güvenliği, varlığını devam ettirebileceği güvenli bir çevreyi gerektirmektedir.
Ortadoğu'da 25 ülke var ve sadece üçü Arap değil. Türkiye İran ve İsrail’in kendisi. Bölgede İsrail dostu bir devlet yok. Günümüzde Suudi Arabistan İsrail ile flört ediyor gibi görünüyor ama bu tam olarak ihtiyacı karşılamıyor.
1978 CDmp david anlaşması güzel bir denemeydi, ancak gereksinimi karşılamadı.
2012 yılında Türkiye'de kürecik Malatya'ya yerleştirilen NATO füze sisteminin bir parçası kılığında bir Amerikan radar istasyonu, muhtemel İran füzelerine karşı İsrail için radar koruması sağlıyor,
Ama yine de bu yeterli değildir.
Ayrıca enerji kaynaklarını güvence altına alacak İsrail ile geleneksel bağları olan ABD uyumlu bir dost ihtiyacı karşılayacaktır.
Kürtlerden daha uygun başka kim var.
Batı’nın, özellikle de ABD'nin yıllardır bağımsız bir Kürt devleti için çaba göstermesinin nedeni budur.
Suriye krizlerinin başlıca nedeni budur. Kürtlerin Akdeniz'e ulaşması için bir koridor sağlamak. ABD'nin kuzey Suriye'deki teröristleri silahlandırmasının ve donatmasının nedeni budur. ABD'nin binlerce kamyon dolusu silah ve mühimmatı pkk'ya ypg/pyd adı altında sağlamasının nedeni budur. Bunun artık o bölge’de var olmayan DEASH ile mücadele için olduğunu iddia ediyor.
​İsrail güvenliği için aynı derecede önemli olan düşmanlarını ortadan kaldırmaktır.
Kim onlar?
 Önce; İran. Ambargolar, ILSA, kotalar, ticaret yasağı vb. bu ülkeyi hapsetmek için.
​ikincisi Irak'tı. İki operasyon ve Irak'ın sonu.
​Sonra Mısır. Müslüman kardeşler seçilirlerse İsrail'e Cihad ilan etme sözü verdiler, seçildiler ancak birdenbire bir askeri darbe ile devrildiler.
Bunları Suriye ve Lübnan takip edecek.
Ve en son Türkiye. Başkan Trump, ekonomimizi yok edeceğini açıkça söyledi. Ccatsa tehdidi, Rusya'dan s-400s satın alırsak f-35 uçakları verilmemesi.
ABD kongresi Dışişleri Komitesi’nde 28 temmuz 2010'da Türkiye'ye f-35 savaş uçakları verilmemesi tartışıldı.  Bu İsrail için bir tehdidin ortadan kaldırılması için önemli idi. Günümüzde İsrail basını, İsrail'e yönelik tehdidin önemli ölçüde azalacağını iddia ederek Türkiye’nin f-35 programından çıkarılması kararından dolayı bayram ediyor.
Yani asıl mesele İsrail'in güvenliği, f-35 vs s-400 değil
Şimdi enerji güvenliği hakkında birkaç kelime
Körfez savaşı sırasında ABD, kuzeyden Türkiye üzerinden bir cephe açmak istedi. Türk Parlamentosu’nda ABD talebi siyasi olarak kabul edildi, ancak teknik olarak reddedildi. Ancak leigh Üniversitesi’nden Henry Berkay, ABD'nin kuzey cephesi arzusunun gerçek sebebini açıkladı
“Amerikan bakış açısıyla bakarsanız, Saddam'ı iki taraftan sıkıştırmak istediğimiz için değil, Kuzey Irakta Türklerden ve Irak'taki Kürtlerden önce iki büyük şehri ele geçmek istediğimiz için de Kuzey cephesini istedik. Musul ve Kerkük Kürt ellerine düşmemeli idi. Bunlar petrol açısından zengin iki şehir, özellikle Kerkük. “
​Enerji kaynaklarının güvenliği yeni bir şey değildir. 20.yüzyılın başına kadar gider.
1901'de İran ile 1961'de sona eren 60 yıllık bir dönemi kapsayacak şekilde bir anlaşma imzalamak için bölgeye ilk gelen İngilizler. Artı, para ve petrolün %12 belli bir miktar İran'a verilecek.
İngilizler ve Fransızlar, Almanya ile Osmanlı imparatorluğu arasında bir bağlantıyı önlemek istedi. Çanakkale ya da Gelibolu cephesinin açılmasının nedeni budur.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, Ruslara karşı Almanlarla birlikte savaşmak için Galiçya'ya asker göndermiş, aynı zaman aralığında Osmanlı ordusu Azerbaycan’ı kurtarmak için Kafkasya’da savaşırken, Almanlar Rusları desteklemişlerdir. Amaç o bölgedeki enerji kaynaklarından Türkleri uzak tutmak
Birinci dünya Savaşı’ndan sonra, orta doğuda sınırlar Gertrude Bell adlı bir İngiliz bayan tarafından yeniden çizilirken sadece çok küçük bir yer, Habur kapısı Türklere bırakıldı.
Amaç gene aynıdır. Türkleri Ortadoğu'nun enerji kaynaklarından uzak tutmak.
Ve şimdi bugün. Doğu Akdeniz'de ABD ve AB, Türkiye'ye Doğu Akdeniz enerji kaynaklarından uzak durmasını söylüyor,
Sonuç olarak, bölgemizdeki tüm sorunlar esas olarak İsrail'in güvenliği ve enerji kaynaklarının güvenliği nedeniyle.
​Terörizm bir silah olarak kullanılır. Bu terör örgütleri Ortadoğu'nun ateşini tutmak için maşalardır. Ateşi onlar tutacak, onların elleri yanacak ki Batılı büyüklere bir zarar gelmesin.,
​ Hiçbir şey tesadüfen olmuyor. Ortadoğu'daki her hareket çok daha önce’den planlanmıştır.
Ortadoğu'da hiçbir ülke geleceği hakkında kendi karar alamaz. Kararlar hep başkaları tarafından alınır, Devletler kurulur, başındaki adamlar belirlenir. Her zaman böyle olmuştur ve bundan sonar da böyle olacaktır. 
​Ortadoğu batının arzularına göre şekillendirilmiş bir bölgedir:
Bölgenin yeniden tasarımı sırasında Batı, Ortadoğu'da yüzyıllardır hakim olan karmaşık etnik ve dini bölünmelere kesinlikle dikkat etmemiştir. Hatta güvenlik ihtiyaçları ve uygulamaları batılı güçler tarafından yaratılmıştır.
Arap baharı diye bir şey yoktur…
ABD Genelkurmay eski başkanı; Gen. Wesley Clark 'ın 2 mart 2007 tarihli bir konferansta şunları söylemiştir
“ABD beş yıl içinde yedi ülkeyi ele geçirecektir. Bu ülkeler Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran’dır. “
Yakın geçmişte ve bu gün yaşadıklarımız ve yukarıdan beri anlatmaya çalıştıklarımın önemli bir kısmının sebebi bu sözlerdedir.
Yanlış bilgilendirme, Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu veya ABD büyükelçisi Saddam'a ABD'nin Irak'ın Kuveyt'e saldırmasına itiraz etmeyeceğine dair güvence vermesi gibi halkı ikna etmek için uluslararası konularda sık kullanılan bir araçtır.
Türkiye-ABD ilişkilerine biraz daha bakalım:
Her şeyden önce ABD Türk dış politikasının bağımsızlığından memnun değildir ve Türkiye'yi bölgedeki uzun vadeli ABD hedeflerine karşı kısa vadeli diş politika çıkarlarını geliştirmeye çalışmakla suçlamaktadır. Mısır, Suriye, terörizm gibi
Ve özellikle de İsrail.
Benzer şekilde, ABD Türkiye'yi bölgesel bir güç olarak görmek istememektedir. Her zaman bizim ile bölgesel girişimler arasında bir engel koymak için çalıştı. Balkan barış tugayı, Karadeniz güven arttırıcı önlemler toplantıları, Kafkas çalışma grubu vb. projelerde yaşadığımız gibi.
Neden?
ABD, Yunanlılar, Ermeniler, Kıbrıslı Rumlar ve tabii ki İsrail için bir sorumluluk hissediyor ve Türkiye'den onlara hiçbir zarar gelmeyeceğinden emin olmak istiyor.
Güvenlik ve güç dengesi tabiri caizse.
Niçin?
Muhtemelen güçlü Yahudi, Ermeni ve Yunan Lobileri’nin baskıları sonucu.
Türkiye sadece ABD ile uyumlu bir politika izlerse bölgesel bir güç olabilir. Verilen mesaj bu.
Örneğin, askeri yardım için tehdit olsun veya olmasın Yunanistan ve Türkiye için saçma bir 7/10 oranı vardı. Yani Türkiye’ye 10 verirse Yunanistan’a yedi. Daha sonra Almanya ve diğerleri de aynı yöntemi izledi.
Sonra bu silahları ve cephaneyi nasıl ve nerede kullandığımıza dair sınırlamalar geldi. Eski ve kullanım dışı kalmış malzemeler ve sistemler için bile, Türkiye'nin Güneydoğu’daki terör ile mücadele operasyonlarında kullanılmayacaklarına dair garantiler istendi. Özellikle Almanya askerlerin başındaki, miğferlere bile karşı çıktı.
ABD makamlarının, askeri teçhizat diye plastik kelepçe veya bilgisayar harp oyunu programlarını bile vermeyi reddettiğinde, mesele tam bir saçmalık haline geldi.
Şimdi ise f-35 s-400 krizleri. Tehditler, tehditler, tehditler…
ABD her zaman olduğu gibi NATO’yu devreye soktu. NATO'yu ve hatta NATO şapkaları giyen Amerikan Generallerini kullandı.
Bunu yap yoksa fena olur mantığı;
Türkiye’yi NATO dayanışmasını bozmakla suçluyorsunuz. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın ilk maddesi her türlü problemin barışçı yollarla çözüleceğini, tehdit ve şiddet kullanmaya başvurulmayacağını emreder. Türkiye’ye yaptığınız tehditler bu maddeye uyuyor mu? Aynı antlaşmanın ikinci maddesi ekonomik anlaşmazlıkların da görüşmelerle ve barışçı yoldan çözülmesini öngörür. Trump’ın ekonominizi perişan ederim tehdidini bu maddenin neresine koyacaksınız.
NATO dayanışmasını bozan birini arıyorsanız aynaya bakın.
Teknik konularda uzman değilim, ancak uzmanlar S-400 füzelerini NATO'nun hava savunma sistemine entegre etmenin mümkün olmadığını söylüyor
S-400, çevrimdışı modda mükemmel bir şekilde çalıştığı için, zaten entegre edilmelerine gerek de yok,
Kaldı ki şu anda 5 NATO ülkesinde Rus yapımı hava savunma füzeleri mevcut. Bunlar problem olmuyor da neden S-400ler için kıyametler kopuyor.
Uzmanlar ayrıca, S-400'ün ABD ve diğer NATO ülkeleri yapımı savunma ekipmanlarına karşı avantaj sağlayan önemli bir farkı olduğunu da belirtiyorlar.
ABD sattığı harp silah ve araçlarının kaynak kodlarını kullanıcı Ülkeye vermediği için gerekirse uçuş sırasında mesela bir f-16 uçağını kilitleyebilir. ABD ve Batı tarafından yapılan uçaksavar ve füze sistemlerinde de benzer kısıtlamalar mevcuttur.
Örneğin, 1991'de körfez savaşı sırasında Saddam Hüseyin'in Fransız yapımı hava savunma sistemlerinin tamamı harici bir sinyalle kapatıldı. Benzer vakalar Fransa'nın crotale hava savunma füze sistemine de uygulanmıştır. 2007 yılında kuzey Irak'taki bir hava harekatı sırasında tüm Türk Hava Kuvvetleri uçaklarına derhal bölgeyi terk etmeleri yolunda mesajlar gelmiştir.
​Falkland harekatı sırasında Arjantinliler Kraliyet donanması gemilerini vurmak için Fransız füzeleri kullanıyorlardı. İngilizler Fransızlar’dan yardım istedi. Bu da Arjantin füze saldırılarının sonu oldu.
​Kendi savunma sanayiniz Ülkenizin savunma ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasitede değilse ihtiyaçlarınızı diğer Ülkelerden karşılamak zorunda kalırsınız. Ancak bazen bu durum silah sistemi almak istediğiniz ülkeye siyasi, ekonomik ve sosyal baskı için bir araç ve imkan sağlar. Bu baskı Türkiye örneğin’de olduğu gibi taciz ve tehdit boyutuna ulaşabilir.
1964'te Türkiye, Kıbrıslı Türkleri Yunan teröristlerinin katliamlarından kurtarmak için Kıbrıs'a asker göndermeyi planlıyordu. ABD başkanı Johnson, Türkiye başbakanına tehdit ve ültimatom dolu bir mektup gönderdi. ABD silahları Kıbrıs’da kullanılamaz, yoksa fena olur mealinde…
Unutulmayan ve asla unutulmayacak büyük bir aşağılanma
55 yıl sonra neredeyse aynı tarihte, savunma bakanı Hulusi Akar'a gönderilen bir mektupta, ABD savunma bakanı vekili Patrick m. Shanahan, " Türkiye, s-400'ü teslim alırsa f-35'i almayacaktır," demekte idi.
Bu tehditlerin diğer acı deneyimleri, yaşadığımız çeşitli ambargolarla tarih boyunca karşımıza çıkmıştır.
Silahları her zaman başka yerlerden de temin edebilirsiniz, ancak kaybedilen güveni geri getirmek çok zor.
PKK'lı teröristleri destekleyen, NATO tatbikatında gemilerimizden birini vuran, ya da Kuzey Irak'taki ofisinizi basıp, Subaylarınızı ve Astsubay'larınızı kelepçeleyen, onları guantanamo üssündeki teröristler gibi kafalarında çuvallarla bir kamyona yükleyen bir ülkeye nasıl güvenebilirsiniz?
Bütün bunlar bir emekli asker olarak bende unutulamayacak ve onarılamayacak yaralara yol açmaktadır.
​ABD yönetiminde Türkiye ile ilişkilerin bozulmasının suçunu askere atmak gibi bir alışkanlık mevcuttur.
Bunu biraz açmama izin verin.
1998'de ABD'de bir akademik kurum’da düzenlenen bir seminerin nihai raporunda,
“Türk ordusu ABD politikalarına paralel hale getirilmelidir” ifadesi yer almakta idi.
Zamanın ABD Ankara büyükelçisi, “Türkiye’de demokrasi yoktur bunun sebebi de Genelkurmay başkanlığıdır” diye bir açıklama yaptı.
Öte yandan ABD savunma bakanı Wolfowitz, 2003'te ABD askerlerinin Kuzey Irak'a girmesine izin vermek için parlamentoda yapılan oylamada gerekli liderliği göstermediği için Genelkurmay Başkanlığını suçladı.
Hem demokrasi eksikliği için hem de Meclisteki oylamaya müdahale etmediği için askeri suçlamaktadır!!! 
​Washington'a bir telgrafta başka bir büyükelçi (2003/4/18) şunları önerdi;
​ “ABD-Türkiye ilişkisinde dinamizmin yeniden kazanılması, mevcut komuta katının emekliye sevk edilerek modern, ileriye dönük Subayların yeni bir kadronun gelişmesini gerektirecektir.”
Bunu, “mevcut komutanlardan kurtulun ve yeni bir subay kadrosu getirin " olarak yorumluyorum”
ABD yetkilileri herhangi bir müdahaleyi reddetmesine rağmen, ben dahil, Türkiye'deki birçok kişi Balyoz davasının bununla başladığını düşünmektedir. Hizmette ve emekli yüksek rütbeli Generaller ve Amiraller önce hapse atıldı ve daha sonra hükümeti devirmek için bir darbe planlamakla suçlandı. Büyük çoğunluğu Gülen çetesinden oluşan mahkemeler tarafından uzun hapis cezaları aldılar. Ben de 18 yıl hapis cezasına çarptırıldım.
Gülenciler, rakip olarak gördükleri kişileri sahte deliller ve kirli adli numaralarla mağdur etmek ve hapse atılmalarını sağlamak konusunda uzun bir geçmişe sahiptir. Emniyet ve yargıdaki kilit mevkileri kontrol altına alarak yasal soruşturma kılığında, hedeflenen operasyonları ustalıkla monte ederler.
Ben ordu komutanı iken birisi bana “Bir Orgeneral tutuklanacak” dedi. “ben miyim” dedim. “hayır. Sen emekli olduktan 6 ay sonra tutuklanacaksın” dedi. Gerçekten de emekli olduktan sonra altı ayın dolmasına birkaç gün kala bir hastanede kalp rahatsızlığı nedeni ile tedavi görürken göz altına alındım.
Ancak Gülenin Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak için orduyu zayıflatma çabaları durmadı. Daha önce de açıkladığım gibi 15 temmuz 2016'da Gülen taraftarları silahlı bir ayaklanmaya kalkıştı.
Türkiye-ABD ilişkileri hakkında birkaç kelime daha;
Türk ordusunu ABD politikalarına paralel hale getirmek için yapılanları, Henri Barkey'in “bu süreçte askeri çok sıkı bir kafese koyduk " sözleri yeterince açıklamaktadır.
Soğuk savaş sırasında Türkiye NATO'nun Güney kanadının kalesi olarak kabul edilirdi.
Warşova Paktı’nın çöküşüyle birlikte yeni bir dönem ve Yeni bir dünya düzeni şekillenmeye başladı. Sovyet tehdidine karşı önlem almak, önceliğini kaybetti. NATO yetkilileri, Avrupa da büyük çaplı bir savaş olasılığının kalmadığını ve olabilecek bölgesel krizlerin yerel olarak ele alınacağını söyledi. NATO sadece siyasi destek sağlayacaktı. 
Türkiye'nin güvenlik mülahazaları, ABD'nin bölgedeki ve ötesindeki tek taraflı stratejilerinden, olumsuz yönde çok fazla ve doğrudan etkilendi... Sadece Suriye, Irak ve İran'da değil, Afganistan ve Libya'da da,
NATO ve ABD'nin Türkiye'nin güvenlik kaygılarını tam olarak dikkate almadığına inanıyorum.
Şimdi Avrupa-Atlantik bloğundan zorla uzaklaştırılma çabalarını izlemekteyiz.
Kendi başımıza olduğumuzu ve yalnız bırakıldığımızı hissediyorum.
Amerika Birleşik Devletlerine karşı Türk toplumundaki güvensizlik duygusu gün geçtikçe daha fazla derinleşiyor. Koç Üniversite’sinin yaptığı yeni bir araştırma, toplumun %83.1'nin Türkiye için en büyük tehdidin ABD olduğuna inandığını gösteriyor. Bu aradan geçen yıl yaklaşık %60, 2015 yılında %35 idi. Bu üzücü ama şaşırtıcı değil. S-400 ültimatomları, İran'la ticarete ilişkin kısıtlamalar, Trump'ın “Suriye'deki Kürtlere saldırması durumunda Türkiye ekonomisini perişan ederim " Tehdidi birçok kişi tarafından ABD'nin Türkiye'yi kolayca feda edeceğinin açık bir göstergesi olarak kabul edilmektedir…
Doğu Akdeniz'de, ABD ve AB, Yunan, Kıbrıs Rum, İsrail ve diğer çeşitli ülkeleri, Uluslararası hukukla Türkiye'nin meşru bir hakkı olan petrol ve gaz kaynaklarını kullanma haklarını kısıtlamakta, bu bölge için de tehditler savurmaktadır.
Şimdi Türkiye'ye karşı bir ABD saldırısı olasılığı hakkında konuşuluyor. ABD Türkiye’yi muhasım ilan etmiştir. Bu bize kendimizi savunma hakkı verir. ABD’ye karşı savunmamızı, kullanılmasına teknik olarak müdahale edebileceği ABD silahları ile mi yapalım yani. Olacak iş değil. Onun için başka kaynaklara yönelmemizden daha normal ne olabilir ki.
Peki şimdi ne olacak?
​İki ülke arasındaki ilişkiler 1997-2000 döneminden daha kötüdür ve maalesef iyileşme belirtisi yoktur.
Her iki ülke de, politika ve uygulamalarda farklı çıkarlara, endişelere ve beklentilere sahiptir.
Bu normal;
Ama biz özgür dünyanın ortak değerlerini birlikte paylaştık ve savunduk...
Ordularımızın Kore, Balkanlar ve Afganistan'da yan yana savaştığını ve yarım asır’dan fazla bir süredir NATO'da birlikte çalıştıklarını unutmamalıyız.
Siyasetçiler Türkiye ile ABD arasında stratejik bir ortaklık olduğunu söylüyorlar. Ne yazık ki bu doğru değildir.
Biz müttefikiz ama aynı zamanda dost olmalıyız.
Karşılıklı saygı, anlayış ve iyi niyete dayalı bir dostluk.
Ancak bu tehdit ve ültimatomlar devam ettiği müddetçe iki ülke arasında bir dostluk tesisi mümkün olmayacaktır.
​İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün sözleri ile bitireceğim…
“Yeni bir dünya düzeni kurulur ve Türkiye bu düzende yerini bulur.”
Bu yeni yer neresi yakın gelecekte göreceğiz
Konuşmamı dinleme sabrınıza ve nezaketinize hayranım.
Çok teşekkür ederim…
Ergin Saygun Biyografisi

Doğum Yeri : İstanbul/ Türkiye
Doğum Tarihi : 1.1.1946 -
1946 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1966 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1967 Yılında Topçu Okulu’ndan mezun olmuştur. 

1976 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı çeşitli birliklerde Batarya Subaylığı, Kara Kuvvetleri uçuş birliklerinde uçuş öğretmenliği ve Güney Kore’de irtibat subaylığı yapan Orgeneral Saygun, 1978 yılında Kara Harp Akademisi’nden mezun olmuş, ardından kurmay subay olarak; 

- Genelkurmay Strateji ve Plan Dairesinde Proje Subaylığı, 
- Kara Harp Akademisi öğretim üyeliği, 
- Brüksel/Belçika’da Türk Askeri Temsil Heyeti Başkanlığı’nda Kara Plan Subaylığı, 
- Genelkurmay Başkanı Özel Kalem Müdürlüğü, 
- 6. Piyade Tümeni’nde Mekanize Piyade Tabur Komutanlığı, - 3. Kolordu ve 1. Ordu Harekat Eğitim Şube Müdürlüğü, 
- Kara Kuvvetleri Genel Sekreterliği, 
- Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Komutanlığı görevlerini yürütmüştür. 1993 yılında Tuğgeneralliğe terfi etmiştir. 

Tuğgeneral rütbesi ile; 
- Mons/Belçika’da Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı’nda (Shape) Lojistik ve İntikaller Daire Başkanlığı, 
- 14. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, 1997 yılında Tümgeneralliğe terfi etmiştir. 

Tümgeneral rütbesi ile; 
- Genelkurmay Strateji Daire Başkanlığı, 
- 4. Kolordu Komutan Yardımcısı, 
- 1. Mekanize Piyade Tümen Komutanlığı görevlerini yürütmüş, 2001 yılında Korgeneralliğe terfi etmiştir. 

Korgeneral rütbesi ile; 
- 3. Kolordu Komutanlığı, 
- Brüksel/Belçika’da Türk Askeri Temsil Heyeti Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 30 Ağustos 2005 tarihinden geçerli olarak Orgeneralliğe terfi etmiş ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevine atanmıştır. 

30 Ağustos 2006 Tarihinden Geçerli Olarak Genelkurmay II. Başkanlığı Görevine atanmıştır. 

30 Ağustos 2008 Tarihinden Geçerli Olarak 1. Ordu Komutanı görevine atanmıştır. 2009 Yılı YAŞ kararıyla emekliye ayrılmıştır. 

TSK Üstün Hizmet Madalyası sahibi olan Ergin Saygun, Bayan Nermin Saygun ile evli olup iki çocuğu vardır. İngilizce bilmektedir. 

Balyoz davası kapsamında hakkında yakalama kararı çıktıktan sonra GATA'da 13 ay yatmış arkasından 14 Mart 2012 tarihinde tutuklanmıştır. 21 Eylül 2012 tarihinde nihai karar ile 18 yıl hapis cezası verildi. 8 Şubat 2013 tarihinde mahkeme tarafından sağlık sorunlarından dolayı serbest bırakıldı. 
05.08.2019 23:33 - ulusalhaber1945:.